SİYASİ PARTİLER ÜZERİNE
SİYASİ PARTİLER ÜZERİNE
Bugün kısa da olsa siyasi partilerimize bakalım.
Önce CHP. CHP’de fikri anlamda esas olarak iki gurubun gücünden söz edilebilirse de, fiili olarak dört grup var diyebiliriz:
-Belki geçmişe göre daha başarılı olmak ve iktidara gelmek için koşturan Kılıçdaroğlu ekibi,
-Abartılı sloganist Kemalist çizgide, protokolda kendilerine rahat yer bulmak isteyen Baykalcılar diyebileceğimiz ikinci ekip (Muharrem İnce etiketinde),
– Diğer iki gurup da; aşırı sol gurup ile Kürt kavramı üzerinden siyaset yapmak isteyen bir ekip,
Esas mücadele Kılıçdaroğlu ekibi ile Baykalcılar ekibi arasında cereyan ediyor. Diğer iki ekip de varlıklarını genişletmeye çalışıyor CHP içerisinde.
Kılıçdaroğlu; CHP’nin kuruluş çizgisi yerine, yeni formüller ikame etmeye çalışıyor. Yani bütün toplumun partisi olmaya çalışıyor.
İkinci grup ise; Türkiye’yi “kuruluş kök değerleri” çerçevesinde değerlendiren, Türkiye’nin eski derin yapılarını özleyen bir oluşum. Gerçi Muharrem İnce’nin bu görüşü reddettiğine TV ekranlarında şahit olduk doğrusu. Köy Enstitülerini değerlendirmesi gibi.
Kılıçdaroğlu Türkiye’ye, İnce ise CHP’ye mesaj vermeye çalıştılar son genel kurullarında. Kılıçdaroğlu bu kongrede son defa genel başkan seçildiğinin farkında. Başaramazsa bir daha genel başkan olamaz. Türkiye’de Genel Başkanlık “ölene kadar” teamülünü unuttum galiba. Baykalcıların da, gelişmelere göre yeni bir parti kurma fikrine çok yakın olduğunu kaydedelim.
MHP yakın ve uzak geçmişte aynı sancıları birkaç defa yaşadı. Farklı düşüncelere karşı biraz da itici davrandığı için, önce BBP, sonra da farklı bir iddia ile “İYİ Parti” kuruldu. Gerçi Meral Akşener bu MHP imajını sileceğiz diyor. Çünkü “biz merkez”e talibiz iddiasını tekrarlıyor. MHP şimdilerde kendi düşünceleri üzerinden değil, iktidar partisi üzerinden siyaset yapıyor.
Aynı şekilde geçmişte RP’de, farklı seslere ve farklı isimlere karşı çıktığı için, önce AK Parti kuruldu ve kuruluşundan bir yıl sonra iktidar oldu. Daha sonra hakaretlere uğrayan Numan Kurtulmuş ve ekibi de RP’den ayrılarak HAS Parti’yi kurmuşlardı. Sonraları HAS Parti de AK Parti’ye katılmıştı. (Niçin ve nasıl katıldığını birgün yazarım.)
“AK Parti 2013’ten bu yana reel politiği seçti” diyor Kemal Öztürk. Daha ziyade konjönktür.
Siyasi gözlemciler Saadet Partisi’ni son zamanlarda “kilit parti” olarak niteliyorlar. Özellikle temel Karamollaoğlu’nun “ittifak değil, ilke” prensibine toplumun büyük kesimi olumlu yaklaşıyor. 2015 seçimlerinde bir başka parti öne çıkarılmıştı.
Partilerin iki çatı altında toplanmalarının iyi veya mahsurlu olduğu şimdilerde tartışılıyor. Zaten Türkiye siyasi hayatını 30 yıl tek parti ile ondan sonraki on yılını iki partiyle sürdürmüştü. Bu ikili yapı ciddi manada Necmeddin Erbakan ve Milli Görüş partileri ile bozulmuştu. Egemenlerin Erbakan düşmanlığı da en fazla kendi oyunlarını bozmalarından ileri geliyordu. Malum başka partiler de vardı o dönemlerde ama onlar aslında egemenlerden farklı siyasi parti sayılmazlardı. Türkiye, 15 yıldır AK Parti iktidarı ile tek parti iktidarını yaşadı. Diğer partiler, ülkenin son yüzyılındaki ne olaylara, ne de aktörlerine karşı itiraf ve itirazları olmadığı için iktidara alternatif olamadılar.
Erbakan’ın dışında, şöyle ya da böyle bir sistem önerisinde bulunan olmadı henüz.
REEL POLİTİK AĞIR BASIYOR
REEL POLİTİK AĞIR BASIYOR
“60 ihtilali, 71 muhtırası, 80 darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi ve son olarak 15 Temmuz hain kalkışması” vasıtasıyla hep bu ülkenin geleceğini çalmışlardır. Hayatımız neredeyse her 10 yılda bir darbelerle kesintiye uğratılmıştır. Darbe ya da ihtilal, bugün adına küresellşme dediğimiz uluslarüstü gücün yıkıcı özelliklerinden sadece biri. Küreselleşme için tek amaç; dünyanın bütün beşeri, finansal ve teknolojik kaynaklarının yalnız kendisine akmasıdır. Bu iştahının doyum noktası da yoktur.
