• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
ORTA GELİR TUZAĞI
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ORTA GELİR TUZAĞI

ORTA GELİR TUZAĞI

       

Konu biraz fazla teknik ama toplumun da bilgilendirilmesi gerekiyor. Konu; Orta Gelir Tuzağı (OGT).

         Bir ekonominin belirli bir dönemde, kişi başına belli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalması halini tanımlamak üzere kullanılan deyim “Orta Gelir Tuzağı” olarak adlandırılır. Diğer bir anlatımla; Orta gelir tuzağı, bir ekonomide kişi başına gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi  halini ya da belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girilmesi durumunu ifade eder. 

         Orta gelir tuzağına sürükleyen nedenler; gelir dağılımı eşitsizliği, düşük rekabet gücü, düşük vasıflı beşeri sermaye, kurumsal faktörlerin yetersizliği, teknoloji, AR-GE faaliyetlerinin yetersizliği, yetersiz alt yapı yatırımları olarak belirtilmiştir.

         Dünyada kırılgan beşli olarak isimlendirilen Brezilya, Endonezya, Güney Afrika, Hindistan ve Türkiye; cari açık, enflasyon, işsizlik ve kaynak bulma alanında kırılganlıkları olan ülkelerdir.

         Türkiye ve Brezilya 2010 yılında orta gelir tuzağından çıkmaya oldukça yaklaşmışken tekrar geriye düşmüş ve tuzakta kalmışlardır. Bu yıllarda Türkiye’de fert başına gelir 11.000 dolara yaklaşmıştı. Tabi kaynakların adil bölüşümü de oldukça önemli bir göstergedir. Medeniyet kavramının yüksek gelirle birlikte, belki daha ziyade gelirin bölüşümü arasında doğrusal bir çizgiye sahip olduğu unutulmamalıdır. 

         1.005 dolar ve daha az gelirli ülkeler “düşük gelirli ekonomileri”, 1.006-3.955 dolar geliri olan ülkeler “düşük orta gelirli ülkeleri”, 3.956-12.235 dolar gelire sahip olan ülkeler “üst orta gelirli ülkeler” ve 12.236 dolar ve daha fazla geliri olan ülkeler de “yüksek gelirli ülkeler” olarak tanımlanmaktadırlar.

         Buna göre 1.006 USD ile 12.235 USD arasında kişi başına gelire sahip ekonomiler orta gelirli ekonomi olarak kabul ediliyor. Ülke büyümezse kişi başına gelir de artmaz.

         Türkiye, Avrupa Birliği ile 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. Bu dönemde hukuk alanında önemli gelişmeler oldu. Bu müzakerelerin ciddi biçimde yürütüldüğü 2005 – 2009 arasında Türkiye’ye yılda ortalama 18 milyar Dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı karşılığı döviz girdi. Bu ortalama, Cumhuriyet tarihinin rekorudur. 2009 ve sonrasında bir daha hiçbir yıl böyle bir ortalamaya ulaşılamadı. Çünkü Türkiye – Avrupa Birliği üyelik müzakereleri hızını kaybetti. İzleyen yıllarda doğrudan yabancı sermaye yatırımı şeklindeki döviz girişinin yerini dış borçlanma aldı. 

         Tuzaktan kurtulmak için hem mal hem de hizmet sektöründe daha yüksek üretim verimliliği sağlanmalı. Bunun için de  daha güçlü yapısal dönüşüme ihtiyaç vardır. Muhakkak hukuk.

         Politika yapıcılar; yapısal dönüşümü, girişimciliği, yeniliği, bilgi teknolojilerini ve nitelikli emeği geliştirecek, kamu ekonomisini daha etkin hale getirecek reformlara ağırlık vermelidir.

        Türkiye bu dönüşümü gerçekleştirecek reformları yapamazsa orta gelir tuzağından çıkamayabilir. Kişi başına gelirde en azından 20.000 doları aşamazsak ilk 10 büyük ekonomi arasına giremeyiz ve yüksek toplumsal refahı sağlayamayız.

         Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı 28 üst orta gelirli ülkede orta gelir tuzağındandan çıkmak için önemli koşullardan biri de ülke içinde bölgesel gelişmişlik farklılıklarının azaltılmasıdır. Kaynakların verimlilik düzeylerinin ülke içinde tüm bölgelerde birbirine yaklaşması, ülke kaynaklarının daha verimli bir şekilde kullanılması manasına gelir. Bu nedenle, büyümenin sürdürülebilirliği ve rekabetçi bir ekonominin oluşturulması için bölgesel eşitsizlikleri azaltmaya yönelik kamu politikaların uygulanması gerekmektedir.

         Kaynakların serbest piyasa ortamında üretime en fazla katkı sağlayabilecekleri alanlarda tahsis edilebilmeleri için ekonominin tüm boyutlarında şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, ifade ve düşünce özgürlüğü ve demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla hâkim kılınması hedeflenmelidir. Mutlaka daha çok hukuk.

         Kamu kaynaklarının tüm yatırımcılara serbest piyasa ekonomisinin ruhuna uygun bir şekilde ve rekabetçi bir ortamda tahsis edilmesi, bankacılık sistemindeki kamu kaynaklarının tahsisi fırsat eşitliğine uygun olmalıdır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
MÜSİAD 21. GENEL KURULU/ELAZIĞ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MÜSİAD 21. GENEL KURULU/ELAZIĞ

MÜSİAD 21. GENEL KURULU/ELAZIĞ

         MÜSİAD’ın 21. Olağan Genel Kurulu 26 Ocak 2019 Cumartesi günü Elazığ/Hilton otelde yapıldı. Genel Kurulu Av. İbrahim Gök çok güzel yönetti. Hem dirayetli hem de munis bir tavır sergiledi.

İsterseniz önce MÜSİAD’la ilgili biraz bilgi vereyim.

         “Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD); hakkın ve hukukun, adaletin, barışın ve güvenin, refahın ve mutluluğun sağlandığı; topluma mal olmuş mahalli ve evrensel değerlerin gözetildiği, kendi içinde bütün, bölgesinde, ekonomik ve siyasi alanda etkin bir Türkiye hayaliyle yola çıkan iş adamlarının, 9 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da kurdukları bir “İşadamları Derneği”dir.” Kurucuların ve üyelerinin hepsi de değerli insanlardır ama toplumun o gün de bu gün de dernekten beklenti skalası yüksek olduğundan o yıllarda iki isim toplumda iz bırakmıştı: Aynı zaman da birer entelektüel olan Erol Yarar ve Ali Bayramoğlu.

