FİKİR DÜNYAMIZIN YILDIZLARI (l)
FİKİR DÜNYAMIZIN YILDIZLARI (l)
68 kuşağı denilen, genelde 1945 sonrası doğumlu olan üniversite gençleri, o yıllarda iki gurupta toplanmıştı. Bir gurup çeşitli fraksiyonları ile kendilerine genelde “sol” denilen guruptu. İkinci gurup, her tonu ile kendilerini “sağ” cenahta gören guruptu. O yıllarda basın-yayın hayatına daha çok sol gurup hakim olduğu için, 68 kuşağı hep sol olarak anılmıştı. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan ve Sadun Aren gibi isimler hem önemli kalemşörlerdi hem de geniş halak kitlelerini etkileyebilen söz ustalarıydı. Müslümanlara ait olan; “Kula kulluk yetsin artık” mottosunu bu insanlar kullanıyorlardı o yıllarda. Zaten 1965 seçimlerinde TİP’in seçilmişleri de bunlar oluyordu.
Şimdi sağ ve sol kavramlarını daha çok fikir ve aksiyon dünyasının uzağında kalanlar kullanıyor. İdeolojiler biraz hükmünü kaybediyor.
O yılları takip eden zaman içerisinde ülkede yöneticilik yapan, fikir imal eden esas gurup ikinciler olmuştu. Yer yer Necip Fazıl ekolü, yer yer Nurettin Topçu ekolü, manevi kişilikler olarak; Hasip Efendi, Abdulaziz Bekkini, Mehmet Zait Kotku, Abdulhakim Arvasi hep bu dönemin imza sahipleri.
Orhan Okay, Ahmet Kabaklı, Mustafa İsen, Sedat Çelikdoğan, D. Mehmet Doğan, Ferruh Bozbeyli, Emin Acar, Atilla Maraş, Ezel erverdi, Mehmet Sılay, Ercüment Konukman, Mustafa Kutlu, İbrahim Çelik, Mehmet Kaplan, Hüseyin Hatemi, İhsan Sezal, Yılmaz Yalçıner, Rasim Cinisli, Atilla Koç aklıma ilk gelen isimler ve hepsi de ya 68 kuşağının insanları veya 68 kuşağına yön veren insanlar.
Ahmet Kabaklı, Mehmet Kaplan ve Orhan Okay 1940 sonrasında Topçu’nun halkasında bulunan isimler. O yıllarda Osman Yüksel Serdengeçti, daha çok Necip Fazıl’ın etki alanında ve kıvrak zekası nedeniyle ender bulunabilecek bir espri adamı. Çocuğu olmamıştı Osman Yüksel’in. Bu nedenle de; “Bu dünyada ne çektiysem iki İsmet’ten çektim. Biri hürriyetimi, bir zürriyetimi kesti” diyordu hanımın isminin İsmet olmasından dolayı. “Serdengeçti” dergisi bir zamanlar tıpkı “Büyük Doğu” gibi kapış kapış satılır ve okunurdu. Dergi fazla takibata ve kapatılmaya maruz kaldığından, abone sistemi ile çalışmazmış. Serdengeçti’nin ceketi belki buruşuktu, gözlükleri belki çok temiz değildi ama yüreği pırıl pırıldı. Önemli bir mücadele adamıydı merhum.
Nurettin Topçu belki de kalıcı düşünce ve hareket adamı yetiştiren önemli isimlerden biridir. Avrupa tahsilinde Sorbon’u birincilikle bitirdiği için, üniversite geleneği icabı olarak onu ödüllendirecektir. Kendisine altın saat mi yoksa ABD ve Kuzey Avrupa yolculu mu istersin diye sorarlar. O da başka tercih hakkım var mı diye sorar. Evet cevabını alınca; “Sorbon Üniversitesinin giriş ve çıkış kulelerinde 24 saat Türk bayrağı dalgalansın” der. Ve arzusu derhal yerine getirilir. Memleket ve bayrak aşkı işte böyle birisi Topçu.
Mesela Nurettin Topçu Kazanlı Abdulaziz Bekkini Hazretlerine intisap ederken; bu irtibata şahitlik eden Necmeddin Erbakan, Lütfi İkiz, Mehmet Şevket Eygi, Ferruh Bozbeyli, Emin Acar ve Rahmi Eray aynı sohbetin ve aynı kapının aşinalarıydı. Hep aynı çeşmeden su içen insanlar. Bu insanların hepsi de bu ülkede hep “önde” olmamışlar mıdır?
O yıllarda hakim kanaat; “Türkiye’nin dertleri de var, imkanları da. Fakat teorisi yok.” Sonra bu isimlerden bazıları Türkiye’nin kalkınmasına, dünyada ve özellikle İslam coğrafyasında kalıcı izler bırakmasına olumlu hamleler gerçekleştirdiler. Necmettin Erbakan ve Turgut Özal bu iklimin önemli isimleriydiler. Meşhur D-8 projesini hayata geçiren Erbakan’a bu fikri şekillendiren teorisyen, yukarıda ismi geçen Sedat Çelikdoğan’dı.
Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı D. Mehmet Doğan, Nurettin Topçu için “iflah olmaz bir Mehmet Akif hayranı” diye tanımlama yapıyor.
NEVZAT ÜLGER
BATI KİTABEVİ VE BİRKAÇ ŞAİR
BATI KİTABEVİ VE BİRKAÇ ŞAİR
Şehrimizde güzel bir faaliyette imzasını yeniledi BATI Kitabevi. Hayırlı bir hizmet olarak “Herkes okusun diye kitaplar 2,3,5,7 ve 9 lira” sloganı ile tek kişilik bir kitap fuarı açtı. Ben de birkaç defa uğradım ve 10-15 kitap aldım. BATI Kitabevi sahiplerini ve yöneticilerini tebrik ediyorum.
“Edebiyat Dünyamızdan Hoş Sedalar-lll” aldığım kitaplardan biri. Abdullah Satoğlu hazırlamış eseri. Eserde çok isim var.
Eserde ismi geçenlerden biri de hem şehrimiz, destan şairi; Niyazi Yıldırım Gençosmağlu. Ben onu 1983 yılında Ziya Yıldırım vasıtasıyla ziyaret etmiştim. Yanılmıyorsam M.E.B. Yayımlar Genel Müdür Yardımcısı idi.
“En güzel marşını vurmada mehter, / Ya Allah… Bismillah… Allahu Ekber…” mısralarını ihtiva eden “Malazgirt Marşı” onun destanlarından biri.
“Koç yiğitlerin harman olduğu, gök mızrakların orman olduğu, tekbirlerin gönüllere ferman olduğu, zaferlerin Tanrı’dan ferman olduğu” ünlü meydanlar Gençosmanoğlu’nun kelimelerle at koşturduğu mekanlar.
