• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
DİNİ ANLAYIŞIMIZ KALKINMACI OLMALIDIR
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DİNİ ANLAYIŞIMIZ KALKINMACI OLMALIDIR

DİNİ ANLAYIŞIMIZ KALKINMACI OLMALIDIR

         Ülkenin kalkınması adına da, kendi adımıza da bazı itikat haline getirdiğimiz alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekir.

         Hiçbir kalıba sığmayan, tamamen kendinden menkul, toplumu sıkıntıya sokan uçuk inanışlara da, Cebriye ve Mutezile anlayışlarına da sapmadan “ehlisünnet” yolunda devam etmeliyiz. Çünkü “ehlisünnet” diğer ekoller gibi bir ekol değil, Hazreti peygamberden gelen “ana cadde”dir, sonradan oluşturulmamıştır.

         İddialı bir cümle daha kullanmama izin verin; sosyolojik ve siyasi konular dini konu değildirler.

         Hatta “maturidilik” esas alınırsa akıl yolu biraz daha öne çıkar. Maturidilikte keşif, ilham ve rüya bir bilgi kaynağı kabul edilmez. Maturidi akait kitapları bilgi edinme yollarını sayarken ilham, keşif ve rüyaya yer vermezler. Günümüzde öyle mi ya? Yani; milletin hayrına olan düşüncelere bid’at, şeriatı değiştirmeye matuf olan düşüncelere de rüyalara dayanarak sünnet denilmesine artık prim verilmemelidir.

         Kaderi yok sayan (Mutezili) düşüncelerden de, kaderi zorlayıcı (Cebriyeci) anlayışlardan da uzak durulmalıdır.  Kişisel anlamda toplumda çok itibar gören bazı düşünce adamlarımızın, özellikle toplumsal hayatımız açısından yalnız bireysel düzelmeyi yeterli görüp, müntesiplerini istisnasız “iyi pasifliğe” iterek edilgen ve teslimiyetçi bir toplum haline getirdikleri unutulmamalıdır. Keza bunların da keşif, ilham ve rüyayı bilgi edinme yolu olarak gördüklerini unutmayalım. Bunların içinde yıldız isimlerimizin de bulunduğunu hepimiz biliyoruz.  

         Bu konuya neden girdik diye düşünenlerimiz olabilir. Eğer toplumdaki adil bölüşümü hedef alarak, toplumun genel refahını artırmayı önceleyeceksek, işe kendimizi düzeltmekten başlamalıyız da ondan.

         Eğer;

         Zenginlik de, vergiler de adil olsun diyorsak,

         Gelire dayalı vergiler, dolaylı vergilerden fazla olsun diyorsak,

         Vergiler arttıkça, üretim düşer, fiyatlar artar diyorsak,

         Amel imanın bir cüzü değildir diyorsak

         Beşeri ve sosyal değerler ile kalkınma arasında bir bağ vardır diyorsak,

         Geçmişteki faydalı bir iktisadi uygulamayı günümüzde ete-kemiğe büründürmek istiyorsak,

         Kayıt dışılığı, vergi kaçakçılığını ve her türlü borç-alacak ilişkisini kayıt altına almak istiyorsak,

         Piyasanın enflasyonist bir anlayıştan, deflasyonist bir anlayışa evrilmesini, belki daha rasyonel olmasını istiyorsak,

         “Emeksiz zenginliklerin” oluşumundaki her türlü şehir rantlarından kurtulmak istiyorsak kur’an’ı ve sünneti iyi anlamamız gerektiğini artık kabul etmemiz gerekir.              

         Cumhurbaşkanı çok haklı; faiz sebep, enflasyon neticedir. Faizin düşmesini istemek esasında rekabetçi, gerçek anlamda işleyen bir ekonomi istemek demektir.

         Bugün de küçük ve orta boy işletmeleri, teknolojiye dayalı alanları desteklemek ve piyasayı ödünsüz çalıştırmak, krizden çıkışın tek reçetesi gibi duruyor. Ama piyasanın ödünsüz çalışması da her şeyden önce bilginin; tekellerin denetiminden çıkıp, hiç engelsiz yayılması belki de zorunluluktur.

Read More
KÜRESELLEŞME VE SOYGUN OYUNU
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÜRESELLEŞME VE SOYGUN OYUNU

KÜRESELLEŞME VE SOYGUN OYUNU

         İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD dünyada belirleyici ülke haline gelince, önce bir tarafta ABD, diğer tarafta Rusya (SSCB) olmak üzere iki kutuplu bir dünya projesini uygulamaya aldı. (Yeni dünya düzeni)

         1989 yılında Rusya’nın “kutup ülke” olma özelliği kaybolunca, ABD tek tabanca olarak dünyaya hükmeder oldu. Ancak bu arada “kapitalizm” fenomeni de dünyada olanca iticiliği ile nefret edilen bir kavram haline gelmişti. İşte bu yıllardan itibaren kapitalizm kavramının yerine bukalemun bir kelime olarak “küreselleşme” tabiri oturtuldu. Artık uluslararası siyaset literatüründe, her türlü sömürüye ve sömürgeciliğe maymuncuk bir kelime olarak “küreselleşme” başköşeye yerleştirildi.

         ABD’nin ekonomik ve siyasi gücünü uluslar arası arenada oluşturan bu sistem nasıl mı çalışıyor? ABD’nin bu güce erişmesini sağlayan bu sistem bir bakıma dayatma, bir bakıma da değil. 

