• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
BU YEREL SEÇİMİN ÖNEMİ
Kasım 23, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BU YEREL SEÇİMİN ÖNEMİ

BU YEREL SEÇİMİN ÖNEMİ

         31 Mart 2019 günü yapılacak olan yerel seçim sonuçları çok ciddi bir biçimde merkezi iktidarı etkileyecektir. İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer büyükşehir belediye seçimleri hem rakamsal hem de psikolojik olarak ülkeye etki edebilecek merkezlerdir. Bu seçimlerin temelde İstanbul ve Ankara seçimi olduğunu bile söylemek mümkün. Refah Partisi Konya’daki örnek belediyecilik uygulamasının ardından Ankara ve İstanbul belediyelerini kazanmış ve iktidara giden yolun önünü açmıştı.

         15 Temmuz’dan bugüne AK Parti ile MHP arasında sürdürülen ittifakın büyükşehirlerde kazanması merkezi iktidara ilişkin tartışmanın yapılmasını zorlaştırır.

         Millet İttifakı bileşenlerinin kazanması durumunda ise Türkiye’yi bir genel seçime zorlamak başta olmak üzere bir dizi hamlenin geleceğini öngörmek hiç de zor değil.

         Aslında sıkça konuşulan beka meselesinin Türkiye halkının ülkesinden sökülerek geldiği yere gönderilmesi şeklinde algılanması doğru olmadığı gibi mümkün de değil. Burada söz konusu olan, Türkiye’nin, özgürlüklerini, sahip olduğu değerleri koruyarak ve tahkim ederek güçlenmesi ve kendi kararlarını kendisi alabilen, bu kararları uygulayabilme gücüne sahip, halkının gücünü arkasına alan bir devlet hâline gelme mücadelesidir. Tabi yeni hükümet sistemine halkın tam ikna olmadığını da hesaba katmak gerekir.

         AK Parti-MHP bu yerel seçimlere Cumhur İttifakı olarak giriyor. 24 Haziran’da görüldüğü kadarıyla AK Parti’den MHP’ye bir oy kayması söz konusu olmuşken CHP’den de İYİ Parti’ye ve HDP’ye önemli miktarda oy geçişi yaşanmıştı. Yerel seçimlerde de esasında benzer bir durum var; yani belediye başkanı ile meclis üyeliklerine ayrı ayrı oy verme imkânı, benzeri stratejik oylamaları gündeme getirebilir.

         Hem İYİ Parti ve diğer partiler ile kurulan ittifaklar hem de büyükşehirlerdeki aday profili önemli bir gösterge olarak karşımızda durmaktadır. CHP’nin “geleneksel CHP’li” profiline uymayan adayları dolayısıyla sol/seküler tabandan ve ulusalcı/Kemalist taban tarafından eleştirisi söz konusu.

         AK Parti, başından beri PKK ile Kürt sorununu ayrı bir yöntem ile çözüme kavuşturmaya çalıştı. AK Parti’nin bu stratejisi kısa dönemli bir strateji değildir.

         Ancak AK Parti ile MHP arasında ittifak kurulunca, HDP bunu Kürtlere negatif olarak sunarak bir fırsata dönüştürme stratejisini benimsemiştir.

         Üniversiteli gençlerinin epeydir, giderek daha muhalif taraflaraa yöneldikleri de açıktır. Bu bakımdan partilerin siyaset dilinin daha kuşatıcı olması en azından belli hassasiyetleri muhafaza ettiğini göstermesi gerekmektedir.

         Oldukça ilgi çekici bir durum da; betonlaşmadan bunalan insanların hâlini gören siyasetçiler ve belediye başkan adayları, şimdilerde park-bahçe-vadi, kültür-sanat mekânları vs. vaadinde bulunarak kent insanının ruhunu aradığı şehri inşa etmeye dair seçim vaatleri verme sürecine girdiler. Şehirleri betonlaştıran kendileri değilmiş gibi.

         Aslında mahalleyi kaybedince insanı kaybetmiş olduk. Mahalle, insanın insanlaşma sürecinin yaşandığı bir mekândı. Oysa yerel yönetimlerin hatası neticesinde mahalledeki evler otele dönüşürken içinde barınanlar ise oraya ait olmayan konaklayıcılar konumu edindi.

         Bizler Medine/şehir kavramına sahip medeniyetin çocukları olarak alternatif bir belediyecilik anlayışı geliştirmek için çaba sarf etmeliyiz. Bunun için insan fıtratını, zaaflarını vb. göz ardı etmeden en iyi, akılcı ve adaletli çözümü bulmak hedefimiz olmalıdır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
28 ŞUBAT VE BENZERLERİ OLMASIN
Kasım 23, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

28 ŞUBAT VE BENZERLERİ OLMASIN

28 ŞUBAT VE BENZERLERİ OLMASIN

         Bizatihi darbeyi hazırlayanlarca adına “postmodern darbe” dedikleri 28 Şubat’ın iki önemli nedeni üzerinden yazıya başlayalım:

         -İçeride; “Yatırımlarda ve harcamalarda “havuz sistemi”

         -Dışarıda; “D-8” oluşumu.

         28 Şubat için bunun dışında söylenecek çok neden vardır elbette ama bu nedeni önemsemek gerekir. Bu dönem itibariyle ülkenin kaybettiği para 400 milyar dolardı diyor Binali Yıldırım.

         Tarihe “Postmodern Darbe” olarak geçen ve “bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat darbesinin üzerinden tam 22 yıl geçti. Bin yıl sürmedi ancak o dönemde ortaya çıkan mağduriyetler toplumda derin izler bıraktı. Milyonlarca kişinin etkilendiği darbe sürecinde yaşananlar hafızalardaki yerini koruyor. O dönem dindarların üstüne kâbus gibi çöken zinde güçler, yıllar sonra yaptıklarından dolayı hesap verdi. Ancak 28 Şubat’ın medya, siyaset ve sermaye ayağına dokunulmadı. Hüküm giyenler de tutuklanmadı zaten.