Peki, dünyanın bu işin farkında olmamaları mümkün mü? Hayır, asıl bu soygunun farkında olmamak mümkün değil. Ama adamların ellerindeki argümanları o kadar güçlüki, ülkeleri idare edenlerin de bu argümanları reddetme şansları oldukça sınırlı.
Evet, küresel düşüneceğiz ama emperyalizme de boyun eğmeyeceğiz. Elbette ülkemizin iktisadi, teknolojik ve emniyet üçgeni açısından uluslar arası güçlerle uygun şartlarda ortaklık yapacacağız ama ülkemizin ve insanımızın geleceğine halel gelmesi olası durumlar olursa, hiç tereddüt etmeden elimizin tersiyle bu işbirliğini bitirmemiz şarttır. Şair bunun için; “Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım,/ Hangi çılgın bana zincir vuacakmış şaşarım” derken en çok da bu duruma dikkat çekiyor olmalı.
“Elbette İslam’a inanıyoruz, ama bununla yetinemeyiz, onu anlamak ve bugünün dünyasında demokrasi anlayışı içinde nasıl tatbik edilebilir diye düşünmek ve bilimsel çalışmalar yapmak zorundayız” şeklinde özetlenebilecek bir anlayışa sahip olmak gerekir. Hayatın her şubesini kucaklayan, her alandaki örgütlenmenin nasıl olacağını açıklayan, temsil mekanizmasının hangi yöntemle belirleneceğini izah eden bir düzeni işletmek şart değil midir?
İslam’ın iktisadi ve yönetsel kavramının içi günümüz ihtiyaçları ölçeğinde ve bilimsel olarak, reel politiğin de ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yetkin kişilerce doldurulmuş olsaydı, bu tez bugün hem İslam dünyasının, hem de bütün dünyanın umudu olacak bir sistem olabilirdi. Ama biz bu tür konularla uğraşacağımıza, reel politiğin gereği olan işlerle meşgul olmayı tercih ettik.
Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre; Türkiye 2014’te 113 ülke arasında 59’uncu sırada iken 2015’te 80’inci sıraya, 2016’da 99’uncu sıraya, 2017 yılında ise 101’inci sıraya gerilemiş. Bireyin hukukunu ve gelirini önemsemek gerekir. Ekmek en az hürriyet kadar, hürriyet en az ekmek kadar azizdir.
Dinlerin olduğu kadar politik sistemlerin de esas gayesi gelirin adil bölüşümü üzerinden adaleti tesis etmek değil midir?
MENDERES NEDEN İDAM EDİLDİ?
MENDERES NEDEN İDAM EDİLDİ?
1950′ den sonra Menderes’in izlediği politikalar devletçi güçlerin iktidar üzerindeki tekelini kırmaktaydı. 1826’dan beri alışılmış vesayetçiliğe karşı gösterdiği bu cüreti Menderes hayatıyla ödedi. Menderes, hiçbir zaman müesses nizamın bir parçası olmadı. Gerçekten de yapmaya çalıştığı, devlet aygıtını kullanarak orta sınıfı kalkındırarak genişletmekti.
İlk defa yatırımlar yapılınca halk sonuçları görüyor, tek parti döneminde görmedikleri şekilde devlet katlarında kendi seslerini duyuyorlardı. Demokrasinin ne olduğunu görüyor, halk ve sandık orada oldukça insan yerine konulacağını fark ediyordu.
Bu sosyolojik değişim devlet bürokrasisine de yansımıştı. Nitekim 1950’li yıllar boyunca, daha düne kadar ‘her şeyin sahibi’ olan CHP siyasi etkinliğini yitirdiği gibi, ‘kamu’da da itibar erozyonuna uğramıştı.
Menderes Başkanlığındaki DP Dönemi ülkenin kabuğunu kırması için önemli bir milat olmuştu.
Adnan Menderes’in iktidarı sırasında Karadeniz’deki sulak yerlerin ıslahı sonucunda insanlar sıtmadan kurtuldu. Yeni yollar yapıldı. Tarımda makineleşme ve traktör alımının önü açıldı. Dışarıdan buğday alan Türkiye 1954 yılında buğday ihracatına başladı. Bu gelişme bile ülkeye büyük oranda iş potansiyeli oluşturdu.
Demokrat Parti döneminde her alanda büyük bir gelişme yaşandı. Şeker ve çimento fabrikaları gibi birçok fabrika Menderes tarafından kuruldu. Türkiye’de kiremit dahi üretilmiyordu. Ta Marsilya’dan geliyordu. Türkiye’de toplu iğne yapılmıyordu mesela. Bunların hepsinin yapımına başlanması Menderes Dönemi’nde oluyor. Kiremit fabrikası kurulduğunda gece gündüz üretim yapılmasına rağmen ihtiyaca yetişemiyordu. Demokrat Parti döneminde birçok insan haklı olarak zengin olmuştu, çünkü boş olan piyasaya ihtiyaç maddesi sunulduğu zaman millet harıl harıl alıyordu.
Sanayileşme konusunda DP önceliği özel sektöre vermekle birlikte devlete ait ekonomik kuruluşları genişletmek ve yeni fabrikalar açmaktan da geri durmamıştır.
Cumhuriyetin ilan edildiği sıralarda sadece İstanbul, Tarsus ve Adapazarı’nda elektrik enerjisi üretilmekte idi. 1950-1960 yıllan arasında bu alanda önemli gelişmeler olmuştur.
