• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
KÂBE VE MEKKE
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÂBE VE MEKKE

KÂBE VE MEKKE

         Kâbe, Allah’ın Arşı’nın veya Arş’ın altındaki Beytü’l Ma’mur’un yeryüzündeki iz düşümüdür. Hazreti Peygamber’in ifadesi ile; Arşın altındaki bu Beyt’ten bir taş atılacak olsa Kabe’nin damına düşer. Öyleyse Kabe’yi tavaf etmek, Sema ehlinin Beytü’l Ma’mur’u tavaf etmelerinin yeryüzündeki tekrarıdır diyebiliriz.

         Hazreti Peygamber, Mekke’nin fethinin ikinci günü öğle namazından sonra Kâbe’de sırtını Beytullah’a dayar ve Allah’a hamdü senadan sonra şunları söyler: “Ey insanlar, muhakkak Allah, gökleri, yeri, güneşi, ayı yarattığı gün Mekke’yi de haram ve dokunulmaz kılmıştır. Burası Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı bir bölgedir. Kıyamet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır. Mekke’yi haram ve dokunulmaz kılan Allah’tır. Onu insanlar haram kılmamıştır. Mekke’nin ganimetlerinden size hiçbir şey helal olmamıştır. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimse için Mekke hareminde kan dökmek, ağaç kesmek helal olmaz.”

         Kâbe’nin oturduğu alan 145 metrekare. Kâbe’ye bitişik olup üzeri açık olan Hatim veya Hicr-i İsmail denen ve Kabe’nin içinden sayılan Hicr-i Kabe’nin alanı 94 metrekare olup, Kabe’nin toplam alanı 239 metrekaredir. Kenar uzunlukları az da olsa farklılıklar gösterir. Kâbe’nin yerden yüksekliği 13 metredir. Kabe kapısının yerden yüksekliği 1,97 cm olup, altın kaplı ve 1,8×3,5 metredir.

         Kabe’nin bir köşesine tavafa başlama ve bitiş noktası olarak yerleştirilen “Hacerü’l-Esved” siyah taş demek olup, Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılınca beraberinde getirdiği iki şeyden biri olarak rivayet edilir. İlk zamanlarda beyaz olan bu taşın sonraları siyah olduğu söylenmektedir. Hacerü’l Esved’in yerden yüksekliği 1,5 metre olup, gümüş muhafazalı kurşun çerçeve içindedir.

         Beytullah (Allah’ın Evi) olarak isimlendirilen Kâbe’yi tavaf etmek, ibadetin zirvesidir. Hacca ve umreye giden Mü’minler, Kâbe’yi tavaf ederken, kul olmanın en üst noktasında tarifi mümkün olmayan bir hazzı yaşarlar. “Âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev-mabed”de günahlarını Allah’a arz edip bağışlanma dilerler. Mescid-i Haram’da kılınan namazın, diğer mescitlerde kılınan namazlardan yüz bin kat daha faziletli olarak belirtilir hadis-i şerifte.

         Kabe^de; Hacerü’l-Esved, Makamı İbrahim (önceleri Kabe’nin duvarının dibinde bulunan bu taş, tavafı kolaylaştırmak açısından Hz. Ömer tarafından biraz geriye çekilmiştir.), Mültezem (Hacerü’l-Esved’le Kabe’nin kapısı arasında kalan iki metrelik yer), Kabe Kapısı, Rüknü İrak’i (Irak Köşesi ki Türkiye’de bu köşenin hizasındadır), Hicri İsmail (Burada namaz kılan Kabe’nin içinde namaz kılmış gibi olur), Şam Köşesi, Yemen Köşesi (tavaflarda bu köşeyi meshetmek de sünnet kabul ediliyor), Zemzem, Safa, ve Merve var.

         Zemzem suyunun üç kaynaktan geldiğini ifade ediyor bu konuda uzun yıllar yerinde çalışma yapan bir hocamız: Hacerü’l Esved’in dibinden, Saf Tepesinden ve Merve tepesinden.

         Mekke’de elbette başka ziyaret yerleri de var: Sevr Mağarası (Peygamber Efendimizi ve O’nun yol arkadaşı Hz. Ebubekir’i üç gün misafir etmekle şeref kazanan mekan), Mina (şeytan taşlama yerleri ve kurban kesme mahalli), Müzdelife (akşam ve yatsı namazlarını birleştirilerek yatsı vakti kılındığı ve burada bir süre kalmanın vacip olduğu mekan), Arafat (Efendimizin “Hac Arafattır” dediği ve Zilhicce’nin 9. günü zeval vaktinden ertesi gün fecrin doğuşuna kadar az da olsa vakfe yapmayanın (durmayanın) haccının sahih olmayacağı, Haccın farz rükunlarından birinin ve Arafat/vakfe duasını yapıldığı mübarek bir mekan. Haccın nasıl yapılacağını Cebrail as. Peygamberimize burada öğretmiştir. Hz.Adem ile Havva annemizin cennetten çıkarıldıktan sonra buluştukları yer olarak da anılır. Burada öğle namazı ve ikindi namazı birleştirilerek öğle vakti kılınır.), Akabe (Medine halkının Peygamberimize biat ettikleri mekan), Hira Mağarası (Peygamberimizin ilk vahye muhatap olduğu yer.), Cennetü’l Mualla (Mekke mezarlığı), Cin Mescidi (Peygamberimizin Taif dönüşü, cinlerle görüştüğü ve Cinlerin Müslüman olduğu mekanda kurulan mescid. Ayet: “Ben cinleri insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”), Peygamber Efendimizin doğduğu ev (Halen Kütüphane olarak kullanılıyor.)

         Bu gün kaynaklara dayalı bir Kâbe ve Mekke yazısı oldu. Gelecek yazımız da Medine ve Mescidi Nebevi olur inşallah.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“HELAL FİNANS ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ” İNSAN VE EKONOMİ
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“HELAL FİNANS ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ” İNSAN VE EKONOMİ

“HELAL FİNANS ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ” İNSAN VE EKONOMİ

         Francis Bacon (ö. 1626); “Umut iyi bir kahvaltıdır, ama öğle yemeğine yetmez” derken sanki ideolojileri anlatmak istiyor.

         “Ekonomizm” yapmadan ekonomiyi konuşmak gerekir. İdeolojilerin insan idraklerine giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu söyleyen C. Meriç çok haklı.

         Her sabah en az on kanalda gayet şık giyinmiş bay ve bayan sunucular, hep ekonomiyi konuştuklarını söylüyorlar ama dünyada 800 milyon insanın açlığından bahseden yok. Gelirin adil bölüşümü adeta tukaka.