         Erol Yarar derneğin ilk dokuz yılında (1990-1999), Ali Bayramoğlu da 1999-2004 yıllarında Genel Başkanlık yaptılar. Kuruluşundan itibaren derneğin Genel Sekreterliğni yürüten Ömer Bolat 2004-2008 yıllarında, Ömer Cihad Vardar 2008-2012 yıllarında, Nail Olpak 2012-2017 yılları arasında Genel Başkanlık yaptılar. 2017 yılından bu yana da Abdurahman Kaan Genel Başkanlık yapmaktadır.

         Turgut Özal’ın Türkiye’de estirdiği serbest ekonomi havası ile o yıllarda oluşan KOBİ kavramı ve devlet teşvikleri nedeniyle; 80li yılların sonunda Türkiye’de, iş dünyasının gelişen vizyon ve misyonu ile birlikte yeni bir işadamları derneği kurulma ihtiyacı doğmuştur. O dönemde Türkiye’de sivil toplum hareketleri henüz yeterince gelişmemişti ve mütedeyyin işadamlarının bir araya gelecekleri; ortak beklenti, öneri ve taleplerini ifade edecekleri bir platformları yoktu. İş dünyasında yarı resmi statüye sahip TOBB vardı ama bu kurumda toplumsal gidişatın seyrinde etkisi olabilecek fikirlerin ve uygulamaların öne çıkabilmesi mümkün değildi. Çünkü TOBB yeni şeyler önermekten ziyade, kurulu sistemin işleyişi ile görevliydi. Belki biraz da itibar edinme kuruluşu gibiydi. İşte iş adamlarının bu ihtiyacını karşılamak üzere MÜSİAD kurulmuştu.

         MÜSİAD Elazığ şubesi de, genel merkezin hızına simetrik olarak, üzerine düşen görevi yaptı bugüne kadar. Görev sırasına göre Elazığ şube başkanlığını; Mahmut Yörük, Celal Arslanoğlu, İbrahim Gök (iki defa), Metin Bulut, Nedim Durgungül, Hasan Uzun üstlendi. Yeni dönemin başkanı Mehmet Özeren oldu.

         Esasen Abdurahman Kaan, 21. Genel Kurulu’na katılmak üzere ilimize gelmiş olsaydı, işin doğrusu kendisi ile “Sanayinin Finansmanı” ve “Katılım Bankalarının Açılımı” üzerine, Elazığ’dan Türkiye’ye duyurmak için ciddi bir söyleşi planlamıştım. Nasip değilmiş. Çünkü bu iki konu Türkiye’nin kalkınmasının finansmanı konusunda oldukça önemlidir. Bunlar tıkanıklığın önünü açarak ülkeyi “Orta Gelir Gurubu”ndan, “Üst Gelir Gurubu”na geçişi sağlayacak tramplenlerden ikisidir diye düşünüyorum.

         Türkiye’de 86 noktada MÜSİAD bulunuyor. Yurtdışında 66 ülkede 171 noktada MÜSİAD var. Bunun yanı sıra Washington ve Pekin’de lobicilik mahiyetinde ofisler açmışlar. Devasa bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) MÜSİAD. Dahası siyasette oldukça etkin bir kuruluş olarak algılanıyor. Demek ki devlet de toplum da bu kuruluşu önemsemek mevkiindedir. Tabi MÜSİAD da toplumun beklentilerini karşılamalıdır.

         Derneğin ilk yıllarında hem Türkiye hem de İslam dünyası çok gelişmiş bir atmosferi yansıtmıyordu. Şimdi şartlar oldukça gelişti. Dış ticaretimiz 500 milyara yaklaşıyor. Son yıllarda ekonomik göstergeler biraz soldu ama MÜSİAD ve benzeri kuruluşlar bu renklerin tekrar canlanması için yüksek sesle konuşmalıdırlar. Önerilerini ilgili mercilere iletmelidirler. İyi niyetin olduğu yerde kusur aranmaz.

         MÜSİAD 21. Genel Kurulu başarılı geçmiştir. İbrahim Gök hatasız bir divan başkanlığı yaptı. Bu başarıdan dolayı Hasan Uzun’un şahsında eski yönetim kurulunu ve üyelerini tebrik ediyorum. Yeni başkan Mehmet Özeren’e ve yeni yönetim kuruluna da başarılar diliyorum.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İSLAM İKTİSADI’NA DOĞRU
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İSLAM İKTİSADI’NA DOĞRU

İSLAM İKTİSADI’NA DOĞRU

         İslam’a göre insanın varlık nedeni Allah’a kulluktur. Bu kulluk belli zamanlarda yapılan ibadetleri kapsadığı gibi, sürekli olarak iyilik “salih amel” arama çabası ile davranışlarında samimi olmaktır. (Zariat Suresi/56) Yerin, göğün ve arasındakilerin yaratılması boş yere değildir. (Sa’d/27) Evren bir imtihan sahasıdır. (Enfal/28)

         Batı için nasıl asıl olan sermaye temerküzü ise, İslam için de asıl olan gelirin adil dağılımıdır. Gerçi iktidar rakip istemez ama arzu edilen orta tabakadır. Zengin olmak gerekiyorsa, bütün toplum adına devlet zenginliği paylaşır bir durumda olmalıdır. Herkese hayat hakkı var. Gelirin adil bölüşümü önceliklidir.

“(Servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın” (Haşr/7) kaidesi ile İslam, gelirin adil dağılımını, servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılmasını iktisat politikasının temeli saymıştır.

Mülkün sahibi Allah’tır. Kullar, tasarruflarındaki mülkün, Allah’ın bir nimeti olduğunu ve kendilerinin sınanması için verildiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. Bu manada “özel mülkiyet” bir haktır. Ancak mülkiyetin gerek elde ediliş biçimi, gerek toplum yararına kullanılıp kullanılmadığı önem taşır.

Emek önemsenmiştir. İnsan ancak kendi çalışıp kazandığını elde eder. (Necm/39) Üretimin esas faktörü  “emek”tir. “Hiç kimse elinin emeğinden daha helal bir şey yememiştir.” (Hadis meali) Teşebbüs de emek kavramı içerisinde yer alır. Bu nedenle İslam iktisadında işçi-işveren ikilemi yoktur. Ancak farklı emeğe ve nitelikli emeğe farklı ücret ödenmesi de normal bir uygulamadır.