Konunun açıklığa kavuşması açısından müşahhas bir olayı da anlatayım: Süleyman Demirel diyor ki, ABD’de yüksek lisansımı yaparak yurda dönüp, Elektrik İşleri Etüt İdaresinin başındaydım. Cumhurbaşkanı beni çağırdı ve “tarımı, hayvancılığı geliştirip, bu sektörlere dayalı sanayi kuruluşları kurarak ülkede baştan başa toprak olan yapıları da betondan yapmak istiyoruz ama bunun için elektrik gerekli. Bu maksatla sekiz vilayette elektrik santrali kurmak istiyoruz. Bu santrallerden bir de Elazığ’da yapılacak. Elazığ’da Hazar Gölü var ve bu göl hemen yanındaki Mastar dağının arkasında bulunan Uluova’dan 500 metre yukarıda. Şimdi bu gölle ova arasındaki Mastar Dağı’nı delerek bir tünelle suyu diğer tarafında kuracağımız elektrik santraline akıtarak elektrik elde edeceğiz, açığa çıkan suyla da ovayı sulayacağız” dedi. Bana “bu işi yapabilir misin” dedi. Ben de evet deyince, iyi düşün, senden önce üç kişiye söyledim ama yapamayız dediler dedi. Ben tekrar yaparım deyince beni yetkilendirdi ve ben de 1952 yılında aldığım görevi 1954 yılında tamamladım. 13.000 kilovat saat elektrik üreten bu tesisin inşaat kısmını ben, elektrik kısmını da Turgut Özal yaptı ve tesis üretime başladı.
Elektrik üretiminin arkasından Elazığ’a Şeker Fabrikası, Et-balık Kurumu, Çimento Fabrikası ve Azot Fabrikası kuruldu. Köylüler hem ekim ve gübreleme konusunda hem de hayvancılık konusunda rahatladı. Gelirleri arttı. Şehirde işsizlik konusu büyük çapta çözülürken, insanların devlete bakışları da vatandaşça oldu.
MEDENİYETLER VE ŞEHİRLER
MEDENİYETLER VE ŞEHİRLER
“Medeniyetler ve Şehirler”, 62, 63 ve 64. hükümetlerde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevini yürüten Ahmet Davutoğlu’nun ilgi ve dikkatle okunan, okunması gereken kitabının adı. (Kitap; Küre yayınları arsında çıkmış, 273 sayfa, haritalı, 2016 yılı 2. Baskı)
“Üç mekan bana bir yönüyle tarihe diğer yönüyle metafizik aleme, bir yönüyle dünyaya diğer yönüyle cennete ait olduğu intibaı verir: Meke-Medine, Kudüs ve İstanbul” diyor Davutoğlu.
Londra, Paris; Batı medeniyetinin şehir kültürü.
New York; modern Babil’in kibir dengesi.
Kudüs; tarihin ruhu ve hüznü.
Roma; medeniyet kurucu antik başşehir.
Delhi; insanlığın varoluş idrakiyle ilgili metafizik, teolojik, felsefi ve mistik bütün Hint.
Pekin; kültür devrimine direnen kadim şehir.
Kahire; medeniyetler arası etkileşimin eksen şehri.
Amman; modern Arap siyasası.
Şam ve Bağdat; ilk yaşananlar açısından da, son yaşananlar boyutuyla da kelimenin tam anlamıyla hüzün şehirleri.
İsfahan ve Şiraz; şehir geleneğimizde şiirsel öz.
Horasan ve Maveraünnehir; tarihi köklerimizin şehirleri.
Endülüs, Kurtuba; kin ve kıskançlıkları nedeniyle, Batı tarafından tasfiye edilen şehirler.
Venedik; tabiata ve tarihe dayalı biblo şehir.
Saraybosna; evlad-ı fatihan şehri.
Konya, Bursa, İstanbul; yaşayan tarih ve başşehirler.
Urfa, Mardin, Diyarbakır; tarih ve maneviyat iç içe.
İstanbul; kadim tarihin bütün çizgileri ve küreselleşmeye meydan okunan mimber.
Çok uzadı, ama ne yapayım, albenisi yüksek. Kitabın bölümleri zaten okuyucuya davetiye çıkarıyor.
Birinci bölüm; Mekan izleri. Bu izler aynı zamanda “medeniyetsel tarihi idrakini de oluşturuyor” yazarın.
İkinci bölüm; Weber’in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının krıtik bir değerlendirmesi. (şehir tarihi yazımında metedolojik hatalar. Şehir tarihçiliğinde bir önder; Weber.)
Üçüncü bölüm; aynı zamanda kitaba adını veren “medeniyetler ve şehirler” arasındaki ilişkiler. Yazar burada sekiz başlık açmaktadır: “Medeniyetlerin eksen şehirleri” ana başlığında; 1-Bir medeniyete öncü/kurucu şehirler. Patna, Atina, Roma, Medine. 2-Bir medeniyet tarafından kurulan şehirler. Bağdat, Kurtuba, Delhi, İsfahan, Pekin, Paris, Londra, Berlin, Moskova, Petersburg. 3-Medeniyetlerin oluşumuyla aktarılan/taşınan şehirler. İskenderiye, Konya, Bursa, Saraybosna. 4-Siyasi güç kayması ve medeniyet dönüşümüyle önemini/ruhunu kaybeden “hayalet şehirler.” Kurtuba, Gırnata, Selanik, Bahçesaray. 5-Bir medeniyetle birlikte tasfiye edilen şehirler. Persepolis, Farab, Daro. 6-Jeokültürel/ekonomik etkileşim hattı üzerindeki şehirler. Mardin, Diyarbakır, Urfa, Halep, Şam, Semerkant, Buhara, Gazne, Kazan, Endülüs, Merakeş. 7-Farklı medeniyetleri buluşturan/dönüşen/dönüştüren şehirler. Kudüs. 8-Farklı medeniyetleri buluşturan/dönüşen/dönüştüren şehirler. Kahire. 9- Medeniyetler harmanının özne şehri: İstanbul.