Kitapta ikiyüzü aşkın şiiri bestelenmiş, yakın zamanda vefat eden Cemal Safi ayrı bir güzellikte takdim edilmiş. Hani, yakışır da işin doğrusu.
“Yıldızlara baktırdım, fallara çıkmıyorsun / Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa. /Pencereden bakmıyor, yollara çıkmıyorsun / Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa.” Bu ve benzeri nefis şiirleri var Cemal Safi’nin. İlk şiirlerini besteleyen Orhan Gencebay; “Cemal Safi’nin şiirlerini bestelemek çok zor. Çünkü o güçlü ifadeleri bozarım diye korkuyor insan.” diyordu.
Cemal Safi bir davette Yavuz Bülent Bakiler’le aynı masaya düşmüştür. Yemek ziyafetinde alkol ikramı yasaktır. Yemekten sonra köşesine çekilen Cemal Safi, bir peçete kağıdına bir dörtlük yazarak Yavuz Bülent beye gönderir: “Davette önümüze geldi emrivakiler /İşret ikram etmekten men edilmiş sakiler / Kahi tespih, kahi dem çeken kalenderim ben; /Meşrebime uymuyor Yavuz Bülent Bakiler.”
Yine meşhur şairlerimizden Yahya Akengin’in düzenlediği “Dede Korkut Şölenleri”nden birine zamanın Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz ve Cemal Safi de katılmış. Hani Ömer Hayyam bir rübaisinde; “Kim demiş ki haram yemezmiş Hayyam? /Ben, haram ile helali karıştırmam. /Yar ile içtiğim şarap helaldir / Onsuz içtiğim su bile haramdır” mısralarına sanki nazire olsun diye Cemal Safi’nin de meşhur “Vurgun” şiirinde; “Seninle cehennem ödüldür bana /Sensiz cennet bile sürgün sayılı” sözlerinden ötürü çok tarizlere muhatap olmaktadır. Yahya Akengin de latife yollu, Diyanet İşleri Başkanına:
-Hocam, ne olacak bu arkadaşın hali? diye sorunca, Mehmet Nuri Yılmaz da; “Cemal Safi bu sözleri mecazi manada kullandığından, mahzuru yoktur” diye bir yorum yapınca, Akengin, Cemal Safi’ye döner ve; “Bak senin için en yüksek makamdan fetva aldım… Bundan sonra dünya ve ahiret hayatını bana borçlusun” diye espri yapar.
Kitaptaki bir başka isim de, 1970’li yıllarda “Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi” mahlası ile yazılar yazan Dilaver Cebeci. Onun bestelenen meşhur; “Baş koymuşum Türkiye’min yoluna / Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm. / Asırlardır kır atımı suladım, / Irmağının akışına ölürüm” mısralarının da içinde yer aldığı “Türkiyem” isimli şiiriyle başlamış yazı. Sevinç Çokum’un ifadesi ile; “Onun (Dilaver Cebeci’nin) şiirlerinde öyle hüzün bulamazsınız. O kederini bile haykırarak söyler.” Malum 2008 yılında vefat eden Dilaver Cebeci, ilahiyatçı bir öğretim üyesiydi.
Seyrani’nin; “Cezbe dilden midir dilberden midir? /Dil bilmez, dilberden soramıyorum” dizeleri aklıma geldi nedense.
Çok isimler var elbette ama esas dikkat çekmek istediğim, BATI Kitabevi’nin bu anlamlı ve güzel hareketine teşekkür etmekti. Bu arada birkaç isme de yer verdik yazıda. Olsun, marifet iltifatı gerektirir. Allah cimrileri sevmez.
NEVZAT ÜLGER
ENFLASYON ÜZERİNE “MESELA”!
ENFLASYON ÜZERİNE “MESELA”!
Hem dünyada hem de Türkiye’de ekonomik kriz var. Her ülke kendi ölçeğinde bu krizlerden etkileniyor. Bu krizlerden en az etkilenmenin yolu; üretimi artırmak tezine güç katıyor. Arz talebi aşarsa ucuzluk olacağını ekonomi sözcüğünü bilmeyenler de anlıyor.
Hatta şöyle de düşünmek mümkündür. Krizler sonucu meydana gelen enflasyon, acaba maliyet enflasyonu mu yoksa üreticilerin yüksek kar elde etmek hırslarının sonucu mu? Çıkan sesler daha çok birinci şıkkı işaret ediyor. Maliyet unsurlarına dikkat edersek, etkisi bakımından daha çok kamuyu mu görüyoruz acaba?
İşin burasında desek ki; krizlerin ve sistemlerin açmazı faizden kaynaklanıyor, faizli sistem artık çalışmıyor, acaba ne gerekir?
Ekonomik sistemin aksama nedenleri, yani ekonominin çıkmazları iyi kavranmalıdır.
Ülkede tasarruf yapabilme olanağına sahip olanlar, sahip oldukları tasarruflar üzerinden yüksek oranlı enflasyonun etkisini daha sınırlı hissediyorlar. Buna karşın ücretli kesimin büyük bölümü, işsizler, gelir düzeyi düşük olanlar, ücretini zamanında alamayanlar, geçimlerini sürekli kredi kartları üzerinden borçlanarak sağlayanlar açısından ‘yüksek enflasyon’ ekonomik tehditlerin başında geliyor.
Rahmetli Turgut Özal topluma bir kavramı iyice ezberletmişti; “Orta Direk.” “Orta Direk” tabir edilen toplumun bel kemiği incelmiş, toplumu olumlu ya da olumsuz etkileme gücünü kaybetmişse, faize biraz daha dikkat etmek gerekir. Faiz; (dolayısı ile enflasyon) toplumun daha düşük gelir gurubundan, varlıklı kesimine doğru varlık/para transfer ettiğinden “orta direk” ince hilale dönmüşse dikkatlerimizin frekans ayarlarına çevrilmesi gerekir.
Ekonomide temel bir kural vardır: Altın paradır. Altın uluslararası paradır. Dünyadaki tüm altınlar uluslararası paradır. Dünyadaki arz edilmiş tüm mallar da uluslararası servettir. Mevcut altın miktarı mevcut ürünlere bölündüğünde genel fiyat ortalaması meydana çıkar. Bu sayede arz ve talep kanunları oluşur, üretim ve tüketim arasında denge kurulur. Yani üretim gücü yüksek olan ülkelerde fiyatlar düşüktür. Bölen ne kadar yüksek olursa bölüm de o kadar düşük olur.