         Türkiye hala dünyada konuşulan ekonomik doktrinler üzerinden yürümeye ve konuşmaya devam ediyor. “İnsan merkezli bir ekonomiden” bahseden çok az. Hala para üzerinden spekülasyon yapılıyor. Oysa dünya parayı terk ederek dijitale geçiyor. AB, özellikle Almanya artık 500 Avroluk banknotlar basmıyor. Yarın 200 avroluklarda basılmayacak belki. Bunu dolara öykünme diye okumak da mümkün ama paradan kaçış fikri sanki daha ağır basıyor.

         Marks’ı Weber’i çok konuşuyoruz ama Hilmi Ziya Ülgener’i ya da Sabri Ülker’in başarılarını ve metodunu konuşmuyoruz. Halbuki bunlar bizim için daha bir ayağı yere basan insanlar değil mi? Akademyamız adeta Batı’nın birer “distürübütörü.”

         Hep liberalizmden bahsediyoruz ama devletin yani Merkantilizmin sahayı terk ettiğini gören var mı? Fizyokratların “sınırsız ihtiyaçlar ve kıt kaynaklar” denklemini yıktıklarını özellikle gündeme taşımıyoruz. Hedonizmin gönüllü müritleri ancak tüketerek mutlu oluyorlar.

         Batıda “insan ekonomi içindir” ilkesine karşılık, İslam’da “iktisat insan içindir”. Yaratılışındaki esas hikmet Allah’a kulluk ve insanların mutluluğuna çalışmak olan insanın, önce beşeri ideolojilerin vazgeçilmez olmadığına inanması gerekir.

         İslam’a inanan insanın; Allah ile, insanlarla ve diğer varlıklarla ilişkilerini ayarlayan sistemin, varlık, bilgi ve değerler anlayışı ile bu sisteme dayalı bir çerçeve içinde oluşan iktisadi faaliyetlere “İslam İktisadı” diyebiliriz.

         “İslami iktisat” sisteminin ana belirleyicisi özel teşebbüstür.

           Bu gün en temel konulardan biri de; yatırımın ve kalkınmanın finansmanı konusu olup, bu konuda bir hayli mesafe alınmış durumdadır.

         Bütün bunlara rağmen, Türkiye’deki her fikirden insanın tüketim alışkanlıkları, finansa erişim konusu ve Batı’ya öykünme alanında birbirlerinden pek farklı oldukları söylenemez. Belki de hep birlikte “ekonomizm” yapmaktan henüz ekonomi konuşmaya geçemedik,

         İktisat, modernitenin uydusu olmaktan belki de şikayetçi değildir. Yoksa oyun kurucular mı çok maharetli?

         Bütün bunları, eğitimci Mehmet Gürdaş ve arkadaşlarının kurdukları “Helal Finans Araştırmaları Derneği”ne dikkat çekmek için yazdım. Bu arkadaşlar “insan merkezli” bir çıkış için araştırma yapmak üzere bir dernek kurmuşlar. Gayretleri meşkur olur inşallah.

         Onlar amaçlarını şöyle anlatıyorlar:

         “Dernek, helal finansın standartlarını belirlemek, günlük hayatta uygulanabilirliğini ve yaygınlaşmasını sağlamak, helal finansa ulaşımı kolaylaştırmak için aşağıdaki amaçları icra etmek amacıyla kurulmuştur. Saygıyla duyurulur.
         1. İnsanlarımızın helal finans ve tasarruf bilincini arttırmak, bilinçli bir şekilde helal finansa ve tasarrufa yönlendirmek, helal finans ve tasarrufa yönelen nüfusun artışına katkıda bulunarak hem tasarrufa dayalı faizsiz finans edinimi sisteminin yaygın olarak kullanılmasına, hem de helal kazanç ve tasarruf oranlarının artırılmasına destek olmak,
         2. İnsanlarımızı finans edinimi, para kullanımı ve kaynak yönetimi hakkında bilinçlendirerek bilinçli değerlendirme yapabilmesi ve etkili karar verebilmesine yardımcı olmak, helal finans ve tasarrufa yönelik faaliyetlerinin geliştirilmesini sağlamak,
        3. Helal Finans alanında faaliyet gösteren ve/ veya çalışmalar yapan kişi, kurum, kuruluşlara destek vermek, helal finans ve tasarruf alışkanlığını arttırmak için yasa düzenleyicisi organlar, kurumlar ve kuruluşlar nezdinde girişimlerde bulunmak, öneriler geliştirmek ve sektörü temsilen çalışmalara katkıda bulunmak,
         4. İnsanlarımızın helal finans ve tasarruf bilinci ve farkındalığını artırarak yerel ve ulusal düzeyde toplumsal gelişmeye katkı sağlamak, toplumda helal finans ve tasarruf alışkanlığını artıracak eğitimler için projeler oluşturmak ve tasarruf alışkanlığının eğitim müfredatına dahil edilmesini sağlamak, 
         5. Helal Finans ve Tasarrufa Dayalı Faizsiz Finans Edinimi yöntemleriyle insanlarımızın tasarrufa yönelmesini sağlamak üzere faaliyet gösteren kişi, kurum ve kuruluşların nitelik ve nicelik olarak gelişmesine yardımcı olmak, sektörel faaliyetlerini helal dairede icra edecekleri çizgileri çizmek ve çerçeveyi belirlemek, 
         6. Bu alanda faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlarca mağdur edilen tasarruf sahiplerinin haklarını savunmak, çözüm konusunda gereken hukuki ve manevi tüm desteği sunmak,
         7. Bu amaçları gerçekleştirmek adına Türkiye’nin; siyaset, ekonomi, sanat, kültür, bilim, teknoloji vb. alanlarında helal finans ve tasarruf bilincinin gelişimi için araştırma, inceleme, yayın vb. çalışmalara tüzüğümüzde belirtilen yöntemler doğrultusunda katkı sunmak, bu tür çalışmaları teşvik etmek, yürütmek, yaymak ve desteklemektir.”

        Mehmet Gürdaş’ın şahsında, helal finans araştırmaları konusunda derneğe başarılar diliyorum.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BÜTÜN AKIMLAR BATI’DAN ŞİKAYETÇİ
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BÜTÜN AKIMLAR BATI’DAN ŞİKAYETÇİ

BÜTÜN AKIMLAR BATI’DAN ŞİKAYETÇİ

         Sağcısı, Solcusu, İslamcısı, Milliyetçisi, Ulusalcısı, Devletçisi, Liberali, artık sıkıntıların kaynağı geniş anamda Batı demeye başladı.

         Batı medeniyetinin esasının kaos ve gözyaşı olup olmadığına karar verirken, meselenin Batılı olmakta değil, Batıcı olmakta olup olmadığına da lütfen biraz dikkat edelim.

