İLERİ PARTİCİLİK İNTİHARDIR
İLERİ PARTİCİLİK İNTİHARDIR
Prof. Dr. Cemil Koçak önemli bir yakın tarih araştırmacısı. Cemil Koçak’ın “Türkiye’de Milli Şef Dönemi” başlıklı araştırma kitabının ikinci cildinde dikkat çeken bir olay anlatılıyor.
Koçak, 1936 yılında CHP ve devlet aygıtının fiilen ve hukuken birleştirildiği dönem hakkında siyasi tarihe not düşüyor. 18 Haziran 1936’da Başbakan olan İsmet İnönü aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Vekilidir. Anılan tarihte (18 Haziran 1936’da) İsmet İnönü’nün CHP örgütüne yayınladığı demokratik kurallarla uyuşması çok zor bir genelgesinden bahseder. Unutulması çok zor olan genelge şöyledir:
“Cumhuriyet Halk Partisi’nin memleketin siyasi ve içtimai (toplumsal) hayatında güttüğü yüksek maksatların tahakkukunu (gerçekleştirilmesini) kolaylaştırmak ve partinin inkişafını (gelişimini) artırmak ve hızlandırmak için, bundan sonra parti faaliyeti ile hükümet idaresi arasında daha sıkı bir yakınlık ve daha ameli bir beraberlik temin edilmesine Genel Başkanlık Kurulu’nca karar verilmiştir.
Bu maksatla:
Dahiliye Vekili (İç İşleri Bakanı) Genel Yönetim Kurulu üyeliğine alınmış ve kendisine partinin Genel Sekreterlik vazifesi verilmiştir.
Bütün vilayetlerde, vilayet parti başkanlığına, vilayetin Valisi memur edilmiştir.
Umumi Müfettişler (Bakanlık Müfettişleri), mıntıkaları dahilinde (yetki alanlarında) bütün devlet işlerinin olduğu gibi, parti faaliyet ve teşkilatının da yüksek murakıp (denetçisi) ve müfettişleridir.
Vilayetlerde, İl Yönetim Kurulunca intihap edilmiş bulunan başkanlar, üye durumunu almış ve mensup veya mahallince müntehap (seçilmiş) mebus başkanların başkanlık vazifeleri hitam (son) bulmuştur.
Bu beyannamenin icaplarını, parti Genel Sekteri olmuş Dahiliye Vekili takip ve tanzim edecektir.
Yukarıdaki maddeler, bütün parti teşkilatına, vilayetlere ve Umumi Müfettişlere tebliğ olunmuştur.”
Cemil Koçak bu olaya ilişkin olarak kendi değerlendirmesini de şu sözlerle yapıyor:
“Bu dönüşüm ile CHP, devlet aygıtı içinde tamamen eriyor ve partinin, zaten o zamana kadar da bir hayli kuşku götürür bağımsız varlığı ve örgütü, resmen, fiilen ve hukuken ortadan kaldırılıyordu.”
Koçak2ın bu tespitine en önemli kanıt, Atatürk dönemi hükümetlerinde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş olan Hilmi Uran’ın anılarındaki ifadesidir:
“Bu, zaten hükümet reisi olarak çalışan ve daima hükümetin yürüyüşüne ayak uydurarak vazife gören partinin, artık zahiri istiklaline de son vermek kararı idi.
Bu itibarla, şüphe yok ki, iç bünyemizde hükümetin, kendi partisinin varlığına bile tahammül edemeyerek, daha dar bir rejime gidişi idi.
Bu beyannamenin en dikkate değer olan tarafı, 1930 senesinde, memleket idaresinde çeşitli partiler rejimi ile bir murakabe (çok partili) sistemi tesisi tecrübe edilmiş iken, ondan altı sene sonra, hükümet idaresinin, kendi parti murakabesine (fikir ayrılıklarına) bile tahammülsüzlük göstermekte oluşu ve bu tahammülsüzlüğü de ‘memleketin siyasi ve içtimai hayatında güdülen yüksek maksatların tahakkuku’ ve ‘partinin inkişafının hızlandırılması’ gibi aslı olmadığı belli olan hedeflerle saklamaya çalışmakta bulması idi.”
Bugün CHP ne yaparsa yapsın, halk arasındaki tabirle ‘ağzıyla kuş tutsa’ alacağı oy %30 olup, tek parti döneminin yüklerinden kurtulamıyor.
CHP’nin; ülkenin, biri resmi başkenti diğeri, diğeri kültür, sanat ve finans konusunda en büyük şehri olan iki kentinin belediye başkanlıkları için gösterdiği adayların CHP’nin alışılageldik kimliğinin dışında kişiler olması önemli bir olaydır. Bugün ancak onlarla yarışta var olabileceğinin mesajlarını verebiliyor dünün devlet aygıtı ile birleşen CHP’si. Bu da bir ilerleme ve önemli bir değişimdir. Siyasette tabandan yukarıya doğru olan hareketin daha gerçekçi ve daha emin olduğunu kabul etmeliyiz zannederim.
Evet, kanunlar yüzde birle kazanmayı yüzde doksanla kazanmayla eşdeğer kabul ediyor. Ancak bu oranların önemli toplumsal kabullere işaret ettiği dikkate alınmalıdır. Kanunla hukuk arasındaki farkı iyi anlamak gerekir.
NEVZAT ÜLGER
MİLLİ EĞİTİM BAKANI 12’DEN VURUYOR
MİLLİ EĞİTİM BAKANI 12’DEN VURUYOR
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk; “Eğitim, çocukları şimdiye uyandırmaktır, geleceğe hazırlamak değildir” diyor. Müthiş bir tespit.
Dünyada yaşanan büyük krizlerin çok yüksek eğitimli insanlar tarafından çıkarıldığına işaret eden Selçuk, “Eğitim seviyesi yükseldikçe, çevre kirliliği artıyor. Obeziteyle açlığın aynı dönemde birlikte tarihsel bir yükseliş gösterdiği bir çağ yaşıyoruz. Eğitim seviyesi yükseldikçe, teknolojinin öldürme gücü artıyor.” dedi.