Yenidünya sisteminde (1945’ten günümüze) uluslararası ticarette altın yerine dolar ikame edilince, özellikle (1973’te Bretton Woods sonrasında) yeryüzüne iki para hâkim olmaya başladı. Biri ülkelerin milli paraları diğeri de dolar. Bu da ekonominin kanunlarına aykırıdır. Bir piyasada iki para çalışmaz. Değil mi ki bir ülkede iki para birimi tedavüldedir; vücuttaki kanın bozulması gibi ülkede de para sağlığı bozulmuş demektir. Para sağlığı bozulan ülke; kan sağlığı bozulan vücut gibidir.
“Sebep-sonuç” etkileşiminden “ekonomik sarmal” meydana gelir. Bu anlamda ekonomide “ücret-fiyat” ve “enflasyon-devalüasyon” en sık rastlanan, durdurulması zor belalı sarmallardır. Türkiye bu sarmallardan 70 yıldır çok çekmiştir.
Enflasyon sarmalı; fiyatlar genel düzeyinin bir kez yükselmeye başlamasıyla çeşitli gelir gruplarının yarattığı gelir çekişmesi nedeniyle maliyetlerin artması, maliyet artışları sonucunda da fiyatlar genel düzeyinin daha da yükselmesi biçiminde ortaya çıkan bir iktisadi olay. Kısır döngü.
Enflasyon; geçen yıl cebinizdeki 1000 lira ile bugün kabaca ancak 800 liralık alışveriş yapabilmek demektir. Ben bunu bizzat yaşayarak görmüştüm: Hani 2005 yılında paradan 6 sıfır attık. O yıl Hacca gidenler 100 Türk lirası verip 240 Suudi Riyali alıyorduk. Şimdi 240 riyal almak içim 350-400 lira vermek gerekiyor diyor hac ve umreye gidip gelenler. Paranız kıymetli ise sizin insanlarınız da dış ülkelerde önemli oluyor doğrusu.
Tüm ödemeler altına endeksli TL üzerinden yapılırsa ne olur? Bunun ekonomik zararı var mıdır? Borç ve alacaklar, fiyat ve ücretler aynı oranda artacağı için mikro ekonomide etkisi sıfır olmaz mı acaba?
Tabi şunu biliyoruz; yasakla faizden kurtulmak mümkün olmaz, çözüm üretim ekonomidir. Başlarken “mesela” demiştik ya!
NEVZAT ÜLGER
KALKINMA, ÜRETİM DEMEKTİR
KALKINMA, ÜRETİM DEMEKTİR
Türkiye beşeri sermayesini ve sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynaklarını verimli kullanabilirse, 2050 yılında dünyanın ilk on ülkesi arasına girer. Bu yükselme iddialarına maalesef yabancılar bizden daha fazla inanıyor. Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları, gerek jeopolitik-jeostratejik olarak gerekse sahip olduğu ekonomik imkanlar nedeni ile önemli bir cazibe merkezidir.
Hangi işi yapıyor olursa olsun, insanlarımız yaptığı işi en iyi ve dünyanın her yerinde aynı özgüvenle yapabiliyorsa, 2050 yılını daha yakına çekmek mümkündür.
Önce birkaç rakam vereyim:
- Türkiye’de 3,5 milyon KOBİ faaliyet gösteriyor.
- Ülkedeki işletmelerin % 99’u KOBİ tanımı içerisine giriyor.
- Ülkedeki istihdamın % 73,5’ini KOBİ’ler sağlıyor.
- Yıllık cironun % 65’ini KOBİ’ler elde ediyor.
Bu olumlu göstergelere rağmen, KOBİ’ler finansmana rahatlıkla uzanamıyorlar. Nakit akışına, her yeni teknolojiye, nitelikli insan gücüne ulaşmada sorunlar yaşıyorlar. Teşvik ve desteklere erişimde de zorlukları var.
Elbette bunlardan ötürü hemen suçlamaya geçmek yerine imkanlar ve yapılması gerekenler iyi anlatılmalı, ilgili STK’lar, üyelerini bilgilendirmelerinin yanında, konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini ilgili mercilere iletmelidirler. Teknolojik dönüşümler iyi anlatılıp konu ile ilgili yapılması gerekenler anlatılabilinirse sonuç alınabilir.
Öncelikle siyasetin dışlayıcı dili gündemin ilk sıralarından düşürülmeli, üretim ve üretime giden mekanizmalar öne alınmalıdır. Üretim olmadan kalkınma olmaz. Nitelikli insan yetiştirmeden kalkınma olgusu arzu edilen düzeye gelemez. Ülkemizdeki işsizliğe biraz dikkat edelim; işsizlerin büyük çoğunluğu ya okur-yazar değil, ya ilkokul mezunu. Sonra genel lise mezunları işsiz. Ama meslek okul mezunları ile yüksek okul mezunlarında da işsizlik var. Neden? Demek ki bu kurumların yeterli nitelik ve beceri kazandırma başarıları eksik.
Tarım toplumu olma özelliğimiz hala baskın bir öğe. Sanayide ciddi bir yatırım boşluğu var. Ekonominin üretken istihdam meydana getirme gücü sınırlı. Bunun nedeni ekonomide hatalı kaynak dağılımı olabilir mi acaba? Kaynaklar ekonominin verimliliğini önleyen kamu kesimince israf edilmemelidir. Rant ekonomisi önemle mercek altına alınmalıdır. Büyüme; yatırım, üretim ve ihracat üzerine kurulmalıdır. Sıcak paraya, borca ve çoğunlukla tüketime dayalı bir ekonomiden ziyade, üretime dayalı bir model daha gerçekçi olmaz mı? 1983-87 arasında bu model uygulanarak ülkede önemli bir sıçrama sağlanabilmişti. Ama hemen rant ekonomisine geçince ülkede daha çok “yeraltı ekonomisi” konuşulur olmuştu zannederim. Çünkü bu yıllardan sonra DPT gibi devasa bir kurum pasifleştirip devreden çıkarılınca, ne insan gücü planlaması, ne eğitim planlaması, ne bütçe performansı gibi konular artık devletin sistematik kurgusunda yer alamadı, tamamen siyasi mekanizmasının kontrolünde yol almaya başlamıştı.