Kadim medeniyetlerin ve yakın medeniyetlerin ana çizgileriyle tanışmak, İslam şehirleri üzerinden de kendi medeniyetimize daha yakından selam vermek için, iyi okumalar.
28 ŞUBAT DARBESİ VE SONRASI
28 ŞUBAT DARBESİ VE SONRASI
28 Şubat 1997 günü yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü ve 18 maddelik bir karar metni hükümete bildirildi.
Kararda; laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmelidir dendi. 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmelidir. Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalıdır. İrtica nedeniyle medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.
28 Şubat 1997 sonrasında önemli gelişmeler yaşandı:
4 Mart 1997’de Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa, kararları imzalamayacağını söyledi ve imzalamadı.
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, medya tarafından MGK kararlarını ”imzaladı” şeklinde sunuldu. Ancak 2013’te başlatılan ”28 Şubat Post Modern Askeri Darbesi Davası” soruşturmasında Erbakan’ın kararları imzalamadığı MGK tutanakları incelenerek teyit edildi. Nitekim dönemin gazetecilerinden olan Mehmet Ali Birand da CNN Türkte katıldığı Cüneyt Özdemir’in programında bu bilgiyi teyit etti, kendilerinin (gazetecilerin) kandırıldığını söyledi.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini” söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri karargaha çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan Başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin Başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini, arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D hükumeti, daha sonra da Bülent Ecevitin Başbakanlığında ANASOL-M (DSP+ANAP+MHP) hükümeti kuruldu.
2012 yılında TBMM, darbeleri araştırma komisyonu kurarak 28 Şubat başta olmak üzere askeri darbeleri araştırmaya başlamıştır.
2 Ekim 2012 tarihinde Dönemin Başbakan Yardımcısı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ‘mağdur’ sıfatıyla ifade vermiştir.
Bu darbe esas itibariyle; FETÖ kışkırtmasıyla Ulusalcılara yaptırılmıştır. Böylece İmam-Hatipler devre dışına çıkartılarak FETÖ okullarının önü açılmış, bu örgüt eliyle topluma “Ilımlı İslam” anlayışı pompalanmıştır. Ilımlı İslam; vahyi dine karşı çıkartılan bir beşeri din empozesiydi.
1997 yılında RP’nin kapatılma ihtimali üzerine Fazilet Partisi kuruldu. Ancak FP de 2001 yılında Anayasa Mahkemesi’nce kapatılınca, Saadet Partisi (SP), 2001 tarihinde Ankara’da kuruldu.
1990-91 yıllarındaki körfez savaşı sırasında, önemli miktarda bir sıcak para Türkiye’den ayrıldı ve faizlerin yükselmesi ile birlikte bir durgunluk baş gösterdi.
1993 yılındaki Çiller hükümetinin kamu kesiminin açıklarını kapatmak için, borçlanmak yerine para basma yoluna gidince, Türk lirası değer kaybetti, bankalara olan güven kayboldu. Mudiler paralarını çekmesinler diye banka mevduatlarına yüzde yüz garanti verildi. Ancak bu kararın ardındandan da daha sonraki yıllarda birçok özel bankanın içi boşaltılırken, devlet bankalarından kullanılan krediler geri alınmayarak “görev zararı” adı altında vatandaşa ödettirildi.
1999 yılında kurulan üçlü koalisyonun (DSP+ANAP+MHP) siyasi irade oluşturamaması nedeniyle, IMF yoluna başvuruldu. Özel ve kamu bankalarından 26 milyar dolayında para kayboldu. İşleri düzeltmek için IMF’den Kemal Derviş getirilerek ekonomiden sorumlu bakan yapıldı. Bu arada Kemal Derviş; İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’la birlikte siyasi alanda operasyona başlayınca, MHP kendisinin yok edilmek istendiğini ileri sürerek, 2002 Kasım ayında seçime gidilmesini sağladı.
2002 Kasım’ında yapılan genel seçimde bu tarihe kadar mevcut olan partilerden yalnız CHP meclise girerken, Erbakan’ın partisinden ayrılan 50 milletvekili’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın Genel Başkanlığı’nda kurdukları Adalet ve Kalkınma Partisi bu seçimlere katılarak tek başına iktidar oldu.
ABD-TÜRKİYE-RUSYA
ABD-TÜRKİYE-RUSYA
“Batının, sömürgecilik sonrası İslam dünyasında oluşturduğu paradigmalara meydan okuyan tek örnek Türkiye’dir.”
Soğuk Savaş dönemi olarak anılan 1945-1989 arası iki direkten oluşuyordu; birincisi genel ekonomik yapılanma, ikincisi Komünizm.
