BAYRAM VE BESLENME ÜZERİNE
BAYRAM VE BESLENME ÜZERİNE
Bugünkü yazımız Ramazan Bayramı arifesine rastladığı için, birtakım konuların uzağında olmalıdır. Bu arada bütün Müslümanların bayramını tebrik ediyorum.
Yemek üzerinden bir güzelleme yapalım.
1-Helal lokma yiyenler hasta olmaz diyor erbabı. Çünkü insan yiyince bir enerji meydana gelir. Bu enerji zikre (her türlü meşru yaşayış bir zikirdir) çevrilirse, arızaları giderir. Haram ise zikri bozar ve arızaları artırır.
2-İnsan ihtiyacından fazlasını hazmedemez. Doktorlar, midenin üretiği mide özsuyuna göre yemek yemelidir diyorlar. Çok yenirse yemek hazmedilemez. Küçük çocuk bile fazla süt emince kusar. “İsraf haramdır.”
Yani midede hazmedilmeyip, çürüyen gıda haram gibi gaz ve koku çıkarır.
3- Hz. Peygamber tek cins yemek yiyorlar. Kapitalizm çok tüketmek için çeşitli yemek yemeği modern hayat diye takdim etse de; modern tıp da karışık yemeyin diyor. Çünkü nerede fazla birikinti olursa orada hastalık oluşur diyor. Karışık oluşundan dolayı çocuklara verilen hazır yiyecekler onları çabuk ihtiyarlatıyormuş. İşin ustaları, mesela hemşehrimiz Canan Hanım, “katkılı yiyecekler gıda değildir” diyor.
3-Suyun içerisine bir şey katılırsa, o artık su değil, yiyecek olur diyor beslenme uzmanları. Kolaların su görevi görmediğini anlamış oluyoruz. Modern tıp da kapitalizmin aleyhine çalışıyor.
4-Canan Karatay; fabrikalarda üretilen şeylerden uzak durun diyor. Bu tavsiyenin zaman zaman tekrarlanması gerekir. Çünkü insanoğlu zevklerine olan düşkünlüğünden kırmızıçizgilere basmaktan çekinmiyor. Hatta bir doktor margarin için çok olumsuz bir kelime kullanıyor. En güzel hayat, fıtrata uygun olandır.
5- En zararsız et koyun etidir. Koyunun da şişmanından sakınmak gerekiyormuş. Kanatlılardan yemek istiyorsanız, doğal tavuk çok değerlidir diyor uzmanlar.
6- Yemeği sağ elle ye. Batı, sağ elle yemek tavsiyesine karşı çıkmak için sol elle yemeği kibarlık olarak sunuyor insanlara.
Acıkmadan yememek, fazla tıkınmadan yemekten kalkmak gerekir.
Dinler ve tıp günde iki defa yemeği tavsiye ediyor. Gel gör ki, adam “kazancımdan yemeliyim” diyerek çizgiyi aşıyor.
Kahvaltıda en iyi dörtlü; peynir, zeytin, tereyağı ve yumurtadır. Yanına yeşillik de konursa güzel olur.
Tahin+ekmek+çay esasta yeterlidir. En iyi yiyecek bal+cevizdir. Beyne de iyi geliyormuş. Keza beyne iyi gelen şeylerden biri de fındık. İçinde bol omega var diyor beslenme uzmanları.
Hz. Adem örneğinde olduğu gibi çiğ yiyeceklerde enerji yüksektir.
Gerçi asgari ücretlilerin bu ülkede 9 milyon olduğunu, ikişer kişi üzerinden hesap yapıldığı zaman 20 milyon insanı düşününce, hakikaten yüzümüz kızarıyor. Asgari ücretli yaşıyor işte.
Kendimden biliyorum; kan gurubu A ve O olanlar süt tüketmesin.
Tok karnına yemek intihardır diyorlar. Ramazan bitti ama sahurda az yemek, iftarda iyi yemek faydalıdır diyorlar.
Elhasıl insan mizacı helal yemek ister.
Bayramınızı tekrar tebrik ediyorum. İnşallah bayramınız bayram ola.
NEVZAT ÜLGER
İSLAMİ KİMLİĞİN EKONOMİK VE KÜLTÜREL YANSIMALARI
İSLAMİ KİMLİĞİN EKONOMİK VE KÜLTÜREL YANSIMALARI
Tüketim toplumu esasına dayalı kapitalist uygulamaların, dünyanın her yerinde neden olduğu yoksulluk ve yolsuzluklar sonucu her düşünce ve inanç kümelerinden bu kapitalist uygulamalara karşı bazen reaksiyoner bazen de özgünlük bağlamında düşüncelerin toplumlarda tartışılmasına yol açmıştır. Halk diliyle söylersek; “toplumsal iyi” kamusal alandan dışlanıp “televole” kültürüne çok geniş bir alan açılınca, farklı söylemlere ve eylemlere de söz söyleme hakkı oluşturur.
Elbette bu tepki guruplarının da önemli ölçüde “farklılaştığı” alanlar vardır. Bazen varoş kültürüne dayalı cazibesi olmayan söylemler, bazen yalnız ticari boyutu öne çıkarılmış ekonomik söylemler, bazen de salt entelektüel söylemler toplumda öne çıkmaktadır. Çeşitli tarihlerde bu çıkışlar, devletçi elitler tarafından “sistemi iyiye ve daha güzele sevk etme davranışları şeklinde değil de, sistem karşıtı olarak nitelenmesi, aslında iyi niyetli bu çabalar bertaraf edilmesi gereken düşünceler sepetinde görülmüştür. Örneklendirmek gerekirse; bir dönem “Yeşil Sermaye” polemikleriyle hem ticari alan sıkıntıya sokulmuş, hem de çok anlamsız davranışlar içine girilmişti. Bu tutum ancak ülkenin kayıplarına neden olmuştu.