         ABD, hedefine aldığı ülkelere önce “Tetikçi Ekonomistleri”ni gönderiyor. Bu profesyoneller, hedef ülkedeki siyasi partilerden etkili olanlarının lider kadrolarına, hem ülkenin kalkınması için hem de siyasi bir getiri için önemli yol, otoban, baraj, hava alanı, baraj ve buna benzer mega projeleri anlatıyorlar. Siyasetçinin de hedefi hem hizmet etmek hem de hizmetlerin kendisine “oy” olarak dönmesini sağlamak olduğundan bu projelere oldukça sıcak yaklaşıyor. Birinci aşama tamamlanmıştır.

         Siyasiler, bu projelerden yerli imkanlarla yapılması mümkün olanlarını hemen yürürlüğe koyuyor. Ama toplumun daha fazla beklentileri vardır. ABD bu beklentileri biraz daha köpürterek gazete köşelerine ve siyasilerin gündemine taşıtıyor. Bu projelerin gerçekleştirilmesi halinde büyüme rakamları şişirilerek pompalanıyor. Elbette bu projeler ülkenin de gerçek ihtiyaçlarıdır ama bütçe imkanları bu işe yetmemektedir.

         Siyasiler yavaş yavaş yeni metotlar ararken “yabancı sermaye” kavramı da artık gündemdeki yerini alır. Evet, “borçlanarak bu projeleri realize edelim ama şartlarımıza uygun olarak nereden borçlanmalıyız” diye düşünülmeye başlanır. İşte profesyoneller tekrar devreye girerler ve hemen konsorsiyumlar oluşturularak bu konsorsiyumlara ABD firmalarını dahil ederler. Bu ABD firması hem krediyi bulacak hem de krediyi alma garantisi verecektir. Ülke kredi bulma sıkıntısından kurtulmuştur. Bu durum siyasiler için de ülke için de ballı kaymaktır.

         Böylece ortaya ABD-İngiltere icadı olarak “Yap-İşlet-Devret” modeli çıkar. Artık ülkede barajlar ve diğer yatırımlar yapılmaya başlar. Siyasetçi memnundur, ABD memnundur, yerli firmalar ve konsorsiyumun yabancı ortakları da memnundur.

         Yapılan yatırımın getirisi devletçe kabul edilen garanti miktarını karşıladığı müddetçe mesele yok. Ancak karşılayamazsa ilgili devlet ya bütçeden öder veya başka formüller devreye sokulur. Mesela askeri üs kurma olabilir ya da içerde ve dışarıda önemli oylamalar ve hareketler olabilir.

         Peki siyasi iktidar sömürüye direnirse ne olur?

         Bizim ülkemizi örneklendirirsek; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbelerine bakmamız gerekir. 15 Temmuz 2016 başarısız hain darbe girişimine, Taksim olaylarına ve teröre bakmamız gerekir?

Read More
FAİZ SEBEP, ENFLASYON NETİCEDİR
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

FAİZ SEBEP, ENFLASYON NETİCEDİR

FAİZ SEBEP, ENFLASYON NETİCEDİR

Günümüzde; “bir ekonomide faizin geçerli olmasının en önemli sonucunun kredi mekanizmasının işlemesine imkan hazırlaması” olarak anlaşılmaktadır. Ancak görünen o ki, faizin yüksekliği bu mekanizmanın işlemesine imkân vermektedir. Çünkü maliyet unsurlarının en yükseği olarak faiz, işletmeyi/girişimciyi ancak bankalara çalıştırmakta olup, ne rekabete ne de kaliteye fırsat tanımamaktadır. Bankaların son yıllardaki karlarına dikkat edilirse ne demek istediğimiz daha iyi görülür. Dolayısı ile bu durumu en üst noktada görme imkânına sahip olan Cumhurbaşkanı da yüksek faizin ekonomiye, dolayısı ile ülkeye zarar verdiğine vurgu yapmaktadır.

         Cumhurbaşkanı “Faizle ilgili yaptığımız son zirveden sonra arkadaşlar kendi aralarında bir çalışma yürütüyorlar. Tekrar bir araya geleceğiz. Benim için bu konu çok açık ve net: Faiz sebep, enflasyon neticedir. Şu anda yine her şey ortada. Enflasyon, çift haneli rakamdan tek haneye inmiş değil. Bu mantıkla, bu kafayla gidildiği sürece inmez de. Şu anda yüzde 16, 17, 18, hatta 20’nin üzerinde faiz uygulayan bankalar var. Ama birileri hala görmezlikten geliyor. Geçenlerde bir banka karını açıklıyor: 6 küsur milyar TL. Şimdi biz bu faiz lobisine mi çalışacağız? Ben arkadaşlara açıkça söyledim. Birinci derecede Merkez Bankası ve BDDK, ondan sonra da devletin bankaları burada aktif rol almak zorunda. Siz aktif rol almadıktan sonra, öbürleri istediği gibi at oynatır. Kararlı ve dik duracağız, kesinlikle faizde taviz vermeyeceğiz. Faizi aşağıya doğru çekeceğiz. Faizi aşağıya doğru çektiğimizde enflasyon da düşecektir. Öyle ya da böyle bu meseleyi çözeceğimize inanıyorum.” dedi.