Başka bir ifade tarzıyla, bir ucunda SSCB’nin diğer ucunda ABD’nin oturduğu ve genel iktisadi yükseliş konjonktürünün sağladığı destek noktası üzerinde yükselen bir tahterevalli. Tabi bu argümanlarına hedef aldığı ülkelerde de maşalar bulabiliyorlardı.
Küçük sapmalar olmakla beraber tahterevalli genel olarak 1989 yılına kadar denge durumunu muhafaza etti. Öte yandan azgelişmiş ülkelerle gelişmişler arasındaki güç dengeleri, hep bu tahterevallinin kolları üzerinde değişik moment noktalarında diziliydiler. Ne var ki bunun sonsuza kadar sürmesi mümkün değildi.
Bu tahterevallinin iktisadi destek noktası sarsıntı geçirmeye başladı ve belirli bir süre sonra da SSCB tahterevallinin ucundan düştü. Böylece “istikrar” tarihe karıştı gibi duruyordu ama ABD’nin Suriye ve Irak’ı Rusya’ya bırakma niyetini belirtmesi üzerine denge yine kurulur gibi oldu. Ama nihayi karar yinede ABD’nin olacaktı.
ABD’nin dünya üretimindeki payı sürekli olarak azalıyordu. 1945’teki payı %57 iken, bundan 30 yıl sonra ise %20’ye geriledi. Bunun anlamı ABD’nin payının nispeten kısa bir süre içinde neredeyse üç kat daralmasıydı.
Askeri planda ise ABD kara birlikleri kullanmaktan azami ölçüde kaçınmakta, işlerini mümkün olduğunca başkalarına yaptırmaya çalışmaktadır. Vekalet savaşları biraz da bu tecrübenin sonucudur.
ABD’nin “emperyalist ittifakı” kendi hegemonyası altında tutma çabaları açısından kilit bir önemi olan NATO başlıbaşına bir konudur. NATO’ya, esasta ABD hegemonyasını kristalize etmek için ideolojik gerekçelendirme için yeni tehdit ve düşmanlar uyduruldu: İslamcı terörizm, İslamcı köktendincilik vurgusu ile 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren eylemler yapıldı. Keza emperyalist metropollerde İslamcı terörizme mal edilen CIA denetimindeki güçlere sipariş edilen gösterişli terör eylemleri oldu. İşte tam bu noktada ABD, NATO üzerinden Avrupa ordusunun oyunlarının önüne taş koymaya çalışan Türkiye’nin de kolunu bükmeğe çalışmaktadır.
Dünyanın yeniden paylaşımı şiddetle kendisini dayatmaktadır. Bizim bölgemiz açısından; Türkiye’nin kararlı tutumunun ardından bu bölgede üç deletin anlaşması zorunlu hale geldi: ABD-Rusya-Türkiye.
En sorunlu ve çatışmalı bölge hiç kuşkusuz dünya petrol rezervlerinin %66’sının üzerinde oturan Ortadoğu’dur.
Dışarıdan bakıldığında, tüm bu kapışma sürecinin şu an için en güçlü oyuncusunun hâlâ ABD olduğunu gösteriyor. Ancak gücü eskisi gibi hegemonya oluşturmaya yetecek ölçüde değildir, hatta NATO’yu bile hiçe sayan adımlar atmaya başlaması hep bunun göstergeleridir
İslamcı terörizm diye bir düşman icat etme konusundaki inandırıcılığı da pek kalmamıştır.
Esasen 1 Mart 2003 tezkeresinin reddinden bu yana Türkiye hem Fırat Kalkanı Harekatı ile hem de Afrin Harekatı ile bu bölgenin vazgeçilmez devleti olduğunu gösterdiği içindir ki, hem ABD tarafından hem de Rusya tarafından oyun kurucu olarak kabul edilmiştir.
28 ŞUBAT 1997 DARBESİ ÜZERİNE
28 ŞUBAT 1997 DARBESİ ÜZERİNE
Türkiye siyasi tarihinde darbe kavramına ayrılan yer çok fazladır. Osmanlının kuruluşundan günümüze kadar devam ediyor. 28 Şubat “postmodern” darbesi de onlardan biridir.
Refah Partisi-Doğru Yol Partisi (RP+DYP) Koalisyonunun kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmişti.
*2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti.
*6 Ekim 1996’da Ankara Kocatepe Camisi’nde “şeriat isteriz” diye bağıran sakallı, cübbeli ve âsâlı Aczmendîler gösterisi yapıldı.
*3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı.
*Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderlerine-şeyhlere iftar yemeği verdi.
*Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irtica-iktidar konusunu tartıştılar.
*4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
*5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a uyarı mektubu gönderdi.
*Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘İrtica, PKK’dan daha tehlikelidir dedi.
*11 Şubat’ta Ankara’da Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü yapıldı.
Aslında 1950’lerden başlayarak 1983 yılından itibaren de hız kazanan “Anadolu insanının” birtakım “zahmetsiz zenginlerin” tekeline aldığı “iktidara, bilime ve servete” talip olması bir korku yaratmıştır.
“İslami sermaye” diye adlandırılan ve sanki bunların dışında kalanlar “gayr-ı islami sermaye” imişcesine bir fişlenme hareketi gözlendi. Hatta basına yansıyan listelerde kebapçılar ve çikletçiler dahi vardı.