Bir ülkede işsizlik artıyorsa; gelişme düzeyi, nüfus artışı düzeyinden düşük demektir. Çünkü her yıl artan nüfusa yetecek konut ve iş alanı meydana getirmek zorunluluğu var. Eğer bu olmazsa, gelir dağılımının bozulması sonucu belki rant ekonomisinin belki de “yeraltı ekonomisi”nin karşımıza çıkması beklenebilir. Özellikle son 30-40 yıldaki iç ve dış göçler ülkenin kimyasını bozmakta önemli bir etmendir. Göçler çoğunlukla niteliksiz insan gücü anlamına geldiğinden sonuçları da olumsuz oluyor çoğunlukla. Türkiye’de iç göçler nedeniyle farklı şehirlerde yaşayanların sayısı Avrupa’daki nüfus hareketlerinden daha yüksek. Göçlerin, olumlu yanlarının yanında, genellikle toplumsal otokontrolün kaybolması sonucu, kuraldışı davranışların arttığını söylüyor araştırmalar.
Kalkınmak ve büyümek için, aş ve iş için, bölgesel güç olup 2050’de dünyanın ilk on ülkesi arasına girebilmek için en büyük çare “üretim ekonomisi”dir.
NEVZAT ÜLGER
BELEDİYE NE YAPACAK DİYE BEKLİYORUZ
BELEDİYE NE YAPACAK DİYE BEKLİYORUZ
31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimleri (Belediye başkanlığı-il genel meclisi-belediye meclisi ve muhtarlık seçimlerini) geride bıraktık. Elbette seçimlerde birer kişi kazanacak ve diğerleri de kaybedecekti. Öyle de oldu ve süreç kapandı. O sürecin, siyasi parti yetkililerinin dışında kalan insanlar tarafından konuşulmasına artık gerek kalmamıştır zannederim. Bu toplum enerjisini olumlu kullanabilmelidir.
Süreç sonrası ile ilgili birkaç cümle söylememiz gerekiyor.
Belediye meclisi üyelerinin tıpkı muhtarlık seçimleri gibi isteyen herkesin aday olup, her mahalleden bir temsilcinin seçilmesi yoluna gidilerek, belediye teşkilatı bulunan yerlerde muhtarlıkların kaldırılması daha akılcı bir yol olabilir. Böylece belediye meclisinde her mahalleden bir temsilci bulunacak ve o mahallenin meselelerini belediye meclisine taşıyacaktır.
Belediye başkanının bir partiden olması yeterlidir. Ayrıca belediye başkanına üç tane de kontenjan hakkı verilerek bazı yetkilerle/görevlerle yetkili kılınmaları da sağlanabilir.
Bu arada belediye teşkilatı bulunan yerlerde muhtarlıkların niçin seçildiğini izah edecek kimse var mıdır acaba? Demek ki belediye meclisi üyeliği yolu açılırsa, insanlar muhtar olmak yerine belediye meclisi üyesi olmak için çalışırlar ve daha da iyi olur. Şehirler kazanır, mahalleler kazanır.
Belediye teşkilatının bulunduğu yerlerdeki muhtar sayısının 38-39 bin olduğu resmi rakamlarca ifade edilmektedir. Bu günkü muhtarlık anlayışı esasen tarım toplumunun yapılanmasında kullanılmaktaydı. Osmanlı nüfusunun % 90’ı köylüydü. Bu gün ise köy nüfusunun şehir nüfusuna oranı %7’dir. Demek ki tarım toplumu anlayışını aşmamız gerekiyor. Tarım toplumunu aşmayı gündemine alamayan toplumların sanayileşme yolunda nasıl hareket edecekleri de ayrı bir konudur.
Artık belediyenin yeni idari kadrolarının da şekillenmesi ve ismen belirlenmiş olması gerekir. Şimdi yeni icraatlar bekliyor toplum. Gerçi akşam (22.04.2019) telefonlarımıza 8 adet müdürlüğe kimlerin atandığı bilgisi geldi. İnşaallah gerisi de gelir.
Yan kuruluşların sistem dışına çıkmaya çok müsait oldukları hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Kültür Park ile Zafran ve Cip mesire alanlarının hizmet kaliteleri artırılırken, güvenlik konusu ihmal edilmemelidir. Bu tür yerlerin özelleştirilmesi en son düşünülecek alanlar olmalıdır. Çünkü hiç parası olmayan insanlarında vatandaş oldukları unutulmamalıdır.
En küçük birimlerdeki STK mensupları ile her kademeden siyasilerin adlarını sokaklara, okullara ve binalara verme yarışı içine girmeleri, sürekli görünür ve bilinir olma dürtüsüyle gündeme gelmek için her türlü çabanın gösterilmesi, üzerinde açık yüreklilikle düşünülmesi gereken hususlardandır. İltifat yapılan marifete uyumlu olmalıdır. Hak yemek de, fazladan hak vermek de zulümdür. Elbette bu biraz da belli mevkilere hak etmeden, tepeden inme olarak gelenlerin, bu yolla kendilerini topluma kabul ettirme hareketi olduğunun ispatıdır. ..Parkı, …sokağı, …evi, …okulu vd. Kültürü parasal gelişmenin arkasında kalmış bir toplumu mu işaret ediyor acaba?
Siyaset kurumunun ve bürokrasinin rasyonel işleyişi için, yakın akrabalık ilişkisine sahip olanlar belediye yönetiminde ast-üst hiyerarşisi içinde yer almamalı, personel alımlarında kişinin kökenine, bölgesine ve şehrine odaklanılmasının önüne geçilmeli, istisnai atamalar açık ve şeffaf bir şekilde belirlenmelidir. Bunun çok kötü örneklerini bu toplum rahatlıkla müşahede etti.
“Türkiye Cumhuriyeti, 82 milyon vatandaşın ortak iradesinin ve sahiplenmesinin eseridir. Dolayısıyla, insan onuru ile taçlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı kimliği taşıyan hiç kimse hiç bir makam ve güç sahibi tarafından tahkir edilmemeli; inancı, cinsiyeti, engeli, dili, ırkı, siyasi düşüncesi, felsefi anlayışı ve hayat tarzı sebebiyle ayrımcılığa maruz bırakılmamalı, herhangi bir şekilde nefret söylemine muhatap kılınmamalıdır.”
NEVZAT ÜLGER
KAVGA ABD’DE
KAVGA ABD’DE
Huntington kavgadan yana. Ancak pek de başarılı olamadı. Türkiye ve İspanya’nın organize ettikleri “medeniyetler ittifakı” medeniyetler savaşına imkân tanımadı.
İçinde yaşadığımız medeniyet Batı Medeniyeti’dir. Bugün dünyada çatışma Batı ile diğer medeniyetler arasında yaşanmaktadır. “Postmodern” lafı yanıltıcıdır. Çünkü bu medeniyet bitmemişti.