          Günümüzde yatırımlar genellikle özel sektör tarafından yapılmakta olup, devlet daha çok altyapı yatırımları yapmaktadır. Özel sektör de; faizin yüksekliği nedeniyle rantabilitesi düşük olan bir yatırıma yaklaşmamaktadır. Yatırım ile özel sektör arasındaki bağı anlatırken, Başbakan Binali Yıldırım 2018 Ocak ayının ilk haftasında şöyle diyordu; “Bütçeyi tam 6 kat büyüttük. 2002’de sadece 120 milyar liralık bütçemiz varken bugün 763 milyar liraya yükselen bir bütçemiz var. Şu anda zannederler ki devlet çok büyük yatırım yapıyor. Devletin topu topu yaptığı yatırım miktarı, yılda 128 milyar lira. Belediyesiyle, bakanlıklarıyla, hükümetiyle hepsini topla yılda 128 milyar lira.  Özel sektör, 900 milyar lira yatırım yapıyor.”

         Özel sektör, belki de başka imkan bulamadığı için borçlanmayı bir de döviz bazında yapmaya kalkışınca, eğer ihracatı da yetersiz veya hiç yoksa sıkıntının büyüğü o zaman katmerleşiyor. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da konuya çözüm için;  “Türkiye’de 28 bin firma var dövizle borçlanan. Bunların 26 bini küçük ve orta ölçekli şirketler. Kur riski yönetme kabiliyeti neredeyse yok. Dövizle borçlanmaya sınırlama kurda oynaklığı ve risk primini azaltacak, enflasyon dinamiklerini iyileştirecek” diyordu.

         Hatta bir adım daha atarak, AK Parti iktidara geldiğinde devletimiz faiz devletiydi, gelirinin önemli bir kısmı faize gidiyordu denmesinde bir mahsur yoktur zannederim.

         Şimdi bu arıza oldukça giderildi ama Cumhurbaşkanı haklı olarak hem tekrar eski günlere dönülmesinin önüne geçmek, hem de yeni yatırımların önünü açmak için faize karşı çıkarak; “Faiz sebep, enflasyon neticedir” demektedir.

Read More
“DEVLETTE KRİZ VAR” DEDİ
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“DEVLETTE KRİZ VAR” DEDİ

“DEVLETTE KRİZ VAR” DEDİ

Tarih 16 Mayıs 2000. Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, daha çok Bülent Ecevit’in girişimleri sonucunda Cumhurbaşkanı seçildi.

         Bu tarihten onbeş ay önce de 15 Şubat 1999’da, PKK elebaşı Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp, 16 Şubat 1999 günü Türkiye’ye teslim edilmişti.

         Bu olay Ecevit’in ve partisi DSP’nin (Demokratik Sol Parti’nin), yapılacak seçimde başarı şansını artırmıştı. Nitekim 18 Nisan 1999 günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde DSP oyların %21’ini alarak birinci parti olarak çıkmıştı.

         Seçimlerin ardından da, oluşan siyasi tabloya göre B. Ecevit’in Başbakanlığında DSP+ANAP+MHP arasında üçlü bir koalisyon hükumeti kurulmuştu.

         Bu koalisyonun iki temel hedefi vardı:

         1-IMF ile anlaşarak mali düzenleme ve alt yapının düzenlemesi,

         2-AB yolunda Batı’nın istediği siyasi ve ekonomik reformları yapmak.

         Tabloya bakarak AB’ye çok yakınlaştığımızdan bahsetmek mümkündü. Daha o sıralarda Ecevit “Öcalan’ı niye teslim ettiklerini hala anlamış değilim” diyerek ironi yapsa da, MHP’nin imzalamasıyla Öcalan idam edilmemiş, buna karşılık olarak da PKK kendi kamplarına geri çekilmişti.

         Meclis tatile girmeden hemen önce, Hüsamettin Özkan (DSP), Koray Aydın (MHP) ve Cumhur Ersümer (ANAP) tarafından tek madde olarak hazırlanan KHK çıkarma yetkisi alınacak kanunun içerisine milletvekili maaşlarına yapılacak zam da eklenince, TBMM’de kabul edilen kanun tasarısnı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer onaylamadı. Hâlbuki yapılacak birçok uygulama bu taslağa göre planlanmıştı.

         Bunun üzerine birçok banka patır-kütür BDDK’nın denetimine devredildi, repo faizleri yüzde 700’ü buldu. Merkez Bankası’nın döviz kurlarıyla (özellikle dolar kuru) ile piyasa arasındaki kurlar arasındaki makas açılmaya hız verdi. Bütün dengeler alt-üst olmuştu. Ülkemizde son yüzyılın en büyük krizlerinden biri yaşanıyordu artık.

         Ve… 19 Şubat 2001 günü Milli Güvenlik Kurulu toplandı. Toplantı başlayalı henüz 15 dakika olmuştu ki Başbakan Bülent Ecevit toplantıdan çıkarak “Devlet krizi var” açıklamasını yaptı.

         Peki, neler olmuştu:

         İçeride başbakan Ecevit Cumhurbaşkanı Sezer’e; “Yönetsel yetkilerime el koyuyorsunuz, BDDK’dan elinizi çekin” diyor. Sezer de Ecevit’e; “Milletvekillerini oy makinesine çeviriyorsunuz, Enerji Bakanlığı’ndaki yolsuzluğa soruşturma açan Talat Şalk’a soruşturma açarak yargıya gözdağı veriyorsunuz, DDK’nun çalışmasını engellemeye çalışıyorsunuz” diyerek tepki gösteriyor.

         Tam burada Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan devreye girerek Cumhurbaşkanı’na; “Sizin yaptığınızın Anayasa’da yeri yok” deyince, Cumhurbaşkanı da Anayasa kitapçığını Özkan’a atarak; “Alın okuyun” diyor. İşte bunun üzerine Ecevit de toplantıyı terk ederek “Devlette kriz var” açıklamasını yapıyor.