         O dönem Refah Partisi Trabzon milletvekili olarak parlamentoda yer alan Şeref Malkoç’a göre tertiplenme NATO eliyle ve ABD desteğiyle oldu. Türkiye’ye 28 Şubat’ta en büyük kötülüklerden biri yapıldı. Kamu Başdenetçisi Malkoç “28 Şubat’a destek veren iş adamlarına banka kurduruldu. Milletten mevduat toplanıp yüz milyar dolara yakın para darbecilerin yandaşlarına peşkeş çekildi. 28 Şubat, Türkiye’nin en az 50 yıl geriye gitmesidir. Türkiye’de demokratik mekanizmaların felç olmasıdır. NATO, ABD destekli yapılmış olan en büyük kötülüktür. Bugün bakıldığında bunlar çok daha net olarak ortaya çıkıyor” dedi.

         28 Şubat 1990 yılında başlayıp 2002 yılına kadar sürdü. Etkileri de 2007 yılına kadar devam etti.        

         Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın: 28 Şubat’ın açtığı yara toplum vicdanında kanamaya devam ediyor dedi. Davanın darbeden 16 yıl sonra açılmış olması darbecilere delilleri karartabilmek için yeterli zamanı kazandırdı. Birçok delile ulaşılamadığı için adaletin hakkıyla tecellisi gerçekleşemedi. Eğer 28 Şubat davası daha erken açılmış olsaydı 15 Temmuz darbe girişiminin önüne geçilmiş olunacaktı diye ekledi.

         TÜRKAD Başkanı Dr. Mehmet Sarı ise 28 Şubat’ın aktörlerinin sadece Batı Çalışma Grubu’ndaki belli başlı güçler olmadığını ifade etti. Sarı “Tabii ki bunlar en önemli figürlerdi. Ama bunların yanında da sosyal ve sivil ayağında çok önemli kişiler vardı. Örneğin, medya, siyaset, akademi ve iş dünyasında 28 Şubat’ın çok önemli hazırlayıcısı olan, doğrudan destekleyen aktörleri vardı. O dönemde, sadece cuntacıların devleti icra çabası değil, bunun yanında ciddi anlamda hazine parselleri, ekonomik kaynakların kimlere transfer edildiği gibi çok şaibeli problemli hadiseler de var. Bunların da araştırılmasının gerektiğini mahkemede özellikle vurguladım” dedi.

         Öncelikle “sivil toplum” temsilcileri olarak Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu (TİSK), Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK- İŞ) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) yöneticileri sahneye çıktılar. Kamuoyunun “beşli çete” adını taktığı bu grubun yanı sıra “ana akım” medya organları ve iktidardaki Refah-Doğru Yol koalisyonunun siyasi muhalifleri de postmodern darbenin yanında oldular.

         Aradan geçen bunca zamandan sonra, çekilen acıları, sıkıntıları, görülen baskıları anlatmaktan maksat ibret almaktır. Bu toplum ve yetkililerimiz acılarımızı ve bu uğurda hayatını kaybedenleri devamlı gündemde tutmak yerine, bu tür olayların tekrarlanmaması için yasal düzenlemeleri hiçbir boşluk bırakmadan yürürlüğe koymalıdır.

         28 Şubat darbesinin yarattığı atmosfer, muhafazakâr camianın iktidara yürüyüşünü hızlandırdı. Sonunda da 2002’de AK Parti eliyle iktidar olundu. Toplumdaki o muazzam entelektüel birikim, insan kaynağı ve zihin gücü bir anda AK Parti’ye aktı ve 8-10 yıl gibi bir zaman diliminde Türkiye, tarihinin en önemli değişimini ve dönüşümünü yaşadı.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
12 MART MUHTIRASI VE SONRASI
Kasım 23, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

12 MART MUHTIRASI VE SONRASI

12 MART MUHTIRASI VE SONRASI

         1970 yılından itibaren birçok önemli gelişme birbirini izledi.

         AP hükümeti 1970 yılı bütçesinin 28,5 milyar lira olarak meclise getirirken o güne kadar birçoğunu insanların bilmediği, bir kısmını da artık hiç unutamayacağı bir takım vergileri kapsayan “finansman kanunu” da meclise getirdi.

            – Taşıt alım vergisi

           – İşletme vergisi

           – Gayri menkul değer artış vergisi

            – Banka ve sigorta muamelesi vergisi

            – Bina inşaat vergisi

            – Veraset ve intikal vergisi

            – Damga vergisi ve harçlar

            – Spor-toto vergisi

            – İstihsal vergisi

         Bu arada bürokrasi ve memurlar unutulmamış ve bir gelir arttırıcı olarak “personel kanunu” kabul edilmiştir.

         Ayrıca silahlı kuvvetlerde gerçekleştirilen OYAK benzeri bir kurum da memurlar için  (memur yardımlaşma kurumu) MEYAK oluşturulmuştu.

            AP hükümeti 10 ağustos 1970 tarihinde %66,6 oranında devalüasyona gitti.

            Yani 1958’den beri uygulanmakta olan 1$ = 9TL yerine, 1$ =15TL oldu.

            Bu devalüasyonun esas maksadı, işçi dövizlerini yurda çekmektir.

            Bu arada hükümet “Avrupa Ortak Pazarı” ile bütünleşme yoluna girdi.

            12 Eylül 1963 yılında AET (AB) ile imzalanan Ankara Antlaşmasına göre başlatılan “hazırlık dönemi” 1 Aralık 1969 tarihinde sona eriyordu.

            Böylece 23 Temmuz 1970 tarihinde Brüksel’de yapılan “Ortak Pazar Bakanlar Konseyi” kararı ile “geçiş dönemi” başlamış oluyordu.

            AP hükümeti ve Demirel açısından devalüasyonla hem ABD’nin isteği yerine getirilmiş olacak hem de işçi dövizleri yurda getirilerek döviz sıkıntısını ve iç finansman sağlanacaktı. AET açısından bütünleşme kararı alınarak eğer verirlerse 220 milyon ABD doları gelecekti. Sanayi toplumuna geçiş için de “iç kaynakları vergileme yoluyla yeniden düzenleme” işlemi yapılmış oluyordu.

            İktidar cephesinde bunlar olurken 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız milletvekili seçilen Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşları tarafından 26.Ocak.1971′ de “Milli Nizam Partisi”‘ kuruldu.

            Bu parti Anayasaya aykırı fikirler taşıdığı gerekçesiyle daha sonra kapatıldı. Yerine 12.Ekim.1972 tarihinde yeni katılımlarla birlikte “Milli Selamet Partisi” olarak yeniden farkı bir isimle siyaset sahnesindeki yerini aldı.