Sermaye de emekle birlikte üretimin ikinci önemli bir faktörüdür. Atıl kalmasının önüne geçilmeli, reel ticarete sevk edilmelidir. Lakin rant ekonomisine dayalı olan “emek sarf etmeden paradan para kazanma yolu” meşru kabul edilmemiştir.

Fiyatların, tekelci (monopol/tekel) müdahalelerin olmadığı bir piyasada oluşması esastır. Yapılacak her müdahale ticaret hacmini daraltır ve karaborsa oluşturur diye kabul görmüştür.

Mal komisyonculuğu yasaklanmış, malların üreticiden tüketiciye en kısa yoldan direkt olarak ulaşması öngörülmüştür. Buradaki komisyoncudan maksadın piyasa ekonomisine engel olan tekelci anlayışlar olup, kabzımalcılık gibi sadece alıcı ile satıcıyı buluşturan meslekleri kapsamadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Müslüman tüccarın övülmesi ve karın onda dokuzunun ticarette olduğunun ifadesinin de tesiriyle İslam ticarete çok yatkın bir medeniyettir düşüncesi kabul görmüştür. Birçok grupla birlikte tacirler de bizzat İslam tebliğcisi olarak görev yapmışlardır bu güne kadar.

Her düşünce sisteminde diğer düşünce sistemleriyle müşterek bazı varsayım ve görüşlerin bulunduğu bir gerçektir. Kuşkusuz İslam iktisadı, yaşayan diğer iki büyük sistemden (kapitalizm ve her tonuyla komünizm veya sosyalizmden) daha eski olduğu için onlardan düşünce ve kurum devralan bir sistem olmaktan çok, onlara düşünce ve kurum aktaran bir sistemdir. Toplumlar arasında benzer temel meselelerin olması pek normal bir olaydır ve insan unsuru ile alakalıdır. “Ebedi olan, doğrudan doğruya Kuran’dan çıkarılan temel ilkelerdir.” Ancak köleliğe ve sömürüye dayalı diğer iki sistem, İslam’ın bazı kaidelerini almalarına rağmen bütünü parçalayarak fayda yerine,  insanlığa kan, zulüm ve gözyaşı getirmişlerdir.

İslam iktisadının temel motifi “toplumsal refah” üzerinden insanın mutluluğu ve Allah’a kulluktur.

İslam iktisadı, “olan” la, İslam’a göre “olması gerekenin” kesiştiği alanda yoğunlaşır.

Müslümanlar için Kur’an “vahyedilmiş bilgi”dir. Değişmez bilgi kaynağıdır. Zihni ilim ile vahyi ilim farklı şeylerdir. İslam iktisadının da temel kaynağı Kur’an’dır. Bu vahyedilmiş bilgiye inanç ve bağlılık olmadan “kazanılmış bilgi” eksik kalır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SİYASET PARA İLİŞKİSİ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASET PARA İLİŞKİSİ

SİYASET PARA İLİŞKİSİ

         Para insan vücudundaki kan gibidir.

         Para sağlıklı değilse, toplum da sağlıklı değildir.

         Toplumsal yapılanmada çok kullanılan “bileşik kaplar” benzetmesi enflasyon için pek geçerli değildir. Çünkü enflasyon dönemlerinde; geliri az, gideri çok olanlar daha çok sıkıntı çekerler. Enflasyon, gelişmemiş ülkelere verilen bir yalancı emzik gibidir; ağlatmaz da doyurmaz da.

         Siyasetin seçim finansmanını parası olanlar yapıyor. Devlet yardımlarını partiler genelde bankada tutarlar. Harcanan para daha çok varlıklı vatandaşın geleceğe yaptığı yatırımlar oluşturur.

         Allah devlete zeval vermesin, şarkı dinlemek için de, kredi kartlarının borcunu ödemek için de devlete muhtacız.

         Kanunları kim çıkartıyor? İktidar. O da kanunları kendine göre çıkartıyor. “Yüzde onun altında oy alanlara hazine yardımı yapmayalım” dediği zaman meclisteki partiler hayır der mi? Muhalefet biraz göstermelik.

         Ülkelerde kararları iktidarlar veriyor. Sen de karar verici olmak istiyorsan iktidara gelmelisin. Öyleyse herkes siyasete girmeli ve yarışa katılmalıdır. Onun için en güvendiğin insana oy ver. Eski bir siyasi lider; “iktidar olmamız için yüksek atlama şartı koşulsaydı biz şimdi ona çalışıyor olacaktık” diyordu.

         Bakmayın isimlerimizin farklı olduğuna, hepimiz aynı fabrikanın ürünleriyiz. Reklam şöyleydi zannederim; “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz ….bankasıyız.”

         Demokrasi daha çok parası olanlara hizmet eder. Siyasi partilerin finansmanını halk yapmadığı için hesap da soramıyor. Ona kalan sadece “karnından konuşmak”tır. Arada bir yol kazası olmuyor değil ama hemen izale ediliyor.

         Yüksek faiz de, düşük faiz de sermayedarın işine yarıyor. Faizler yükselince bankaya para yatırıyor, faizler düşünce devlet tahvili alıyor.

         Para bu kadar oynak ve şuh olmasaydı, “nümusmat” gibi bir mesleği ve “nümusmatık” gibi iştiyaklı bir delikanlıyı tanıyamazdık.

         Ziraat bankasının “görev zararı” gibi her türlü işleme uygun bir işlevinin olduğunu 28 Şubat döneminde içi boşaltılan bankaların finansmanında görmüştük. Karşılığını madem hazine ödüyor, o zaman çorbada her vatandaşın katkısı da olacaktır.

         -Vergi indirimleri,

         -İmar affı,

         -Geçici işçiler alma,

         -Denetlemeye mola verme,

         -Ücretleri artırması için özel sektöre verilen tavizler,

         -Kredi kartlarının faizlerinin ödenmesi,

         -Devlete ait işletmelerde zamları durdurma  vs.

         Yeni seçilecek belediye başkanları için dikkate alınması gereken, eski döneme ait belediye borçlarının “müteahhitlere” olup olmamasıdır. Eğer müteahhitlere borcunuz yoksa çözüm seçeneği oldukça fazla görünüyor.