Halbuki farklılıkların talepkarlıkları (istekleri) hem ülkenin gelişmesine yeni ufuklar açar hem de toplum önemli bir dinamizme kapı aralar. Sözgelimi “türban” üzerinden üretilen “komplo teorileri” ancak toplumu germiş, fakat o dönemi takip eden on yıl sonra bırakın kişinin en insani ve temel hakkı olan üniversitelere girmesini, yasama erkinin kendisi olurken hiç de anormal bir durum çıkmamıştır ortaya. Demek ki dünyayı iyi okuyamayan, olayları kendi fikri sabitinden ve katı ideolojik penceresinden gören etkili ve yetkili kişilerin tutumları, toplumları germektedir.
Kamusalın ve özelin kesiştiği alanda geçişliliği sağlamak serbest düşüncenin ve normal bir işleyişin yapması gereken bir davranış türü olarak yorumlanmalıdır. Nitekim yukarıda örneğini verdiğimiz “türban” konusu, aslında sisteme zarar verme çizgisini değil, sistem içerisinde kendisine yer verilmesini isteyen bir çizgiyi temsil etmektedir.
Şöyle bir cümle kabul edilebilir kanaatimce; İslam, vicdan, aile ve cemaat dünyasından çıkarak, piyasa ekonomisi, iletişim, üretim ve tüketim alanına açıldıkça, duyulan ihtiyaçlara göre yeni düşünceleri kendi kalıbı içerisine çekmekte ve bu alanları da olumluya doğru değişime zorlamaktadır.
Öyleyse, kendini seçkinler olarak görme eğiliminde olan kişi ve kurumlar bu tepeden bakma alışkanlıklarını bırakmalı ve kendi dışındakileri “öteki” olarak görme eğilimini terk etmelidir. 28 Şubat döneminde bir kısım “seçkinci” elitlerin Erbakan hükümetini devirmek için neler yaptıklarını herkes biliyor. Hatta bir siyasi parti devletin bazı kurum ve yetkililerini adeta birer STK gibi gördüğünü, dönemin demeçlerine göz atan herkes rahatlıkla görebilir.
Dinin kamusal alanda görülmesinin yalnız bize ya da bazı ülkelere özgü olduğunu kimse düşünmesin. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere dünyanın her yerinde de dinin ve dindar entelektüellerin kültürel hayatı etkiledikleri bilinmektedir. Bu ülkelerin hiç birinde ne devrilme tehlikesinden, ne geri gitmek gibi bir olaydan, ne de kiliselerin devleti kuşatmasından bahseden yoktur. Gelişmekte olan bazı ülkelerde görülen şey; aslında kaba bir tabirle “militanlık”tır. Ülkeler her çeşidi ile bu militan düşünce ve davranışlardan uzaklaştıkça ülkeler normalleşmekte ve kalkınma daha olumlu bir havaya girmektedir. Turgut Özal’ın ve Recep Tayyip Erdoğan’ın uygulamaları sonucunda ülkedeki önemli düşünce ekollerini yan yana görebildik zaten.
“Entelektüel İslam” adı verilen kesim artık tamamen siyasi endişelerle “içtihat kapısının kapatıldığı” düşüncesini taşımaktadır. Bu kapının kapalı tutulmasının İslam dünyasında keyfi yönetimlerin zemin bulmasına yaramıştır. Böylece bağnazlık kök salmış, çağı yakalamakta da setler oluşturmuştur. İslam dünyasının gelişememesini biraz da bu pencereden okumak gerektiği kanaatindeyim. Afrika toplumlarında görülen kimi ilkellikleri nasıl izah edeceğiz.
Görülüyor ki, toplumların gerekli sıçramayı yapabilmeleri için her düşünce ekolünün “yanaşma mantığı”ndan kurtulması gerekmektedir. Müslümanlara da sekülerleşme teklifleri yapılmamalıdır. Müslümanlar, toplum adil yönetildiği sürece her bir yönetime itiraz ermezler.
NEVZAT ÜLGER
“MEKKE’YE GİDEN YOL”
“MEKKE’YE GİDEN YOL”
Muhammed Esed’in “Mekke’ye Giden Yol” isimli eserini bilmem okudunuz mu? Okumadıysanız tavsiye ederim. Hem bir dönemi, hem de bir muhtedinin hayatını anlamak bakımından oldukça verimli ve öğretici bir eser.
Yahudi asıllı Avusturyalı Leopold Weiss, Müslüman olduktan sonra ismini Muhammed Esed olarak değiştirdi.
1900 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dünyaya geldi ve 1992 yılında İspanya’da vefat etti.
20’inci yüzyılın en etkili Avrupalı Müslümanlarından biri sayılmakta.
Birçok esere, dolu dolu bir geçmişe ve etkili bir yaşama sahip olan Muhammed Esed, 1926 yılında Müslüman oldu. Müslüman olduğu zaman 26 yaşında. Enteresan bir Müslüman olma hikayesi var.
Müslüman olmadan önce gazetecilik yaptı, sinema alanında faaliyet gösterdi ve Yahudi sorunuyla ilgilendi.
İslam’ın doğuşunu Hz. Hamza üzerinden anlatan “Çağrı” filmini başarı ile oynayan Antony Quin, filmin çekiminden önce Muhammed Edsed’in anlatımlarından ve tavsiyelerinden çok faydalandığını söylüyordu. Dünyada en etkili filmlerden sayılan “Çağrı” filminin yapımcısı Mustafa Akad ve filmin finansörü Muammer Kaddafi, filmin başarısı üzerine birkaç yıl sonra dünya Siyonistleri tarafından öldürüleceklerdi.
- Esed Müslüman olduktan sonra 1954 yılında yayınlanan başyapıtı “Mekke’ye Giden Yol” ile şöhret kazandı.