            Bu parti Türk siyasi hayatında önemli değişiklikler yapacak sonradan isimlendirildiği adıyla “Siyasal  İslam”ı temsil edecektir.

            Ve Süleyman Demirel bu partinin seçimlere katıldığı 1973 yılından sonra bir daha tek başına iktidar olamayacaktır.

            Yine AP içinde de muhalefet başladı. Fakat Demirel geri adım atmadı. Kısa sürede bir dizi milletvekili senatör ve belediye başkanını partiden attı.

            11 Şubat 1970’de bütçe oylaması yapılırken 41 AP’li milletvekili kendi partilerinin bütçesine “Red” oyu kullandı. Demirel hükümeti düştü.

           Demirel yeni hükümeti kurmakla yeniden görevlendirildi. Demirel günlerce uğraştıktan  sonra  41’lerden 30’unun meclise  gelmemesini  sağlayarak  yeni  hükümete güven oyu alabildi.

            Bu otuz kişi meclise gelmiş olsaydı, Demirel ismi bugün farklı şekilde anlatılıyor olabilirdi.

            İş bu 41’ler daha sonra ‘Demokratik Parti’ adıyla partileşerek AP ‘den koptu.

            1971 yılının en kayda değer olayı ’12 Mart Muhtırası”dır.

            Muhtıranın altında; Genel Kurmay Başkanının, Kara K. Komutanının, Deniz K. Komutanının ve Hava K. Komutanının imzaları vardı. Muhtıra; Cumhurbaşkanına, Millet Meclisi Başkanına ve Cumhuriyet Senatosu Başkanına verildi.

            Demirel Kabinesi istifa etti.

            Türkiye, maalesef sonuncusu “post modern” olmak üzere Cumhuriyet döneminde dört defa ihtilal yaşamıştır.

            Ancak bugüne kadar sonuncusu hariç diğer üç ihtilal için “sebep ekonomiktir” dendi. Ancak ihtilalların arkasından yüksek enflasyon, krizler ve belli grupların nemalanmaları geldi. Bu ülkenin problemlerine çözüm getirmedi. Lakin bir takım insanları da tedirgin etti.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“DEVLET-İ EBED MÜDDET”
Kasım 23, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“DEVLET-İ EBED MÜDDET”

“DEVLET-İ EBED MÜDDET”

        “Cent” şehri bu günkü Kazakistan sınırları içerisinde, Seyhun nehri kenarında bir yerleşim yeri. Bu şehrin ne özelliği var ki makaleye girişte özellikle kullanılıyor demekte belki haklısınız!

         Selçuklu devletinin kurucusu olan Selçuk Bey, (Oğuz) Yabgu devletinde ordu komutanı iken bir hayli ün kazanmıştı. Bundan dolayı da Yabgu devlet başkanı ile aralarında husumet başlar. Husumetler ilerleyince Selçuk Bey de kendisine bağlı olan beyleri de alarak “Cent” şehrine gider. (920) Cent şehri Müslümanların bol olduğu bir şehirdir ve Selçuk Bey buradaki Müslümanlarla temas halindedir. Cent şehri yöneticisine haber göndererek, kendilerine İslam’ı anlatacak bir alim göndermesini ister. İslamı iyice anladıktan sonra topluca Müslüman olurlar. Böylece güçlerini daha da artırırlar. Hatta eski devletleri olan Yabgu devletinin “haraç” istemek için kendi üzerlerine gönderdiği orduyu da, “Müslümanlar haraç vermez” dedikten sonra onları yener ve kendi ismini taşıyacak devletin temellerini atar.

         Daha sonra Tuğrul ve Çağı Beyler 1040 yılında “Dandanakan Savaşı”nı Gaznelilere karşı kazanarak sınırlarını biraz daha genişlettiler. Kırk boy beyinin katılımı ile yapılan kurultay sonucunda “devlet” resmen kurulmuş olur.

         Bu arada Abbasi Halifesi, 1055 yılında Bağdat’a girerek halife üzerinde otorite kuran Şii Buveyhi devletine karşı Selçuklulardan yardım ister. 1062 yılında Bağdat’a giren Selçuklular, Buveyhi devletine son verirler ve Halife’nin koruyuculuğunu üstlenerek bütün Mezopotamya’yı denetimlerine alırlar.

         Çağrı ve Tuğrul Beylerin vefatından sonra 1063 yılında başa Alparslan geçer. Onun devlet başkanlığının sekizinci yılında, özelde Türk tarihi açısından, genelde İslam tarihi açısından oldukça önemli olan “Malazgirt Savaşı” meydana gelir. 24 Ağustos 1071’de Bizans üzerine yürüyen Alparslan 26 Ağustos 1071 günü Diyojen’i yenerek Anadolu kapılarını Türklere ve Müslümanlara açtı. Ne var ki 1072 yılında Barzam Kalesi Kumandanı Yusuf Harezmi tarafından hançerlenerek şehit edilir. Yerine Melikşah geçer. Süleyman Şah tarafından “Büyük Selçuklu Devleti” kurulur.

         1095 yılında başlayan Haçlı Seferleri daha bitmeden 13.yüzyılda Moğol akınları başlar. Moğolların sultanı Cengiz Han, Çin, İran ve Orta Asya topraklarında bir imparatorluk kurmuştu. 1224 yılında bu imparatorluğu dört oğlu arsında pay eder: Çocukları, Cuci, Çağatay, Ogeday ve Toluy. Son isim Moğol ülkesinin başkanı olur. Çağataylar ve Moğollar daha sonra Müslüman olmuş, diğer ikisi ise Çinlileşmişlerdir.

         Selçuklular üzerine saldıran Toluy’un oğlu Hulagü, 1258 yılında Bağdat’ı yerle bir eder, bütün kütüphaneleri ateşe verir. İslam dünyasındaki ilmi gerilemeye bu olayı gerekçe gösteren tarihçi sayısı oldukça fazladır. Ama 1290 yılından itibaren de Moğollar Müslüman olurlar.

         Moğol saldırıları “dünya tarihi”ni etkileyecek değişimlerin de kapısı açar. Moğol saldırılarından kaçan Türk boyları, Anadolu topraklarının her tarafını doldururlar. Anadolu’nun her karışında Türklerin bulunmalarının da gerekçesidir bu göçler aynı zamanda. Göçlerle gelen bu Türk Boyları kısa zamanda beylikler oluştururlar.