Elbette zulüm ve sömürü ilanihaye devam etmez. İnsanlar, Batı sisteminden rahatsızlıklarını yüksek sesle haykırmaya başladılar. Sonuç ne zaman alınır? İnsanın görevi zulmü ve sömürüyü ortadan kaldırmaya ve yerine hakça bir sistem tesis etmeye çalışmaktır. Sonucu tayin hakkı ayrı bir konudur.

Batı, makineyi bir üstünlük olarak dünyaya sunarken, kendisi gibi olunmasını salık veriyor. Buna mukabil de dine karşı bir tutum alınmasını, laik olunmasını, ahret inancının kaldırılmasını istiyor. Buna makinenin veya teknolojinin hükümranlığı diyor. Oluşturdukları “Merkez Ülke” çemberi içerisine aldıkları G7 veya G10’u de artırmak istemiyorlar.

Düşünmek farzdır. Bir medeniyeti benimsemek için de tenkit etmek için de o medeniyeti oluşturan fikirleri iyi bilmek gerekir kanaatimce. Medeniyetleri yaşatan fikirler de o medeniyet içinde zirve yapmış insanları okuyarak ve dinleyerek elde edilir. Bilmeden kabul edenlerde kalite düşük, kantite yüksek, bilerek kabul edenlerde ise kalite yüksek, kantite değişkenlik gösterir.

İnsanların bir medeniyetin felsefe geleneğine hakim olması ile o medeniyetin inanç geleneğine sahip olması ayrı şeylerdir. Bu gün biraz da bu yaşanıyor. İnanan fakat amil olmayan insanlarla, amil olan fakat yeterince geleneğin bilgisine sahip olamayan guruplar iç içe yaşıyorlar.

Bilen ve fikir imal edenler, genellikle kendi medeniyet kodlarıyla birlikte diğer medeniyetler hakkında da malumat sahibi olan insanlar olmuşlardır. Mehmet Akif, Said-i Nursi, Ahmet Hamdi Yazır, Abdullatif Harputi, Yahya Kemal, Sabri Ülgener, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör, Halil İnalcık, Hayrettin Karaman, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Mehmet S. Aydın, Ali Bardakoğlu, Hayri Kırbaşoğlu, Teoman Duralı, Fuat Sezgin vb. hem kendi medeniyetlerini hem de diğer medeniyetleri bilerek dominant hale geldiler.

Kainat ve kainatta bulunan her şey bir yenilenme/teceddüd içerisinde değil mi? Yani fikir ve yaşayışlar da yenilenmektedir. Değişmeyen şey yalnız “nasslar” olup bunun dışında kalan şeyler değişime uğramaktadır.

Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların ve içten de Şii-Batıni zümrelerin taarruzuna uğrayan İslam devletleri 13. yüzyılın ortalarında parçalanmış veya iyice güçsüz hale gelmişlerdi.

  1. yüzyılla birlikte hem Doğu hem de Batı gelişme için ilmi çabalar gösterirken 18.yy’a kadar Müslümanların üstünlüğü tartışmaya yer bırakmayacak düzeyde devam etti. Ancak 18.yy’la birlikte Reform ve Rönesansın da tetiklemesiyle Batı, Doğu üzerine teknik ve endüstriyel bir üstünlük kuruyordu. Bu tarihten itibaren de dünya tarihi “sanayileşmeden önce ve sanayileşmeden sonra” diye iki kısma ayrılarak Batı için üstünlük vurguları başlatılıyordu.

Galiplerin taklit edilmelerine ilişkin kaide Müslümanlar üzerinde de etkili olmuş ve 18.yy’ın hemen başından itibaren Batı taklitçiliği İslam dünyasına baskın bir akım olarak yerleşmişti. Batıcılık hemen 1803 yılından itibaren başat bir akım olarak saray referanslı olarak İslam dünyasına giriş yapıyordu.

Bu durumdan istifade etmek isteyen oryantalistler; din-ilim çatışması, devlet-din ilişkileri, akıl-nakil çatışması gibi konular icat ederek İslam toplumlarını sarstılar ve oyaladılar.

Oryantalistler daha da ileri giderek hadislerin sahih olup-olmadığı gibi konuların yanına tasavvufun ve İslam hukukunun orijinal olup-olmadığı gibi tartışma konularını da açtırabilmişlerdir. Son olarak da hadisleri saf dışı bırakarak yalnız Kur’an yeter tartışması başlatılmıştır.

Batıcı kadrolar, kapıldıkları bu ekolden o kadar etkilenmişlerdir ki artık kendi medeniyet kodları onlara bir şey anlatamaz olmuştur.

Türkiye çoğunluk itibariyle hiçbir zaman modern-Batıcı olmadı. Bu toplum da kendi düşünce kodlarına dönmeye başladığından, Batı cereyanları sıfırlanmayacak ama etki gücünü her geçen gün azaltacaktır.

         Müslümanlar teknolojide, ilimde, siyasette ve parasal oluşumlarda görünür hale gelmeye başlamıştır. Batı’nın hırçınlığı ve saldırganlığı da buradan geliyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER      

Read More
 DÜNYADA İLK ONA GİREBİLİRİZ
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

 DÜNYADA İLK ONA GİREBİLİRİZ

 DÜNYADA İLK ONA GİREBİLİRİZ

         Konu kendi hayat standardımızı ilgilendirince ne çareler üretiyoruz. Ticarette, lüks hayatta, tüketimde, kredi bulmakta, alış-verişte nice yollar buluyoruz. Ama ötekinin hak ve hukuku oldu mu, kadın haklarında, temel özgürlüklerin kullanılmasında bütün kapılar kapatılıyor, herkes örfe ve geleneğe dört elle sarılıyor. Halbuki gelenek dediğimiz şeyi kendi şartları içinde oluşmuş tercihler ve imkanlar olarak değerlendirip, zaman ve mekan üstü olarak görmemek gerekir. Yani onları kendi bağlamından koparıp, değiştirilemez ve itiraz edilemez “nass” haline getirme gayreti içine giriyoruz. Halbuki her örf kendi dönemi ve şartları içerisinde haklıdır ve bugüne taşırken çok dikkatli olmak gerekir. Eğer bu dikkati gösteremezsek toplumsal ilerlemenin ve düşünce üretmenin önüne setler çekmiş oluruz.

         Dikkatsizliğimiz yüzünden Müslümanlar son iki yüzyıllık sürede evrensel bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. İlimde, teknolojide, sanayide, ekonomik gelişmede, GSMH’da ve gelirin adil dağılımındaki sıralamada arka sıralara düştük. Çünkü değişimin hızını ve yönünü fark etmekte geciktik. Değişime kapıları kapamakla kendimizi koruyamayız, aksine çağın gerisine düşeriz. Arkaik toplumda yaşamak buna diyorlar. Gelişmeleri anlamaya çalışmak yerine her şeye laf yetiştirmeye çalıştık. Her şeye laf yetiştirmeye mecbur muyuz yani.