Müslüman olduktan sonra hemen hacca gitti ve Kral’ın konuğu olarak 6 yıl Medine’de yaşadı. Arap Yarımadası’nı dolaştı, Arap dilini öğrendi ve Medine’de yaşayan bir ailenin kızıyla evlendi. Bu evlilikten oğlu büyük bilgin Talal Esed dünyaya geldi. Talal Esed’in önemli bir entelektüel olduğunu kaydetmek gerekir. Söz buraya gelmişken, oğlu Talal Esed’den bir kuple eklemeliyim:
“Batıda liberal, demokratik ve laik oldukları düşünülen üç devlet örneğini düşünelim: Fransa, İngiltere ve Birleşik Devletler.
Çok şematik olarak konuşursak; Fransa’da olan şey seküler bir devlet ve seküler olan bir toplum.
İngiltere’de kurumsal bir din ve çok seküler bir toplum.
Birleşik Devletler’de çok dindar bir toplum ve seküler bir devlet var.
Dolayısıyla din ile politika arasındaki görüşmenin kendisini sonuçlandırdığı çok farklı yollar var. Hassasiyetlerin farklı türleri var, bu üç modern devlet ve toplumda bile.”
Muhammed Esed, hayatının son anlarını İspanya’nın güneyinde yaşadı ve 1992 yılında vefat etti.
Muhammed Esed, 1952 yılında Pakistan hükümetinin diplomatik temsilcisi olarak Kral Abdülaziz ve Dışişleri Bakanı Prens Faysal’la görüştü.
Hayatının bir kısmına Hint alt kıtasında devam etti. Modern Pakistan devletinin kurucularından ve İslami bağımsızlığın teorisyenlerinden biri olan büyük şair ve mütefekkir Muhammed İkbal’in de dostuydu. Aynı zamanda o, Pakistan’ın ilk Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi olarak görev yaptı.
Muhammed Esed, “Mekke’ye Giden Yol” kitabında ve diğer eserlerinde İslam hayalinin çekiciliğinden bahsederken, Batı yanlısı tutumları eleştirdi.
Kitapta onun, sonradan Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde görev verilen Libyalı liderlerden Ahmet Sunusi ile ve Libya liderlerinden Ömer Muhtar’la görüşmesinin detaylarını öğreniyoruz.
Muhammed Esed, etkili bir şahıs, seçkin bir düşünür, büyük bir edebiyatçı ve Müslüman olan Batılı bir insan olarak okunmayı hak ediyor.
Allah rahmet eylesin.
NOT: Bütün Müslümanların bayramını tebrik ediyorum.
NEVZAT ÜLGER
SİYASET VE ÖZGÜR DÜŞÜNCE
SİYASET VE ÖZGÜR DÜŞÜNCE
Yakın zamanlara kadar Türkiye’de iki önemli siyasal akım vardı:
-Birincisi kendilerini hakim güç olarak kabul edip, kendisinde diğer guruplara hükmetme yetkisi gören, ciddi manada tuzu kuru olan ve kendilerini laik diye tanımlayan gurup. Tesir güçleri zaman zaman azalıp çoğalma görülse de, 2002 yılından sonra etkinliklerini büyük oranda kaybetmişlerdir.
-İkincisi gurup; paraya genel olarak 1983 yılından sonra kavuşan, her yıl umreye giden, kendilerini tanımlarken muhafazakar diye tanımlayan, 2002’den sonra baskın olan gurup. Bunlar genellikle ibadetlerini yapan, bunun yanında krediye ulaşmada ve lüks hayat yaşamada birinci gurupla aynı olan insanlardır.
Tüketimde, kredi kullanmada, gelirin dağılımında aynı şeyleri düşünen, refah için mal artışını ve statü kazanmayı zorunlu görme anlayışlarında, iki gurubunda aynı metodu takip ettiklerini söyleyebiliriz.
Cevaplanması gereken temel soru şu: Kişi düşüncede defans mı yapmalı yoksa ofansif mi olmalı?
Elbette yerine göre değişiklik göstermekle birlikte, defans yapmanın ağırlıklı olduğu toplumlarda genellikle değişme ve gelişme pek görülmez. Hele hele fikri gelişmeden bahsetmek hem ayıp hem de kusurlu hareket sayılır. Ne demek değişim? Eski köye yeni anlayışlar getirmek de neyin nesi? Önüne konulan her şey hakkında illa da düşünmek mi gerekir? Gerçi Allah “akletmez misiniz, düşünmez misiniz” diye biz kullarını Kelamullah’da sürekli uyarıyor ama o daha çok “dini alanla!” ilgili değil mi? Gerçi sen dini alan ve din dışı alan diye bir ayırım yapmak İslam akidesinde yoktur diyorsun lakin bir de bizim alışkanlıklarımız yok mu yani?
Muhalif olmak mutlak olarak kurulu düzene, iktidara karşı aykırı davranmak demek değildir. Bu biraz da itiraf ve itirazı olan bir anlayışı ifade eder. “İçinizde hakkı söyleyen bir gurup muhakkak olsun.”
Esas itibariyle Müslüman muhaliftir. Çünkü Müslüman önüne gelen her konuya evet diyen biri olmamalıdır. Haklıya haklı, haksıza da haksız demek adalettir. Tabi her doğruyu da her yerde söylemek “hak” değildir. Elhak.
Gazeteciler “muhalif” olmalıdır. Muhalif gazeteci, demokrasinin teminatıdır. Muhalif gazeteci, halkın nefes borusudur. Muhalif gazeteci, mazlumların sesidir. Muhalif gazeteci, halkının deniz feneridir.
Muhalif gazeteciler, toplumun genel menfaatlerine hizmet edebilirler ve herhangi bir sorunun çözümüne katkı sunabilirler.
Muhalefet edilmeyecek konular hakkında “aferin” diyecek zaten yeterince kişi ve gurup var her zaman.
İmam-ı Azam Ebu Hanife siyasi iktidara karşı durdu ve zindana atıldı, zindanda vefat etti. Birçok İslam düşünürü… Onlar da çok çalışmalar yaptılar ve Müslümanların önünü açacak faaliyetler yaptılar ama karşılarında hep İslam’ı durağanlaştıran zihinler, kişiler, akımlar ve dini gruplar oldu.