         A.Smith ve K.Marks aynı ağacın iki dalı. Biri kâğıt para üzerinden, diğeri proletarya üzerinden %10’luk bir azınlıkla hükümranlık kurma peşinde olan Batı’lı aristokratlar. İnsanlar nasıl da ikiye ayrılmıştı bir zamanlar, hem de iki grup da “toplumsal fayda” ortak paydası üzerinden. Şimdi ikisi de tu-taka.

         Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sını, Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sini, İSAV’ın çalıştayları sonucunda yazılan kitaplarını yeniden mi okumaya başlasak acaba?

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
RUS ÇARİÇESİ, VOLTAİRE VE DİDEROT
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

RUS ÇARİÇESİ, VOLTAİRE VE DİDEROT

RUS ÇARİÇESİ, VOLTAİRE VE DİDEROT

         Günümüzde bir hayli gündemi işgal eden Deizm akımından başlayalım önce. Deizm; Allah’ın varlığına, kainatı yarattığına inanan ancak yarattığının sorumluluğunu insanın kendisine bıraktığını düşündüğü için her türlü dini telkini reddeden düşünce akımı. Demek ki izm’ler nevzuhur değil.

         Voltaire onların başta gelenlerinden. Kendisi 1694 doğumlu. Soylu değil ancak annesinin zekası, babasının finansman bilgisi onun 14. Louis’in yakın çevresine girmesini sağlıyor. Daha çocukken paganizmle tanışıyor. Dini, yaratıcıya inanmanın ötesinde, toplumu manipule edici bir fonksiyon olarak tanıyor. Hıristiyanlığın teslis akidesinde sunduğu Tanrı anlayışından dolayı da nefretle doluyor. Sonraları Fransız deizminin bayraktarı oluyor. Kabına sığmıyor. Ömrü papazları hicvetmekle geçiyor. Para yapmakta çok mahir. Yasalardaki delikleri çok iyi görüyor. Tefecilik yapmaktan çekinmiyor. Din hariç, hiçbir alanda devrimci olduğu söylenemez. Finansmancı Voltaire, filozof Voltaire’yi finanse ediyor.

         Fransa’dan İngiltere’ye geçiyor. Kalburüstü edebiyatçılarla tanışıyor. Montaigne, Bayle, Locke’nin kitaplarını okuyor. Bu dönemde edebiyat; felsefe ve ilahiyatın içinde kabul ediliyor. Newton’u okuyor, onu Descartes’le karşılaştırıyor. En dikkatini çeken şey, okudukları düşünürlerin hiçbiri hapsedilmemiş. Bu nedenle de “İngilizlere bayılıyorum” diyor. “Monarşilerin gasp ettiği; yaşama, mülk edinme özgürlüğü, ulusa yazı ile seslenebilme özgürlüğü, özgür yargılanma hakkı, yasaların harfiyle yargılanma hakkı, inanç özgürlüğünü insanlara geri vermiş” cümlesi ona ait. Ama Hz. İsa’ya hayran. İnsanlığın Hz. İsa’nın temsil ettiği erdemleri benimsemesi halinde selamete ereceğine inanıyor. Hz. İsa’ya ilk sorusu; “ölüm nedeniniz nedir?” Hz. İsa; “papazlar ve hakimler” diye cevap veriyor. “Gerçek din nasıldır?” diye ikinci sorusunu soruyor. “Yoksa size söylemedim mi? Allah’ı ve komşunuzu kendinizi sevdiğiniz gibi sevin” diyor Hz. İsa. Bunun üzerine Voltaire; “durum buysa, seni biricik efendim olarak kabul ediyorum” diyor.

         Dinsel hoşgörü, Voltaire söz konusu olsa bile Hıristiyanlar arası hoşgörü, İslam’ı kapsamıyor.

         Rus Çariçesi Yekaterina, sezgileri aşırı önemsediğini düşündüğü romantik Rousseau’dan fazla hazzetmez. Belirli ölçülerde de olsa rasyonalizmden yana olan Voltaire’i kendisine yakın bulur. Bu Yekaterina’ya, başdanışmanı olan biri bir de isim takmış; Kuzey’in Semiramis’i.

         Kim mi bu Semiramis? Semiramis’i tanıtmayı iki cümle ile yapalım: M.Ö.800 yıllarında yaşadığı söylenen Asur kraliçesi, aklının ve güzelliğinin yanı sıra cinselliği ile ünlü olan kadın. Yekaterina’nın da fırtınalı aşkları, yirmi biri resmi, yani doktor kontrolünden geçmiş aşığı olduğu düşünülünce çok yadırganacak bir benzetme değil diye düşünüyor insan.

         Diderot da Voltaire gibi düşünüyor. “Hükümetlerin birincil amaçları insanların esenliği olmalıdır. Hükmedenlerin güçlerini bu amaçtan alıyor olmaları, tabiat ve mantık kuralları gereğidir. İnsanların en büyük esenlikleri özgürlükleridir. Bireye sağlık neyse, devlete özgürlükler o olmalıdır.”

         Meşhur olaydır; Diderot kızına çeyiz düzebilmek için kütüphanesini satışa çıkarıyor. Bunu duyan Yekaterina, Paris’teki temsilcisine Diderot’un istediği meblağı ödeyip kütüphaneyi satın almasını, ancak kütüphanenin, ölünceye kadar Diderot’ta kalmasını emrini veriyor. Bununla da yetinmiyor, artık kendisine ait olan kütüphaneye ölünceye kadar bakacağı için, 25 yıllık ücretini de peşin ödetiyor. Diderot bir gecede zengin oluyor.

         Bundan dolayı da Diderot; “İnsan hayatında bir kez olsun böyle bir kadını tanımalı” diyor. Gerçi Çariçe de ona; “Mösyö Diderot, bütün bu yüksek prensiplerinizle çok büyük kitaplar yazılır ama çok kötü bir ekonomi çıkar. İnsan teninin gıdıklanma şekli başkadır” diyecektir. Bundan sonra yalnız edebiyat konuşuyorlar.