         Karamsar bir tablo çizmenin peşinde değilim. Bu devlet dört yüz yıl dünyada dominant bir görevi başarıyla ve adilane yapabilmiştir. Çünkü en zor durumlarda bu toplum dışa karşı koymayı başarabilmiş bir devlet geleneğine sahiptir. Moğol İstilasını, Haçlı Seferlerini, Birinci Dünya Savaşının ardından dağılma risklerini nasıl atlattığımıza ilişkin oldukça zengin ve örnek bir mirasımız var.

         Ekonomik ve ticari hayatın yeni boyutlar kazandığı, paranın oldukça farklı bir anlam kazandığı dünyayı iyi anladığımız oranda başarımız artar. Nitekim dünyanın gidişatı doğru okunduğu için İHA’lar, SİHA’lar, TANK ve PALET’ler ve YERLİ OTOMOBİL konusunda mesafe alabildik. 1930’lu yıllarda uçak da yapmış olmamıza rağmen muhafaza edemedik. Eğer muhafaza edebilseydik eminim ki hem bu bölge hem de bu ülke farklı bir yerde olurdu. İçimizde o kadar çok üç-dört kimlik taşıyan insan var ki, İsmet Paşa onlardan çok bahsetmişti 1963 yılındaki başbakanlığı sırasında.

          Yerli otomobil bu ülkenin hem işsizlik problemini çözecek hem de kişi başına GSMH’sını 25.000 doların üstüne çıkaracaktır inşallah. Kore’nin yaptığı sıçramayı iyi anlamak gerekir. Yerli üretimi artırdığımız zaman 2050 yılının ilk on ülkesinden birinin de Türkiye olacağı tezimi bir defa tekrar etmiş olayım müsaadenizle. Türkiye’nin 2050 yılında dünyanın ilk on ülkesi arasına gireceğine inanan yabancı sayısı yerli insanımızdan fazla.

         Cazibesi çok yüksek bir toprak parçasında yaşıyor bu ülke. Bu kadar terörün, bu kadar çekişmenin, bu kadar vekalet savaşının ardında yatan esas neden de ülkenin cazibesi ile tarihi geçmişi değil midir? Kalkınan Türkiye aynı zaman da kalkınan bölge, kalkınan İslam dünyası demektir. Dünya bunu çok iyi gördüğü için bu kadar baskıya muhatap oluyoruz. Unutmayalım olumsuzluklarının yanında bu baskıların ülkede birlik ve bütünlüğe de kapı aralayan bir tarafı var.

         Mehmet Akif “Fatih Kürsüsünde” şiirinde Müslümanların ayaklar altında kalış nedeni olarak, bilimi terk kaderci bir tevekkül ile dinin maskaraya döndürülmesini gösteriyor. Ona göre tevekkül, akıl ve tecrübe doğrultusunda işleri tamamlayıp sonucunu Allah’tan beklemek gerekirken, Müslümanlar bunu terk ettiler. Tek çıkış yolu vardır; çalışmak, hem de nasıl?

         İlham, rüya ve sezgiyi bilgi kaynağı olarak gören anlayışın yerine “aklı” önceleyen (Maturidi) bir anlayış gereklidir

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“TÜRKİYE İTTİFAKI” KUŞATICIDIR
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“TÜRKİYE İTTİFAKI” KUŞATICIDIR

“TÜRKİYE İTTİFAKI” KUŞATICIDIR

         Türkiye dışarıdan gelecek bir etkiyle yıkılmaz. Birinci dünya savaşının bitap düşmüş Türkiye’si “Kurtuluş Savaşı” vererek istiklalini elden bırakmamıştır. Dış tehlike vardır ama ülkeyi yıkamaz. Bundan dolayı “Devlet-i ebed müddet” diyoruz.

         Ülke için tehlike iç savaş tehlikesidir. Bundan ötürü ülkede kutuplaşma meydana getirmeye çalışıyor. Kim halkı bölmeye çalışıyorsa ona dikkat etmek gerekir. İyi niyetli olabilir de olmayabilir de.

         Geçmiş yüzyıla bakıyoruz;

         -İlerici-gerici,

         -Türk-Kürt,

         -Alevi-Sünni,

         -Laik-antilaik gibi esasta halk arasında olmayan ama bu ayırımlar yayıldıkça bu ayırımlardan beslenenler vardı. Hepimizin bu gurupların hepsinden de arkadaşlarımız var ve ülkenin bütünlüğünün korunmasında kimsenin de sıkıntısı yok.

         Bu sayılan guruplara mensup olan insanların hepsi de bir arada yaşamaktan memnunlar ve kimsenin kimseye yan baktığı filan da yok. Birileri özellikle bu işin başını kaşıyor. Zaten Cumhurbaşkanı bundan dolayı çıtayı belirledi: “Türkiye İttifakı”

         Bu ülkede yaşayan bütün insanların ortak paydaları Anayasa ile belirlenmiştir; Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı.

         Ne inanç, ne etnik yapı, ne siyasi kanaat üzerine herhangi bir vurgu yok bu tarifte. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak başlı başına bir tanımdır. Bu sayılan guruplara mensup olan insanlar hep birlikte Cumhuriyeti kurmuşlar ve birliktelikleri de devam etmektedir. Bu birliktelikten oldukça rahatsızlık duyanlar olmalı ki devamlı insanları bölmeye gayret edenler var. Çünkü ayrılıktan beslenenler var.

         Türkiye’de bu ordu oldukça inşallah ne bölünme olur ne de çatışma olur.

         Geçmişte Milli Selamet Partisi, hem CHP ile hem MHP ile hem AP ve DYP ile hem de CGP ile koalisyonlar ve ittifaklar yaparak ülkedeki bu fraksiyonların esas itibariyle düşman değil sadece farklı düşünen guruplar olduğunu gösterdi. Gerçi o zaman da bu birlikteliği bozmak isteyen kimseler neler neler yaptılar. Konuyu biraz daha somut hale getirelim isterseniz.

          Bizim dünya ölçeğinde düşünce adamı çıkaramamamızın nedenlerinden biri de, bu tasnifleri zorlayarak hürriyetçi ortamın zehirlenmesidir.

           “Türkiye’de iyi asker var, iyi yönetici var, iyi din adamı var, iyi emniyetçi var, iyi iş adamı var ama iyi ilim adamı eksiktir.”

         Bazı isimler üzerinden giderek var diyenlere demek gerekir ki;

          “İyi ilim adamı görüşlerinde ısrar eder, kendisi hayatında başarısız görünür ama sonra ülkeye ve dünyaya etki eder.” Toplumu aşmış olacağından kimsenin etkisinde kalmaz. Öyle ise;

           “Türkiye’den küresel ölçekte filozof ve bilim adamı neden az çıkıyor? ” sorusu genel bir sorudur. Bu soruya akıl ve ruh dünyamızı örseleyen ortamı dikkate almadan cevap vermek gerekir. Bazı şeyleri belki anlamıyor olabiliriz ama hiç değilse haddimizi bilmeli ve söylenenleri anlamaya çalışmalıyız.