“Etiğin aslında insanların ne yapması gerektiğiyle ilgili değil, ne yapmaması gerektiğiyle ilgili bir alan olduğunu hatırlamak zorundayız” diyen Selçuk, eğer etik bir çerçeve çizilmezse, “kutsanmış bilimin” hizasının nasıl bozulduğunu anlamakta zorluk çekebileceğini söyledi. “Teknolojinin nasıl insanlığın hayrına değil de, insanlığın bir şekilde şefkatini ve merhametini hedef alan bir yöne doğru gittiğini rahatlıkla görebiliriz.” dedi.
“Şimdinin ziyanı, inanılmaz bir şekilde gerçekleştiriliyor. İnsanlar, geçmişte ve gelecekte yaşamayı tercih ederek, şimdiyi ziyan etme peşindeler. Geleceğin muhakkak surette evrensel bağlamda ele alınması ama yerel yorumlanması gerekiyor. Şimdinin gelecekleştirildiği, geleceğin şimdileştirildiği bir dünyayla karşı karşıyayız. Bu anlamda, geleceği yeniden inşa etme meselesi aslında çok komik bir iddia. Çünkü geleceğin inşasını şimdiyi gelecekleştirerek yapamayız.
Eğitimi; insanları, çocukları geleceğe hazırlamak değil, şimdiye uyandırmak olarak görmek için bunu yapmamız da mümkün değil. Eğitim çocukları şimdiye uyandırmaktır, geleceğe hazırlamak değildir. Geleceğin muhayyel tasavvuru, bizim bugünkü öz geçmişimizle sınırlıdır. Çocuklarımız için bir öz geçmişten ziyade öz gelecek tasarımı konusu üzerinde durmalıyız ve çocukların öz gelecek yazmasını teşvik etmeliyiz.”
“Eğitimde kadim olanla güncel olanın dengesini sağlama ihtiyacımız var. Yani bugün, eğitimle ilgili kullandığımız bütün parlak kelimeleri yeniden düşünmek zorundayız. ’21. yüzyıl becerileri’ ifadesi o kadar kullanılıyor ki, bir hipnoz altındaymış gibi toplum bu kelimelere takılmış vaziyette. Bu kelimelerin Matrakçı Nasuh’ta, Da Vinci’de, Mimar Sinan’da olmadığını kim söyleyebilir.”
Bu çağın lineerlik vurgusunu yeniden ele almakta yarar olduğuna işaret eden Selçuk, “Bunun bize bir yanılsama getirdiğini ele almak zorundayız. Biz lineerlikten kaçınıp, doğanın mantalitesinin bir döngüsellik üzerinden inşa edildiğini, lineerlik üzerinden inşa edilmediğini görmek zorundayız. Geleceğin becerileri denilen şeyin, aslında insanlığın medeniyet tarihinin becerileri olduğunu ve bunların kadim beceriler olduğunu, popüler olanla kadim olanın karıştırıldığını izah etmekle mümkün olabilir.” ifadelerini kullandı.
Bakan Selçuk, ontolojisi olmayan bir varlık figürü ve anlaşılmamış bir eğitimin zemininin olmasının mümkün olmadığını söyledi.
“Eğitimde, OECD’nin de katkısıyla endüstrinin ihtiyaçlarını karşılayan bir kurum olarak sınırlayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Eğitim, endüstrinin ihtiyaçlarını karşılayan bir kurum değildir. Eğitim, beşerilikten insanlaşmaya doğru giden yolculuğun aracı olan kurumdur. Eğitimi bu yüzden çift kanatlı olarak değerlendirmekte özellikle vurgu yapıyoruz.” dedi.
Şu anda çözüm diye önerilenlerin ileride problem olduğunun fark edileceğini söyleyen Selçuk, şöyle konuştu:
“Bunu yapmamak için, sistem teorisi içerisinde eğitimi yeniden kurgulamamız gerekiyor. Eğitimin bütün alt sistemlerini ve bileşenlerinin birlikte senkronize olarak dönüşümünün yeniden inşa edilmesini ve bunların fizibilitesinin similasyon modellerinin yapılması lazım. Bir şekilde yapay zeka meselesini, teknoloji desteğinin, çeşitli yazılımların bir dijital entegrasyon marifetiyle eğitim sisteminde kullanılmasını çok önemsiyoruz.”
Çocukların sadece soru çözerek, kağıt üzerinde bazı işlemler yaparak, yaşam başarısı elde etme ihtimali yok. ‘Kapatın kitapları defterleri, hafızanızı ölçeceğiz.’ diyerek yapılan sınavlarla bir yere varılamayacağını biliyoruz. Eğitimin kendisi yalnız hafıza ölçmekle ilgili bir konu değil.
MEB Ziya Selçuk alkışı hak ediyor. Eğitim ordusu bu sese gönüllü olarak kulak vermelidir.
NEVZAT ÜLGER
DİKKAT ÇEKEN SEÇİMLER
DİKKAT ÇEKEN SEÇİMLER
Türkiye’de ilk seçimler 1876 yılında yapıldı. Üzerinden tam 143 yıl geçmiş. Bu süre içerisinde bazı şeylerin hiç değişmediğine zaman zaman şahit oluyor insanlar. Dönemin padişahı, kendisini oraya taşıyanlara verdiği söz gereği olarak 23 Aralık 1876 tarihinde meşrutiyet’i ilan ederek parlamenter sisteme geçti. İlk meclis; padişahın seçtiği Heyeti Ayan ve halk tarafından seçilen Heyet-i Mebusan’dan oluşuyordu. Bu meclisin ömrü çok kısa olmuştur.
1908 seçimleri tarihimizdeki ilk çok partili seçim sayılır. Seçime İttihat Terakki Partisi ve Ahrar (Özgürlük) Partisi katıldı. Seçimlerden sonra, İttihat ve Terakki Partisinin organizesi ve meclisin kararı ile 2. Abdulhamit 1908’de tahttan indirilerek yerine Mehmet Reşat getirilmişti. İttihatçılar bununla yetinmemişler ve 1909 yılında bir iç darbe ile tüm yetkileri padişaha rağmen üzerlerine almışlardır.
1912 yılında yapılan seçimlere tarihimizde “sopalı” seçim denir. İttihat Terakki taraftarları, seçim sandığına gitmeye kalkan halkı dayaklattırmıştı. Bu dayaklardan nasibini alanlardan biri de Rıza Tevfik olmuştu. Gerisini artık hesaplayın. Zaten 270 üyeli meclisin 264’ü İttihatçılardandı. Meclis de seçimden dört ay sonra Sadrazam Sait Paşa’nın bir oyunuyla fesh edilmişti.