Sanayileşmenin en büyük ihtiyaçlarından biri de pazardır. Batı için de diğerleri için de üretilenleri satmak kolay iş değil. Bu işin arkasında küresel bir kültür var. İhtiyacı üretecek kültür arka planını meydana getirmek lazım. İktisadi emperyalizm başlamadan, eğitim-öğretim emperyalizmi söz konusudur. Bunun en güzel örneği Amerika’nın 1830’lardan sonra Anadolu’nun birçok şehrinde açtığı kolejlerdir. Keza Almanya ve Fransa’nın da aynı amaçla açtıkları kolejler vardır. Babalarının hayrına yapmadılar bunları. Buraya Batı kültürünü boca edecek ki burada üretilen mallara ihtiyaç duyulsun. Kültürünüzde birtakım tüketim alışkanlıkları yoksa buna alıştırılmanız gerekir. Sadece yiyecek içecek değil onun arkasındaki bütün kültür dünyası da gerekir. Eğitim ile geldiler ama basın yayın yoluyla yaptıkları propaganda ile devam ettiler. Hülasa, “Emperyalizm; sömürgeleştirilmiş ülkelerin değişime uğratılması hareketidir” diyebiliriz.
- yüzyılda Avrupa, dünyada hâkimiyetini tesis edip, dünya sistemini kapitalist iktisadi kültüre göre tasarladı. 18. yüzyıldan itibaren de İslâm âlemine galip gelmesinden sonra, Müslümanlar, olup biteni izah etmek için daha çok “ahlak” eksenli görüşler öne sürmeye başladı. Batı belki ahlaki değildi ama vatandaşlarının hepsi kanun karşısında eşit değil miydi? O halde çökmesi gereken sistemler adaletsiz olanlar değil midir?
Batı Medeniyeti de, çökmek yerine aksine medeniyetini tahkim edip, etki alanını genişletti. Diğer bir ifade ile kapitalizm doktrinini ve uygulamasını “Neo-liberalizm” adı altında yenilemeyi başardı. Neoliberalizm insanları mutsuz etmeye devam ederken, doğrusu zor kullanarak da olsa etki alanını genişletmeye devam ediyor.
ABD’nin “müzmin siyasetnamecisi” Huntington 1980’lerde “Batı için temel problem İslami fundamentalizm değil İslam’ın kendisidir” diyerek bilinçaltını sergilemişti. Aynı patolojik yargıyı 1990’larda da sürdüren Huntington, Batı’nın diğer medeniyetlerle girişeceği savaşın merkezinde yine İslam’ın yer alacağını ilan ediyordu.
Dedikleri gibi 2000’lerden sonra komünizm yerine İslam’ı hedef seçen ABD, kılı kırk yaran stratejik hesaplarına rağmen ummadığı darbeler aldı.
Bu asrın başında tek süper güç kalma hayalleri kuran Washington şimdi halkına şiddet uygulayacak kadar acze düştü. Batılıların üçüncü dünya için kullandığı “siyasi çürüme” ifadesi bugün ABD’yle özdeşleşmiş durumda. Fukuyama dâhil birçok sosyal bilimci, peş peşe yazdıkları “ıslahat layihaları” ile Amerikan yönetimindeki arkaikliği, oligarşik hantallığı, iş çevrelerinin lobiler yoluyla siyasette oluşturduğu sadist tekeli rapor etmek için yarışıyor.
En ciddi çıkış ise Princeton’dan geldi; ABD’nin demokrasi olmadığı, siyasetin halktan çok bir avuç zenginin çıkarını savunan ve onlar için kanunlar yapan bir oligarşiye dönüştüğünü vurguladı.
Görünen o ki, polisin siyahileri çekinmeden öldürdüğü “yeni dünya” sadece zincirlerle getirilen Afrikalılar için değil Avrupa’dan sürülen beyazlar için de bir cehenneme dönüşüyor.
Avrupa’daki krizleri de eklersek, ciddi bir “Batı sorunu” ile karşı karşıyayız. Değerlerini evrensel doğrular diye dayatan ABD ve Avrupa’nın bugün orta sınıfları fakirleşiyor, endüstrisi eskiyor, kentleri iflas ediyor, alt yapısı çürüyor.
Ülkeler eğitim sistemini finanse edemiyor, sağlık mekanizmaları zorda, siyaset işlerliğini kaybetti. Toplumsal katmanlar, kültürel ve sosyo-ekonomik bunalımın eşiğinde.
Avrupa’daki ırkçılık ile ABD’deki siyahilere yönelik “devlet şiddeti” nedeniyle patlak veren krizlerde de gördüğümüz üzere kutuplaşma ve ümitsizlik had safhada.
Rüyaları kâbusa dönüşen Amerikalılar, oyunu artık Asya, Afrika ve Ortadoğu’dan çok Ohio, Detroit, Ferguson veya Baltimore’da kurmak istiyor.
NEVZAT ÜLGER
ZULÜM, DEMOKRASİNİN DEĞİL, ADALETİN ZIDDIDIR
ZULÜM, DEMOKRASİNİN DEĞİL, ADALETİN ZIDDIDIR
Batı medeniyeti aslında bir ideolojidir, esası sermayeciliğe dayanır. İkinci bir inceliğe daha dikkat çekelim; Maddecilik ve Maddiyatçılık farklı kavramlardır. Maddecilik, varoluşun maddeden olduğunu ileri süren felsefi bir görüştür. Oysa maddiyatçılık bir hedeftir ve hayatta her şeyi çıkar ilişkisine dayamaktadır. Bu anlamda sermayecilik bireyci, maddeci ve maddiyatçıdır.
İngilizlere sermayeyi 1496’da Portekiz’den kovulan Yahudiler sağladılar. İngiltere’ye daha önce giden Tapınakçılar, zanaatkarlığı üst seviyeye çıkardılar. Bu etkinliğe, Yahudiler beraberlerinde getirdikleri mali kaynakla destek verdiler. Böylece İngiliz- Yahudi İttifakı kuruldu. O etkinliği besleyecek esas kaynak daha sonraları İngiltere dışındaki sömürgelerden gelecekti. Sömürgecilik o şekilde başladı. Hammaddeyi sömürgeden getirdiler, İngiltere’de işleyip mamul olarak sattılar. “Mısır pamuğu” uzun seneler İngiltere tekstilini böyle besledi. Tabi sömürgelerden getirilen köleler de ucuz işçiler olarak çalıştırıldı.
Böylece sistemin mali kısmını sağladılar, onların işi maliyecilik. Zaten ideolojinin adı da odur; Mali sermayecilik veya Finans Kapitalizmi. Bankalar, sermaye kuruluşları hep Yahudiler tarafından kurulmuştur. Dünyadaki bankaların yüzde 80-90’ı Yahudi’dir, kredi derecelendirme kuruluşları da öyle.