Son günlerde Fransa’da iki bölgesel gazete, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yaptıkları özel röportajı, Elysée Sarayı’ndan müdahale olduğu gerekçesiyle yayınlamama kararı aldı.
Macron, Avrupa Parlamentosu seçimlerine bir haftadan kısa bir süre kala Fransa’daki bölgesel gazeteleri Elyée Sarayı’nda ağırlayarak özel bir röportaj verdi. Ancak gazetelerin hazırladıkları metinleri yayından önce onay için cumhurbaşkanlığına sunmaları istendi. Elysée’nin talebini kabul etmeyen bu gazeteler röportajı yayınlamama kararı aldı.
Klasik İslam algımız önemli. Tezgahı kurduk ve sen de o tezgaha çomak sokmaya kalkma diyenler elbette olacaktır.
Günümüzde bazı ikilemlerle başa çıkmak gerekiyor: Fıkhî yaklaşımın dini düşünceye egemen olmasının önüne geçmek gereklidir. Rivayete dayalı yaklaşıma teslim olmamak zorunluluktur. Susmayı/ihtiyatlı olmayı, dindarlığın olmazsa olmaz kriteri haline getirmemek lazımdır. Unutmayalım; fer’i meseleler dini bilginin sadece küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Asıl olan “tevhid”i sağlamaktır.
NEVZAT ÜLGER
SÖMÜRGECİLİK BYPAS EDİLEBİLİR
SÖMÜRGECİLİK BYPAS EDİLEBİLİR
2008 dünya finansal krizinin ardından Ortadoğu’da ve Afrika’da yeni bir sömürgecilik başlatıldı. ABD’nin yanında Almanya, Fransa, İngiltere ve Rusya da bu oyuna dahil oluyor. Bunu da 4.0 gibi yeni bir endüstri dönemi ile yapıyorlar.
Her şeyden önce ürettikleri yüksek kapasiteli silahları buralarda kullanarak yerli halkı bloke ediyorlar. Ardından kendi adlarına çalışacak “yanaşmalar” bularak olayı yeni bir pozisyona sokuyorlar. Bu yanaşmaların görevleri arasında, çıkacak bir pürüz karşısında, bu iklimin kutsalları ve belli kişilerin çıkarlarına hizmetler de kullanılarak yeni sömürgecilik hareketi devam ettiriliyor. Yer altı ve yer üstü kaynakları hangi ülkede zenginse, ekonomik ve kültürel sömürgeciliğe çomak sokma eğilimi hangi ülke(ler)de varsa hemen o ülkelerde operasyonlar yapılarak gereğini(!) yapıyorlar.
Aslında 4.0 teknolojisinin kullanılmaya başlamasıyla G-10 dışında kalmış ülkeler için yeni bazı imkanların da çıktığını unutmamak gerekir. “Evde Çalışma” bunlardan biri. İsviçre saatlerinin böyle bir “evde çalışma” sonucunda çıktığını unutmayalım. Yani denenmiş örnek(ler) var.
Tabi bu arada gelişmekte olan ülkelerde de temel bazı sorunlar var. Bu ülkeler kendilerine doğru “beyin göçü”nü yönlendirmede zorlanıyorlar. Türkiye zannediyorum bu sorunu kısmen çözüyor. Çünkü aralarında Nobel ödülü de almış olan 200 civarında bilim insanı çalışmalarını Türkiye’de yapmak istediklerini beyan ediyor. Oldukça önemli bir gelişme.
Gelişmekte olan ülkeler bir an önce yeni teknolojileri transfer etmek için bu beyin göçüne zemin hazırlamalıdırlar. 21.yüzyılın ilk çeyreğini tamamlamak üzere iken hala daha kan ve idrar tahlillerini bilinen eski usulle yapmaya devam ediyorlar. Halbuki gelişmiş diye tabir edilen ülkeler bu işlemleri insanların kollarına taktıkları saat gibi göstergeli bir aletle rutin hale getirmişler. Tansiyon için hala dinleme cihazı kullanmayı adeta bir marifet biliyorlar. Hala daha kanun önünde her vatandaşın eşit olduğu ilkesini tam uygulayamıyorlar. Bu işlemleri iyi yapamadıklarını kabul etmek bir yana, ilgili ülkeler kendi insanlarını suçlamaya devam ediyorlar. Nostalji diye bir kavram kullanılarak, hala eski berberlere tıraş olmakla bir yere varılmaz.
Ortadoğu’da ve Afrika’da birçok ülke ya harap edildi ya da ikiye bölündü. Libya, Irak, Suriye, Filistin, Tunus ve daha birçoğunda modern sömürgecilik oyunları devam ediyor.
Peki bu oyunları o ülkelerin siyasileri ve yöneticileri fark etmiyor mu? Ediyorlar elbette ama iki cümleyi ağızlarından düşürmüyorlar: Bu çemberi en iyi ben kırarım veya bu oyun oynanmaya devam edeceğine göre en azından ben yönetimde bulunarak daha rahat bir pozisyonda olayım.
Sergilenen bu yeni sömürgecilik hareketine rağmen ilgili ülkelerin insanlarının da yeni ufuklara yelken açacakları unutulmamalıdır elbette. Mecburiyetler insanı mucit yapar. Cep telefonları bilginin yayılması için çok önemli birer alet değil mi? Çok akıllı bilgisayarlar artık gelişmiş internet görevini yapabiliyor. Bilgiye ulaşma ve haberleşme açısından önemli bir enstrüman. Kontrolü çok kolay diyorsunuz değil mi? Yeni dünyada kontrol edilmeyen kim var ki? Devlet başkanları, bakanlar ve önemli ticaret erbabı her türlü tedbire rağmen kontrol altına alınmıyor mu sanki? Demek ki gizlilik o kadar da önemli bir olay değil.
Sözün özü; gelişmekte olan ülkeler, kendi hukuki ortamlarını güzelleştirerek, içe doğru bir beyin göçü sağlamalı ve onlar üzerinden gelişme yollarını aramalıdırlar. Yalnız maddi imkan değil elbette, bir de ideal diye bir şey var.