Sonra 1920 yılında oluşturulan BMM var. Lozan Antlaşması’ından kısa bir süre önce bu meclis feshedilecek ve 28 Haziran 1923 yılında seçim yapılarak Halk Partisi’nin bir gurubu meclise girecektir. O günkü ortamda muhalif olan önemli bir gurup ise meclis dışında kalmıştı.
1930 yılında yapılan Yerel Seçimlerde, iktidarın bütün baskılarına rağmen Silifke ilinde seçimleri Halk Partisi adayı yerine Serbest Cumhuriyet Partisi adayı kazanınca, Silifke iki yıl sonra ilçe yapılıp Mersin’e bağlanmıştır.
1946 seçimleri nevi şahsına münhasır olarak; “açık oy, gizli tasnif” yöntemiyle yapılmıştır. En şaibeli seçim kabul edilir. Bu seçimde Demokrat Parti’nin kullandığı etkileyici “Yeter! Söz Milletindir” sloganını afiş haline getiren MEB’de çalışan görevli 20 gün sonra Urfa’ya tayin edilmiştir.
1954 seçimlerinde Kırşehir ilinde seçmenler oylarını Demokrat Partiye değil de Bölükbaşı’nın partisine verince, Kırşehir de ilçe yapılmıştı.
1994 yılındaki yerel seçimler de Türkiye’de deprem etkisi yapmıştı. Ankara ve İstanbul seçimlerini Refah Partisi kazanmış ve bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde de RP birinci parti olarak çıkmıştı. 1996 yılında RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan Refah-Yol hükümetini kurmuştu. Ancak hazımsızlık geçmemiş ve meşhur 28 Şubat “post modern” darbesiyle Refah-Yol Hükümeti alaşağı edilmişti. Bu hareket sonunda AK Parti sahnedeki yerini almıştı.
1999 seçimlerinde de en zayıf parti olan DSP birinci parti yapılmıştı. PKK’nın elebaşının yakalanması bu birinciliği DSP’ye getirmişti ama dönemin DSP Genel Başkanı; “PKK elebaşını niye bize teslim ettiklerini hala anlayamıyorum” diyerek konuya dikkat çekmişti.
2002 seçimleri de en ilginç seçimlerimizdendir. 1999 seçimlerinde % 10 barajını aşıp meclise giren DSP, MHP, ANAP, RP ve DYP 2002 seçimlerinde meclis dışında kalmıştı. Bir partinin de (Genç Parti) bu seçimlerde sanatçılara konser verdirip döner ısmarlayarak %8 oy aldığına şahit olduk. Meclise sadece AK Parti ile CHP girebilmişti.
AK Parti 2001 yılında Türk siyaset tarihinde ilkleri yaşatan bir parti olarak kuruldu. Temel ilkesi kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, demokrasinin sürekli güçlendirildiği ve bir daha sekteye uğratılamaması için gerekli düzenlemelerin yapıldığı, bununla birlikte ekonomik kalkınma ve refahın yaşandığı bir ülke hayal eden, ortak aklın hakim olduğu bir hareket olarak kuruldu.
Kurulduğu dönemde devrin muktedirleri tarafından sakıncalı parti olarak nitelendirildi. Lideri ve lider kadrosu, kendi ifadeleriyle de, dönemin muktedirleri tarafından ‘ülkenin zencileri’, ‘sistemin sakıncalıları’ olarak görüldüler.
31 Mart 2019 seçimleri de ilginç seçimlerimiz arasına girmeyi başardı. İstanbul yerel seçim sonuçları açıklanmadan önce iki partinin adayı da aynı gece televizyonların karşısına geçip “kazandım” dediler.
Seçimlerde kullanılan Demokrat Parti’nin açık sağ el işareti, Milli Selamet Partisinin anahtarı, ANAP’ın arısı, CHP’nin önce dokuz olan oklarının azaltılarak oluşturulan altı oku, MHP’nin üç hilali, AK Parti’nin ampulü, Demirel’in fötr şapkası, Ecevit’in parkası, kasketi ve mavi gömleği, Özal’ın kalemi, Erdoğan’ın rabia işareti unutulmazlar arasına girdi.
NEVZAT ÜLGER
KÜÇÜLMEYİ KİM KABUL EDER?
KÜÇÜLMEYİ KİM KABUL EDER?
Dünyada G-7 diye bilinen ülkelerin sayısını G-10 olarak tespit ettikten sonra, bu ülkelerin ekonomik olarak küçülmeleri konusunda sıkıştırılmaları gerekir. Aksi halde, isteyerek veya istemeyerek yaşamakta olduğumuz kapitalist sistem, şimdilerde “neoliberal” formatı adı altında dünyayı yaşanamaz hale getirecektir.
Ekonomik büyümenin gerekliliği varsayımının ölümcül bir şekilde hatalı olduğunu ve bunun acilen düzeltilmesi gerektiğini savunan bir kısım uzmanlar; “kapitalizm ile sınırsız üretim ve tüketim alışkanlığı, insanlığın gelişebileceği ortamın altını oyuyor” diyor.
Kısmi de olsa küçülme; eşitsizlik ve büyüme odaklı paradigmadan kaynaklanan çevresel yıkımla mücadele ediyor. Üretimin ve tüketimin azaltılması ve bununla birlikte insanlığın ve gezegenin tekrar “iyi” şeylerle dolması için çağrıda bulunuyor. Toplulukların kendi ekolojik imkânları içerisinde, yerelleşmiş ekonomilerin ve yeni demokratik kurumlar aracılığıyla kaynakların daha eşit dağıtıldığı bir gelecek için çağrıda bulunuyor.
Küçülen topluma varabilmek için öncelikle, insanları derdest eden bir distopya içerisinde yaşadığımızın farkına varmalıyız. Ardından yeni anlatılar inşa etmeli ve bastırılmış yerli topluluklar gibi sesi kesilmiş veya kenara çekilmişleri oyuna dahil etmeliyiz.
Bu süreçte hepimiz kalkınma anlamında; “İklimi değil, sistemi değiştir” diyebilmeliyiz.
Arazilerin madencilik için kamulaştırılmasını, politik gücü zapt etmiş kibirli elitlerin konsolidasyonlarını iyi anlamalıyız. Bazı elitlerin “kolay büyümesi”ni de anlamaya çalışmalıyız.