Küresel çaptaki emperyalizme küreselcilik diyoruz. Bugün bütün dünyaya istisnasız “Batı Kültürü” kabulünü bu yolla getirdiler. Bunu yumuşak yoldan kabul etmiyorsanız okullarla, propaganda; daha da olmuyorsa topa tutarak yaptılar. Afrika, Asya ve Amerika’daki savaş gemileriyle sömürgeciliğe karşı çıkan ülkeleri topa tutular. Bu birlikteliğin tek nihai amacı; nasıl olursa olsun kazanmak. Paradan başka amaçları yok.
20. yy’da bu yöntem değişti, silahın yanında ideolojik öğretime dayalı baskı rejimi geliştirildi. Bunda başarılı olmak için demokrasi kullanıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce hakim ideoloji Faşizm. Kendine benzetmeye çalıştığı her topluma, demokrasiyi benimsetmeye çalıştılar. Bunun arkasında duran gizli güç Kültür Emperyalizmi’dir.
Demokrasinin karşıtı zulüm değildir. Zulüm, adaletin zıddıdır. İdealize ettiğimiz devlet, hukuk devletidir. Ancak demokrasi hukuk devletini getiriyor diye bir şey yok. Nasıl cumhuriyetle demokrasi farklı ise, demokrasi ile hukuk da farklıdır. Kanun devleti hukuk devleti demek değildir. Yığınla demokrasi ülkesi vardır, ama oralarda hukuk üstün değildir. Hukuku esas aldığımızda dünyada sınıfta kalan ülkelerin sayısı çok kabarık olur.
Batıcılığın ya da emperyalizmin arka planında din yoktur. Bugün Doğu’nun en büyük takıntısı, özellikle emperyalizmle Hıristiyanlık birlikteliğinden bahsetmesidir. Sermayeci, kapitalist, emperyalist sistem Hıristiyanlığı başat kılmaya çalışıyor görüşü oldukça yanlıştır. Her şeyi olduğu gibi Hıristiyanlığı da bu işlerine alet etmektedir. Sömürgeleştirmeyi amaçladığı diyara “kendi” Hıristiyanlık anlayışını sokmaktadırlar. İngiliz’in Amerika’ya götürdüğü mezhep Angilikanlık’tır. Oysa Hıristiyanlık, Katoliklik üzerine kuruludur. İngilizler bu dini millileştirmişler.
Batı medeniyetinin taleplerini karşılıyorsanız yaşamaya hak kazanırsınız. Karşı çıkarsanız toplum ya da birey fark etmez ortadan kaldırılmanız gerekir. Önce sizi iktisatça mali bakımdan alt etmeye çalışırlar. Olmazsa bedenen götürürler. Bunun örneğini Afganistan’da gördük.
Çin ve Hindistan Batı ile hesaplaşır mı? Hayır, katiyen yok böyle bir hesaplaşma. Onlar ayrı bir medeniyet tasarısı ile çıkmıyorlar ki, İngiliz Yahudi Medeniyeti’nin değerleri ile yaşıyorlar. Çin’in duruşu, milli üretimi üzerinedir. Ama kültür olarak Çin Medeniyeti’ne değil Batı Medeniyeti’ne dayalıdır. Dikkat edilirse ABD veya Avrupa ülkeleri Çin’e öyle şiddetli karşı durmuyorlar. Köşe kapmaca yarışındalar. Rusya’da da öyle değil mi? Rusya’da Batı medeniyetine karşı çıkan çok küçük entelektüel bir azınlık var. Hepsi o kadar.
Batı Emperyalizmi’nin üç ana üssü var. İngiltere, ABD ve İsrail. Bütün çabaları, İsrail’i mümkün mertebe her türlü tehlikeden uzak tutmak. Bugün İsrail Devleti topraklarında yer alan Filistinliler’i top-yekûn sürecekler. Bunun için Irak’ta Saddam’ı devirdiler, Suriye’de savaşa kalkıştılar, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in iktidarını sonlandırdılar. Gözümüzden kaçan bir başka nokta da, Suudi Arabistan ile Mısır Akabe Körfezi kıyısında üç dev şehir inşa ediyor. O şehirlerde İsrail’deki Filistinliler yaşayacaklar. Yani Filistinliler bugün yaşadıkları topraklardan çıkarılacaklar.
NEVZAT ÜLGER
MERHUM TURGUT ÖZAL
MERHUM TURGUT ÖZAL
Ülkeye hizmet etmiş, önemli işler başarmış insanlar belli zamanlarda anılmalıdırlar. Turgut Özal onlardan biridir. Ticarette, yatırımda, ihracatta, fikir ve düşüncede, din ve vicdan özgürlüğünde, siyasette, bilimde, parada, yazma ve konuşma alanlarında en büyük serbestlik onun döneminde yerleşti bu ülkeye.
1927’de Malatya’da dünyaya gelen Özal, 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünü tamamlayarak Elektrik İşleri Etüd İdaresinde çalışmaya başladı.
ABD’de, “mühendislik ekonomisi” alanında uzmanlık eğitimi gördü, Türkiye’ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi. Bu esnada EİEİ’nin başında Süleyman Demirel vardı. O yıllarda Elazığ’daki elektrik sorununun çözülmesini ve Şeker ve Çimento Fabrikaları ile Et-Balık Kurumu’nun kurulmasını sağlayan Demokrat Parti ile bu ikiliydi. Hatta bu işin çok da güzel bir hikayesi var.
Özal, Devlet Planlama Teşkilatının kurulmasına önemli katkılar sağladı. DPT bu ülkede tesadüflere karşı koymak için organize edilmişti. Yani nereye ne zaman neler yapılmalı fikrinin şekillendiği yerdi. 1967-1971 yıllarında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığında ile Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu.
1971-1973 yıllarında Dünya Bankasında danışman olan Özal, Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sanayi kuruluşlarında çalıştı ve Madeni Eşya Sanayii Sendikası (İşverenler sendikası) başkanlığı yaptı.
Özal, 1977 genel seçimlerinde Milli Selamet Partisinden İzmir Milletvekili adayı oldu ve seçilemedi. Eğer seçilebilseydi belki de kader çizgisi değişik olacaktı. Süleyman Demirel’in yeniden Başbakan olduğu 1979 sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüterek hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış Türkiye’nin tek başbakanı ve cumhurbaşkanı oldu.
Türkiye ekonomisini liberalleştirmeyi hedefleyen ve “24 Ocak Kararları” olarak bilinen geniş çaplı programın hazırlanmasında önemli rol oynayan Özal, o dönemde gösterdiği etkinlik nedeniyle “sandalyesiz bakan” olarak anıldı.