         Bu beyliklerden biri de Oğuzların Kayı boyundan olan Osmanlılardır. 1288 yılında Ertuğrul Bey’in önderliğinde, Selçuklu sultanı Alaattin Keykubatın da onayını alarak Osman Bey “Bey” olur. 400 çadırla başlayan bu oluşum 1299 yılında da “Osmanlı Devleti” adını alır. Bu devlet 1453 yılında Bizans’ın (Doğu Roma’nın) başkenti İstanbul’u da alınca, devlet ricali ve ulema “bu devlet artık yıkılmaz” diyerek “Devlet-i Ebed Müddet” ismini kullanırlar.

         Bu kavram günümüzde de geçerlidir. Çünkü Kurtuluş Savaşı ile bu devletin yıkılmadan yaşayacağına olan inanç yeniden perçinlenmiştir. Yaşasın Devleti Ebed Müddet.”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
EĞİTİM SİSTEMİMİZ VE ÖĞRETMEN
Kasım 23, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EĞİTİM SİSTEMİMİZ VE ÖĞRETMEN

EĞİTİM SİSTEMİMİZ VE ÖĞRETMEN

         Eğitim sistemi ile sorunu olmayan ülke yok gibi. Ama aksaklıkları az olan ülkeler ve çok olan ülkeler var. Her bilim dalında olduğu gibi eğitimde de dünyada ses getiren buluş, yenilik ve uluslararası değerlendirme sonuçlarına bakarak o ülkenin başarısı hakkında fikir yürütülebiliniyor.

         Eğitimdeki sorunları şöyle sıralamaya tabi tutuyor yetkililer:

         -Sistem sorunu

         -Liyakat sorunu

         -Öğretmen sorunu

        – Öğrenci disiplinsizliği sorunu

         -Sınav sistemi sorunu

         -Yabancı dil sorunu

         -Finansman ya da fiziki sorunlar

         Sistem adeta yaz-boz tahtasına döndü. Artık hükümet değişikliklerinde değil, bakan değişikliklerinde dahi sistem değiştiriliyor.

         Her makam ve her kademede liyakat sorunu tartışılıyor.

         Eğitimin temel taşı olan öğretmenlerin yeterlilikleri tartışma konusu. Üniversitelerin eğitim fakültelerinde öğretmen yetiştirilmesinin yeterliliğinden ve görev yapan her kademedeki öğretmenlerin yeterlilikleri çok konuşulan sorunların başında geliyor. Öğretmen yetiştiren fakültelere öğrenci alımlarında, yüksek puan şartının yanında; yetenek, zeka durumu, arzulu olma durumları dikkate alınıyor mu? Mezun olanların başarı durumlarının tespitine ilişkin ciddi ölçüler var mı?

         Zülkarneyn bir sözünde; “Babam benim yukarıdan aşağı inmeme sebep oldu, hocam ise aşağıdan yukarıya çıkmama çalışıyor” diyor.

         Öğretmenlerin, öğrencilerin ülkenin geleceğine etki edeceğine olan inancı yüksek mi? Öğrencinin dikkatli, yalan söylemeyen, yalnız öğretmene değil, arkadaşlarına da saygılı olup-olmadıklarına dikkat ediyor mu? Saygıyı hak etmek için öğretmenin kendi alanında önemli bir bilgi birikimine sahip olmasının gerektiğini her eğitimci kabul ediyor mu?

         Not ve değerlendirme yapmak elbette önemlidir ama üniversiteye hazırlık kursları gibi, öğretmen yalnız not vermek için ders yapmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda not eğitimin önüne geçmekte, hem öğretmen hem de öğrenci strese girdiğinden ortadaki saygı da kaybolmaktadır.

         Eğitimin finansmanı önemli bir mesele. Finansman sorununu çözmenin elbette çeşitli yolları vardır. Ciddi bir kontrola tabi tutulan özel okullar çözümün önemli bir parçasıdır. Osmanlı’daki okullar hep vakıf okuluydu ve devlet eğitimi finanse etmiyordu. Dar gelirliler için istisnalar ayrıdır.

         Bu konuya ilişkin olarak, TOBB’un MEB ile yaptığı prokol uyarınca, Elazığ TSO tarafından Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’a milli eğitimle ilgili olarak yedi başlıkta çözüm önerisini sunuldu. Önerilerin detayları ise şu şekilde;

  1. Eğitimde hedeflenen gençlik nasıl eğitilmeli?
  2. Alan seçimi nasıl yapılmalı?
  3. Meslek liseleri nasıl cazip hale getirilebilir?
  4. Tüm öğrencilere eşit eğitim nasıl verilmeli?
  5. Eğitimde kalite nasıl arttırılabilir?
  6. Liselere ve üniversitelere yerleştirme nasıl olmalı?
  7. Yeni uygulanmaya çalışılan üniversite sınav sistemindeki büyük yanlışlıklar ve sorunlar.

         Aslında bu konuda düşünen insanların hepsinin de maksatları; yerli bir bakış açısıyla, dünya örneklerini de paranteze almadan çözümler üretmektir. Metotlarının farklı olması hedeflerinin farklı olduğu anlamına gelmez.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İNSAN BU…
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İNSAN BU…

İNSAN BU…

          Planlayıcıların hedefi “ekonomi çıkışlı”dır. Gayrisafi milli hâsıla elimizde değişmez ve kutsal bir gösterge gibidir. Oysa ülkenin daha insanca yaşanabilir olup olmadığını ortaya koyabilecek, merkeze insanı alan daha “insani” daha “çevreci” bir gösterge gereklidir. Toplumumuzun sahip olduğu değerlerin, bin dolarla ifade edilen gayrisafi milli hâsıla rakamlarıyla ölçülemeyeceğini bilmek gerekir. GSMH’yı ne kadar artırırsanız artırın, eğer gelirin adil dağılımını sağlayamıyorsanız, kalkınmanın insan merkezli olması mümkün değildir.