         Bu kadar temel bir soruya tam bir cevap vermek belki şimdilik gerek yok. Fakat bir yerlerden başlamak gerekir. İşe önce üzerimizdeki aşağılık duygusunu atarak başlamalı ve tarihi gerçekleri iyi anlamalıyız.

         Cumhurbaşkanı tarafından yapılan “Türkiye ittifakı” doğru bir hedef ve doğru bir tanımlama, ülkenin birliği açısından oldukça önemlidir. Vatanseverlik, ülkenin çıkarlarını bireysel/gurup çıkarının üzerinde görmektir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KALKINMA ÜZERİNDEN DİNİ TANIMLAMA OLMAZ
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KALKINMA ÜZERİNDEN DİNİ TANIMLAMA OLMAZ

KALKINMA ÜZERİNDEN DİNİ TANIMLAMA OLMAZ

         Zaman zaman düşünce adamı yetiştiremiyoruz değil elbette. Toplumun rahatladığı, insanların kendilerini daha serbest hissettikleri zamanlarda düşünce adamları daha rahat yetişiyor. Serbestlikle düşünme arasında doğru bir orantı vardır.

         Kompleksli toplumlarda düşünce adamı yetişmez diyor işin erbabı. Nedir kompleksli toplum? Kendi toplumunu sürekli daha gelişmemiş, geri, bir şey beceremez görüp, kendi dışındaki dünyayı daha atılımcı, kalkınmacı ve düşünce üretebilir olarak gören bir anlayış. Yanaşma mantığı.

         Adam durmadan soruyor. “Niçin İslam dünyası Batı’dan geri?” Soruya cevap vermek için otokritik /“iç muhasebe” yapmak yerine sürekli başka medeniyetlere öykünerek hem soru cevaplandırılamaz hem de şahsiyetsizlik başlar. Elbette başkalarının meziyetleri görülmelidir ama istifade de edilmeli değil midir?

         Toplumu öyle bir noktaya getirdik ki, herkesin düşüncesinde iyi insan Batılı, kötü insan Doğulu. Pes yani. Bir defa resmin tamamını görmeye çalışmak gerekmez mi? Hitler, Mussolini, Tito, Trump, Stalin, Mao ve daha bazıları Doğulu mu, Batılı mı? Hem kalkınma üzerinden dini tanımlamalar yapmak da neyin nesi oluyor. Sakın esas maksat İslam’a karşı çıkmak olmasın?

         Tarihin başından beri maalesef Türk toplumları hep “patrimonyal” bir anlayışı benimsemiş. Patrimonyal anlayışla idare edilen toplumlardan da elbette düşünce adamı çıkarmak, keçiboynuzundan şeker çıkarmak gibi bir şeydir. Çünkü vatandaş, vatandaş değil, kul kabul ediliyor. Birey olma şansı yok. Bireyin hukukunun çok belirgin olarak asla çiğnenmeden kabul edilmesi gerekmez mi? Can, mal, nesil, din ve akıl sağlığının korunması en temel insan hakları değil midir? Ama önce insan denilerek bireyin hukukunu netleştirmekle işe başlanabilir.

         Bir karar vermek gerekir öncelikle; toplum insan merkezli mi olacak, bina-yapı merkezli mi? İkisi birlikte olamaz mı? Bunu beceremedik işin doğrusu. Son yüzyılda ikisi de yarım kaldı zannederim.

         15.yüzyılda dahi kısa bir sürede “Kapalı Çarşı” gibi devasa bir yapıyı meydana getiren yönetim, Topkapı’dan daha görkemli bir yapıyı oluşturamaz mıydı? Pekala oluşturabilirdi. Ama toplumun yapısı ancak bunu kaldırabiliyordu.

         Bu ülkenin elbette problemleri var ama imkanları da var. Bizim sağlıklı karar vermemiz gerekir: Biz bir “KOBİ” ülkesiyiz. Ona göre programlar yapılmalıdır. KOBİ ülkesi olmak işin doğrusu güzeldir de. Sağlıklı programlarla KOBİ yoluyla kalkınmak hem daha kolay, hem daha sağlıklıdır. Risk unsuru oldukça düşüktür. İnsanı ezmeyen bir modeldir. Toplum oluşturmak için güzel bir model.

         Bilinenin aksine GANDİ, İngiltere’ye karşı savaşmadı, “Hindistan’ı oluşturmakla” uğraştı ve muvaffak oldu. Şimdi Gandi’nin o gün ortaya koyduğu ilkelere bakıyoruz, sanki bu gün söylenmiş. Niçin? Çünkü doğrulardan hareket ediyor, kompleksten değil. Gandi yedi büyük günahı şöyle sıralamaktadır:

1-Ahlaki ilkelere dayanmayan siyaset etme biçimi,

2-Üretmeden kazanmak,

3-Kişilik kazandırmayan eğitim,

4-Ahlak tanımayan ticaret,

5-Bilinçsiz-şuursuz eğlence,

6-İnsan merkezli olmayan bilim,

7-Takvasız ibadet.

         Bu ilkeleri hangi topluma uygularsanız uygulayın hemen yerine oturacaktır. Kompleksli toplum olmayı bırakıp, evrensel doğruları anlamaya çalışmalıyız.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“HÜSEYNİ” TÜRKÜLERLE HARPUT
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“HÜSEYNİ” TÜRKÜLERLE HARPUT

“HÜSEYNİ” TÜRKÜLERLE HARPUT

         Yaşadığı son yıllarda rahmetli “Mehdi Metin”e bir toplulukta sormuştum: Metin Bey müzik nedir? Metin Bey de gayet rahat bir ifade ile: “Müzik, aşıkın aşkını, fasıkın fıskını artıran şeydir” demişti. Ukalai mecaninin ne zaman ne söyleyeceği belli olmaz!

         Aynı konuda bir başkası; “Bu sanat kulağın gıdası, ruhun merası, yüreğin bahar çimeni, aşkın arenası, keyifsiz kişinin rahatı, yalnızın arkadaşı, ruha hâkim olması ve yürekteki güzel sesi yüzünden de yolcunun azığıdır” diyor.

         Bir güzel adam da; “müzik, kulağın merasıdır” diyordu.

         Müzik, esas itibariyle ne iyi ne de kötüdür. Farabi’ye göre “müzik, müziği icra edende veya dinleyende bir istek ve ruh hali ile kendini ilham ettirir.” Ses besteye bağlı olarak ahenk ile süslendiğinde hissi bir hal almaktadır.