         Yekaterina, bu iki düşünürle kurduğu yakınlıktan sonra Rus Aydınlanması başlıyor. Moskof’un karanlık, ahşap şehrini altın gibi parlatmaya niyetleniyor. Yeni sitilin şehrin evcilliğini yok ettiği, felsefi iklimin alt üst olduğu sonradan fark edilmiş. Ne kötü şeydir yapay şehir, hele de dikey olursa.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İSLAM VE KÜLTÜR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İSLAM VE KÜLTÜR

İSLAM VE KÜLTÜR

         Son zamanlarda dinin anlaşılması konusunda tartışmalar arttı. Bunun çeşitli nedenleri vardır elbette. Müslümanım diyen bir insanın cehenneme gitmek gibi bir hedefi olmayacağına göre söylenenleri anlamaya çalışmak gerekir kanaatimce. Burada daha çok kültür ve dinin fazla iç içe geçtiğini, belki birbirinin yerine kullanıldığına şahit olmaktayız.

         Gelenek ve kültür ile şekillenmiş din anlayışları dinin kendisini gölgelemektedir. Bu yüzden öncelikli olarak dinin kendisi ile tarih boyunca oluşan kültürünün birbirinden ayırt edilmesi gerekmektedir. Din ile kültür birbirinden ayırt edilmedikçe neyin din, neyin kültür olduğunu bilmek mümkün değildir. Çünkü maalesef bugün İslam ile ilgisi olmayan şeyler, İslam’ın temel ve kurucu ilkelerinin önüne geçirilmiş, din anlaşılmaz, yaşanılmaz ve içinden çıkılmaz bir hale getirilmiştir.

         Din insan içindir; insan din için değildir. Bu yüzden dinin kendisi ile insanların dini anlayış ve yorumlarını birbirinden ayırt etmek son derece önemlidir.

         İnsanların dini çarpıtarak gerçekleştirdikleri çarpıklıklar hep var olagelmiş ve sonuçta din, ihlaslı ve samimi bir mümin inşa etmeyi hedefleyen bir olgu olmaktan çıkarılarak bir araç haline getirilmiştir.

         İslam anlaşılması ve yaşanılması zor bir din değildir. Allah, kullarını sorumlu kıldığı dini anlaşılmayacak ve yaşanılmayacak biçimde göndermiş olabilir mi?

         İslam Allah merkezli ama insan hedefli bir inançtır. İslam insan içindir. İnsanı yaratılış amacına uygun bir forma sokup, yine bu amaca uygun yaşatmak içindir. İslam inanç sisteminin en temel ve evrensel ilkeleri ile vücut bulmuş hali dindir.

         “Din nedir?” ya da “Dinin amaç ve hedefi nedir?” şeklindeki sorulara verilecek en güzel cevap: “Din, erdemli, ilkeli, adalet ve merhameti esas alan insan ve toplum inşa etme projesidir.”

         Dindarlık Allah ile kul arasındaki özel bir bağ ve saf bir ilişkidir. Dolayısıyla insanlara gösterilmesi gereken şey dindarlık değil insanlıktır. Dindarlık ancak Allah’a gösterilebilir. Hani Hz. Ömer’e dindarlığından bahseden kişiye onun; “söylediklerin seninle Allah arasında olan ilişkindir. Sen bana para ile olan ilişkinden bahset” demesi oldukça meşhurdur.

          Bazı kişi ve çevrelerin kendilerini dinin sahibi ya da sözcüsü olarak görerek insanları tehdit etmeye kalkmaları kabul edilebilecek bir şey değildir. Hiç kimsenin, hiçbir kurumun din adına otorite ya da temsilci olması söz konusu değildir.

         Hıristiyanlık kurumsallaşınca teslis anlayışına gelmiştir. Kurumsal Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya verilen saf ve doğal dinin doğasını bozarak onu tanınmaz hale getirdi. Bazı insanlar zamanla o dinden uzaklaşıp ateist ya da deist oldular.

          İslam’ın kurumsallaşması özellikle gençleri sürükleyeceği şey ya ciddi bir umursamazlık ya ateizm ya da deizmdir. Bu konuda gençlere kızmamak, onları anlamak ve onları doğru bir din anlayışı ile buluşturmak gerekir.

         Deizm denildiğinde en yaygın şekilde anlaşılan şey, felsefi açıdan evreni yaratan ama evrene ve yarattıklarına müdahil olmayan bir Tanrı inancı, popüler açıdansa herhangi bir dini inancın reddedilmesidir. Deizm, kökeni itibariyle Hıristiyanlık içindeki bir tartışma ve ayrılmadır.

         Batı’daki deizm ve ateizm Hıristiyanlıktaki bozulmadan, bizde ise İslam’ın bilinmemesinden kaynaklanır.

         İslam, özgürlükler dinidir. Müslüman dilediği her şeyi yapmayarak özgürleşir. Kültür din değildir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
MELİH BOYDAK VE ELAZIĞLILAR DERNEK BİNASI
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MELİH BOYDAK VE ELAZIĞLILAR DERNEK BİNASI

MELİH BOYDAK VE ELAZIĞLILAR DERNEK BİNASI

         Dr. Ahmet Tevfik Ozan, hoşsohbet ve munis insanlarımızdandır. 14 Ocak 2019 günü saat 19.00’da bir yerel televizyonda, Erzurum Tıp Fakültesi’nde öğrenci iken, Erzurum’da kirada kaldıkları evin sahibinden bahsederken, ev sahibinin kendilerini evden çıkarmak için geldiği bir gün, öğrencilerin tatlı davranışlarından hoşlandığından, bırakın evden çıkarmayı, kirayı da yarıya indirdiğini anlattı.

         Bu güzel anekdotu dinlerken, İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Melih Boydak’ın buna benzer bir olayı aklıma geldi. Melih Bey İstanbul’daki “Elazığlılar Dayanışma Derneği ve “İstanbul-Elazığ Kültür Vakfı”nın Fatih’deki binasının alınışını anlatıyor:

         “1986 yılında birikimlerimizle, derneğimize bir daire almayı düşünüyorduk. Kirada oturduğumuz binanın sahibi olan hemşehrimiz Rıza Altınören de binayı satmak istiyormuş. Dernek yönetiminden ben, Dr. Kemal Altaş ve Tuncay Öktem binanın sahibi ile görüşmek için hemşehrimizin evine gittik. Rıza Altınören o zaman 65 yaşlarında, kibar bir beyefendi. Salonun bir köşesinde de bir piyanosu vardı. Hemşehrimiz binayı peşin 30 milyon liraya satacağını söyledi.