Özal, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra kurulan hükümete Ekonomik İşlerden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. Özal, bu tercihi, “Gelen yönetim 24 Ocak Kararları ile başladığımız işe devam etmemi istedi. Zannediyorum bugün Türkiye’de varılan noktanın ana sebeplerinden biri bu kararın verilmiş olmasıdır.” sözleriyle değerlendirdi.
Türkiye’ye kredi imkanının ve ihracatta başarının sağlandığı bu dönemde Özal, izlenen para politikası konusunda hükümetle anlaşmazlığa düşerek 1982’de Başbakan Yardımcılığı görevinden istifa etti.
20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisini kuran Özal, aynı yıl yapılan genel seçimde partisinin birinci gelmesi üzerine 45. Hükümeti kurmakla görevlendirildi. 1983’ten 1991’e kadar aralıksız olarak tek başına iktidarda kalmayı başardı.
Özal’ın, kitlelere ulaşmak için kullandığı tema “orta direk” nitelemesiydi.
Anavatan Partisinin 18 Haziran’da Ankara Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenen 2. Olağan Kongresi’nde yaptığı konuşma sırasında silahlı saldırıya uğrayan Özal, sağ elinden yaralandı. Yaralı halde kürsüye çıkarak, “Bilhassa belirtmek istiyorum, Allah’ın verdiği ömrü, O’nun isteğinden başka alacak yoktur, biz de O’na teslim olmuşuzdur.” ifadelerini kullandı.
Suikastı düzenleyen Kartal Demirağ, saldırı sonrasında yakalandı ve yargılama sonucunda idama mahkum edildi. Cezası 20 yıl hapse çevrilen Demirağ, Turgut Özal tarafından 1992’de affedildi. Çünkü tetikçinin arkasındaki isimlere ulaşmıştı.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesini amaçlayan “Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)”, 1989’da hazırlanan “Master Plan” ile tarım, sanayi, ulaştırma, eğitim, sağlık, kırsal ve kentsel alt yapı yatırımlarını da içine alan bir bölgesel kalkınma projesine dönüştü.
Özal’ın ayrı bir önem verdiği bu proje ile bölge halkının gelir düzeyinin artırılması, yaşam şartlarının iyileştirilmesi ve bölgesel gelişmişlik farklarının giderilmesi amaçlandı.
Siyasi kariyerinde yaptığı çalışmalarıyla adından söz ettiren Özal, TBMM tarafından, 31 Ekim 1989’da Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı seçildi. 9 Kasım 1989’da başladığı bu görevde, ekonomik alanda attığı önemli adımların yanı sıra dönemin büyük sorunları arasında yer alan terörle mücadele konusunda da farklı bir strateji izledi.
Turgut Özal’ın, sorunun çözümüne ilişkin çabaları, 17 Nisan 1993’te vefat etmesiyle sonuca ulaşamadı. Ölümünden 19 yıl sonra 2012’de “cinayet sonucu öldüğü” yönündeki iddialar nedeniyle otopsi yapılması için Özal’ın mezarı açıldı. Naaşı hiç bozulmamıştı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, otopsi raporuna göre, mevcut bilgi ve bulgularla Özal’ın kesin ölüm sebebinin tespit edilemediğini bildirdi.
Allah rahmet etsin.
NEVZAT ÜLGER
İNSANIN SERÜVENİ
İNSANIN SERÜVENİ
İnsanın dünya serüveni, şimdilik elde edilen bulgulara göre 12.000 ile 14.000 yıl arasındadır. Zaten Urfa/ Göbeklitepe’deki kazılar 12.000 yılı işaret ediyor. Bir de Hz. Adem’in dünyaya gönderilişinden sonra neslinin çoğalması ve Göbeklitepe’deki uygarlığı inşa etmesine kadar ki süreyi hesaplarsak 14 bin ile 16 bin yıl aralığına ulaşmış oluruz. Bu rakam daha da yükselir mi, mümkündür ve ihtimaldir.
İnsanoğlu dünyaya gelişinden günümüze kadar geçen bu süre zarfında devrim niteliğinde üç değişim yaşamıştır. Dördüncüsünü ise halen yaşıyoruz:
1-Avcılık ve Atıcılık Dönemi :
İnsanoğlu açlığını gidermek ve giyimini temin etmek için kalkar, okunu ve yayını alır, daldaki kuşu, taşın arkasına gizlenmiş tavşanı, dağ eteğindeki keçi ya da geyiği vurur ve ihtiyaçlarını giderirdi. Avcılık ve atıcılık böyle bir dönemdi.
2-Tarım Toplumuna Geçiş:
Bu dönemde yerleşik tarım başladı, bitki çeşitlenmesi yoluna gidildi, hayvanlar evcilleştirildi. Oldukça zor bir dönem oldu. Çünkü o güne kadar acıkınca hemen okuna ve yayına müracaat edip, vurduğu hayvanla, tabiatta serbest yetişen bitki ve meyvelerle ihtiyaçlarını karşılamaya alışmış olan insan, bu yeni dönemde ekim mevsiminde ektiği ekinini birkaç ay sonra hasat edecek, istediği her hayvanı vuramayacak, evcilleştirdiği hayvanların da çoğalmaları için onları koruyup kollayacaktı. Bu dönemde nüfus arttı, çiftçilik başladı. Toplumsal yönetim anlayışı yükselme gösterdi. Devlet kavramı gelişti.
3-Sanayi Devrimi:
Toplu üretim başladı. İhtiyaçtan fazla (arz fazlası) üretim yapıldığından tüketimi için yeni alanlar ve metotlar bulunmalıydı. Hem hammadde için hem de yeni pazarlar için yeni topraklara, yeni çalışacak insanlara, yeni pazarlar için de yeni ülkelere ihtiyaç vardı. Sömürgecilik ve kölelik bunun için ileri boyutlarda konuşuldu ve insanlara zulümler yapıldı. Bunun adına ister Kapitalizm deyin isterseniz Neo-liberalizm deyin. Bu dönemde bu çirkinlikleri işleyenlere burjuvazi dendi Aynı çirkinlikleri burjuvazi yerine devlet de yapabilirdi ve yaptı. Buna da Komünizm adı verildi. A. Smith ve K. Mark bu ekollerin kağıt üzerindeki babaları.
Bu dönemde Devlet fikri iyice şekillenmenin dışında, sanayileşen ülkeler devlet marifetiyle Amerika ve Afrika’daki yerli halkı köleleştirirken, bütün yeraltı ve yerüstü servetlerine el koydular. Demir öne çıktı, ticaret gelişti, şehirleşme arttı ve bölgeler arası ticaret hız kazandı.