         Olaylar bu safhadan sonra farklılaştı. Kemal Derviş IMF’den getirtilerek ekonominin patronu yapıldı. Daha sonra da Ecevit’i saf dışı bırakmak için yeni parti kurma çalışmaları yapıldı, başarılamayınca da erken seçime gidildi.

         3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimde ismi geçen bu üç parti de (DSP, MHP, ANAP) meclis dışında kaldı ve AK Parti %34 oy alarak tek başına iktidar oldu. O seçimde meclise bir de CHP girebildi.

Read More
‘Gelir Adaletsizliği Raporu’ ZENGİNİN MALI-FAKİRİN ACZİ
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

‘Gelir Adaletsizliği Raporu’ ZENGİNİN MALI-FAKİRİN ACZİ

‘Gelir Adaletsizliği Raporu’ ZENGİNİN MALI-FAKİRİN ACZİ

Gelir adaletsizliği; kapitalizm. Kapitalizm, ekonomide oluşan ‘artı değer’i tamamıyla işverenin hakkı olarak görür ve ona göre çalışanlar/işçiler sadece belli ücret karşılığını almalıdırlar ve artı değer hakları mevcut değildir.

         2017 yılında küresel servetin yüzde 82’si en zengin yüzde birlik kesimin cebine gidiyor denilmesi sadece bir tespit olup retorik değildir.

         Daha çirkin bir tablo; dünya nüfusunun yarısından fazla olan 3,7 milyar insanın serveti sadece 8 kişinin elinde bulunuyor. Zaten bu 3,7 milyar insanın servetinde herhangi bir artış yok diyor Oxfam raporu. Bu sekiz kişinin kimler olduğuna baktığımızda, yarısının bilgisayar, yazılım ve internet alanından olduğunu görüyoruz.

         Bu serveti nasıl mı elde ediyorlar?

         -vergi kaçırma yoluyla,

         -şirketlerin siyaset üzerinde artan etkileri ile,

         -İşçi haklarının uğradığı erozyon sonucunda,

         -kemer sıkma politikaları yoluyla.

         “Tabloya neresinden bakarsanız bakın kabul edilemez bir durum.”

         Ekonomik işleyişlerin gözden geçirilmesi ve şirketlerin karlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor.

         Dünyada varlığı bir milyar dolardan fazla olan insanların sayısını 2.043 olarak açıklıyor Oxfam. Bunlarında her on milyarderinden biri bayan.

         Rakamların daha çirkinleşmemesi için hükümetlerin daha gerçekçi tedbirler alması isteniyor.

        Bir ülkede dolaylı vergilerin toplam vergi geliri içerisindeki payına bakacak olursak; 2006 yılında %59’larda olan oran 2017 için %67,1 olarak gerçekleşmiştir. Ücretlilerden kesilen gelir vergisi tevkifat tutarı 2017 yılında yaklaşık 67,1 milyar TL iken bu ücretlilerin yanlarında çalıştıkları patronların ödediği kurumlar vergisi tutarı 52,9 milyar lirada kalmıştır.

         Tabi bu analizlere; “yoksul kesimlerin sorunlarına çözüm bulmaktansa zengin şahısları bir takıntı haline getirmemek gerekir” cümlesiyle karşı çıkanlar muhakeme gücü eksik insanlar da yok değil.

         Hatta, “daha yüksek vergiler ve servetin yeniden dağıtımı fakir kesimler için bir fayda sağlamaz. Zengin şahıslar aynı zamanda en çok vergiyi ödeyen kişiler. Gelirlerinin azaltılması kimseye bir fayda sağlamaz” diyen gayet pratik cümleler kuranlar da var. Akıl yalan söyler ama vicdan yalan söylemez.

         “Çalışmayı ödüllendir, zenginliği değil”

          “Milyarder patlaması gelişen bir ekonominin işareti değil, başarısız olan ekonomik sistemin belirtisidir.” Kapitalizm böyle bir şey.

         Rapora göre, dünyanın en büyük beş moda markasının genel müdürlerinin maaşlarının sadece dört günlük toplamının Bangladeş’teki tekstil işçilerinin bir hayat boyu kazandığından daha fazla olduğu açıklandı.

         Artan eşitsizlikle mücadele için hükümetleri hissedar ve genel müdür seviyesindeki çalışanların gelirlerini sınırlamaya, eşit işe eşit ücret vermeye, vergi kaçıranlara darbe indirmeye ve sağlık ve eğitime daha fazla bütçe ayırmaya çağırdı.

         Dünyada 2010 yılından bu yana milyarderlerin serveti sıradan çalışanlara göre altı kez daha hızlı büyürken Mart 2016 ile Mart 2017 arasında her iki günde bir yeni bir milyarder ortaya çıktı ve milyarderlerin sayısı rekor bir seviye olan 2043’e ulaştı.

Read More
ELEŞTİRİSİ OLMAYAN DEĞİŞİM DAYATMADIR
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ELEŞTİRİSİ OLMAYAN DEĞİŞİM DAYATMADIR

ELEŞTİRİSİ OLMAYAN DEĞİŞİM DAYATMADIR

“Doğu’da olmayan biyoloji, psikoloji ve sosyolojiyi Batı’dan almak zorundayız” diyerek adeta Batılı sosyal bilimlerin alınmasının bir zorunluluk olduğunu vurgulayan Ziya Gökalp aslında yeni bilim dalları için hem adres gösteriyor hem de değişimi bir ilerleme olarak takdim etmenin gayretini taşıyordu. Niçin Gökalp’in bu cümlesiyle başladım derseniz; çünkü bu yaklaşım aynı zamanda resmi görüş olarak benimsenmiştir. Açık ifadesiyle, bu görüş aslında bilimsel evrim iddiası olup aynı zamanda ideolojik bir söylemdir. Bu ifade Auguste Comte’nin meşhur üç hal kanunundaki medeniyetlerin bilimsel ilerlemelerine dair evrimci teorinin meşrulaştırılmasına dair yaklaşımıdır. Biraz da tarihselcilik kabul ediliyor tabi. Lineer tarih anlayışı.