        Gerek mutasavvıf Kadirilerin, gerek İ. Gazali’nin müziğe yaklaşımları üstteki satırları teyit ediyor:  “Kalpler ve en derindeki düşünceler, değerli taşların sırları, hazineleri gibidir.  Bunların sırlarını ortaya çıkarmada, müzik dinleyerek özünü yakalamak dışında bir yol yoktur. Çünkü yüreklere ulaşabilmek için kulaklardaki kapılardan başka bir araç bulunmamaktadır.” diyorlar.

         Çiçero, gözlerden bahsederken ruhun penceresi diye söz ettiğini de unutmamak gerekir.

         “Hüseyni” makamının bizim insanımızın zevk ve ruh dünyasına en uygun makam olduğunu söyleyen müzik otoriteleri var.  Elazığ’a ait güzel bir “hüseyni” gazel var:

         “Sana dil verdim ise yık da harap et mi dedim? / Nar-ı hicrinle ciğerimi yak da kebap et mi dedim?”

         Bir de ölüm hoyratı var:

         “Dertli koyun, dertli koyun /  Dağdadır dertli koyun. / Ben bu dertten ölürsem /  Adımı dertli koyun.”

         Elazığ’da çok sevilen ve çok dinlenen bir divan vardır “hüseyni” makamında. Hakikaten zıkkımın şişede durduğu gibi durmadığına nefis bir örnek:

         “Ben şehid-i badeyem dostlar demim yâd eyleyin /Türbemi meyhane enkazıyla Bünyad eyleyin / Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidan-ı vega / Yıkayın meyle beni bir mezhep icad eyleyin”

         Sonra Kayabaşı’ndan yanık bir ses gelir “hüseyni” makamında:  “Bir kara kaş bir kara göz sende var / Bir yaramaz deli gönül bende var / Çok zamandır hasretinle yanarım /Demezsin ki; derde deva bende var.”

         Gönül bu, söz dinlemez, bari aksın bir çağlayan gibi “bağrı yanık” hüseyni dizelerde:

“ Yar yad oldum yad oldum /  Yüzün gördüm şad oldum / Geçtim kapın önünden /Yıkıldım berbad oldum.”

         Genç yaşında başına gelmedik iş kalmayan delikanlı, Yemen’deki kardeşini, adeta cenaze merasimine davet eder:  “Bir tel vurdum Yemen’de gardaşıma / Tez yetişsin cenazemin başına.”

         Hüseyni makamının “uşşak”a yakın olanı da var;  “Efsaneler yazardım sevday-ı aşka dair / Gamdan dilimde Hayri hal-i ferağ olaydı.”  “Nolaydı” redifi ile yazılmış Harputlu Hacı Hayri Beyin bu şiiri de hüseyni makamında bestelenmiştir.

         “Evleri görünüyor / Gönüldür yeriniyor / Çekilecek dert değil /  Mevlam sabır veriyor.”  Türküyü hüseyni makamında yakan delikanlı sonradan sabredemeyecek ve Harput’u terk edecektir.

         Enver Demirbağ’ın sesinden  “Dağlar dağımdır benim / Gam ortağımdır benim / Söyletme çok ağlarım / Yaman çağımdır benim”  adlı hüseyni türküyü dinlemenin ayrı bir hazzı vardır.

         Hikâyesi çirkin olan “pencereden bir taş geldi” türküsü de, “ne feryat edersin divane gönül” türküsü de, “demedi yar demedi” türküsü de hüseyni makamındadırlar.

         Şimdi “Kövenk / Koğenk” köyünde göl yok ama o zamanlar varmış demek ki: “Kövengin ellerinde/ Çimeydim göllerinde” türküsü hüseyni makamında.

         “Elazığ uzun çarşı”, “Geline bak geline”, “Evleri uçta yârim”, “Hafo’mun evi”, “Çatal kaya alınmaz”, “Yoğurt koydum dolaba”, “Mezire’den çıktım ağrıyor başım”, “Duman almış mezarımın üstünü” türküleri ve “Kışlanın önünde redif sesi var” ağıtı hep hüseyni makamındadırlar.

         “Dağ üstüne dağ koysam dağ olmaz / Ah çekenin yüreğinde yağ olmaz” türküsünü hüzünlü hale getiren biraz güfte ise biraz da hüseyni bestedir.

         “Evlerinin önü gül, lale bağıdır / Eser bad-ı saba, zülfün dağıtır” sevgiliden insaf isteyen, elleri yanında merhamet bekleyen Harputlunun hüseyni dizeleridir.

         Gerçi makamlar bir musiki türüne, sadece bir kavme mal edilemez. Ancak Türkiye insanının en fazla iltifat ettiği makamların ilki hüseyni, sonra uşşak’tır.

         Harput musikisi, halk müziği ile sanat müziği arasında yer alır. Makam çeşitliliği de bunu gösterir zaten.

         Harput musikisi klarnet, keman, ud, kanun, cümbüş, darbuka ve def ile gerektiğinde davulla icra edilir. Harput musikisinde saz ve zurna yoktur.

         Harput musikisi “şehir musikisi”dir. Kentlidir. Konuları genelde şehir efsaneleri üzerinedir. “Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı / Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı” mısralarını ancak bir şehirli, belki de ancak bir konaklı söyler… Harput musikisinde özellikle hoyratlar bu şehri Urfa ile Kerkük ile Erzurum ile Diyarbakır ile akraba yapar. Belki akraba oldukları için aynı türküleri, hoyratları söylerler…

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
RAMAZAN AYI VE KUR’AN
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

RAMAZAN AYI VE KUR’AN

RAMAZAN AYI VE KUR’AN

         Müslümanlar “Ramazan” ayına girdi. Alem-i İslam’ın iki dünyada da kurtuluşuna vesile olsun inşallah. Ramazan orucunun farziyeti ayetle ve sünnetle sabittir.

         Kur’an, kelamullahtır. Zamanlar üstüdür ve bütün kainata hitabeder. İnsanlığın bütün sorularına cevap verirken, yalnız belli bir zamana, belli bir konuya ve belli bir etnisiteye hitap etmez.

         Kur’an, kainat kitabının bir tercümesidir.

         Ahretin haritasıdır. İyi uygulanırsa şaşmadan cennete ve cemalullaha götürür.

          Gökden indirilmiş bir urgandır. Onunla semaya çıkmak mümkündür. Üç boyutlu (en, boy, yükseklik) yaratılmış olan insanın, yaşamakta olduğu hareket boyutunu (4. Boyut) aşması için Kur’an’a ve sünnete uymakta çok hassas davranması gerekir.  

         İnsanların ve cinlerin mürebbisi (terbiye edicisi) Kur’an’dır. Ve Kur’an en çok Ramazan da okunur. Çünkü bu ayın bir diğer adı da “Kur’an Ayı” dır. Cenab-ı Allah bu ayı oruçlu geçirenler için cennette özel bir kapı ayrıldığını haber veriyor: “Bab-ı Reyyan.”