Gerçi o dönemin önemli darbeci ve darbe taraftarı isimleri olan zevat, ya mahkemelik oldu ya da hapis aldılar. Ancak İslami ya da yeşil sermaye diye adlandırılan müteşebbislerden hapse atılan olmadı. 28 Şubat 1977 tarihli MGK’da 18 maddelik kararlar günlerce basın tarafından işlendi.
Sonunda Necmettin Erbakan Başbakanlığı DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’e devretmek üzere istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunarken, Tansu Çiller Başbakanlığında kurulacak hükümet için de milletvekillerinden imzalı olarak alınmış 283 beyanı da birlikte sundu. (O yıllarda güvenoyu için 276 oy gerekiyordu.)
Ancak bu çoğunluğa rağmen Cumhurbaşkanı yeni hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermeyerek 28 Şubat sürecinin işlemesine zemin hazırladı.
Hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. DYP’den istifa eden 20 milletvekili de Hüsamettin Cindoruk’un Genel Başkanlığında DTP (Demokratik Türkiye Partisi) ni kurdular.
Yeni hükümetin ismi; “ANASOL-D hükümeti” oldu. Anavatan Partisi-Demokratik Sol Parti-Demokratik Türkiye Partisi.
Yedi yıl sonra (2004) işte bazı gazetecilerin görüşleri:
Özellikle ortaya çıkardığı “andıç” belgesiyle büyük gürültü koparan bir milletvekili-yazar; “28 Şubat’taki şahsi zararımdan ziyade, memleketin kayıpları için üzülüyorum. “durumdan vazife çıkaranların arkasına sığınıp, laiklik için mücadele ettikleri havasını basanlar, “durumdan hırsızlık” çıkarttılar” dedi.
Ahmet Taşgetiren; “28 Şubat projesi bana göre bir İslam’ı azaltma projesidir.” “Devlet-toplum ilişkilerini yaralayıp, yeni bir “güvenlik sorunu” oluşturan operasyondur” diyor.
Davut Dursun; “Statükodan beslenenlerin geleceğe karşı ittifak çabaları asla şaşırtıcı değil” dedi.
Mehmet Barlas; “28 Şubat, o dönemin siyasi yöneticileri ile sapasağlam ayakta. Ecevit kadar dinç, Mesut Yılmaz kadar güvenilir. Bir sürü boşaltılmış banka davası… Ve müthiş bir ekonomik iflas…”
Çocukların 15 yaşından önce Kuran kurslarına gitmesi kanunla yasaklandı.
Başörtülü kız öğrenciler hiçbir okula alınmadı.
“Beş yılda 40 yıl geriledik.”
28 Şubat’ın görünen nedeni; irtica olsa da, gerçek nedeninin para musluklarının rantiye tarafından istendiği gibi kullanılamaması ve D-8 oluşumu olduğu artık kabul ediliyor.
TEK HESAP YA DA HAVUZ SİSTEMİ
TEK HESAP YA DA HAVUZ SİSTEMİ
Rantiye denilen gurubun önemli bir kısmını oluşturan “gelirini özellikle devletin iç borçlanması” üzerinden devlet tahvili ya da borçlanma senedi alarak sağlayan kitleyi yakından ilgilendirecek bir uygulamaya geçiliyor.
Devletin yeterli parası (ödeneği) olduğu halde, bazı kurum veya kuruluşların nakit ihtiyaçlarını karşılamak için bankalardan veya iç borçlanma yoluyla rantiyeden sağlayıp, karşılığında da önemli miktarda faiz ödeyen kurumların bu işlemi durdurulacak. Bu borçlanmaların faizlerini halkın ödediğini unutmayalım.
Adına ister “Tek Hesap” diyelim, ister “Havuz Sistemi” diyelim, uygulama gecikmiş bir uygulamadır. Kamunun nakit yönetiminin daha etkin şekilde yapılması, nakit yönetiminin daha düşük borçlanma seviyelerine ulaşması amacıyla getirilecek olan tek hesap sistemi ile nakit rezervinin güçlenmesi ve kurumların ihtiyaçlarının daha verimli şekilde karşılanması amaçlanıyor. Yine borçlanma maliyetleri de bu sayede düşecek deniyor. Tabi bu defa da hazinenin bankalara düşük faizle para yatırması olmazsa.
Kurumların günlük nakit ihtiyaçları, geliştirilen yeni bilgi işlem altyapısı aracılığıyla her gün Hazine’de toplanacak. Bu yönüyle kurumlardaki nakit planlaması önemli olacak. Hazine kurumlardan topladığı nakit taleplerini günlük bazda karşılayacak. Kapsam dahilinde yer alan her bir kuruluş tarafından tahsilat ve ödemelerin tek merkezde toplanacağı sıfır bakiyeli birer tek idare tahsilat ve ödeme hesabı açılacak. Tüm tahsilat ve ödemeler bu hesaplar aracılığıyla gerçekleştirilecek. Hesaplarda kalan bakiye, gün sonunda ‘Tek Hazine Kurumlar Hesabı’na aktarılacak. Bankalara da düşük faizle yatırılacak.
“Halen Karayolları Genel Müdürlüğü bir kamu bankasında mevduat açıp, o mevduat hesabından nakit kullanabiliyor. Ama yeni sistemde Karayolları kendisi gidip banka hesabı açmayacak, nakdini Hazine Müsteşarlığı kendi hesaplarında tutacak, nasıl Maliye Bakanlığı ihtiyacı olduğunda nakit talep ediyorsa, Karayolları da aynı şekilde nakit talep edecek.”