          Günümüzde bazı düşünce adamları, “sanayi toplumlarında insanın bugünkü problemli konumunu ve toplumun çözülmesini büyük boy teknolojiye bağlayarak, teknolojinin insana hükmettiğini, ruhen çürüttüğünü, çalışma zevki bırakmadığını, sıcak ilişkileri yıktığını” savunur. Bunun önlenmesi için ise insanı köleleştirmeyen fakat insana hizmet ederek çalışma zevki veren “insan yüzlü bir kalkınma” gereklidir demektedirler Hedef, insanın mutluluğu olmalıdır. Şayet sıradan insanı mutlu edecek projeleriniz yoksa siz ancak vahşi kapitalizmin değirmenine su taşıyorsunuz demektir. Gandhi bağımsızlık mücadelesinde makineye karşı durmuştur. Çünkü o, Batı sömürgeciliğinin temelinde makineyi görmüştür. Düşüncelerini açıklarken makinenin insanı ve toplumu ezmesine karşı olduğunu belirtmiştir. Gandhi’nin tavrı biraz dini, biraz milli, biraz da siyasi kaynaklıdır. Zaten insanların ferdi ve sosyal seviyedeki faaliyetlerinin biçimini, birbiriyle fonksiyonel bir ilişki içinde olan ferdi duygu ile ferdin içinde bulunduğu toplumun maşeri vicdanı belirler.

          Yaşanan sanayi dalgaları ve bunların sonucunda oluşan gelişmiş ülkeler, dünyanın üstüne adeta çullanmışlardır. Bu gelişmişlik olgusunun olumlu yönlerinden ziyade olumsuz yönlerini dünya konuşmaktadır. Günde bir dolara geçinen insanla, günlük geliri milyon dolarlar olan insanlar; doğum yapmak istemediği için köpeğini çocuk gibi besleyen kadınla, açlıktan nefesi kokan insanlar aynı dünyayı paylaşmaktadır. Batı, belli bir kitlenin kalkınmasını ülkenin kalkınması şeklinde takdim ettiğinden, adil gelir dağılımından mümkünse hiç bahsetmez. ABD’deki son Baltimore nümayişleri bu ayıplı durumu görünür kılan ara fragmanlar cinsindendir. 

          Toplumlarda bir araya gelme fikrinin dağılması, tabii olarak ferdiyetçiliği ve yalnızlığı getirmiştir. Bundan dolayı da insanlar bu “aidiyet duygusu”nu yaşamak için bazen normal, bazen de normal olmayan gruplar meydana getirmektedirler. Spor kulüplerine, siyasi partilere üyeliklerin altında bu “aidiyet duygusu” yatmaktadır. Hatta hippilik dahi bu aidiyet duygusundan kaynaklanmaktaydı. Bunlar paranın egemen olduğu bir dünyada, serveti küçümseyen bir hayat sürüyorlardı. Bu bir azınlık gibi görünüyor ama bunlara özenen sessiz bir çoğunluğun olduğunu da unutmamak gerekir. Yani sisteme karşı kuşkular büyüyor. Anarşik olayların arkasında da öğrenci olaylarının arkasında da bu “paraya dayanan” tek boyutlu bir topluma karşı çıkışın yattığını söylemek mümkündür.

          Günümüzde “KOBİ” diye isimlendirilen küçük ve orta boy işletmelerin öne çıkarılmalarını da bu cemaate yöneliş olarak algılayabiliriz.

          Bir adım daha atarak günümüz insanının ideolojilere düşkünlüğünü de, ideolojilerden medet umma şeklinde anlamak mümkündür.

          Yakın geçmişte veya günümüzde teknoloji transfer edilirken veya gelişme modeli olarak o ülkeler alınırken, bütün Batılı değerler de onunla birlikte taşınmaktadır. Dünyada bu ilkenin dışında kalmış gibi gösterilen Japonya’da, halkı Müslüman olan ülkelerde de bu böyledir. Yani modern kurumları istemek demek, modern ideolojileri de istemek demektir. Modern zenginliği istemek, modern bakışı da istemek demektir. Sözgelimi toplumun cemaat hayatı parçalanmıştır. Bu parçalanmada tipik bir örnek olsun diye otomobili alabiliriz: Otomobille, köy hayatı, şehir hayatı, taşıma, nüfus dağılımı, tatil anlayışı, bayram anlayışı, iş hayatı ve aile hayatı anlayışı değişmiştir. Bu bilinen en basit misaldir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
MALTHUS’UN NÜFUS POLİKASI YANLIŞ
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MALTHUS’UN NÜFUS POLİKASI YANLIŞ

MALTHUS’UN NÜFUS POLİKASI YANLIŞ

         18.yüzyıl, Batı’da sanayileşmenin başladığı yüzyıldır. Bu yüzyılı takip eden 19.yüzyılla birlikte yanız çalışma hayatı değil, toplumların inanç, düşünce ve değerlerinde de değişmeler meydana geldi. Kilise merkezli dünya anlayışı yerine seküler bir dünya görüşü gelişti.

         19.yüzyıldan itibaren, dinin toplumun dışına çıkarılması için katı laiklik uygulamalarına başvuruldu. Bu yüzyılda Darwin (1809-1882), bu gün artık çok absürt kabul edilen, insanın yaratılışla değil, başkalaşım yoluyla oluştuğunu söylemesi toplumları uzun süre rahatsız edebilmiştir. Tabi Darwin’in bu teorisini siyasal ideolojiden bağımsız olarak değerlendirmek oldukça saflık olur.

         Sanayileşme Batı’da halkın sosyo-ekonomik beklentilerine cevap veremedi. Keza 19.yüzyıl kapitalizmi, sanayileşmeyi bir sömürü aracı olarak kullandı. Kölelik ve sömürgeciliği Batı üzerinden konuşmak gerekir. Sanayileşmenin ardından ulusal ve uluslar arası sömürü anlamında, zenginlerin doğal kaynak taleplerini karşılayan devletler, çalışanların ücretlerini en aşağı noktalara çekmiştir. Çok rahatlıkla “Maskelenmiş sömürünün yerine; açık, dolaysız kaba sömürüyü koymuştur.”

         Bu yüzyılın başat iktisatçıları kabul edilen Smith, Ricardo ve Maltus; güçsüz ve zayıf olanların ortadan kalkması ve yalnız güçlünün yaşamasını savunmuşlardır. “…bırakınız ölsünler.”

         Devletin seyirci kaldığı kapitalizm uygulamalarında, sermaye sahibi ile emekçinin “artık değer” paylaşımında baş başa kaldığı görülmektedir. Hatta Merkantilistler ile Fizyokratlar, çok konuda farklı düşüncede olmalarına rağmen ücretler konusunda liberallerle aynı düşünceyi paylaşmışlardır.