         Kur’an elbette Allah’ın kelamı ve fermanıdır. Bu anlamda; tevhid, risalet, mahşer, adalet ve ibadet ondan öğrenilir. Kur’an nasıl kainatın açıklayıcısı ise, Peygamber de Kur’an’ın açıklayıcıdır. Bir güzel adamın ifadesi ile; “güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç duymaz.” Aynen bunun gibi Kur’an da hem takip edilecek yolları hem de kendini gösterir. Kur’an elbette akılla anlaşılır ama akıl bu anlama işine tam yeterli olamayacağı için de Allah, Peygamber göndermiştir. Akıl konusunda tefrit ahmaklık, ifrat ise cerbezeliktir. Bu ikisinin ortası hikmettir.

         Bütün hayat boyunca ve elbette bu ayda çokça hamd ve şükür yapılır. Şükür nimete yapıldığı gibi hamd da methiyedir. Diğer bir ifade ile hamdin bir şubesi olarak şükür, her azayı yaratılış gayesine kullanmak, adalet de tabiatı güzelleştiren her şeydir. Sıratı müstakim üzere olmak adalettir.

         Elbette insan bir “zübde-i alem”dir. Yani esma-yı hüsnanın tecelligahı olan her alemden bir örnek insanın cevherine bırakılmıştır. İnsan, Abdullah olması nedeni ile muzaf-muzafın ileyhdir.  Çok dikkat etmek gerekir. Bedbaht insanlar Abdullah olduğunu unutur ve sanki bu kanun yokmuş gibi davranırlar.

         Alem de yalnız güneş sisteminden ibaret değildir. Allahın bu uçsuz bucaksız semada çok alemleri vardır.

         Hatta kıymetsiz şeylerde kudret eli görülsün diye sebepleri yaratmıştır. Sebepleri aşabilenler hep O’nu düşünebiliyorlar. Zaten haşir de; itikat dairesinin sebepler dairesine üstün geleceği bir gündür. Sebepler dairesini, itikat dairesiyle karıştırmamak gerekir. Sebepler Allah’ın kanunudur. Onlara uymamak ilahi hikmete karşı gelmektir.

         Mükellef olan birey, itikadiyle, imanıyla, ruhuyla, vicdanı ile hep bu kuralları gözetir.

         İbadetin ruhu ihlastır. Dikkat etmek gerekir; sebeplere değil Allah’a kulluk etmek yaratılış gayemizdir. Tabi olmak, yalnız füruaatta değil, esaslarda ve hükümlerdedir. Çünkü dinin füruatları, insanlığın belli devrelerinde tebeddüle uğrar. Zamanın değişmesi ile füruaat hükümleri de değişebilir.

         Kim Allah’a ve resulüne gerektiği gibi itaat ederse, Allah da onları tam hidayet nuruyla seçkin insanlardan eder. Verdiğini geri almamak O’nun şanındandır. Amenna ve seddakna.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BELEDİYE’YE DAİR
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BELEDİYE’YE DAİR

BELEDİYE’YE DAİR

         Yetkililer açıklama yapıyor; “Elazığ Belediyesi’nin günümüz itibariyle borcu 618 milyon lira.” Basından öğreniyoruz. Geçen dönemde yapılan yatırımları, dönemin belediye başkanı, yanlış hatırlamıyorsam yuvarlak bir rakamla 550 milyon lira civarında açıklamıştı. Yani ortada görünen net durum şu: Geçen dönemde gelir-gider dengesi iyi kurulamamış ve yeni seçilen belediye başkanı da haklı olarak bu durumu hem halka duyuruyor hem de yetkililere bildiriyor. Yeni yönetim işin sıkıntılı olduğunu gördüğü için açık beyanlarda bulunma yolunu seçiyor. Doğru bir adım.

         Şu kadarını söylemek gerekir belki; belediyeler nakit sıkıntısı çekmezler, çünkü imkanları fazladır. Yasal ve rasyonel çalışan kadrolar için parasızlık diye bir konu olmaz.

         Eğer yanlış değerlendirilmezse, masanın iki tarafında da bulunmuş biri olarak, faydalı olması düşüncesiyle şunları da eklemeliyim:     

         Belediyenin basın danışmanları, ya da başkanın yakın kadrosu her yazılanı, her söyleneni değil ama her yeni sözü, her yeni fikri başkana götürmelidirler. Başkan da bu durumu yakın çevresiyle tartıştıktan sonra kabul veya ret etmelidir.

         Öncelikle şunu kayda geçirelim; seçilmiş bütün belediye başkanları ve her kademedeki seçilmişler saygıdeğerdir. Bu saygı öncelikle seçilmişlerden evvel seçenleredir, halkadır. Seçilenin sizin beğendiğiniz birinin olması ya da olmaması önemli değildir. Çünkü bu kadrolar yeni seçime kadar, kanunların kendilerine vermiş olduğu görevler konusunda, işleri nasıl yapacaklarına karar verici durumdadırlar. Unutmayalım ki siyasi kanaatler ayrı ayrı da olsa millet bir bütündür ve her yeni seçilen kişi ve gurup tüm milleti temsil eder. Dolayısı ile seçilmişlere gösterilen saygı tüm millete gösterilen saygıdır. 

         Başkanların görevi, işleri yerli yerince yapanları bulmak ve görevlendirmektir. Bundan dolayı da başkan yardımcılığı (bir veya birkaç) büyük önem taşır. İşler başkan yardımcılarına verilir, yetkiler onlardadır, sorumlu olan onlardır. Bu anlamda da elbette bu kadroların öyle sıradan insanlarca değil, başkanın birlikte yürüdüğü insanlar tarafından yürütülmesi en tabi şeydir. Yakın arkadaş olmakla, resmi görevlerin yürütülmesi çok farklı şeylerdir.

        Başkan vekilliği bir kadro değil, nezaketen bir ünvandır. Dolayısı ile yakın çalışma arkadaşları başkan vekili yapılmak isteniyorsa, başkan yardımcılığı ünvanı ile birlikte verilmelidir. Başkan yardımcıları yürütme erki içinde yer alırlar ama başkan vekili eğer başkan yardımcısı değilse sadece nezaketen idare edilir. Hele hele bu işi yürütebileceğinden emin olunan kimseler dikkatli değerlendirilmelidir.

         Yeni bir kadro ile yeni bir düzen kurulmadan eski yanlışlıklar düzeltilemez. Hele hele geçmişte yaptığı işlemlerden dolayı mahkemelerce cezalandırılmış insanlarla doğru iş yapmak mümkün olmaz. Eğer hatıra, gönüle boğularak bu insanlar yeniden yetkili hale getirilirse, “bir defa yapan her zaman yapar” kuralı gereğince, temiz sayfalara karalamalar yapılmasına davetiye çıkarılmış demektir.   