Necmettin Erbakan’ın Refah-Yol Hükûmeti’ndeki ilk icraatlarından biri olan ‘Havuz Sistemi’nden (parası olan kamu kurumunun ihtiyacı olana finansman sağlaması) yöntemiyle devlet bir yılda 10 milyar dolar tasarruf etmişti. 28 Şubat’ın ekonomik analizini yapan Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nun raporuna göre havuz sistemiyle iç borçlanma faiz oranların da yüzde 2,1 düşüş sağlanmıştı. Konu üzerinde iyi inceleme yapılacak olursa; 28 Şubat’ın görünen nedeni başörtüsü veya dindarlık olarak görülse de, içerde havuz sistemi, dışarıda da D-8’ler olduğu görülecektir. 28 Şubat darbe girişimiyle uygulamaya son verilmiş, bankaların da 46 milyar doları hortumlanmıştı. (Toplamda 360 milyar dolar olduğu hesaplamalara yansımıştı o yıllarda)
Böylelikle, en azından kamu döngüsünde, faizler düşmüş olacak. Bunun olumlu etkileri bütün ekonomiye yansıyacak.
Gerçi “Havuz Sistemi”nin kurucusu bugünkü tasarıyı beğenmiyor ve; ”1990’lı yıllarda kamunun parasını özel sektöre peşkeş çekmek için kurulmuş bir düzen vardı. Kamu, parasını düşük faiz ile bankalara yatırıyordu. Bankalar da aynı parayı tekrar kamuya yüksek faiz ile satıyordu. Havuz Sistemi bu çarka çomak sokmak için kuruldu. Tüyü bitmemiş yetim hakkını korumak için kuruldu. Şimdi o düzen tekrar geri getiriliyor. Tabi aynen değil de biraz traşlı ve makyajlı olarak.”
Havuz sisteminin banisi olan zatın söylemlerini de dikkate alarak uygulamayı ona göre yapmak gerekir herhalde.
HAMİDULLAH HOCA VE FIRAT ÜNİVERSİTESİ
HAMİDULLAH HOCA VE FIRAT ÜNİVERSİTESİ
Cumhuriyetin ilk yılları diyebileceğimiz 1933 yılında bir üniversite reformu yapılıyor. Bu reform gereğince de kapatılan Darulfünun/ İlahiyat fakültesi yerine, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi bünyesindeki İslâm Tetkikleri Enstitüsü kuruluyor. O dönemde yaşayan son Darülfünun İlahiyat Fakültesi hocası Şerafeddin Yaltkaya’nın 1941’de Diyanet İşleri Başkanı olmasıyla da bu enstitü kullanılamaz hale geliyor. Kapalı kalan kütüphanesi hariç aktif bir tarafı kalmıyor. 1933 yılı Üniversite Reformu’yla dağıtılan Darülfünun İlahiyat Fakültesi hocalarından işine son verilmeyenlerin kadroları da bu enstitüye aktarılıyor.
Umumi Türk Tarihi Kürsüsü hocası Zeki Velidi Togan, 1946 yılından itibaren Enstitü’yü yeniden açmak için teşebbüslerde bulunuyor. Özellikle 1951 yılında İstanbul’da yapılan “Müsteşrikler Kongresi”nden sonra çalışmalarına hız veriyor. Gerekçesi şu: “Oryantalistik tetkikler Türkiye’deki dinî hayat ve dinler tarihi ile ilgili çalışmalara ağırlık vermeye başladı, bu çalışmalara bizim de aktif olarak katılmamız lazım.” Konu fakülte kuruluna getiriliyor. Fakülte Kurulu’nda Merkez’in kurulmasına karşı en sert tepki Felsefe bölümünden Macit Gökberk ve Mazhar Şevket İpşiroğlu’ndan geliyor. “Laik bir üniversitede din araştırmaları olmaz” şeklinde özetlenebilecek fikirlerini ısrarla savunuyorlar. Tabi üniversite senatosu da direniyor. Dolayısı ile o zaman açılamayan İslâm Araştırmaları Merkezi ancak 1953 yılında açılabilmiş. “İslam Araştırmaları Merkezi”ne alınan ilk asistan da (1956’da) Salih Tuğ.
Aynı yıllarda, şimdi dünya bilim çevrelerince oldukça itibar edilen Prof. Dr. Fuat Sezgin’in gayretleriyle Muhammed Hamidullah Hoca sözleşmeli olarak ders vermek üzere getirtilmiş. Dersler Tarih bölümünde yapılıyor. Mütercimliğini Fuat Sezgin yaptığı zaman Arapça, Kemal Kuşçu yaptığı zaman ise Fransızca ders anlatılıyor. Üniversite ile hoca arasında akdedilen anlaşmada ders değil de konferans kelimesi geçtiği için Salih Tuğ, 60’lı yılların sonlarında bu dersleri gazetelerle ve küçük ilanlarla duyurarak dışarıya da açabilmiş. Böylece üniversite mensubu ve talebesi olmayan kişilerin de dinleyici olarak dersleri takip edebilmeleri mümkün olabilmiş. Buna bir anlamda üniversite-toplum kaynaşması demekte ne mahsur var?