NEVZAT ÜLGER
LİBERALİZM BİTTİ
LİBERALİZM BİTTİ
Dünyada değişim devam ediyor. Önceleri güce dayalı tarım toplumu, ardından sömürü ile beslenen sanayi toplumu ve daha sonra da dijitalin hakim olduğu bir bilgi toplumu aşaması. Şimdilerde 4.0 revaçta.
Tabi bu son aşamadan, bilgiyi üretme ve üretime dönüştürme pratiği ve becerisi olan toplumlar daha çok faydalanıyor.
Bu iş yalnız eğitim yolu ile yapılmıyor dünyada. Daha çok içeriye beyin göçü sağlanarak yapılıyor. Bu ülkeler bilgi teknolojisinde uzmanlaşmış, iyi eğitimli, icat ve tasarım yapan insanları, sağladıkları siyasi, hukuki ve ekonomik şartlarla ülkelerine çekiyorlar. ABD, Japonya, Çin, Almanya, İngiltere, Kanada vd yaptığı bir işlem bu. Mesela ABD’de akıllı robotlarla ilgili bir birimin başında Türk olan bilim insanı bir hanımefendi var. Katma değeri ve bilgiye dayalı ürünler üretebilenler kazanıyor.
Dünyayı iyi takip etmek gerekiyor. Yalnız devlet yetkililerinin bu işi anlamaları yetmez. Toplum dünyada da ülkede de neler olduğunu anlamalıdır. ABD’deki çiftçiler, AB’deki düşünce adamları, uzak doğudaki üreticiler neyi nasıl yapıyorlarsa toplum bunları bilmelidir. Hala 1950 veya 1980’in mantığı ile kalkınmanın olmayacağını toplumun her ferdi anlamalıdır.
Revaçta olan şeyin bilgi olduğuna en güzel örneklerden bazıları bunlar. Hukuki ortamı topluma yaymak şarttır. DPT veya benzeri kuruluşlar tekrar devreye sokulmalıdır. Yatırımları rastgele yapmak; sermaye, zaman ve emeğin boşa harcanmasından başka bir işe yaramaz. Topluma hukuk hakim olmalıdır. Kanun önünde bazıları daha eşit hale gelirse beyin göçünün önü açılır.
Toplum biraz fazla politize olduğu için bu konuları konuşmak lüks oldu adeta. Akademyamız politize olmanın yollarını zorlamak yerine, dünyayı iyi anlayıp, anladıklarını da topluma sunmalıdır. Artık elitist bir yaklaşımla toplumun kalkınmasının mümkün olmadığını anlamamız gerekiyor.
İnsanlık köleliği fazla hürriyetçi olduğu kaldırmadı. Sanayi işçiliği için kölelikten vazgeçildi. Şimdi “ışıksız ve insansız fabrikalar” revaçta.
Biraz köşeli olacak ama, liberal sistem bitti beyler. Şimdi ülkeleri otoriterleştiriyorlar. Ülkelerin etrafına duvarlar örülüyor. Bu ABD’de de Türkiye’de de böyledir. Göçü önlemenin yolları aranıyor. Çünkü göçle gelen insanlarla uğraşmak göründüğünden daha fazla tahribatlara neden oluyor.
Emek sermayenin önüne geçiyor. Marks da aslında, bu durumu ifade eden prekapitalizmden bahsetmiyor muydu? Birileri ya işi anlayamadığı, ya işine öyle geldiği, ya da bazı devletlerin yanaşması olduğu için izm’leri sevimli göstermeye çalışıyordu. Yoksa kendisinden birkaç yüzyıl bahsettiren beyinlerin bu işi anlamamış olmalarını düşünmek, affedersiniz ama biraz saflık olur.
NEVZAT ÜLGER
GECİKME YOK, HEDEF YATIRIM
YAVUZ NEDEN MISIR SEFERİNE ÇIKTI?
İnsanın yaratılması ile biyolojik evrim sona erdi. Onun yerine sosyal/toplumsal evrim başladı. İnsanın kendisinde değil de bilgisinde ve yaptıklarında evrim başladı. İnsanın dünyaya gönderilişinden bu güne kadar, diyelim ki 16.000 yılda, insanın sosyal hayatının geçirdiği safhaları göz önüne alabilirsek konu daha güzel anlaşılır.
Değişimin gündemden düşmemesi tarih boyunca en çok hükümdarları rahatsız etmiştir. İçtihat kapısını kapatan hükümdarlar, Kur’an’ın bu öğretisini bin sene unuttular. Onlara göre en büyük mesele iktidar mücadelesiydi. Kendi açılarından haklıydılar ama toplumun düşünen insanlarının farklı bir yol takip etmeleri gerekiyordu. Sonuçta da sanayi ve teknolojik olarak ilerlemiş bir Batı ve bu değişimi yakalayamamış bir Doğu toplumu meydana geldi.
İtirazı ve itirafı önemseyen Batı bu ilkeyi aldı ve ilim ile sanayide uyguladı, bugünkü Batı uygarlığı doğdu.
Batı dünyası bunu uygulamak zorunda idi. Çünkü el sanayisi ile iş yapamıyordu, zorunlu olarak makine sanayisine geçti. İngiliz James Watt, 1765’te % 80 enerji tasarrufu sağlayan buhar makinesini yaptı. Bu, sanayi devriminin başlangıcı olarak kabul edildi.
Doğu’da ise yazılı eserlerin matbaada basıldığı ilk resmi tarih 1727’dir diyor kayıtlar. Keza Isaac Newton, evrensel çekim yasalarını formülleştirdiği ‘Philosophié Naturalis Principia Mathematica’ kitabını 1687 yılında yayımladı ve klasik mekaniğin temelini oluşturdu. Halbuki biz Heysem ‘in yerine Da Vinci’yi referans olarak almayı daha rasyonel bulduk. Oysa Pisagor’un takipçiliği anlamında Heysem, Leonordo Da Vinci’den daha fazla gündemdeydi. Dahası, Da Vinci, Heysem’in takipçisi olduğunu rahatlıkla kendisi ifade ediyordu. Neticede bir taraf sanayileşmenin fitilini ateşlediği tarihte, diğer taraf toplumsal okuma için yeni adım atıyordu.