         Hepsinin de ortak kanaati; ücretler, işçinin yaşayabileceği asgari seviyede gerçekleşmelidir.

        İşte bu noktada Malthus; nüfus geometrik, gıda maddeleri aritmetik olarak artmaktadır diyerek nüfusun azaltılması yoluna gidilmelidir demiştir. Bu teorisini daha sonra “Azalan Verimler Yasası”na istinaden geliştirme yoluna gitmiştir.

         Herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığı bir iş piyasasında teşekkül eden ve işçiye ailesiyle birlikte ancak fizyolojik asgariyi sağlayabilen ücrete “doğal ücret” deniyor.

         “Doğal ücret” teorisi R. Malthus’un nüfus teorisine dayanmaktadır.

  1. Yüzyılın ilk yarısında Klasik Ekolün ünlü siması Ricardo tarafından ortaya atılan bir görüşe nazaran insan emeğinin karşılığı olan ücret, netice itibariyle onun fizyolojik asgari ihtiyaçlarına cevap verebilecek seviyede olacaktı. Zira iş piyasasındaki emek talebinin artması neticesinde ücretlerde görülen yükselme geçici idi. İnsan emeğinin fiyatı “Doğal Ücret”in üstüne çıkar çıkmaz refah imkanlarından yararlanmaya başlayan işçiler arasında evlenmeler çoğalacak ve bir süre sonra emek arzında yeniden bir artma kendini gösterecekti. Bu suretle emeğin fiyatı tekrar “Doğal Ücret” seviyesine düşecekti.

         Buna karşılık piyasa ücreti Doğal Ücretin altına düştüğü takdirde, işçilerin beslenme imkanları daralacağından evlenmeler ve doğumlar azalacaktı. Emek arzında bir süre sonra meydana gelecek daralma netice itibariyle ücretleri tekrar Doğal Ücret seviyesine yükseltecekti.

         Kapitalist ekonomide; ücretlerin, işçinin ailesiyle birlikte hayatını geçimlik düzeyde sürdürmesine yetecek biçimde belirlendiği, geçimlik düzeyin üstüne çıkması durumunda doğum oranlarının artması, geçimlik düzeyin altına inmesi durumunda ise ölüm oranlarının artmasına bağlı olarak tekrar geçimlik düzeye geri döneceği şeklindedir.

         Aslında asgari geçim haddini fizyolojik gereksinmeleri karşılayan bir ölçü olarak kabul etmek doğru değildir.

         İşçinin sosyal ve kültürel yaşamın zorunlu kıldığı gereksinmelerini de karşılayan bir ölçü olarak kabulü ise, asgari geçim haddinin kesin olarak tespit edilmesini imkan dışı bırakmaktadır.

         “Piyasa ücreti” emek arz ve talebine göre oluşan ücrettir. Doğal ücret ise, işçinin ve ailesinin yaşaması için gerekli olan ücret olup, iş gücünün yeniden üretilmesi (idame) maliyetine; başka bir deyimle, asgari geçinme haddine eşittir.

         20.yüzyılın ikinci yarısından sonra Malthus’un nüfus teorisinin doğruluğu üzerine kabuller zorlaşmıştır. Batı ülkelerinde yaşam düzeyinin yükselmesine rağmen, doğum oranının düşmesi bu teorideki tezadı ortaya koymuştur. Bu teori doğru olmadığına göre, Ricardo’nun doğal ücret teorisini de doğru bir teori olarak kabul etmeye imkân yoktur.

         Teorinin yanlışlığına rağmen okullarda okutulmasına maalesef devam edilmektedir. Acaba neden?

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
YİNE SEÇİM MEVSİMİ GELDİ
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

YİNE SEÇİM MEVSİMİ GELDİ

YİNE SEÇİM MEVSİMİ GELDİ

         Seçimler bizim ülkemizde hep olumlu işlere vesile oluyor. Yollar yapılıyor, cezalar affediliyor, vatandaşa değer atfediliyor, güzel vaatlerde bulunuluyor. Bayram ikramiyeleri veriliyor, ek gösterge üzerinde çalışılıyor. Gelir dağılımı biraz daha iyileşiyor. Bence seçim iyidir. Hele bir de iyisini seçmeyi becerebilirsek, yine şehrin güzelleşmesine yakınız demektir.

         Elbette hata kullara mahsustur ama fazla hata cezayı gerektirir. Bu vesileyle, başkan adaylarımızdan diğer hizmetlerinin yanında bir de “Botanik Bahçesi” isteyelim. Tabi öyle yasak savma kabilinden değil. Malum Türk tarihinde botanik bahçesi ve şifahanelerle ilgili çok örnekler var. Yani yapılacak işe not verirken ölçü alınacak örnek tarihimizde mevcut.

         “Kula bela gelmez, Hak yazmayınca,

         Hak bela yazmaz, kul azmayınca,

         Hak kulundan intikamını kul ile alır,

         Dini-irfan bilmeyen bunu kul etti sanır.”

         “Yaratanın emri olmayınca sanma yaprak kımıldar.”

         Meşhur sözdür; “Ayağına taş değse kalbini yokla.” “Ayağına taş deyse, hatayı kendinde ara.” “Zalim yeryüzünde Allah’ın adaletidir. Allah onunla –diğerlerinden- intikam alır. Sonra –döner-, ondan da intikamını alır.”

         Ekmeye saygı göstermek gerekir. Nan-ı Aziz ekmektir, geri kalanlar katıktır. Dünyada halen buğdaydan daha fazla aranan bir tahıl ürünü yok zannederim. İnsanlara ve hayvanlara asıl yiyecek olarak hala birinci sıradaki yerini koruyor. Kepeği olan ekmeğin lezzeti ve sindirimi kayda değer doğrusu.

         Zeytinyağı, incir, hurma, karpuz, çörek otu, nar, pirinç, sarımsak, sinameki, bal, kimyon, et, tereyağı, kavun, maydanoz, mantar, mercimek, ayva, bakla, hardal, tere, sirke, üzüm, kabak, dut, kiraz, hıyar, ananas, muz, su, buğday, arpa, yulaf, çavdar, mısır, darı, gül usulünce ve miktarınca kullanılırsa neye yaramaz ki? Bu isimler hadislerde geçen bitki isimleridir. Elbette daha çok vardır. Mesela kına önemli bir bitkidir vd. Burada sayılan bitkiler hem ticari, hem şifahi hem de estetik yönlere sahiptirler. Mesela gül hem peyzaj hem tıp alanında kullanılmıyor mu? Bir şairimizin en bilinen şiirlerinden biri de “Mona Roza” değil midir? Mesela “Muhammedi Gül” isminin amacı peygamberi hatırlatması olduğu kadar, kokusunun hicazdan geldiğine dair düşünceler vardır. Gül 5.000 yıldır tıpta kullanılmaktadır diyor kayıtlar.