İşte işin burasında Prof. Dr. İsmail Kara’dan bir anekdot anlatarak, bir bilim insanının halktan biri de olduğuna kayıt düşelim:
“Sinan Paşa külliyesi ile Çorlulu Ali Paşa Medresesi arasında, o fotoğraflara ve gravürlere çokça konu olan güzel sebilin hizasında Pleymut marka bir dolmuş taksi istop etmiş, dışarı çıkan şoförü, benim gibi yoldan geçenlere seslenerek “ağabi şu merete bir el atın da yolumuza devam edelim” diyordu. Yakınımdaydı, hemen el verip itmeye başlamıştım ki kolumun yanına ince mi ince, esmer ve uzun bir kol daha ilişiverdi. Prasa kol dedikleri cinsten. Bir taraftan itiyor, içimden de “bu kolla mı arabayı iteceksin?” diyerek kendi kendime tebessüm ediyor, bir taraftan da yardım hissine, merhamet duygusuna gıpta ediyordum. Birkaç adım sonra araba sarsıldı, bildik hırıltılar, sesler çıkararak çalışmaya başladı. Ellerimi silerken yan gözle o mahut “kol” sahibine de bakmaktan kendimi alamadım.
Kimi görsem beğenirsiniz? Hamidullah Hoca!
İlmin tevazua ve merhamete inkılap etmesi dedikleri herhalde böyle bir şey olmalıydı.”
Şimdi, Fırat Üniversitesi Rektöründen ve rektörlüğünden bir “Medeniyet Araştırmaları Merkezi” kurulmasını isterken belki de hem medeniyetimizin detaylı bilinmesini hem de Hamidullah Hoca benzerlerinin yetişmelerini ve gelmelerini beklemek hakkımız değil midir?
AKLA YOL GÖSTEREN KALB
AKLA YOL GÖSTEREN KALB
İnsanlar beden gözü ile renklere, basiretleriyle de gerçeklere muhatap olur diyor bir güzel adam. Bedizzaman bu ayırıma “mana-i ismi ve mana-i harfi” diye iki zamir eklemiş. Yani güneşi anlatırken; “Güneş, büyük bir ateş kütlesidir. Dünyamızdan bir milyon üç yüz bin defa daha büyüktür. Yörüngesinde kendi etrafında döner. Diğer gezegenler de onun etrafında dönerler. Bu gezegenlerden biri yörüngesinden çıkarsa yalnız güneş sistemi değil, bütün kainat hercümerç olur” bakışı olaya mana-i ismi ile bakmaktır. Halbuki aynı olaya, aynı cümleleri kurduktan sonra; “Allah bu cisimlere birçok hikmetli görevler yaptırıyor. Onlar dahi Allah’ın emrine son derece bağlıdırlar. Dünya da aynen bir saat gibidir. Ona zamanın girmesi ile gece ile gündüz, tekrarından yıllar meydana gelir.” cümlelerini eklemleyerek bakılırsa bu da mana-i harfi olur. Olayı yaratıcısıyla ilişkilendirmek veya ilişkilendirmemek, işte bütün ayrılık noktası buradadır. (Tubi or not tubi.) Yani kainat Allah’a aittir diyen insanın, kainata da Allah hesabına bakması gerekmez mi?
Batlamyus dünyayı hareketsiz kabul ediyordu. (Batlamyus, İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı ve astronom. Yaklaşık olarak 85 ve 165 yılları arasında yaşadığı kabul edilir.) Dahası bu nazariye dünyada tam bin yıl kabul gördü. Demek ki akıl yalnız başına gerçekleri yakalamada hep isabet etmeyebilir. Her şeye rağmen, söyleyenin önemli biri olmasına rağmen hakikati yakalamada “merak ve şüphe” önemlidir herhalde. Hatta ilmi gerçeklerin yakalanmasında şüphenin bir metot olarak geliştirilmesi de zorunludur zannederim. Ancak “şüphe” bir gaye değil, gerçeği yakalamada, ilmel yakin bir bilgiye ulaşmada bir araç olmalıdır. Bu konuda Gazali’nin çok nefis bir tespiti vardır: “Ben, on sayısının üçten büyük olduğunu bildiğim halde, birisi bana ‘Hayır, üç ondan daha büyüktür. İşte sözümü ispat için şu değneği ejderhaya çevireceğim’ dese ve dediğini yapsa, bende asla bir tereddüt meydana gelmez. Ancak, o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım, o kadar. Yoksa bildiğim şeyde şüphe etmem.” İşte bu bakış insanı gerçeği yakalamaya götürür.
Keza Kur’an’ın ifadesi ile (Bakara/260); Hz. İbrahim’in, “Ya rabbi, ölüleri nasıl diriltirsin?” sorusunda da esas olarak ilmelyakinden aynelyakine hatta hakkelyakin bir bilgiye ulaşması ile “kalbinin itminana ermesi” amacı vardır.
Rasyonalistler akla, sufiler kalbe iltifatla hayatlarını sürdürürler. Halbuki esas olarak kalb-akıl birlikteliğine ihtiyaç vardır. Toplumsal meselelerimiz de bu birliktelikle sonuca ulaşır. Yalnız akıl şüpheciliğe kapı açabilir. Aklı gönülle birleştirmek gerekir. Çünkü; “Cünun farklı farklı olduğu gibi, fünun dahi bir nevi cünundur.”
Aklın imalatının, zihnimize depo ettiğimiz bilgi ve tecrübelere göre olacağını devamlı hatırda tutup, zihin deposuna çirkin yüklemeler yapmamaya gayret etmek gerekir herhalde.