         Elbette toplumlar değişirler ve bu değişim de devamlıdır. Toplumlar değişirken düşüncelerde de birtakım değişmelerin olması çok doğaldır. İşte bu değişimi sağlayanlar sivil düşünce adamlarıdırlar veya sivil düşünce adamlarının gerçekleştirdiği değişim,  daha sağlıklı olur diyelim. Medeniyetlerin bizatihi enterektif oldukları düşünüldüğünde, bir yerdeki değişimin, hele hele iletişimin bu kadar ilerlediği bir zaman diliminde bir başka toplumu etkisi altına almasından daha doğal bir şey olamaz. İlişkilerinin fazla olmasından dolayı Osmanlı ulemasının Fransız İhtilalinden etkilenmesi gibi somut bir olayın olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki; Fransız İhtilali’nden etkilenen tek İslam ülkesi olarak Osmanlı devletini görmek de sınırlı düşünmek anlamına gelmez mi? Eğer Fransız İhtilali’nden etkilenmeyi dikkate almazsak 19.yüzyıldan itibaren Balkanlardaki ve bugün adına Ortadoğu dediğimiz coğrafyadaki (Osmanlı Devleti bünyesinden kopan) bağımsızlık hareketlerini nasıl açıklarız? Elbette şunu kabul etmek gerekir; baskıcı dönemlerde konuşmak ve yazmak riskli olduğundan, Abdulhamit dönemi de bu riski hep hissettirmiştir. Buna rağmen, 1876 yılındaki Anayasa ve Meşruti idare ve diğerleri hep bu sivilleşmenin sonuçlarıdır. O yıllarda düşünen insanlar için Fransa adeta bir komşu kapısıdır.

         Başlarken temel aldığımız cümlenin temel olumsuzluklarından birinin “ulema”nın bir “aydın” olarak kabul edilip edilmeyeceği gibi absürt bir tartışmanın olmasındadır. Buradaki “aydın” tiplemesinin hep “seküler” anlamında, ulema tiplemesinin ise devamlı “dindar” olduğu kabulüne dayanır. Bu yaklaşımın aslında “dindar aydın” kavramını devamlı görmezden gelen kasıtlı şaşı bir bakış olduğu unutulmamalıdır. Yani seküler kabul edilen birçok dindar aydının varlığı ile çok dindar kabul edilen bazı ulemanın da bazen deist olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Hatta bundan dolayı, ilk nesil Osmanlı aydınının 1850 (1856) yılından sonra ortaya çıktığını söyleyen Batılı düşünce adamları çıkmıştır. Halbuki Batı’da adına “felsefe” denilen fenomenin Doğu’daki isminin “düşünce” olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki Doğu düşünce yapısında “düşünmek” zorunluluktur, şarttır.

         Bir başka not da; Tanzimat’tan 19.asrın sonuna kadar yedisi Volter’e, üçü Fenelon’a ait olmak üzere toplamda on beş tane tercüme eser vardır. Demek ki Batı’dan düşünce aktarımı sınırlı, değişim talepleri ise baskın olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi ile Ali Suavi ve Namık Kemal daha çok yerlidirler. Osmanlı kadın şairlerden Fatma Aliye’nin Cevdet Paşa’nın kızı olduğunu unutmayalım. Bunlara karşılık Abdullah Cevdet ve Nuri İleri gibi entelektüellerin de fikren Batı orijinli olduğu bilinmektedir.

         Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; genelde Türk tarihi boyunca, özelde de yakın tarihimizde meydana gelen değişimler tamamen devlet bürokratlarının ve son asırda da siyasilerin yönlendirmesi ile olmuştur. Tabi bunun en tenkit edilecek yönü; değişim talepleri, devletin idari ve siyasi; ordu, üniversite, medya, siyaset ve sınırlı bir zenginler sınıfı gibi kurumlarından gelmesi nedeniyle, pek eleştiriye açık olmamasıdır. İzzet Begoviç belki de bundan dolayı “Doğu’yu Batı’dan ayıran ve yeterince geliştirmeyen en önemli şeyin eleştiri eksikliğini olduğunu” söylemesi bundandır. Yani düşüncenin olup olmaması önemlidir elbette ama bir eleştiri kültürünün olup-olmaması hayati derecede önemlidir.

Read More
İSLAM MEDENİYETİ TEKRAR NASIL OLUŞUR?
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İSLAM MEDENİYETİ TEKRAR NASIL OLUŞUR?

İSLAM MEDENİYETİ TEKRAR NASIL OLUŞUR?

Zamanı lineer değil de dairevi kabul eder ve aynı şartları –belki imkanları- oluşturabilirsek İslam medeniyeti tekrar oluşabilir.

          İslam Medeniyeti her şeyden önce belirli bir İslam düzenine dayalıdır. İslam’daki düzen öncelikle iyi kavranmış iktisadi bir düzenlemedir. Emek ve alınteri ile kazanılmamış getirinin helal sayılmadığı bir hadisedir.  Yani “Rant”ın yasak olması, insanın insanı sömürmemesi İslam’ın başta gelen ilkesidir.