Mesela Hindistan’da gayri safi yurtiçi hasılada, geçen 20 yılda gerçekleşen büyüme 120 milyon yeni insanın işine ihtiyaç duyarken, ancak 3 milyon yeni iş alanı oluşturuldu diyor kaynaklar. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” nereye kadar.
Konu dinsel bir sorun olmakla birlikte, aynı zamanda bilimsel de.
Birçok bilim insanın hesapladığı üzere eğer büyüme yolunda ilerlersek bu yüzyıl içerisinde bir toplumsal çöküş gerçekleşecek. Karar vericilerin büyük kısmının hedefi sanki yerçekimi kanununu iptal etmeğe çalışmak gibi birşey.
Enerji konusunda alınan yol pek sağlıklı değil. ABD’de nükleer santral sayısı 99, Almanya’da 60.
Birçok yetkili geçen birkaç on yıl içerisinde özelleştirme ve devlet denetiminde meydana gelen azalmadan dolayı, varlıkların ve özellikle kontröllerde geri almaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
Süpermarketlere karşı yerel gıda kooperatiflerine bir öykünme başladı. Çünkü AVM’lerin tedarik zincirleri şeffaf değil ve çoğunlukla adil olmayan ticari uygulamalarla maliyeti doğaya, tüketicilere ve küçük üreticilere yüklüyorlar. Dağıtımı olan yerel organik çiftliklerle kendin yap atölyelerini birleştiren projelere ilgi arttı. Parayı anında ülke dışına çıkaran zincirlere birtakım sınırlamalar getirilmelidir.
Daha çok insan, artık yerel gıda ve “milli” gıda arıyor. Yerel ve ulusal otoriteler neoliberale mi ya da küçülme ekonomisine mi gitmeleri gerektiğini seçebilirler. “Bu sadece gıda ile ilgili değil, sosyal hayatın her alanı ile ilgili” deniyor.
Kaynaklar ve atmosfer kirletilirken, geç kalmadan önce yeterlilik ekonomisinin/Kanaat ekonomisinin alanı iyi tespit edilmelidir.
NEVZAT ÜLGER
TOPLUM BU SORULARA CEVAP BULMALI
TOPLUM BU SORULARA CEVAP BULMALI
Bu gün hayatımızda önemli yer tutan, belki farkında olarak ya da olmayarak benimsediğimiz veya fiili olarak yaptığımız/yaşadığımız birtakım hareketlerimize ve düşüncelerimize açıklık getirmek durumunda olduğumuzu kabul ederek, olası bazı sorulara cevap vermek gerekir.
Bu sorular hem zihin açıcı hem de geleceğimizi şekillendirmek anlamında oldukça gerekli olan bazı sorulardır. Soruların bir kısmı da belki rahatsız edici ama olsun. Gerçi her alana göre yüzlerce soruya davetiye çıkarıyor modern hayat. Esasen verilecek cevaplar, mutluluk veya mutsuzluk haritamızı çizer. Soruları sıralamaya başlayalım:
-Kendimize ait bir hayat tasarımımız/formumuz mu var, yoksa bizim irademizin dışında kurgulanmış birtakım hayat modellerini mi arzuluyoruz ya da yaşıyoruz?
-Mutlu olmaktan ne anlıyoruz? Çok üreterek veya çok tüketerek mutlu olmak bir hedef midir? Bunu başaran insanlar mı mutlu oluyor, yoksa bunu başaran şirketler mi?
-Çok üretim yapmakla sömürgecilik ve köleleştirme arasında, çok tüketmekle de modernleşme arasında ne kadar ilişki vardır?
-Tüketim kültürü içerisinde, dindarla dindar olmayan insanın arasında farklılıklar var mı?
-Hedefimiz çok üretip çok tüketmek midir? Bunlarla mutluluk arasında ilişki nasıl olmalıdır?
-“Kapitalizm ile sınırsız üretim ve tüketim alışkanlığı, insanlığın gelişebileceği ortamın altını oyuyor” cümlesi ne kadar doğrudur?
-Üretimin ve tüketimin azaltılmasıyla, insanlığın ve gezegenin iyiliğinin tekrar düşünülmesi arasında bir bağ kurulabilir mi?
-Para ve rahat yaşama tutkusunun insanları dönüştürdüğüne inanıyor musunuz? Para ve rahatlık, farklılıkları olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi törpüler?
-Modernleşmeyle siyaset arasında, siyasetle sermaye arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
-Tesettürlü hanımlar da tüketim toplumunu/modern toplumu arzu ediyor mu?
-Tesettürlü hanımlar az tükettikleri için mi sermaye onlara sıcak bakmıyor?
-Toplumsal hayatta farklılıklarımızı mı, ortak taraflarımızı mı öne çıkarıyoruz? Kolay yönetim açısından toplumdaki ayrışmalar mı avantaj sağlar, uyum mu?
-Zengin-fakir, şehirli-köylü, sivil-resmi, sivil akıl-resmi akıl gibi tasnifleri dinler mi çıkarıyor, sosyologlar mı? Bu tür kümelemeler anlatımı mı kolaylaştırıyor, toplumsal ayrışmayı mı artırıyor?
-“Ne olursan ol gel” mi diyoruz, “Hayır, bizden olursan gel” mi diyoruz? Kavganın daha çok pagan toplumlara ait olduğunu düşünüyor musunuz?
-Toplumun yönetimi açısından sivil siyasi elitler mi daha formalist oluyorlar, askeri elitler mi daha formalist oluyorlar? (Özal, birincilerin daha formalist olduklarını ve çoğunlukla ikna edilmelerinin daha zor olduğunu söylüyordu.)
-“Pasif iyi” mi olmak istersiniz, “aktif iyi” mi? Ne kadar aktif olmak daha iyidir?
-Durumdan vazife çıkaran siviller de “resmi” kabul edilebilinir mi? Bunlar siyasete egemen olursa uzlaşı kültürünün devam edeceğine inanıyor musunuz?
-Siyasetin sivilleşmesinden ne anlıyorsunuz?
-Temsil, sadece beni seçenler için midir, yoksa seçildiği il, bölge ve bütün memleket için midir?
-Lümpenlikle kabalık arasında bir ilişki var mıdır?
-ABD tarafından kurulan üniversite acaba neden “daha çok” “devrimci” çıkarır? (ODTÜ örneği) Radikalizmi körükleyen şey nedir?