         Bu şehirde her önemli görevi rahatlıkla yürütebilecek yetenekli ve düzgün ahlaklı insan oldukça fazladır. Onların tecrübelerinden ve fikirlerinden istifade edilmelidir. Bir makama gelince kişi hemen bilgili hale gelmez. Belki önemli olunur ama değerli olmak ayrı bir konudur.

         Bu vesile ile belediyemizin yeni başkanına ve yeni kadrolarına başarılar diliyorum. Şehrimizin ve ülkemizin hayrına olan işlerde Allah yardımcıları olsun.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BELEDİYE’YE HARPUT ÜZERİNE
Kasım 24, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BELEDİYE’YE HARPUT ÜZERİNE

BELEDİYE’YE HARPUT ÜZERİNE

         Şehir merkezinden Harput’a çıkarken belli aralıklarla yapılacak şelaleler eğer bir de mahirane ışıklandırılırsa gece çok güzel bir görüntü ve rahatlık sağlar.

         Harput’a canlılık kazandırmak için, tarihi dokusuna uygun üç-beş noktada yapılacak yüz hanelik iki katlı, cumbalı, şahnişini (şanşenli) olan taş binalar en az üç-beş bin insanı “Yukarışehir”e çeker. Bilindiği gibi mekânlar insanla güzeldir. İçinde salınıp gezeni olmayan saray ve köşkler dahi makbul değilse, yerleşim yerlerinin insanla güzelleşeceği unutulmamalıdır. Sit alanı ilan edilen Harput’un bazı noktalarının iskâna açılabilmesi hususunda yasalar imkan tanıyor.

         Hüseynik, Sugözü, Yedigöz, Ölbe Vadisi, Göllübağ, Anguzu Baba, Seyran Tepesi (Gâvur Dağı), Yokuşbaşı (Buzluk Tesisleri), Karataş, Hamedi ve kısmen Pekinik gibi yerleşim yerlerini gezerek, seyrederek, üzerinde konuşarak, gelecekte neler yapılacağına ilişkin sohbetler yaparak tatlı ve faydalı bir gezi yapmak gerekir.

         Hüseynik ve Sugözü’ndeki tarihi camiler ile Yedigöz’ün sahip olduğu Allah vergisi güzellikleri, yaratanını düşünerek ve zikrederek temaşa edilecek nefis güzelliklerdendir.

         Ölbe Vadisi, kendisi için gelecek planları yapılmasını gerektirecek orijinalitesi olan uzun bir vadi. Yedigöz ile Pekinik arasında, içinde kaynak suları, şırıl şırıl deresi, dutlukları, mağaralarıyla yeşillikler vadisi denecek müthiş bir mekân. Belli bir harcama ile aranan bir turizm mekânı haline gelmesi çok kolay. İster bir kültürü yaşatmak adına, ister bir turizm sahası meydana getirerek para kazanmak için “Ölbe Vadisi” mutena bir mekanlar silsilesi.

          Göllübağ, Harput’un doğusunu, kuzeyini ve güneyini kendisine bağlayan bir broş gibi duruyor karşınızda. Hemen ilerisinde yol ikiye ayrılıyor. Biri meşhur Buzluk Mağarası’na, diğeri Anguzu Baba’ya doğru. Anguzu Baba’ya giderken Buzluk Tesisleri sizi biraz dinlenip yemek yemeye ve nefis çayından içmeye o kadar davetkâr davranıyor ki mola vermeye mecbur oluyorsunuz.

          Anguzu Baba, 8.-9.yüzyılda Bizanslılarla savaşırken şehit olmuş bir kahraman. Anguzu Baba’nın mezarının bulunduğu kayalık tepe 360 derecelik seyir imkânı ile belki de bu bölgedeki ender yerlerden biri. Bu tepeye yerleştirilecek bazı aletlerle burası önemli bir çekim merkezi haline getirilebilir. Elbette tepeye çıkmanın kolaylaştırılması için bazı çalışmalar da yapılmalıdır.

          Yine bu sahada eski ismi Gâvur Dağı iken şimdiki güzel ve yerinde konulmuş olan ismi ile “Seyir Tepesi”nden baktığınız zaman baraja kadar dehşetli bir seyir alanına hayran kalıyorsunuz. Her mevsim ayrı bir güzelliği olan bu mekânların hepsi de, tarıma ve bahçeciliğe zarar vermeden, belki yeni pazarlama imkânları dahi sunarak turizme açılabilir. Bu işlemler yapılırsa belki de aynen Yalova-Termal’deki gibi kiralık kır evlerinin yapılmasına imkân verebilir diye düşünüyorum.

          Her tarafı su ile çevrili olan bu mekânlarda maalesef “Özel İdare”nin belki tembelliği belki de beceriksizliği yüzünden su sorunu yaşanıyor. Hizmet bekleyen bu yerler muhakkak insanların hizmetine sunulmalıdır. Her yanı su ile çevrili bir arazi susuz kalıyorsa eyvah ki eyvah.

          Bursa-Uludağ’ın uzun süre simgesi haline gelen teleferikler, Harput için herhalde cazibesini artıracak bir etkinlik olacaktır. İşletme hakkının belli bir süre tahsis edilmesi kaydıyla bu sistemin özel sektöre kurdurulması çok kolaydır.

          Artık gerek kültürel etkinlikler, gerekse ilmi sempozyumlar, şimdilerde turizm merkezlerinde ve görülmeye değer, kalmaya değer tesisleri ve mekânları olan yerlerde tertip edilmektedir. Harput bu iş için çok uygun imkânlara sahiptir. Mesela ilk elden Sarahatun Camisi’nin karşısında yapılan, çok ilkel bir düşünce ile lokanta yapılmak istenen mekân, her hafta bir etkinlik yapılarak böyle bir hizmet için kullanılabilir.

          Harput’un yaşatılabilmesi, Harput’un yaşanabilir bir mekân haline getirilmesi ile mümkün olur. Harput yaşanacak hale getirilemezse tıpkı bu gün yapıldığı gibi ancak tüketim malzemesi olur.

          Bazı düşünürler, kalesi olmayan şehirlerin tarihi olmaz diyorlar. Bizim kalemiz var, Allah’n lütufları namütenahi, öğle ise bizim de bu güzellikleri ve yaşanmış tarihi mekânları günümüz insanlarının anlayışına ve istifadesine sunmak gibi bir gayretimiz olmalıdır. Kolay gelsin.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 9
  • 10
  • 11
  • 12
  • 13
  • 14
  • 15

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 42
  • Dünkü Ziyaret: 255
  • Toplam Ziyaret: 56231

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.