Unutmayalım, devletlerin gücü ekonomideki güçlerinden gelir. Ekonomik olarak zayıf olan ülkeler, finansman sorunu çeken ülkeler, ekonomileri güçlü ülkelere tabi olurlar.
Sayın Cumhurbaşkanımızın seçimlerden sonra “Türkiye İttifakı” diye işaret ettiği birlik çağrısı oldukça önemlidir kanaatimce. Nasıl ki hem ülkemizin kurtuluşunu ve cumhuriyetimizin kuruluşunu birbirimize kenetlenerek başardıysak, bugünlerden de böyle çıkarız. Hepimiz el birliği yaparak hem demokrasiyi hem de ekonomiyi güçlendireceğiz. Ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin biraz daha güçlenmesi gerekiyor.
İngiltere’de parlamentonun kesin kuruluş tarihi 1295 olarak kabul edilir.
Osmanlı Devleti ise 1299 yılında Osman Gazi tarafından kuruldu. Esasen itirafı ve itirazı olan bir toplum olmanın önündeki barikatların kaldırılması durumunda aradaki mesafenin rahatlıkla kapatılacağını düşünüyorum.
Nitekim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank; “TOBB ve beş babayiğit, yerli otomobil için bir araya gelmişti. Bu senenin sonunda bir ön prototip ortaya çıkacak. Daha sonraki yatırımlarla da 2022 yılında biz yerli otomobilimizi yollarda göreceğiz. Gecikme yok, yıl sonu prototip hazır. 300’ün üzerinde ürünün yerlileştirilmesine ilişkin çalışmalarımız da son aşamaya geldi. Bu ürünleri yerlileştirmek istiyoruz. Firmalarımıza gelin başvuru yapın diyeceğiz” ifadeleriyle adeta yürek soğuttu. “Kaynak anlamında bir sıkıntı yok, şu an itibariyle bir yabancı kaynak arayışı da bulunmuyor” dedi sayın bakan. Yerli otomobil, teknolojimizi dönüştürecek bir kaldıraç esas itibaryle.
Anlaşılan o ki; önümüzdeki seçimsiz dönemin tek gündem maddesi “yatırım” olacak. Gerek yerli otomobille, gerekse bu 300 kalem ürünün yerlileştirilmesi ile fert başına GSMH 20-25.000 dolarları aşacaktır inşaallah.
NEVZAT ÜLGER
YAVUZ NEDEN MISIR SEFERİNE ÇIKTI?
YAVUZ NEDEN MISIR SEFERİNE ÇIKTI?
Yıl 1969. Güzel bir yaz günü. Nurettin Topçu ve arkadaşları (öğrencileri de diyebiliriz) gemiyle Beykoz civarındaki bir sayfiye yerine gidiyorlar. Beykoz’u geçip seyran alanına giderlerken Mehmet Akif’in gençliğinde Adalı Halil ve Hocası Kıyıcı Osman’ın huzurunda yağlı güreş tuttuğu yerlerden geçiyorlar. Nihayet mesire yeri Karakulak’a ulaşıyorlar.
Topçu hatıralarını nükteli bir tarzda anlatıyor:
“ Neyzen Tevfik’i ilk defa burada tanımıştım” diyor. “Beni tıp tepti” diyerek şöyle demişti; “Bir hazakat zedeyim, midemi tıp tepti benim/ Kırk katır tepse yıkılmazdı şu pulat bedenim”. Neyzen, İzmir İdadisi’ne girmiş ama sara belirtileri başlayınca okulu bitiremeden ayrılmış. Ney çalmayı aynı mahallede çalışan Berber Kazım efendiden öğrenmiş. Hiciv ve espri ustasıymış. Abdulhamit’i ağır şekilde hicvettiği için 1903 yılında Mısır’a kaçmış. Meşrutiyet ilan edilince geri dönmüş. Orada beş yıl ney çalmış. Mehmet Akif’ten Arapça, Fransızca ve Farsça dersler almış. Akif’e büyük saygısı varmış. Nurullah Ataç bir yazısında çirkin bir tarzda Akif’i eleştirince, kendisine hakaret edilmiş gibi Ataç için bir dörtlük söylemiş: “Evliyayı Arife Nurullah Ataç sövmüş,/ Çuval değil ki ağzını büzdürmeli./ Bir daha Akif’e söverse eğer, / Onu ibret için bir neyzene …”. Şair Eşref’i de geçmiş.
-Topçu devam ediyor; “Arkadaşlar, mücahidin ilk vasfı dükkânını yağma ettirmektir. Dünya malından vazgeçip, fedakârlık yapmak şarttır.
-Tanrı evine parayı sokmayan din adamları gerek.
-Yavuz Selim, önce İslam’ın anahtarlarını alıp sonra Turan’a gidecekti, fikri buydu. Ömrü vefa etmedi.”
O arada bir arkadaş sordu, “Hocam Yavuz Sultan Selim hakkında bir eser düşünüyor musunuz?”
“Kısmetse, fakat Namık Kemal’in Yavuz Selim’i yeter. Yalnız iki hadiseyi unutmuş. İnsan iki devlet adamından biri olmalı, ya Hazreti Ömer, ya da Yavuz Selim gibi. İkisinde de aynı mesuliyet ve aynı şiddet.