         Binanın fiyatı çok uygun ama bizim birikimimiz buna yetmiyordu. Ancak 25 milyon verebileceğimizi ifade ettik. 15 Milyon nakitimiz vardı, 10 milyonu da makul bir sürede ödeyebileceğimizi söyledik ama pek kabul görmedi.

         Bir ara piyanoyu işaret ederek “çalıyor musunuz?” diye sordum. Rıza Altınören de çalabildiğini, Elazığ müziğini ve uzun havaları çok sevdiğini söyledi. Arzu ederse bir uzun hava okuyabileceğimi söyledim. “Müstezat”ı okudum. Altınören çok duygulandı. Bize döndü; “Sizleri çok sevdim, binanın Elazığ folklorüne hizmet etmesi bana huzur verecek” dedi. Teklifimizi kabul etti. Aslında okuduğum Müstezat, onun gönlünde sönmeyen Elazığ sevdasını depreştirmişti. Böylece derneğimiz bu binanın sahibi olmuştu.”

         Melih Boydak, 1943 Elazığ/Akmezra doğumlu bir Elazığ sevdalısı. Ormancılık konusunda Profesör Dr. Beşi kitap olmak üzere çok sayıda ulusal ve uluslar arası bilimsel yayını bulunmaktadır. Onun “İstanbul’dan Elazığ’a Selam” şiiri ile yazıyı noktalayalım:

 Bebek sırtlarından Harput’u seyre daldım,

 Kucakladım;

 Gözü tok,

 Gönlü geniş,

 Özü bilge gardaşları,

 Özlem dolu şiirler yazdım,

 Bilmem Sunguroğlu, Memişoğlu,

 Hacı Hayri duydu mu?

         “Beyoğlu’nda bir maya tutturdum,

         Hızmekar ağzı…

         Besteler Elazığ’ı kıskanmış,

         Harput bağlarında yankılanmış ezgiler,

         Bilmem Kore Mamo, Hafız Osman,

         Paşa, Enver duydu mu?

 Halay için sıralandık yedi tepede,

 Buzbağ içtik doyasıya Boğaz’dan,

 Aşiyan’da kutsallaştı Mevlüt’ün gırnatası,

 Ve davulu Hıdır’ın,

 Bilmem Coro Yaşar, Zaza Mehenk,

 Bebe Hüsen, Eski Mısto duydu mu?

            Vapurlar geçer Boğazdan

            Paytonları gibi İstasyon Caddesi’nin,

            Erguvanlar payam rengi çiçek açmış,

            Kuzova nevruzları gönlümde

            Ve yalıları Beşgardaş’a benzer İstanbul’un.

Rintler otağ kurmuş Küçüksu’da,

Hüseyni faslı cünbüşünde Sekü’nün,

Kürsübaşında Sekratlı Ali Beğ,

Çarsancaklı Bedri Beğ,

Tasalılar, Itriler, Dede Efendiler…

Ve elezber olmuş Demirci Sıtkı,

Ezgilerinde Şükrü Dayı’nın

              Boydak dolaşıyorum zuvahlarını kentin,

              Çevremi Divan, Müstezat, Şirvan sarar,

              Tüm İstanbul meyhanelerinde Elazığ Peşrevi bugün,

              Alır beni Harput’a götürür.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
DEVLETLE VE DEVLETLİ İLE LATİFE YAPILMAZ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEVLETLE VE DEVLETLİ İLE LATİFE YAPILMAZ

DEVLETLE VE DEVLETLİ İLE LATİFE YAPILMAZ

         Hikâyeler olmuş veya olabilirlik özelliği taşıyan anlatımlardır. Fıkralar da şayet iyi kurgulanmış ya da kısmen yaşanmış olaylardan seçilirse tadına doyum olmaz. Mevsimi olması nedeniyle devlet ve devletlü fıkraları da bunlardandır.

                                               ***

         Hikâyeye göre Sultan, sakalını tıraş etmek üzere her sabah özel berberini karşılıyordu. Bir keresinde ikisi baş başa iken berber usturayı Sultan’ın boğazına dayadı ve öfkeli bir şekilde, “Şimdi seni öldüreceğim” dedi. Sultan korkudan titreyerek, “Bu ne demek şimdi, delirdin mi?” deyince berber, “Siz bize karşı büyükleniyor, bizi aşağılıyorsunuz. Oğlum, sizin kızlarınızdan biri ile nişanlanmak için teklif getirdi ancak aşağılandı. Şimdi sizi boğazlayacağım” şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine Sultan da “Yarın kızımı oğlunla evlendireceğim. Olay kapandı, biz şimdi dünürüz” dedi. İşte tam bunlar konuşulurken; sultan’ın muhafız birliği içeri girdi ve aralarından biri, “Efendim, Camii-i Kebir’in minaresi yıkıldı” dedi. Sultan ise, “Öyleyse berberi alın ve hemen öldürün” diye emir verdi. Muhafız önce afalladı ancak Sultan’ın emri yerine getirildi.

                                                 ***

         Trajikomik bir entrika: Halife’nin soytarısı, bir toplantı hazırlığında vezirin sandalyesini çeker. Sandalyesi çekilen vezir, yere düşer ve orada bulunanlar kahkahayı basıverir. Vezir bu kahkahaları aklına yazar ve Halife’nin sevilen bir cariyesiyle birlikte oyun kurar. Ona bir miktar para verir ve zehir dolu bir gülsuyu kadehi hazırlamasını ister. Halife’nin de bulunduğu bir gece sohbetinin başında cariye, Halife’ye vermesi için soytarıya bir gülsuyu kadehi verir. Soytarı kadehi vermeye yeltenince vezir bağırır: “Hayır, hayır Efendim! Bu kadehten içmeyin. Ben soytarının gözlerinde bir kötü niyet sezdim”. Daha sonra vezir, kadehten içirmek için bir kedi ister. Kedi oracıkta ölüverir. Bunun üzerine soytarının öldürülmesine hükmedilir. Darağacı hazırlatılır; soytarı da darağacının altındaki sandalyeye çıkarılır. Vezir, korkudan titreyen soytarıya doğru yaklaşır ve şöyle der: “Devlet adamları, soytarıların altındaki sandalyeyi işte böyle çekerler.”