         Nar ayrı bir tada ve güzelliğe sahip değil midir? Hem yemek, hem şifa hem de güzellik aracıdır. Naneli nar şurubu reddedilir mi? Hele narı balla karıştırarak yemenin faziletini bir de doktorlar anlatsın!

         Şimdi Sürsürü’nün “Öküzgözü” üzümünü ve ondan yapılan orçik, pestil, pekmez ve şurubunu bir düşünün. Üzümdeki demir, Hanifi Beyin işletmesin de bile yoktur.

         Baklayı alıp yemeyen, ondan fayda görmeyen “demans” hastası var mıdır? Benim Alzheimer (alzaymır) hastası olan bir arkadaşım, hem tanelerini hem de yapraklarını yiyor. Çok faydalı olduğunu söylüyor.

         Tereyağı, et, Zeytin ve zeytinyağının faydalarını öğrenmek için Canan Karatay’ı dinlemek gerekir.

         Bütün bitkiler Allah’ın büyüklüğünün işaretleri ve imzalarıdır. Bütün bitkiler direkt ya da dolaylı olarak faydalıdır.

         Botanik bahçesi en iyi Türkiye’de kurulabilir. Çünkü coğrafyası, bitkisel çeşitliliği, bahçe kurma kültürü çok ileridir. Bu bahçenin içerisinde okuma odaları, şifahaneler, beslenme şekil ve adabına ilişkin bölümler bulunabilir. Böyle bir bahçe sağlık ve tabii beslenmede o şehri dünyanın çekim merkezi yapabilir. Türkiye bu yönüyle adeta doğal bir müzedir. Böyle bir oluşumu merkezi hükümetin desteğini alarak yerel yönetimler rahatlıkla yapabilir ve şehirlerini odak haline dönüştürebilirler.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
EKONOMİ KONTROL İSTER
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EKONOMİ KONTROL İSTER

EKONOMİ KONTROL İSTER

         Türkiye ekonomisi 24 Ocak 1980’den bu yana “serbest piyasa ekonomisi” modelini tatbik ediyor. Bu ekonomi iki ayaklıdır:

         -Piyasayı serbest bırak.

         -Piyasayı kontrol et.

         Türkiye bu ayaklardan birincisini iyi uyguladı. Yani girişimcilerin isteklerini gereğinden fazla karşıladı. Hatta girişimciyi cesaretlendirmek için çeşitli alanlarda fırsat eşitliğini zedelemek pahasına önemli teşvikler verdi.

         Ancak ikinci ayağını, yani kontrol ayağını hiç tatbik etmedi. Biraz daha ileri giderek, 24 Ocak 1980 öncesindeki kontrol mekanizmalarını da kısmen yavaşlattı.

         Gerek birinci ayağın, gerek ikinci ayağın tatbiki sırasında lüzumundan fazla popülizme gitti. DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) gibi dev bir kuruluşu saf dışı bıraktı. Tabi DPT devre dışı bırakıldığı için, hangi bölgeye hangi yatırım, hangi bölgedeki hangi ile yapılacak imar uygulaması gibi konular rastgele tatbik edilince de mecburen sık sık çeşitli aflar çıkarılıyor. Önemli bir kaidedir; kayıtlı ekonomilerde af çıkarılmaz. Kanunlar tatbik edilir, kanunu tatbik etmeyen görevli(ler)den hesap sorulur. Eğer kayıtlı ekonomi olmazsa birkaç zavallıdan hesap sorulur.

         Demek ki, serbest piyasa ekonomisinin iyi işleyebilmesi için hem serbestlik şıkkının hem de kontrol şıkkının kusursuz işletilmesi gerekmektedir. Liyakat denilen uygulamanın temel hedefi de adalet oluyor işte. Liyakatli yönetim zaten adil olur. Yok eğer aksama olursa, kontrol mekanizması onu hemen diskalifiye eder. Uzun yaşayan devletlerdeki meritokrasi anlayışını unutmamak gerekir. Eğer DPT ve benzeri kurumlar iyi çalıştırılabilseydi, büyük şehirler “nazım imar planları”nı, diğer belediyeler de “mevzi imar planları”nı yapmakla kalmaz, uygularlardı. O zaman da ne yıkılan binalar olurdu ne de kural dışı dikey şehirler meydana gelirdi. Demek biz esas sıkıntıyı 1980 yılından itibaren davet etmişiz. Gecekonduların apartman haline dönüşmesine ses çıkarmamış, tapu tahsis belgesi vermişiz. Yani herkes müteahhit olmuş. Plansız yapılaşma da ilke haline gelmiş her tarafta. Bir adada tripleks olarak inşa edilmiş yapılardan, caddeye yakın olan tripleks sahipleri işlerini ayarlayarak çok rahatlıkla 10-12 katlı binalar yaptırabiliyor ve arkada kalan binaları da işe yaramaz bir görüntüye sokabiliyor. Bu konunun nasıl yapıldığını soran bir mekanizma da devrede olmayınca kontrolsüzlük ilke haline geliyor. İlimizde de bunun örneği var.

         Buradaki temel problem şu; Yasal boşluk olunca kayıt dışı ekonomi artar. Tabi kayıt dışı ekonomi artınca kayıtlı ekonomi küçülür. Bu durumun ispatı da dolaylı vergilerdir. Dolaylı vergilerin dolaysız vergilerden fazla olması kayıt dışı ekonomiyi işaret eder. Oysa insanlar gelirlerine göre vergi vermelidir.

         Kayıtlı vergi geliri azalınca bu defa olağanüstü vergiler devreye alınıyor. Çeşitli aflar çıkarılıyor. Bu konulardan istifade etmek isteyen vatandaş bu defa bankalardan kredi alıyor. Yani ülkenin geliri artmıyor, sadece devletin yerine vatandaş borçlanıyor.