Yavuz vurucu-kırıcı ve insafsız biri olarak anlatılır, fakat Mısır seferine Reulullah’tan “aldığı emir” üzerine çıkmış. Onun çok sevdiği Hasan Can adında alim bir adamı var. Yavuz rüyasında Hz Peygamber efendimizi görmüş. Kendisine; “Hasan adında birinden haber almasını” söylemiş. Aynı gün Hasan Can görevin mahiyeti hakkında bir rüya görmüş. Gelip Yavuz Selim’e anlatmış. Yavuz büyük bir sevinçle; Elhamdulillah, demek görev bana verildi, bana nasip oldu demiş ve hemen sefer hazırlığı başlasın demiş.
Arkasından bildiğimiz meşhur Mısır seferi. Ancak bu sefer sırasında en sevdiği veziri Sinan Paşa’nın şehadeti…
Firavunlar ülkesini fethettim fakat Sinan gibi bir yiğidimi kaybettim diye gözyaşı dökmüş.
Yavuz, Sinan Paşa’yı dirayeti ve sadakati dolayısı ile çok severmiş. Yavuz gibi güçlü bir devlet adamının bile vezir-vüzerası ona sık sık ihanet edermiş. O da çok vezirinin boynunu vurdururmuş. Vezarete atanan Sinan Paşa bir gün divanda şaka yoluyla Yavuz’un ağzını aramış.
“Padişahım, sizin vezirlerinizin de boynunu vurdurduğunuzu cümle alem bilir. Acep ben Sinan kulunuz için ne düşünürsünüz?
Yavuz yarı ciddi, yarı şaka bir tavırla; “Senin de boynunu vurmayı düşünmüyor değilim. Fakat henüz yerine vezir yapacak birini bulabilmiş değilim” demiş.
Yavuz İstanbul’a döndükten sonra sırtında “şirpençe” çıkmış. Doktoru Hasan Can onu muayene etmiş. Yavuz sormuş, bu ne hal? Hasan Can da; “Padişahım, Allah ile olma zamanınız yaklaşıyor” deyince, Yavuz şimşek gibi bakışlarını ona doğru çevirmiş ve; “Ya sen bizi bu güne kadar kiminle beraber sanırdın Hasan Can” demiş.
Hepsine de Allah rahmet etsin.
NEVZAT ÜLGER
İLİM ADAMI MİLLİ OLMALIDIR
İLİM ADAMI MİLLİ OLMALIDIR
Kendi problemlerimizi, başımız sıkıştıkça konuşuyoruz ancak. Halbuki özellikle sosyal bilimciler hep kendi meselelerimiz üzerine yoğunlaşmalı değil midir?
Kendi iktisadi ve medeniyet geçmişini yazamamış üniversitelerde bu gün; Batı kaynaklı problemlerin çözümüne ilişkin çalışmalar bilim olarak okutulmaktadır. Bize ait olmayan problemlerin çözümü için konuşan ve yazan bir toplumda ancak Batı medeniyeti üzerinden oluşan problemlere çözüm arayan yabancı dil bilen, marka elbiseler giyen, başarılı Batı temsilcilerinden bahsetmek daha gerçekçi olmaz mı?
Kendi ülkesinde kan ve gözyaşı akıtarak elindeki bütün maddi değerleri alan güçler görünür haldeyken, ülkedeki gelir bölüşümü içler acısı iken, kendi toplumunun değer yargılarını içselleştirememiş kadrolarla toplumun problemlerini nasıl çözeceğiz?
Üçüncü bin yılla birlikte Türkiye’de bu anlayış yavaş yavaş değişmeye başladığı için bazı çevrelerin de hırçınlığı artıkça artmakta, ülkenin bölünmesine varacak kadar da ihanet girişimlerine şahit olmaktayız.
Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, Prof. Dr. Halil İnalcık hakkında şu satırları yazmıştır. “Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir “tarihçi” olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil, modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.” İnsaf, vicdana dayanıyorsa ne güzel şeydir.
Halil İnalcık, Osmanlı Tımar Sistemini Japon Feodalizmi görüşü çerçevesinde açıklamaya çalışan Max Weber metodu doğrultusunda yapılan izaha itiraz etmekte ve şöyle demektedir. “Bu metodun büyük eksiği, tarih ilminin temeli olan her topluma ait zaman ve mekan parametrelerini göz ardı etmesidir. Zaman ve mekan parametrelerini göz önünde tutmayan araştırmalar tarih değildir, daha ziyade sosyolojidir.” Buradaki mekanın medeniyet aidiyeti olduğunu izah etmeye gerek var mı?
Demem o ki; herhangi bir konu hakkında derinleşmek isteyen kimse, önce kendi değer yargılarını ve kendi tarihini iyi bilirse, evrensel bir kabule mazhar olması da yaşadığı toplumda saygı ile anılması da kaçınılmazdır.
İslam düşünce tarihi üzerine yapılan sistematik çalışmaları maalesef ilk önce oryantalistler başlatmışlardır. İslam’ı uluslara bağlı olarak düşünmek ülkemizde ve dünyada öylesine tabii olarak karşılanıyor ki, Batı ajanlığı yapan düşünce guruplarına mensup insanları da “Müslüman sever” olarak vasıflandırıyorlar. Oryantalist bakış açısının ortaya koymuş olduğu bu çalışmalar da İslam’la ve İslam tarihinin yorumu ile ilgili sonradan yapılacak çalışmalarda birtakım gerçeklerin görülmesinin önünde perdeler oluşturmuştur. Daha sonra İslam düşünce tarihi üzerine araştırma yapacak her insanın önüne bu eserler bazı metodolojik ve anlama problemleri çıkarmaktadır.
İslam’ı ilmi açıdan incelemek isteyenler, genellikle oryantalistlerin etkisinde kalmışlar, çoğunlukla da onların öğrencisi olmuşlardır. Bu öğrenciler İslami çalışmalara dikkate değer katkılar sağlamalarına rağmen, İslam’ı vahyi bir inanç sistemi veya bir din olarak görmek yerine, onu adeta ölü bir fenomen, belki sadece bir kültür olayı olarak görmüşlerdir. Bunun sonucu olarak da Müslüman öğrencilerin çoğunluğu “hem Müslüman hem şarkiyatçı” olmuşlardır.