                                                ***

         Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in Amerikalı Büyükelçi Glaspie (sarışın güzel) ile buluşması ve Glaspie’nin Saddam’ın Kuveyt’i işgal ederek topraklarına katması konusundaki övgüleri ve ABD’nin bu işe karışmayacağını söylemesi, eğer hikâye doğru ise, siyasi entrikaların en büyüğü olarak hafızalardaki yerini korumaktadır. Ne Saddam kaldı, ne devleti.

                                                ***

         Entrika bir sanattır. Siyasetçi ve edebiyatçı bir Profesör, Mısır Parlamentosu seçimlerine katıldı. Seçim bölgesindeki rakibi, kendisine karşı güçlü bir muhalefet kampanyası başlattı ve seçmenlere şöyle dedi: “Muhterem hocamız, demokrasiye inanıyor ve ülkeyi ona davet ediyor. Demokrasi nedir bilir misiniz beyler? Bir kadın için çok eşlilik çağrısıdır.” Seçim kampanyası kapsamında profesörümüz, seçim bölgesindeki insanlara seslenmek için meydana çıktı. Tam konuşmasına başlayacağı sırada katılımcılardan biri ona şu soruyu yöneltti: “Gerçekten demokrasiye inanıyor musunuz Hocam?” Aday olan Profesör bu sorudan gayet memnun bir vaziyette ve tüm coşkusuyla, “Evet. Ben demokrasiye güçlü bir şekilde inanıyorum. O, sorunlarımızı çözmek için tek yoldur vs.” şeklinde cevap verdi. Bu noktada halk, onun üzerine doğru yürüdü ve sandalyeler havada uçuştu. Profesör, canını kurtarmak için kaçtı ve adaylığını geri çekti.

                                              ***

         Önceden özellikle siyasi entrikalar, kişisel dehanın bir ürünüydü. Nitekim dünyanın meşhur siyasilerinin oldukça kayda değer zekâ şovları vardır. Şimdilerde ise bunun okulu, üretim yerleri ve uzmanları bulunuyor. Eğer ölçüleri ve miktarını belirlerseniz, siparişiniz hemen hazırlanır. Bu konuda ahlak diye bir mevhumu öteleyerek kendi adıyla ekol kurmuş olan Machiavelli’in, Prens veya Hükümdar adlı kitabından da anlaşılacağı üzere siyasi hilenin kurucu babası kendisiydi. Günümüzde öyle “makyevelistler” yetişti ki, bugün sahalar, onu aratmayacak yıldızlarla dolu.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İTİRAZI VE İTİRAFI OLANLARA ÇAĞRI
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İTİRAZI VE İTİRAFI OLANLARA ÇAĞRI

İTİRAZI VE İTİRAFI OLANLARA ÇAĞRI

         Gelişmenin önündeki bazı engelleri yazıp sonra ayrı ayrı irdeleyelim istiyorum. Bu konular aslında 15. yüzyıldan günümüze, tedbir alınması gerektiği halde tedbir alın(a)mamış konular. Konular da hep “baba” konular olup, dikkate alınması gerekir diye düşündüğüm konulardır.

1-İslam dünyasında Maturidi’likten ziyade felsefileşmiş, irfani boyutu ağır basan Eşari’liğin hakim olmasından dolayı hür düşünce yerine daha çok sufilik ve kısmen de cebriyecilik hareketlerinin hakim olduğunun iyi okunmasına ihtiyaç var. Bu anlamda, teslimiyetçiliğin bu topluma nasıl yerleştiğinin iyi tahlil edilmesi gerekir. Eşari ekolden gelen uzak ya da yakın geçmişteki düşünce adamlarının eserlerinin de bu anlayışla yeni analizlere ihtiyacı var diye düşünüyorum.

2-Batıdaki sanayileşme hareketlerine rağmen, genelde İslam dünyası özel de Osmanlı devleti “sıfır toplum” anlayışı içerisinde Batı’ya gözlerini kapamış ve onlara ancak “kafirler topluluğu” penceresinden bakmıştır. Bu durumu fark edenlerden biri de Ahmet Cevdet Paşa olmuş ve hemen kayıtlı topluma geçmek için anayasa (mecelle) çalışmalarına başlamıştır. Buna rağmen 2. Abdulhamit döneminde her türlü okul ve üniversite/fakülte açılmasına rağmen, iktidar endişesi ile olsa gerek, felsefe ve hukuk fakülteleri açılmamıştır. Hukuk ve düşünme netameli konular olarak görülmüş.

3-Yakın zamana kadar belki halen dahi her tarihçi bir dönemi “ltın dönem” olarak almış ve hep o döneme öykünmüşlerdir. Yani her tarihçiye göre farklı bir “altın dönem” vardır. Devletler durup dururken yükselmezler ve çökmezler. Nedenleri iyi bilinmeli, günümüze ait çıkarımlar yapılmalıdır. Arkaik toplumda yaşayarak kalkınma da olmaz, geniş tefekkür de.

4-Aslında 1581 yılında Gelibolulu Mustafa Ali, yöneticilerin tayinlerinde liyakat ve yeteneğin dikkate alınmadığını (Nushatu’s Selatin isimli eserinde) yazmış ama kadıların defterdarlıklara atanmalarına devam edilmiştir. Galiba Elazığ defterdarı da hukukçu.

5-Konu ile ilgili Koçi Bey’in 1632 yılında yazdığı risalede; gösteriş ve lüksün yıkıcılığı, şöhretin ise toplumu yıkıma götüreceği belirtilmiştir. (Koçibey Risalesi) En sıradanı makam araçları.

6-Vakıf sistemindeki bozulmalar, tımar sistemi ile madenlerin işletilmesindeki yanlışlar 1792 yılında bizzat kazasker (Tatarcık Abdullah Ağa) tarafından dile getirilmiştir. Keza yapılan tağşişlerin (paradaki altın oranının azaltılması-develüasyonların) sakıncaları anlatılmıştır. Kaht-ı rical mı var?

7-Bizzat maarif nazırlığı yapmış olan bir zat (Münif Paşa) kalkınma için fen bilimlerini, eğitimi ve sanayileşmeyi anlatmış,  bunları ilerlemenin üç sacayağı olarak zikretmiş ama sıkıntılar devam etmiştir. Nokta atışlar yapılmış ama fen bilimleri ve sanayileşme rical-i devlette çeşitli yorumlarla kabul görmemiştir. Söz yetmiyor.