         Medeniyet toplum sistemi üzerine kurulur. Zihinsel çabalar da sistem ile birlikte gelir. Zaten düzeni kurarken iman üzere gidiyorsun, düzeni başka türlü kuramazsın. İslam’da bu düzen devlet gücü, devlet zoru ile değil, onların düzenlemesi ile yapılıyor. Kişilerin kendileri kendi istekleri ile bunu yerine getiriyorlar. O seviyeye ulaşmanın yolu ise eğitim. Bir düzen işidir İslam. Toplum-inanç-siyaset-iktisat sıralamasından geçerek ortaya çıkan bir medeniyet biçimidir. Bu aşamaların her birinde dinin doğru anlaşılması ve rengi çok önemli.

         Batı bu ülkede 1830’larda kolejlerini açtı. Harput’ta hem ABD, hem Alman, hem de Fransız kolejleri var cumhuriyete kadar. Burada okuyanlar dil öğrendikten sonra o kültürle temasa geçti ve o kültür neye ihtiyaç duyulacağını öğretti. O kültür sizin hayat biçiminizi şekillendirdi. Örneklendirmek mümkün.

         Dilin ortadan kalkmasının ilk adımı yazıyla olmuştur. Peyami Safa, “Yeryüzünde milli kütüphanesine girip de iki satır okuyamadan çıkan tek nesil bizim neslimizdir” der. Cumhuriyet neslini kastediyor. Geçmişle bağınız olmadan geleceğe adım atamazsınız. Sonra da 70-80 senelik geçmiş bilgisi ile insanlara mütefekkir ol diyoruz.

         İnsanın varlığı hafızasındadır. Hafızasını kaybetmiş biri, kamil manada insan olmaktan çıkar.

         Genç ve tecrübesiz insanların çok sorumlu mevkilere bir an önce gelmelerine çok dikkat etmek gerekir. Enver Paşa’nın Abdülhamit’e “Biz Balkan devletlerini barıştırdık” demesine karşılık, Abdülhamit de “30 yıldır ben onları birbiriyle kapıştırdım” cevabını vermiştir. Bu Balkanlar’ı elimizde tutmamızı sağlıyordu.

          İslam’da kula kul olunmaz. Başka bir deyişle insanın insanı sömürmesi yasaktır. Bunun sembol adı faizin yasak olmasıdır. Yani bu iş bankaya gidip para yatırıp daha fazlasını geri almak gibi teknik bir konu ile izah edilemez. Buna şimdi rant deniyor. İkisi birbirine zıttır.

         Büyük medeniyetlerin sona ermesi topyekün ortadan kalkması anlamına gelmiyor elbette. Şurada burada o medeniyete ilişkin bir yaşama tarzı bölük pörçük de olsa devam ediyor. Hani “tam bir İstanbul beyefendisi” deriz ya, işte onun gibi.

         Niyet önemli ama işi bilmekte en az niyet kadar önemli. Toplumlar insanların niyetlerine göre şekillenmiyor her zaman. Niyet etmediğiniz bir istikamete de yönlendirebiliyorsunuz. İttihat ve Terakki, Türkiye’yi batırmak için ortaya çıkmamıştı.

         Çağdaşlaştırma hamlesi Türkiye’yi geleneklerinden iyiden iyiye koparmıştır. Bu çağdaşlaştırma hamlesi, sermayeci dünyaya iyice bağlanmak anlamına geliyor. Siz de sermayeciliğe ayak uydurduğunuz ölçüde çağdaşlaşıyorsunuz. Çağdaşlaştığınız ölçüde de İslam medeniyetine uzak düşüyorsunuz.

         Sermayeciliğin çağımızda aldığı biçim küreselleşmedir. Küreselleşme emperyalizmin yeni adıdır. Emperyalizm ad olarak tatsız bir hal alınca onun yerine küreselleşme çıkarıldı. Cemil Meriç’ten ödünç bir kavramla küreselleşme “bukelemun” bir kelime.

         Artık “Küreselleşme parıltısını yitirmeye başladı. Yeni gümrük vergileri ve ticari engellemeler sonucu ikili ve ticaret müzakerelerinin durma noktasına geldiğini” belirtip, Trump’ın da tuz biber olduğunu belirtelim..

         İslam medeniyetinin bıraktığı bir malzeme bolluğu var. Bu medeniyet elbette Müslümanlıkla aynı şey olmamakla birlikte Müslümanlıktan türemiştir. Şimdi O din duruyor. Medeniyet çerçevesinde değil ama tek tek bireylerin hayatında varlığını sürdürüyor. Bu dinin bildirdiklerinden İslam dininden doğmuş olan medeniyetin bıraktıklarından hareketle yeni bir medeniyet modeli inşa edilebilir.

Read More
ZEYTİN DALI VE YERLİ METOT
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ZEYTİN DALI VE YERLİ METOT

ZEYTİN DALI VE YERLİ METOT

Türkiye, Zeytin Dalı adını verdiği Afrin’deki harekâtı başarı ve kararlılıkla devam ettiriyor. Bu harekata bu milletin verdiği destek, marjinal birkaç yüz kişilik gurupları saymazsak aşağı-yukarı yüzde yüze yakın. Kaldı ki son 25-30 yıldır savaşları ve mücadeleleri sanal âlemden canlı olarak seyredebiliyoruz ve aldatılmaya artık tahammülümüz yok.

Türkiye bu harekâtla terör örgütlerini temizliyor. Buna karşılık terör yanlısı kişi ve guruplar da bu işe ağıtlar yakıyor. Ama toplumda bu gurupların artık karşılığı yok. İnsanlar terör örgütlerine değil devlete inanıyor ve güveniyor.