4-Dijital Devrim (Yapay zeka ve 4.0 teknolojisi)
Bireyi oyun dışına atmak istiyorlar. Kimler? Küresel sermayenin yerel yanaşmaları. Mümkün mü? O dönemi yaşıyoruz. Lütfen biraz ilgi gösterelim. Yaşadığımız dönem; kan, gözyaşı, katliam, soygun ve insanın mutsuzluğu üzerine çalışıyor.
İktisat Tarihi’nin temel görevi, ekonomilerin performanslarında ve yapılarında meydana gelen önemli değişmeleri anlatmaktır. Bu anlamda;
-Toplumun siyasi yapısı, ekonomik yapısı, siyasi ve ekonomik kurumları, teknolojisi, demografik yapısı ve ideolojisi toplumdaki değişmeleri anlatır.
-Devlet kontrolünün dereceleri, kuvvetlerin ayrılığı, kuvvetlerin tek elde toplanması ile mülkiyet hakları ve güvencesi gibi konular hep bu guruba girer.
Bu gün bu konuları sadece gündeme aldık. Açılımlarına ve getirip-götürdüklerinin neler olduğuna bakacağız.
NEVZAT ÜLGER
MÜSLÜMANLAR İSLAM’I İYİ ANLAMALI
MÜSLÜMANLAR İSLAM’I İYİ ANLAMALI
“Kapansın el kapıları bir daha açılmasın/ Yok edin insanın insana kulluğunu” dizeleri Nazım’a ait. Bu anlatıma sadece bir şairin “şairane” dizeleri olarak bakmamak gerekir. Benzer dizeler Akif de bol miktarda var. Aklın yolu birdir.
Aynı toplumda yetişmiş insanların, farklı inanç kodlarına sahip olsalar da benzer dile sahip olabilecekleri çokça rastlanan olaylardandır. “Bir dik üçgende, dik kenarların karelerinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir” cümlesi bütün inanç guruplarında da aynı değil midir? İsterseniz bunun sağlamasını 3,4,5 dengesini/rakamlarını kullanarak test de edebilirsiniz. Denebilir ki, Eflatun önemli bir filozoftur ama onu bu artere sevk eden saikin de matematik olduğunu unutmamak gerekir. “Geometri bilmeyenler buraya girmesin” yazılı olan yer onun “akademisiydi. Her neyse bu bahsi diğer. Doğruların her yerde doğru olduğunu anlatmak için söyledik bu kadar sözü.
Allah’a kulluğu öneren dinin, insana kulluğa tahvil edilemeyeceğini anlamak için çok zeki olmak gerekmiyor. Kendimizi çok akıllı sanmasak iyi ederiz herhalde.
“İslam, günümüzde –parçalı olarak değil- bir sistem bütünü olarak anlaşılmalıdır. Yani ilk geldiği zamanda olduğu gibi anlaşılmalıdır. Parçayı bütün göstermek zorunda değiliz ama sistem olduğunu kabul etmek zorundayız.
İslam’ın bazı prensiplerini yerine getirip, bazı yasaklarını alenen çiğnemek ve bunları yaparken de “en İslami budur”, “önemli olan kalp temizliğidir” gibi düşünmekten vazgeçmeliyiz. Bunları yapacağımıza İslam’ı bütün olarak kabul ederek emir ve yasakları yerine getirmemiz Müslüman olmanın gereğidir dememiz gerekir.
Bugün aşağı-yukarı herkesin elinde akıllı telefonlar var.
Akıllı telefonlarımız bozulduğunda tamirciye veririz ve tamirci de bize geçici olarak bir akıllı telefon verir ki mağdur olmayalım, gerekli haberleşmemizi aksatmayalım.
Akıllı telefonu tamir oluncaya kadar geçici telefonu kullanan insanlar bu geçici telefonlarını kişiselleştirmezler. Zevklerine göre dizayn etmezler, renklerini ayarlamazlar, menüdeki sıralamayla meşgul olmazlar, yani geçici telefonu sahiplenmezler.
Bugün Müslümanların İslam algısı da aynen böyle mi yoksa. Müslümanlar olarak İslam’ı bütünlük içerisinde sahiplenmekte yetersiz kalıyoruz. İslam’ı yaşıyormuş gibi yapmak da neyin nesi. Böyle yapıldığı için de İslam’ın güzellikleri hayatlarımızda yeşermiyor. İslami tebliğin daha çok temsil edilerek yapıldığını biraz unuttuk herhalde.
Bugün yaşı 40’tan yukarı olanlar dini anlama ve yaşama konusunda sorunlar yaşıyorlar. Yaşı daha küçük olan nesiller ise dini “kültürel kod” olarak algılıyorlar. Bu kurtulmamız gereken bir alışkanlık ve yüzeysel/sathi inanç bağlılığı değil midir? Yeniden Müslüman olmak gerekmez mi?
Türkiye, halkı Müslüman olan bir ülke. Nassların dışındaki İslam’ı anlama şekli de kendine has. Ülkemizin kültürel kodları da biraz farklı. Bu kültürün daha baskın oluşundan dolayı, bu gün “dinden” daha ziyade “din kültürü” üzerinden konuşup anlaşmaya çalışıyoruz. Açmaz biraz da burada. Vahyi olanı öne çıkarmak yerine beşeri olanı öne çıkarıyoruz.
İslam, günümüzde nasıl anlaşılmalı ve hayata uyarlanmalıdır? Önemli bir soru bu.
İnsan her zaman aynı insan. Tarım toplumunda yaşayan insanların hırsları, ihtiyaçları, aile ve toplumsal ilişkileri, devletle olan bağları ve hayata bakışları ile günümüzdeki insanın özellikleri aslında aynı.
Burada dikkat etmemiz gereken çok ince bir çizgi var, bu da din ve İslam algımızın nasıllığı.
İslam’a sadece öbür dünya endeksli bir din olarak bakarsak, ortada bir sorun yok. Ancak İslam yalnız öbür dünya endeksli bir din değil. Müslümanların sorunu da bu. Sadece öbür dünya endeksli bir din olarak ele alındığında birçok ayet karşılığını bulmuyor. Yalnız onları ele almaya çalıştıklarında birçok paralel cemiyetler oluşuyor. Birçok meşrep ya da anlayış çıkıyor ortaya.
Birçok ayeti bugüne taşımanın derdine düşmek gerekir. Aksi halde İslam daha önceki dinlerin durumuna düşer ve problemler başlar. Bu yüzden İslam günümüzde sistem olarak anlaşılmalıdır. Yani ilk geldiği zamanda olduğu gibi anlaşılmalıdır. İslam’ın sistem olduğunu kabul etmek zorundayız. Bugün Müslümanların çıkmazı bu mudur acaba.
NEVZAT ÜLGER