Sıraladığımız bu sorular elbette artırılabilir. Çünkü kültürü global hale getiren sermaye, elinden gelirse dinleri de “İslamı da” Protestanlaştırmak ister. “Ilımlı İslam” formülü sermayenin gözdesidir.
Sorulara kaynak teşkil eden Süleyman Seyfi Öğün’e ve makalelerine dikkatle eğilmek gerektiği kanaatindeyim.
Cevap yazmak isteyenler için internette nevzatulger@gmail.com adresi kullanılabilir.
NEVZAT ÜLGER
SEVGİ BİZİ KURTARACAK YENİ ZELANDA ÖRNEĞİ
SEVGİ BİZİ KURTARACAK YENİ ZELANDA ÖRNEĞİ
Bu günkü yazımda, Fırat Üniversitesi öğretim üyelerinden bir arkadaşın; “Yeni Zelanda’daki olay çok üzücü ama inşallah İslam’ın lehine olacak” değerlendirmesinden sonra ona hak verdiğimi anlatmak için bir alıntıya yer veriyorum.
Yeni Zelanda’daki alçakça katliamın ardından, TRT/Diyanet televizyonundan da canlı olarak yayınlanan Nur Cami İmamı Cemal Fouda’nın Cuma Hutbesi çok etkileyici ve ibret doluydu doğrusu:
“Geçen Cuma bu camide dururken, 50 masum insanı öldüren, 42 kişiyi yaralayan ve dünyadaki Müslümanların kalbini kıran o teröristin gözünde, nefret ve cinnet gördüm. Bugün aynı yerden baktığımda, binlere Yeni Zelandalının ve fiziksel olarak bizimle beraber olmayan ama manevi olarak bizimle olan milyonlarca kişinin gözlerinde, kalplerini dolduran sevgi ve merhameti görüyorum.
Bu terörist, habis bir ideolojiyle bizi birbirimizden ayırmaya çalıştı. Fakat biz Yeni Zelanda’nın ayrılmaz olduğunu gösterdik… Kalbimiz kırık ama biz kırılmadık. Bizi bölmeye çalışanlara karşı ayaktayız, beraberiz ve kararlıyız…
Bu, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan habis ideolojinin bize ilk saldırısı değil, fakat en ağır saldırısıdır.
Hayatını kaybedenlerin ailelerine sesleniyorum: Sevdikleriniz bir hiç uğruna ölmedi. Sizleri kaybetmemiz, Yeni Zelanda’nın birliği için bir kazanımdır. Sizlerin ayrılığı sadece bu millet için değil, insanlık için uyanıştır. Onların kanı umut tohumlarını suladı. Bununla beraber dünya, İslam’ın ve birlikteliğimizin güzelliğini görecek. Allah Kur’an’da şöyle der, “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Onlar diridirler fakat siz bilmezsiniz”… Onlar sadece İslam’ın değil, bu milletin ve Yeni Zelanda’nın da şehitleridir. Burada toplanmamız, tüm çeşitli renklerimizle dev insanlığımızın bir kanıtıdır. Yüzler ve binler olarak burada sadece bir amaç için bulunmaktayız: Nefret gidecek ve sevgi bizi kurtaracak.
Yeni Zelanda halkına sesleniyorum, gözyaşlarınız için teşekkür ederim. Çiçekleriniz için teşekkür ederim. Sevginiz ve merhametiniz için teşekkür ederim.
Başbakanımıza sesleniyorum. Teşekkür ederim. Liderliğiniz için teşekkür ederim. Tüm dünya liderleri için bir ders oldu. Ailelerimize sarıldığınız için ve basit bir başörtüsü takarak bizi onurlandırdığınız için teşekkür ederim. Sözleriniz ve şefkat gözyaşlarınız için ve bizden biri olduğunuz için teşekkür ederim… Teşekkür ederim Yeni Zelanda, sevginin ve önemsemenin ne demek olduğunu dünyaya gösterdiğiniz için…
Cuma namazı için buraya gelen kardeşlerime sesleniyorum: Sizin ve benim yaşadığım travmadan sonra kendimizi bir boşlukta hissetmemiz kolaydır. Fakat Allah’ın bize vaadi haktır: “Onların başına bir musibet geldiğinde, ‘kuşkusuz biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (ayet) derler. Kontrol ettiğiniz öfkeniz, taşan merhametiniz ve kararlılığınız için teşekkür ederim.
İslamofobia öldürüyor. Bunun acısını Müslümanlar tüm dünyada yıllarca hissetti. (İslamofobia) Kanada’da öldürdü, onun barbarlığını Norveç’te çocuklara karşı kullandı. İngiltere’de, Amerika’da ve dünyanın diğer ülkelerinde masum Müslümanlara karşı kullanıldı. İslamifobia bir gerçektir. İnsanları insanlıktan çıkartıp, Müslümanlardan korkmaları için planlanmış bir kampanyadır. Bizim ne giydiğimizden, yediklerimizden, ibadet etme ve inancımızı uygulama şeklinden korkutmak için yapılmış bir kampanyadır. Korku politikaları ve nefret söylemlerine bir son vermeleri için, Yeni Zelanda dâhil, komşu ülkelere ve dünyadaki tüm devletlere çağrıda bulunuyoruz. 50 kişinin şahadeti ve 42 kişinin yaralanması, bir gece aniden gelen bir şey değildir. Bazı siyasi liderlerin, medya kuruluşlarının İslam ve Müslüman karşıtı söylemlerinin bir sonucudur.
Geçen hafta gerçekleşen olay, dünyaya gösterdi ki, terörizmin bir ırkı, bir rengi ve bir dini yoktur. Beyaz ırkın üstünlüğü ve aşırı sağın yükselişi, insanlık için büyük küresel bir tehdittir ve bir an önce sona ermelidir. Allah’ım milletimizi ve Yeni Zelanda’yı barışla, güvenlikle muhafaza et ve habis ruhlu insanlardan koru. Allah’ım dünyanın geri kalanını barışla, güvenlikle ve huzurla muhafaza et.” Amin.