Türkiye niçin bu harekâtı gerçekleştiriyor? Şart mıydı değil miydi? Bu yalnız bir terör örgütüne mi karşı, yoksa oynanan küresel bir satranç oyununu mu boşa çıkarmayı hedefliyor? Bu harekatı önemli kılan gerekçeler nelerdir, şimdi onlara bakalım.

Doğru ilk hedef terörle mücadele. Çünkü PKK/PYD Afrin’i tıpkı Kandil gibi bir üs olarak kullanıyor.

Hatay ve Kilis illerimizde yaşayan insanlarımızın ve bilvesile ülkemizin geleceği ve güvenliği açısından bu bölgenin temizlenmesi gerekiyor. Kötü komşu huzursuzluk nedenidir.

Kuzey Suriye boyunca kurulması ve Akdeniz’e ulaşılmayı hedefleyen, planlanan “PKK/PYD Koridor Devleti”nin önlenmesi için bu harekat elzemdir. Düşünülen bu koridor vasıtasıyla Türkiye’nin İslam ülkeleri ile organik bağının kesilmesinin hedeflendiğini de unutulamaz.

Halen bizim topraklarımızda yaşayan 4 milyon Suriyeli’nin ülkelerine dönüşlerinin sağlanması için bu harekât gereklidir.

Masada oturanlardan sesi en gür çıkanların cephede kazananlar olduğu bir gerçektir. Türkiye’nin uluslararası arenada ve hemen yakında gerçekleşecek olan Soçi ve Cenevre görüşmelerinde elinin güçlenmesi için bu harekât önemli bir tayin edici pozisyona sahiptir.

Bu harekâtla 270 kilometrelik bir sınır alanımız kontrola alınmış oluyor. Geriye kalan 640 kilometrelik sınır da aynı güzelleştirmeyi bekliyor.

Anladığım bir şeyi de eklemek durumundayım:

1989 yılından beri özellikle ABD, Rusya ve Çin için, belki kuralları koyanlardan biri olarak İngiltere için çok avantajlı olan “yumuşak güç” metodu, kalkınma yolunda, “kalkış aşamasında”ki bir ülke konumundaki Türkiye ve benzeri ülkeler için bir avantaj değil, aksine bir dezavantaj hatta bir indirgemeciliktir. Çünkü “yumuşak güç” kavramı sömürgecilik geçmişi ve buna ilişkin uygun inancı olan ülkeler için bir avantaj sağlarken, geçmişinde sömürgecilik anlayışı bulunmayan ve Müslüman olan bir Türkiye için peşin kaybetmek anlamına gelir. Yumuşak güç; bağımsızlık ve demokrasi makyaşı altında sömürgeciliğin aldığı yeni şeklin adıdır aslında.

Son cümle; Türkiye uzun bir aranın ardından ilk defa Batı tipi değil, kendine ait bir metotla Batı’nın kendisini kıskanacağı bir harekâta girişiyor demenin bir mahzuru var mı? Say’iniz meşkur olsun.

Read More
AFRİN, MÜNBİÇ… ZAFER İNANANLARINDIR VE ZAFER YAKINDIR
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

AFRİN, MÜNBİÇ… ZAFER İNANANLARINDIR VE ZAFER YAKINDIR

AFRİN, MÜNBİÇ… ZAFER İNANANLARINDIR VE ZAFER YAKINDIR

Namlularda Zeytin Dalı, yüreklerde aslan.

Ya şehadet ya vatan. Afrin’den Münbiç’e kararı var.

Vatan denince Namık Kemal’i anmamak olmaz: “Ölürsem görmeden, millette ümit ettiğim feyzi / Yazılsın seng-i kabrimde; vatan mahzun ben mahzun.” Rahat uyu vatan şairi ve inançlı insan, bu millet senin umduğun feyzi layıkıyla gösteriyor.

Cumhurbaşkanı kararlı, Başbakan azimli, ordu disiplinli ve imanlı, millet kendisinden olan emir sahiplerine itaat ediyor…

15 Temmuz 2016’daki hain kalkışmaya karşı dik duran Türkiye’nin milli birlik ve beraberlik ruhu, Zeytin Dalı Operasyonu vesilesiyle yeniden daha bir canlandı. Tüm millet devletimizin ve kahraman ordumuzun yanında olmayı canına minnet biliyor. Bu gün yanında olmayacak da ne zaman olacak?

Mücadele teröre ve teröriste karşı. Mücadele herhangi bir halka, her hangi bir etnisiteye karşı değil, tamamen terör örgütlerine karşıdır. Türkiye savaşta değil, terör örgütlerini temizliyor.

Cumhurbaşkanı kararlılığını çok net ortaya koyuyor: “Acaba şunlar ne demiş, bunlar ne demiş, dünyada şu ülke nasıl bakmış, bu ülke nasıl bakmış, buna bakacak halimiz yok. Bu konudaki karar bu milletindir. Bu millet kendi göbeğini kendisi kesecek ve bizi sınırlarımızda taciz eden üç beş tane ipsize, soysuza biz bu sınırlarda soluk aldırmayacağız.”

Başbakan da; “Türkiye’ye diz çöktürmek isteyen çevrelerin oyunlarını boşa çıkaracak, teröristlere de ağababalarına da dünyayı dar edeceğiz. Son terörist yok oluncaya kadar mücadele devam edecektir” diyerek millet adına kararlılığını ortaya koymuştur.