         Devlet iç borçlanma yapacağı zaman, borç vermek isteyenler diyor ki; yüksek faiz vereceksin, bize verdiğin faizlerden vergi almayacaksın. Dolayısı ile borçlanma senetleri isme değil hamiline yapılıyor. Yani devlet borcunun miktarını biliyor ama kime ne kadar borcu olduğunu bilmiyor. Çünkü senetler hamilinedir. Bunun anlamı da; kamu finansmanını kayıt dışı çalışanlar yapıyor.

         Burada bir kısır döngü devreye giriyor: Borçlanma- borçlanabilmek için yüksek faiz- enflasyon- borçlanma.

         “Kitaplarda okuduklarımızı devamlı unutuyorsak hâlâ neden okuyalım ki?”

                                                                                                                                                                                                      NEVZAT ÜLGER       

Read More
HEDEF GSMH’YI ARTIRIP ADİL DAĞILIMI SAĞLAMAK
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

HEDEF GSMH’YI ARTIRIP ADİL DAĞILIMI SAĞLAMAK

HEDEF GSMH’YI ARTIRIP ADİL DAĞILIMI SAĞLAMAK

          Planlayıcıların hedefi “ekonomi çıkışlı”dır. Gayrisafi milli hâsıla elimizde değişmez ve kutsal bir gösterge gibidir. Oysa ülkenin daha insanca yaşanabilir olup olmadığını ortaya koyabilecek, merkeze insanı alan daha “insani” daha “çevreci” bir gösterge gereklidir. Toplumumuzun sahip olduğu değerlerin, bin dolarla ifade edilen gayrisafi milli hâsıla rakamlarıyla ölçülemeyeceğini bilmek gerekir. GSMH’yı ne kadar artırırsanız artırın, eğer gelirin adil dağılımını sağlayamıyorsanız, kalkınmanın insan merkezli olması mümkün değildir.

          Günümüzde bazı düşünce adamları, “sanayi toplumlarında insanın bugünkü problemli konumunu ve toplumun çözülmesini büyük boy teknolojiye bağlayarak, teknolojinin insana hükmettiğini, ruhen çürüttüğünü, çalışma zevki bırakmadığını, sıcak ilişkileri yıktığını” savunur. Bunun önlenmesi için ise insanı köleleştirmeyen fakat insana hizmet ederek çalışma zevki veren “insan yüzlü bir kalkınma” gereklidir demektedirler Hedef, insanın mutluluğu olmalıdır. Şayet sıradan insanı mutlu edecek projeleriniz yoksa siz ancak vahşi kapitalizmin değirmenine su taşıyorsunuz demektir. Gandhi bağımsızlık mücadelesinde makineye karşı durmuştur. Çünkü o, Batı sömürgeciliğinin temelinde makineyi görmüştür. Düşüncelerini açıklarken makinenin insanı ve toplumu ezmesine karşı olduğunu belirtmiştir. Gandhi’nin tavrı biraz dini, biraz milli, biraz da siyasi kaynaklıdır. Zaten insanların ferdi ve sosyal seviyedeki faaliyetlerinin biçimini, birbiriyle fonksiyonel bir ilişki içinde olan ferdi duygu ile ferdin içinde bulunduğu toplumun maşeri vicdanı belirler.

          Yaşanan sanayi dalgaları ve bunların sonucunda oluşan gelişmiş ülkeler, dünyanın üstüne adeta çullanmışlardır. Bu gelişmişlik olgusunun olumlu yönlerinden ziyade olumsuz yönlerini dünya konuşmaktadır. Günde bir dolara geçinen insanla, günlük geliri milyon dolarlar olan insanlar; doğum yapmak istemediği için köpeğini çocuk gibi besleyen kadınla, açlıktan nefesi kokan insanlar aynı dünyayı paylaşmaktadır. Batı, belli bir kitlenin kalkınmasını ülkenin kalkınması şeklinde takdim ettiğinden, adil gelir dağılımından mümkünse hiç bahsetmez. ABD’deki son Baltimore nümayişleri bu ayıplı durumu görünür kılan ara fragmanlar cinsindendir. 

          Toplumlarda bir araya gelme fikrinin dağılması, tabii olarak ferdiyetçiliği ve yalnızlığı getirmiştir. Bundan dolayı da insanlar bu “aidiyet duygusu”nu yaşamak için bazen normal, bazen de normal olmayan gruplar meydana getirmektedirler. Spor kulüplerine, siyasi partilere üyeliklerin altında bu “aidiyet duygusu” yatmaktadır. Hatta hippilik dahi bu aidiyet duygusundan kaynaklanmaktaydı. Bunlar paranın egemen olduğu bir dünyada, serveti küçümseyen bir hayat sürüyorlardı. Bu bir azınlık gibi görünüyor ama bunlara özenen sessiz bir çoğunluğun olduğunu da unutmamak gerekir. Yani sisteme karşı kuşkular büyüyor. Anarşik olayların arkasında da öğrenci olaylarının arkasında da bu “paraya dayanan” tek boyutlu bir topluma karşı çıkışın yattığını söylemek mümkündür.

          Günümüzde “KOBİ” diye isimlendirilen küçük ve orta boy işletmelerin öne çıkarılmalarını da bu cemaate yöneliş olarak algılayabiliriz.

          Bir adım daha atarak günümüz insanının ideolojilere düşkünlüğünü de, ideolojilerden medet umma şeklinde anlamak mümkündür.

          Yakın geçmişte veya günümüzde teknoloji transfer edilirken veya gelişme modeli olarak o ülkeler alınırken, bütün Batılı değerler de onunla birlikte taşınmaktadır. Dünyada bu ilkenin dışında kalmış gibi gösterilen Japonya’da, halkı Müslüman olan ülkelerde de bu böyledir. Yani modern kurumları istemek demek, modern ideolojileri de istemek demektir. Modern zenginliği istemek, modern bakışı da istemek demektir. Sözgelimi toplumun cemaat hayatı parçalanmıştır. Bu parçalanmada tipik bir örnek olsun diye otomobili alabiliriz: Otomobille, köy hayatı, şehir hayatı, taşıma, nüfus dağılımı, tatil anlayışı, bayram anlayışı, iş hayatı ve aile hayatı anlayışı değişmiştir. Bu bilinen en basit misaldir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 13
  • 14
  • 15
  • 16
  • 17
  • 18
  • 19

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 63
  • Dünkü Ziyaret: 255
  • Toplam Ziyaret: 56252

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.