NEVZAT ÜLGER
ÜÇ BEYAZ VE ÜÇ SİYAH YATIRIMLARI
ÜÇ BEYAZ VE ÜÇ SİYAH YATIRIMLARI
Bu yazı, 1923-1938 yılları arasında çözüme kavuşturulmaya çalışılan üç beyaz ve üç siyah konusunda yapılan yatırımlar/fabrikalar ve imalatlar konusunda olup, bazı arkadaşlarımızın isteği üzerine kaleme alınmıştır.
Bilindiği üzere anılan yıllarda üç beyaz ve üç siyah konusunun çözümünde önemli bir mesafe alınmış ve sonraki dönemlere de örneklik oluşturmuştur.
Bu yatırımların ekonomik ve siyasi getirileri önemlidir. 1929-1938 yılları arasında mevcut olan ağır sanayi üretimi %152 artarken mevcut olan sanayi üretimi de %80 artmıştır.
Kömürde %100, kromda %600, diğer madenlerde %200 artış olurken demir üretimi hiç yokken 180.000 ton/yıla çıkmıştır.
Şeker üretimi 200 misli artmıştır. 1926’da başlayan şeker üretimi 1927-1930 arasında 5162 ton/yıldan 95.192 ton/yıla çıkmıştır.
Tekstil sanayi ülkenin tekstil ihtiyacının %80’ini karşılar duruma gelmiştir. Tekstil ürünleri ithalatı 1927’de 51.000.000 Türk lirası iken bu rakam 1939’da 11.900.000 Türk lirasına düşmüştür. 1924-1929 arasında pamuk ürünleri üretimi 70 ton/yıldan 3773 ton/yıla, yün 400 ton/yıldan 763 ton/yıla, ipek 2 ton/yıldan 31 ton/yıla çıkmıştır.
Bu gün sigarayı dışarıdan alıyoruz. Pancardan elde edilen şeker imalatını neredeyse asgariye indirdik. Uçak ve silah fabrikaları ve otomobil montaj ve imalatı konusuna son 15 yılda dönebildik.
Yapılan fabrikaları ve yatırımları isim ve tarih bazında analım:
A-Silah, tersane, otomobil, uçak fabrikaları:
1-Ankara Fişek Fabrikası (1924)
2-Gölcük Tersanesi (1924)
3-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925
4-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)
5-Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930)
6-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926)
7-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936)
8-Nuri Demirağ Uçak fabrikası (1936- 36 adet ilk Türk uçağı üretildi)
B-Elektrik Santrali ve Demir-Çelik:
9-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928)
10-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1931- tevsi)
11-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937)
12-Divriği Demir Ocakları (1938)
C-Çimento:
13-Ankara Çimento Fabrikası (1928)
14-Sivas Çimento Fabrikası (1938)
D-Tekel:
15-Malatya Sigara Fabrikası (1936)
16-Bitlis Sigara Fabrikası (1936)
E-Kömür:
17-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934
18-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935)
F-Şeker:
19-Alpullu Şeker Fabrikası (1926)
20-Uşak Şeker Fabrikası(1926)
21-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)
22-Turhal Şeker Fabrikaları (1934)
G-Dokuma ve patiska:
23-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)
24-Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)
25-Bakırköy Bez Fabrikası (1934)
26-Kayseri Bez Fabrikası (1934)
27-Nazilli Basma Fabrikası (1935)
28-Bursa Merinos Fabrikası (1935)
29-Malatya Bez Fabrikası (1937
H-Diğerleri:
30-Bursa Süt Fabrikası (1934)
31-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934)
32-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934)
33-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935)
34-İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (1934)
35-İzmir Klor Fabrikası (1938)
NEVZAT ÜLGER
YEREL SEÇİMLERİN ARDINDAN
YEREL SEÇİMLERİN ARDINDAN
2018 yılının son günü itibariyle nüfusumuz 82 milyon.
30’u büyükşehir olmak üzere 81 ilimiz, 519’u büyük şehirlerde, 402’si diğer şehirlerin ilçeleri olmak üzere 921 ilçe belediyemiz ve 397 de belde belediyemiz olmak üzere toplam 1398 belediyemiz var. Bu arada ilgilisi için, Türkiye’de toplam 50.229 muhtarımız var. Aslında belediye teşkilatı bulunan yerlerde muhtarların fonksiyonları tartışma konusudur.
Nüfusumuzun 60 milyonu 30 büyük şehirde yaşıyor. Büyük şehirlerin dışında kalan şehirlere neden az hizmet gittiğini biraz da bu pencereden değerlendirmek gerekebilir.
Nüfusumuzun 19 milyonu 0-14 yaş arasında. 55,5 milyonu 15-64 yaş arasında ve 7 milyonu da 65 ve daha yukarı yaş aralığında. Yani toplamda 26 milyon insanın büyük bir bölümü tüketici. Tabi bu çok büyük bir rakam. Avrupa’da birçok ülkenin nüfusundan oldukça fazla bir sayı bu. Bu arada ülkemizde ortalama yaş da 79,16.
Seçimsiz geçecek uzun bir süremiz var. Bu sürede ağırlığın ekonomiye verileceğini söylüyor Cumhurbaşkanı.
Ülke olarak yer altı ve yerüstü imkanlarımız oldukça fazla ve her şeyden önemlisi de beşeri sermayemiz oldukça gelişti.
“Almanya’nın en az üç katı olan güneşimiz,
dağlarımızda ve denizlerimizde yeterli rüzgârımız,
üç yanımızdaki denizlerimizin dalgası,
boğazlarımızın muhteşem akıntısı gibi kaynaklarımızın toplamı dünya ölçeğinde dördüncü sırada,”
Yeraltındaki enerji ambarlarımızı da göz ardı etmemeliyiz.
Bütün bunlara ilaveten, Bor madeninde dünyadaki kaynakların %72’sine sahibiz. Bor madeninin, artık geleceğin temel enerji kaynağı hidrojene de, en verimli depolama ve kullanım şansı verdiğini biliyoruz.
Suyun farklı metotlarla ayrıştırılması sonucu elde edilecek Hidrojen için en iyi sistemin Bor vasıtasıyla olduğunu söylüyor uzmanlar. Keza pil üretimi için Bor ayrı bir özelliğe sahip.
“Mevcut araçların bile %50’’yi aşacak tasarruf ve güç sağlamasına giden yegâne yolun hidrojenden geçtiğini, üstelik bu kulvarda %99.9 saflıkta hidrojen üretmeye dair uluslararası patentin, Çin’de atölyesi olan, çok değerli bir Türk vatandaşına ait olduğunu, bu tekniğin Toyota, onun cihazını hibrit araçlarında kullanıyor olduğunu bilmek lazım.”