8-Ahmet Mithat Efendi’nin özel girişimciliği anlatmak adına memuriyetten istifa etmesi ve çeşitli konularla ilgili 250 kitap yazmış olması takdire şayan önemli bir hareket olarak anılmalıdır. O, kalkınma için makine ithalatından gümrük alınmaması gerektiğini söyleyen ilk münevverlerimizdendir. Kallkınma işlevinde makinaya özel dikkat çekilmiş ama sonuç yok. Üretimi olmayan toplumlar, ancak üretici devletlerin pazarı olur.

9-Osmanlı’da; Bizzat padişahın katılımı ile; hem ilmi tartışmaları görmek hem de fikir cereyanlarını anlamak için 18.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayıp İmparatorluğun tasfiyesine kadar devam eden “Huzur Dersleri” yapılıyordu ama bu derslerde de müzakere edilen konular genellikle dini ilimler olmaktaydı. Çözüm önermeyen fikir ve toplantılar faydadan uzaktır.

Madde madde tartışmak toplumsal faydayı artırır. 

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
2018 YILINDA VEFAT EDENLER
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

2018 YILINDA VEFAT EDENLER

2018 YILINDA VEFAT EDENLER

         Dünyayı yöneten ilahi kanun değişmiyor. İnsan doğuyor, büyüyor, iyi veya iyi olmayan işler yapıp toplumda olumlu veya olumsuz bir iz bırakıp eceli dolunca da hayatının diğer kısmını yaşamak üzere ahrete göçüyor.

         2018 yılında da çok insanımız vefat etti. Geride birtakım izler bırakarak ebedi aleme göçtüler. 2018 yılında vefat edenlerden hemen aklıma gelen birkaçını zikredeyim.

          Umran dergisinin takip edilen önemli yazarlarından sosyolog ve toplum bilimci Prof. Dr. Hüsamettin Arslan 2 Ocak 2018’de vefat etti. Hüsamettin Arslan, şahsen benim özellikle takip ettiğim yazarlardandı.

         Türk sinemasının usta oyuncusu Münir Özkul 93 yaşında 7 Ocak’ta vefat etti. Oyunculuk yeteneği tartışılamayacak olan oyuncunun çok filmi vardı. Canlandırdığı, özellikle “Mahmut Hoca” ve “Yaşar Usta” tiplemeleriyle/ karakterleriyle Türk izleyicisinin hafızasında yer edinen usta bir oyuncuydu.

         Şehrimizde şiir ve kültürle ilgilenenlerce oldukça tanınan şair, gazeteci, yazar, oyuncu ve çevirmen Ülkü Tamer, 1 Nisan 2018’de vefat etti. Arkasında bıraktığı onlarca şiirle beraber Ülkü Tamer, çevirdiği eserler, öyküler ve masallarla da edebiyat tarihimize adını yazdırmıştı. İkinci Yeni şiir akımının Sezai Karakoç ile beraber önemli temsilcilerindendi.

          Yapımcı, yönetmen ve senarist Aram Gülyüz 1 Eylül 2018’de 87 yaşında dünya yaşamına veda etti. Yaşamı boyunca 28 filmin senaryosunu kaleme alan Gülyüz, “Ayşecik” film serisiyle “Yasemince” ve “Tatlı Kaçıklar”ın da aralarında olduğu 200’e yakın sinema filmi ve dizinin yönetmenliğini üstlenmişti.

         Ünü Türkiye’nin dışına kadar yayılmış olan usta foto muhabiri Ara Güler 17 Ekim 2018’de vefat etti. Türkiye’de fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi Ara Güler, tedavi gördüğü hastanede 17 Ekim’de 90 yaşında vefat etti. Birleşik Krallık’ta yayınlanan Photography Annual’ın 1961’de dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladığı Güler, aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne kabul edildi ve bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Tarihi fotoğraflayan adam diyor ona Cumhurbaşkanı.

         Şarkılara dönüşen şiirleriyle tanınan sanat camiasının efsane isimlerinden şair Cemal Safi tedavi gördüğü hastanede 80 yaşında hayatını kaybetti. Safi’nin, 40’ı Orhan Gencebay tarafından olmak üzere Zekai Tunca, Selçuk Tekay ve Candan Erçetin gibi ünlü sanatçı ve besteciler tarafından 150 kadar şiiri bestelendi.

         Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi sanat ve kültür tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice, 96 yaşında 28 Mayıs’ta organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti. Semavi Eyice özellikle İstanbul için önemli bir kaynaktı. “İstanbul’un hafızası” durumunda olanlardandı.

         Türk edebiyatının ‘Beyaz Kartal’ ve ‘Dede Korkut’ lakaplı şair ve yazarı Bahaettin Karakoç (88), Kahramanmaraş’ta tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Merhum şair Abdürrahim Karakoç’un kardeşi olan Bahaettin Karakoç’un ölümü sevenlerini üzdü.

          Erdoğan Demirören, Türk Halk Müziği Sanatçısı Nuray Hafiftaş, mimar ve gazeteci Aydın Boysan, usta oyunculardan, Bizimkiler dizisinin Kapıcı Cafer’i Ercan Yazgan, TRT spikerlerinden olup, 17 yıldır konuşamayan Tuna Huş diğer afifih hayatını kaybeden tanınmış insanlarımızdan bir kaçıydı.

         Dünyaca ünlü İslam bilim tarihi araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin 94 yaşında 30 Haziran 2018’de hayatını kaybetti.

          Ömrünü İslam bilim tarihine adayan Fuat Sezgin, 1951’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra doktorasını yaptı. Tezi 1956’da yayımlandı.

         Türkiye’de 1960’ta askeri darbesinin iktidara getirdiği hükümet tarafından hazırlanan, meşhur 147’ler listesine alınarak üniversiteden uzaklaştırıldı. Türkiye’den ayrılan Sezgin, Frankfurt Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etti.

         1965’te yazdığı ikinci doktora tezini Frankfurt Üniversitesi’ne sunarak bir yıl sonra profesör unvanını kazandı.    Sahasında yazılan en kapsamlı İslam Bilim Tarihi’nin ilk cildini, 1967’de tamamlayan Sezgin, eserin 18. cildini yazıyordu.

         Sezgin’in, Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil 27 dili çok iyi derecede bildiğini söylüyor kayıtlar. 

         2019 yılı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından “Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı” olarak ilan edildi.  

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 15
  • 16
  • 17
  • 18
  • 19
  • 20
  • 21

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 25
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10281

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.