Rahmetli Nurettin Topçu, kendi kültürüne önem verdiği için, hem Batı tarafından, hem de Batıcılar tarafından hep dışlanmıştı ama Türkler onu çok sevdi.
NEVZAT ÜLGER
MEDİNE VE MESCİDİ NEBEVİ
MEDİNE VE MESCİDİ NEBEVİ
Urfalı Nabi’nin “Sakın terk-i edepten kuy-u mahbub-u Hudadır bu / Nazargah-ı İlahidir makam-ı Mustafa’dır bu” dediği Medine’den ve ona şeref veren Mescid-i Nebevi’den bahsedeceğiz. Yeryüzünde en şerefli mekan olarak kabul edilen iki yerden biri.
Medine, İslam dininin şekillendiği ve nasıl yaşanacağının, nelerin yapılıp, nelerin yapılmayacağının, ayetlerin emrine göre, Allah Resulünün uygulamaları ile belirlendiği şerefli mekan. Hazreti Peygamberin Kur’an’dan sonra en büyük mucizelerinden biri olarak kabul edilen; cahili bir toplumdan çıkardığı “Altın Nesil”in yaşadığı, Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu ilahi nazarın her an hissedildiği yer.
Peygamberin hicretle Medine’ye geldiği zaman, Medine halkı tarafından, ilkbahar ve Sonbaharın başlangıçlarında kutlanan Mihrican ve Nevruz bayramlarını kaldırıp, yerine Ramazan ve Kurban bayramlarını yerleştirdiği münevver şehir.
Medine’de ziyaret edilecek çok önemli ve tarihi özellikleri bulunan yerler var. Hac ve Umre’ye giden insanlar buraların büyük bir bölümünü ziyaret ederler.
Önce Mescid-i Nebi. Hazreti Peygamber ile iki dostu Hz. Ebubekir ve Hazreti Ömer’in gömülü olduğu, Hz. Ayşe’ye ait olan oda. Hz. Ayşe validemiz, gökten üç ayın evine indiğini görmüştü rüyasında. Bu rüyayı babasına anlattığında O’da; “yeryüzünün en şerefli üç kişisinin onun evine gömüleceğini” söylemişti. Hazreti Peygamber (as), Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer. Ziyaretlerde de selamlama bu sıraya göre yapılıyor: Esselamu aleyke ya resulallah, esselamu aleyke ya halifeyi resulullah ve esselamu aleyke ya emirel mü’minin. Hazreti Peygamberin başı hizasına gelen, binanın üstünde “Yeşil Kubbe”. Ravza-i Mutahhara içerisinde bulunan üç stuna da dikkat etmek ve onların fonksiyonlarını öğrenmek faydalıdır. Ashabı suffa’ya ait bölüm, teheccüd mihrabı, Peygamberimizin hurma bahçesi ve Cibril makamı da bu mescide önemli noktalardır.
Mescidi nebi içinde “Ravza-i Mutahhara”. Hazreti Peygamberin “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir” diye buyurduğu bölüm. Burada yapılan ibadetlerin cennetin yolunu açtığına inanıldığı için daima izdiham halindeki bir mekan.
Uhud Şehitliği. Uhud muharebesinin yapıldığı, bir bölümünde Hazreti Hamza ve diğer 70 Uhud Şehidinin bulunduğu yer.
Kıbleteyn Mescidi. Namaz esnasında inen ayetle Müslümanların kıblesinin Kudüs’ten Mekke’ye/ mescidi Harama çevrildiği iki kıbleli mescit. Bu olay önemli bir dönüm noktasıydı. Tevhid inancında olanların tek kıblede birleştikleri mekan ve olay yeri.
Yedi Mescitler. Burası esas itibariyle Hendek Muharebesinin yapıldığı yerler. 20-22 günlük kuşatmanın ardından, Allah, müşriklerin üzerine kasırga ve görünmeyen kuvvetler gönderdi. (Ahzab suresi/9. Ayet) Bu muharebeden sonra müşrikler bir daha Medine üzerine yürümeye cesaret dahi edememişlerdir.
Kuba Mescidi. Peygamberimizin 14 günlük hicret yolculuğundan sonra geldiği, o zaman ki Medine merkezine 5 km uzaklıktaki Kuba’da, inşasında Efendimizin bizzat çalıştığı İslam’ın ilk mescidi. Efendimiz burada tam 14 gün kalmış ve Medine’deki Müslümanlarla, kurulacak “Medine Site Devleti”nin şekillenmesi müşavere etmiştir. Buraya yapılacak ziyareti bir Umre sevabı ile taltif ediyor Muhbir-i Sadık.
Cennetü’l Baki. Baki Mezarlığı. Peygamberimizin kızları Hz. Fatıma ve diğer kızları Zeynep, Rukiye ve Ümmü Gülsüm ile küçük yaşta vefat eden oğlu İbrahim’in gömülü mezarlık. Amcası Hz. Abbas, torunu Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’in oğlu ve torunları, halaları Safiye, Atike, Ümmü Benin, Diğer sahabeyi Kiramın gömülü olduğu mezarlık. Peygamberimiz zaman zaman Baki mezarlığını ziyaret eder ve dua ederdi. Günümüzde de bu mezarlığa defin yapılmaktadır.
Medine Gar İstasyonu. İstanbul’dan kalkan trenin Medine’ye ulaştığı demiryolunun son durağı. Yapımına 1900 yılında başlanmış ve 1908 yılında tamamlanmıştır. Aslında bu demiryolu Mekke’ye ulaştırılmak üzere planlanmıştı ama Abdulhamit darbe ile uzaklaştırılınca yarıda kaldı. Avrupa ve ABD ne kadar engellemeye çalışmışlardı bu yolun yapımını. Demiryolunun hizmetine Birinci Dünya Savaşı’ından sonra son verilmiştir.
Ayrıca Medine’ye 40 km uzaklıktaki Bedir alanı da görülebilir.
NEVZAT ÜLGER