Nuri Demirağ, Ziya Özel, Necmettin Erbakan bu ülkede yeterince faydalanılamamış birkaç değerlerimizdir. Halbuki yalnız bunlara yeterince değer verilebilmiş olsaydı; uçak, ilaç ve motor ihtiyacımızın büyük bir bölümü karşılanmış olacak ve belki de şu anda fert başına gelirimiz 40-50 bin dolarlar seviyesinde olacaktı.
Savunma Sanayi Müsteşarımız İsmail Demir Beyi de İHA, SİHA ve diğer yeni enstrümanlar vesilesiyle anmak gerekir. Fikri Işık Beyi yerli otomobil konusunda hayırla yad etmek gerekir diye düşünüyorum
“Anadolu, bir kıtanın sahip olabileceği bütün “ekosistem ve habitat” özelliklerine tek başına sahiptir.
Ülkemiz “biyolojik çeşitlilikte” 27 AB ülkesinin toplamından daha zengindir.
AB Ülkelerinin toplamının “flora çeşidi” 11.000 civarında iken, sadece ülkemizde bu sayı 12.000’e ulaşmıştır. Silah sanayiinin mali kapasitesini geçebilen ilaç sanayiinin temel hammadde toplamının en az yarısını, tıbbi bitkilerden elde ettiğini unutmamalıyız.
AB Ülkelerinin tümünde “fauna yani en küçüğünden en büyüğüne canlı hayvan ve böcek çeşidi” 60.000 iken, ülkemizde bu sayı 80.000’dir.
Ülkemiz aynı zamanda; aynı anda 3 coğrafik bölgenin özelliklerini üzerinde bulunduran, dünyadaki 3 ülkeden birisidir.”
Dünyanın en zengin ve jeopolitik olarak da en stratejik topraklarında yaşarken, doğrusu fakirlik bize yakışmıyor. Elbette bu güne kadar çok önemli işler yapıldı ve fert başına gelirimiz 10.000 dolar oldu. Yetmez. Seçimsiz geçecek süreyi iyi değerlendirebilirsek, ülkemiz “orta gelir tuzağı”ndan çok rahatlıkla çıkabilir diye düşünüyorum.
NEVZAT ÜLGER
31 MART YEREL SEÇİMLERİ YAPILDI
31 MART YEREL SEÇİMLERİ YAPILDI
31 Mart 2019 yerel seçimleri yapıldı ve sonuçlar tam alın(ama)dı. Henüz kesin sonuçlar açıklanmadı.
Yapılanın bir yerel seçim olmasına rağmen, seçimlerde şunu rahatlıkla görebiliyoruz ki; ülke iki partili sisteme evrilmek isteniyor:
-Muhafazakar Demokratlar,
-Sosyal Demokratlar.
Böyle bir şey gerçekleştirilirse buna “iki partili sistem” deneceği ama çok partili sistem denilmesinde zorlanacağı da bir vakıadır. Ülke bu iki görüşün dışında kalanlara fazla itibar edilmediği bir sisteme doğru götürülmek isteniyor. Bana kalırsa daha dikkatli düşünmek gerekir.
Yapılmak istenen bu yönlendirmeyi toplum pek kabul etmişe benzemiyor. Farklı seslerin olduğu iller ve ilçelerin aldığı seçim sonuçları, iki partili sistemi pek içselleştirmek istemediğini gösteriyor.
İki partili sistem ısrarı olursa bu defa “Partili Cumhurbaşkanı” konusunun yeniden düşünülmesi gerekir her halde. Çünkü Cumhurbaşkanı diğer partililere, diğer partililer de Cumhurbaşkanına laf yetiştirince bu defa da devlet yıpranma moduna girebilir. Parlamento adeta oyun dışına itilebilir bir görünüm alabilir.
Gelelim belediye seçim sonuçlarına:
Büyük şehirlerin bir kısmında partiler arasında kaymalar olduğu gözleniyor. Bir not olarak söyleyelim; büyük şehirlerin toplam nüfusu 60 milyon civarında. Yani belediye başkanlıklarının sayısal göstergeleri ile nüfus sayıları çok farklı sonuçları gösterebilir.
Siyasi partiler ve onların belediye başkan adayları seçim sonucunda seçildikleri ili, ilçeyi, beldeyi; ilgili kanunların kendilerine verdiği yetkiler içerisinde görevli oldukları hizmet alanları olarak görmeleri gerekir.
Belediye başkanlığı; görevleri ve sınırları ile süresi kanunlarla belirlenmiş, halka hizmet görevidir; halkı yönetmek gibi bir görev değildir. Yani rahmetli Erbakan’ın ifadesi ile ‘Garson Belediye Anlayışı’ olmak durumundadır.
Belediye yönetimleri, iktidar gücü ile kendilerini, sadece belediyeyi değil, şehirleri de yönetecekleri moduna sokunca, bu defa illerin tepe yöneticisi olan vali ile sürtüşmeye girebilirler. Dikkatli olmak gerekir. “Devlet-i Ebed Müddet” dikkat ve itina ister. İyi niyetli olmak yetmez.
Kararlarda ve icraatlarda halkı ve halkın düşüncesini dikkate almak şarttır. Halk vardır ve dikkate alınması gerekir. Patron halktır, belediye başkanı ise halka hizmet için vardır.
Yerel yönetimde demokrasinin yerleşmesi için güvenilirlik ve adalet çok önemlidir. Yerel yönetimde şeffaflığı sağlamak konusunda yöneticilere büyük görev düşüyor. Bu sebeple yerel yönetimlerde şeffaf, hesap verilebilir ve katılımcı bir yerel yönetim anlayışı hakim olmalıdır.
Görevi veren halk olduğuna göre halk önemsenmelidir. Aksi takdirde halka tepeden bakmaya başlanırsa, halkla irtibat kesilir, halkın değil partinin belediyesi olur. Bu anlayış partizanlığı getirir.
Şeffaf bir yönetim için en başta ihalelerin açık yapılması, belediye başkanı ile birinci derece yakınlarının ve üst yönetimin mal varlıklarının yıllık olarak beyan edilmesi, işe alımlarda liyakat esaslı davranma, belediyenin meclis kararları, toplantı tutanakları ve faaliyet raporlarının kolaylıkla erişilebiliyor olması gerekiyor.