Televizyonları izlerken, askerlerimizin söylediklerinden heyecan duymayanımız yoktur herhalde. Hepsinin ağızları Allah diyor. Hepsi de kazanmaktan bahsediyor. Beklemeyin gelmeyebiliriz diyorlar. Bu milletin seksen milyon ferdinin ve dünya Müslümanlarının duaları sizinle olduğunu bilin. Dönmenizi beklediğimizi de bilin. Evet, sizler kınalı kuzularsınız ama kuzular analarının ve kardeşlerinin yanlarına dönerler, biz de sizi bekliyoruz. Nasıl beklemeyiz ki… Biz, annelerin ve babaların inanarak ve umarak okudukları Yasinlerin, Fetih surelerinin boşa gitmeyeceğine inanıyoruz. Siz de analarınızın ve babalarınızın sizi beklemelerini boşa çıkarmayın ey kuzucuklar.

Devletimiz kerim devlettir. Ne ahınızı yerde bırakır, ne de vasiyetlerinizi. Musa Astsubay Üstçavuş (Musa Özalkan), şahadetin yüreğimizi burktu ama devlet senin vasiyetine sahip çıktı. Ruhun şad olsun.

Cumhurbaşkanı Allah diyor, Başbakan Allah diyor, Genelkurmay Başkanı Allah diyor, millet Allah diyor. O kadiri mutlak olan Allah bu duaları hiç karşılıksız bırakır mı?

“Vatan için ölmek de var, fakat hakkın yaşamaktır.” Siz görünen ordularsınız, unutmayın Allah’ın görünmeyen orduları da inananlarının yanında savaşırlar.

Hem zaferi hem Mehmetçiklerimizi büyük bir ümit ve inançla bekliyoruz. Gazanız mübarek, say’iniz meşkûr olsun inşallah.

Read More
ÖNCE İNSAN, ARKASI GELİR
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÖNCE İNSAN, ARKASI GELİR

ÖNCE İNSAN, ARKASI GELİR

İslam dünyasındaki ve elbette ki ülkemizdeki elitler, uzun bir süre etkisinde kaldıkları Marksizm ve Maoculuk ile koyu bir Amerikancılık akımına hem kendileri kapılmış hem de toplumun önemli bir kesimini bu girdaba sürüklemişti. Halk, bilimsel olarak değil ama sahip oldukları “irfani” bir gelenekle bu sapmayı erken fark etmiş ama elitler bu girdaptan çıkmayı çok sonraları gündemlerine alabilmiştir. Hala bu akıntıya kürek çekenler var. Genellikle sivil kadrolar resmi kadrolardan daha hızlı düşünerek toplumu öze dönüşüme zorlamıştır. 21.Yüzyılla birlikte siyasi kadrolar da halka kulak verince gardrop entelektüelciliği oldukça seyrekleşmişti. Elbette bunun bilimsel olarak desteklenmesi gerekiyordu ve bunun için de yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar beklemek gerekmişti. Maalesef bir fikri kabul için de, reddetmek için de belli bir zamana ihtiyaç var.

  1. yüzyılın ikinci yarısını start kabul edersek, Müslümanlar özellikle son çeyreğinden itibaren başkalarının medeniyet kodlarını yavaş yavaş atarak kendi medeniyet kodlarıyla düşünmeye ve davranışlar sergilemeye başlamıştır. İslam dünyası artık teknik sahada ve politik alanda olduğu kadar finans alanında da görülmeye başlamıştır. Elbette kamil manada günümüz Müslüman’ı, henüz “ doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,/ asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” noktasına gelememiştir. Ancak Müslümanlar “pergel metaforu” perspektifinden hareketle, sabit ayağın belirleyici gücü ile evrensel değerlerin peşine düşmüşlerdir.

Zihni dünyamız genellikle berraklaşmaya başlamıştır. Türkiye’deki son olaylar karşısında gösterilen toplum refleksleri de bunu işaret ediyor zaten.

İslam medeniyeti tekrar etkin bir konuma gelebilecek atılımları sergilemeye başlamıştır. “Yiğit düştüğü yerden kalkar” ilkesince Türkiye üzerinden durdurulan bir medeniyet yine Türkiye merkezli olarak ayağa kalkmaya başlamıştır. Zaten bu medeniyetin artık düştüğü yerde kalacağını iddia etmek, insanlık tarihi boyunca meydana gelen medeniyet iniş ve çıkışlarını görmemek demektir. Medeniyetler için düşüş ve yükselişleri görmemek, belki bilmemek anlamına gelebilir ama aldatıcı bir bakış tarzıdır. Hatta İslam Medeniyeti’ndeki bu diriliş Batı’yı rahatsız ettiği için, genelde “Medeniyetler Çatışması”ndan, özelde de Türkiye üzerine oynanan oyunlardan bahsetmekte bir sakınca yoktur zannederim. Terör ve sınırlarımızdaki olaylar bunların sadece bir kısmıdır.

 Avrasya Tüneli, Kanal İstanbul, 3. Hava Limanı, milli silah sanayi ve yerli otomobil kalkınmamıza ve maddi alandaki değişimlerimize işaret etmektedir. “Dünya Beşten Büyüktür” gibi bir söylemle, kendi eski coğrafyamızla tekrar gönül köprüleri kurulmaya başlanmıştır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi adalet ve temel çıkış noktamızdır.

Bazı üniversitelerimizde “Medeniyet Araştırma Merkez”lerinin kurulmasının da kendi medeniyetimiz adına yeni bir “ihya” hamlesi olduğunu ifade etmekte bir sakınca yoktur zannederim.

Read More
  • 35
  • 36
  • 37
  • 38
  • 39
  • 40

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 66
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10322

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.