Bir araştırmada vatandaşa yöneltilen “Siz veya bir yakınınız herhangi bir kuruma usulsüz ödeme yapmak ya da bir hediye vermek zorunda kaldınız mı?” sorusunu, daha çok “belediye” olarak yanıtlayan katılımcılar belediyelere ihale, imar ve ruhsat işlemleri için azami dikkatin gösterilmesini öneriyorlar.
Seçilen insanlar elbette bunları biliyordur. Ama sürekli hatırda tutulursa, geçen dönemdeki gibi akçeli konular konuşulmaz. Halk belediye kaynaşması meydana gelir.
NEVZAT ÜLGER
KANAAT EKONOMİSİ YA DA KÜÇÜLME!
KANAAT EKONOMİSİ YA DA KÜÇÜLME!
Mustafa Özel; iktisadı roman üzerinden anlatan adamdır. Kanaat ekonomisini de Servantes’in ünlü kahramanına uyguluyor.
Vahşi kapitalizme karşı bir kısım insanlarca önerilen “Kanaat Ekonomisi” hakkında şöyle diyor:
“Kanaat ekonomisi Don Kişot’ça bir ifadedir. Don Kişot son dört asrın en sempatik adalet nöbetçisidir. Dünya edebiyatının en ciddi ve en mahzun kahramanı. İlkeli yaşamak, daha doğrusu Kitab’a göre yaşamak istiyor. Yoz bir çağın suratına ‘kitabî hakikati’ haykırıyor. Komik gözükmesi bu yüzden!
“Kanaat ekonomisinin ön şartı, kanaatkâr toplumdur” diyor ve can yakıcı soruyu ortaya atıyor:
Siz bana kanaat toplumunu gösterin, ben de size kanaat ekonomisini anlatayım!”
Peki, küresel sistem içinde kanaatkâr olmak mümkün mü? Belki mümkün, fakat en azından şimdilik arzuya şayan değil!
Ansiklopedi’den kanaat maddesini okuyalım: ‘Payına razı olma’, ‘kişinin azla yetinip elindekine razı olması, kendisinin ve sorumluluğu altında bulunanların ihtiyaçlarını asgari ölçüde karşılayabileceği maddi imkânlarla yetinip başkalarının elindeki şeylere göz dikmemesi, aşırı kazanma hırsından kurtulması’ şeklinde ifade edilmiş.
Bir adım sonra; hırs, tamah, hazlara düşkünlük ve tûl-i emel gibi kavramlarla ifade edilen mal ve dünya tutkusunun kalpten silinmesiyle kazanılan ahlâkî bir erdem olarak değerlendirilmektedir. Bu ifade bazı sufilerin amacıyla örtüşüyor.
Peki, sen ey dindar insan, azla yetinip elindekine fit olmaya razı mısın? Sayın Cumhurbaşkanımız topluma; 2019 yılında ekonomik büyüme beklemememizi; elimizde bulunanla yetinip payımıza razı olmamızı, başka ulusların elindeki şeylere de göz dikmememizi söylese toplum ne der? Bazıları bu cümleyi normal karşılasa bile, onu kaç kişi takip eder?
Ekonomik büyüme ve kalkınma, modern dünyanın en dokunulmaz putudur! GSMH elimizde adeta şaşmaz bir ölçü! Gelirin adil dağılımına kimler razı acaba?
Şu sıralarda Batı dünyasında DEGROWTH (küçülme) diye moda bir tabir var; bazı düşünürler artık ekonomilerin sistemli biçimde küçültülmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar. Fakat ne yazık ki bunlar genelde varlıklılara değil, ‘doğruları güçsüzlere anlatan modern zaman havarileridir’. Anlatıları dünyanın efendileri için fazla kulak tırmalayıcı.
Her şeye rağmen on yıl önce “küçülme” kelimesini sürekli ekonomik büyümenin alternatifi olarak birkaç neoliberal profesör ve bazı aktivistler kullanırken, bugün “küçülme ekonomisi” hakkında üst düzey değerlendirilmiş makaleler ve geniş çaplı tercüme edilmiş Degrowth gibi kitaplarla akademik disiplin haline gelmiş durumda. İnternette çokça makale var.
Küçülmek istemeyen namert olsun; ama önce G-8 mensubu ekonomilerden başlamak gerekmiyor mu? Zaten öbürlerinin sadece adı var. ABD tek başına Güney Amerika ile Afrika’nın toplamından daha fazla ekonomik değer üretiyor. Havariler önce Amerikalıları, Alman ve Japonları ikna etsinler. Bu konuda yoksul için söz değil, icraat önemli.
Peki, umut yok mu? Elbette var, umutsuzluk haramdır.
İnsanların geliştirdiği bütün toplum sistemleri ‘tarihsel’dir; yani zaman içinde ortaya çıkar, büyür, gelişir ve sonra yok olurlar. Binlerce yıldır bildiğimiz haliyle dünyada üretim insanların ‘gerçek’ ihtiyaçları için yapılıyordu. İnsanoğlunun yeme/içme, giyinme, barınma gibi biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti ekonomik faaliyet. Sadece para kazanmaya odaklı faaliyet yok değildi tabii, fakat sınırlıydı.
‘Kanaat ekonomisi’ gerçekliği olmayan temelsiz bir kavram mıdır? Tam aksine, adalet ve kanaat gibi temel kavramlara sarılmanın vakti gelmiş bulunuyor. Tarih lineer değil, dairevidir, spiraldir.
Eğer kapitalizmin ebedi olduğuna inanan varsa tövbe etsin. Kapitalizm de, önceki bütün tarihsel sistemler gibi, bir sona yaklaşıyor. Sınırsız tüketim, gezegenimizin sınırlı varoluş imkânlarını tüketmek üzeredir. Artık iyi sistemlere kafa yormanın vaktidir.
“Daha çok demokrasi demek, yalnız daha çok referandum (seçim) demek değildir. Ekonomik demokrasi, üretim ve tüketim modellerini biçimlendirirken demokratik katılımdır.”
İktisatçılar; edebiyattan zevk almak için, edebiyatçılar; edebiyatın iktisattaki varlığını yakından müşahade etmek için Prof. Dr. Mustafa Özel’i okumalıdırlar.
NEVZAT ÜLGER








