• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
27 MAYIS İHTİLALİ VE SONRASI
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

27 MAYIS İHTİLALİ VE SONRASI

27 MAYIS İHTİLALİ VE SONRASI

         1960 yılı denince 40 yaşın üstündekilerin aklına hemen “27 Mayıs Darbesi” gelir. Doğru ya da yanlış ama yine 27 Mayıs denilince bu nesil askerden ziyade CHP’yi anlar.

         7 Nisan 1960’da Başbakan Menderes konuşur: “memleket bugün kabili idare olmaktan çıkmıştır. İşler çoktan laçka olmuştur. Adliye işlemez hale gelmiş, idare acze düşmüştür.”

         3 Mayıs 1960’da “Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel” yazılı olarak hükümeti uyarmak istedi. Ancak mektup ihtilaldan sonra açıklandı.

         Burada dikkat çeken husus bu ihtilalın başında “Genelkurmay Başkanı” değil de, “Kara Kuvvetleri Komutanı”nın olmasıdır.

         5 Mayıs 1960’da Ankara’da Kızılay’da “555 K” diye adlandırılan” beşinci ayın beşinde saat beş de Kızılay’da” nümayişler yapılır.

         Menderes bu gösterilere İzmir’de onbinlerce kişinin katıldığı “halk mitingleri” ile karşılık verir.

         6 Mayıs 1960’da Kara Kuvvetler Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel izne ayrılır ve en küçük birliklere kadar ulaştırılan bir telsiz mesajı yayınlar.

         21 Mayıs 1960 günü “Harp Okulu Öğrencileri” iktidar partisi aleyhinde Ankara’da sessiz bir yürüyüş yaparlar.

         25 Mayıs 1960’de TBMM XI. döneminin son birleşimini yapar ve meclisin 20 Haziran 1960 tarihine kadar tatil edilmesini kararlaştırır.

         Başbakan Eskişehir’e gider. Ancak havaalanında bulunan havacı subaylar başbakana sırtlarını dönerler.

         Şehirde başbakan halka hitap edecekken hoparlörlerin telleri kesildiği için konuşamaz.

         27 Mayıs 1960 sabahı, devlet radyolarından, Milli Savunma Bakanlığı’nın “NATO Dairesi Başkanı” albay Alparslan Türkeş ihtilal Konseyinin bildirisini okuyordu:

         -Türk Silahlı Kuvvetleri idareye el koymuştu. Türkiye NATO ‘ya, Cento’ya ve tüm uluslararası sözleşmelere bağlıydı.

         Meclis feshedilir. Celal Bayar Cumhurbaşkanlığından istifa eder.

         İstanbul Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Sıdık Sami Onar başkanlığında toplanan profesörler kurulu “27 Mayıs”ın meşru olduğu hakkında raporlar verir.

         Anayasanın bazı maddeleri “Milli Birlik Komitesi”nce kaldırıldı. TBMM‘nin bütün hak ve yetkileri Milli Birlik Komitesine verildi.

         Milli Birlik Komitesi’nce seçilen Salim Başol başkanlığındaki 31 kişilik “Yüksek Soruşturma Kurulu” kuruldu. 14 Ekim 1960 da çalışmalarına başladı. “Yassıada” yargılamaları başladı.

         203 oturum yapıldı. 529 sanık dinlendi. 1063 tanık dinlendi. Sonuç: 15 idam 31 müebbet hapis, 418 çeşitli ağır ceza, 123 beraat.

         İdamlardan 12’si müebbet hapse çevrildi. Üçü infaz edildi. Asılan bu üç insanın en belirgin ortak özellikleri üçünün de “mason” olmamalarıydı. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı   Hasan Polatkan.

         16 Eylül 1961 günü Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan hakkında verilen ölüm cezaları “İmralı Adası”nda yerine getirildi. 17 Eylül 1961 günü de Adnan Menderes yine “İmralı Adası”nda asıldı. “Bu, maddesi tarihsel gelişme eşitsizlikleri altında kendisine ait özlemlerin karşılıklarını üretmeye yetmemiş bir toplumun dramıdır.”

         İhtilal kendi içinde de anlaşmazlığa düşecek 2 Ağustos 1960 da 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununda bir değişikliğe giderek 235 general ve 5000 subay bir anda emekliliğe sevk edilecektir.

         27 Ekim 1960’da üniversitelerde görevli öğretim üyelerinin bazılarının vazifelerinden çıkarılmalarına ve bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline ilişkin 114 sayılı kanun kabul edilerek, 28 Ekim 1960 ‘da sonradan 147’ler adını alacak olan 28 ordinaryüs profesör, 57 profesör ve doçent ve asistanlar üniversiteden çıkarıldılar.

         Ve 15 Ekim 1961’de genel seçimler yapıldı.

         Hükümet kurma görevi CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye verildi. İnönü CHP-AP koalisyonunu kurdu.

                                                                NEVZAT ÜLGER

Read More
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÖLÜ AZİZ Mİ-YAŞAYAN DÜŞÜNÜR MÜ?

ÖLÜ AZİZ Mİ-YAŞAYAN DÜŞÜNÜR MÜ?

         Soru oldukça köşeli ama özellikle bazı toplumları anlatması bakımından da çok gerekli: Bir toplum için, “ölü bir aziz mi yoksa yaşayan bir düşünür mü” gündemde olmalı? Buradaki aziz kelimesini herhangi bir yatırı veya kayda değer olmayan bir yazarı anlamak için olduğu unutulmamalıdır. Ancak şu var ki; bazı ölülerin düşünceleri üzerinden hareketle bazı konuları daha iyi anlamak mümkündür ve örnekleri de vardır. Ben şahsen eski düşünürler üzerinden hareketle, o kişiyi veya o ekolü aşmak gerektiğini düşünüyorum. Sanat ve zanaatta da öyle değil mi? Bir üstadı veya bir ustayı taklitle işe başlamak pek tabii bir olaydır. Ancak sonradan kişi kendi karakterini ve düşünce yapısını özgün hale getirerek ustasını veya üstadını aşabilmelidir. Kaldı ki eskiyi sadece nakille yetinmek ciddi bir “skolastik şahsiyet” olmak demektir zannederim.

         Aynı mukayeseyi siyasal bir argümanı ifade etmek anlamında, “demokratik hakların yayılması mı yoksa bürokratik merkeziyetçilik mi” bir toplum için daha gereklidir konusunu tartışmak için de yapabiliriz.  Neden bu soru? Çünkü demokratik hakların yayılması belki bürokratik merkezileşmeyi kısmen davet eder ama bürokratik merkezileşme demokratik hakların gelişmesine asla davetiye çıkarmaz. Hele hele denetlenemeyen bir bürokratik yapı, zamanla devleti de tahrip edebilir. Bürokratik devlet orantısız güç kullanmakta sakınca görmez, belki din yerine kendisine itaat edilmesini ister. Nitekim Durkheim bu kanaattedir.

         Buradan bir sonuca varmak mümkünse; siyasi ve iktisadi sorunların ve konuların da birbirlerini etkilemede ayrılmaz bir ikili oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle de rasyonel bir siyasetçi, meydana gelen iktisadi bir problemi, iktisatçılarla birlikte düşünerek çözümler üretebilmelidir. Elbette iktisadi bir konuyu bir sosyolog veya bir mühendis de belli oranda bilebilir ama iktisadi bir problemi çözecek olanlar esas itibariyle iktisatçı olanlardır. Diğer bilim dallarında meydana gelebilecek problemlerin çözümünde de benzer deontoloji mutlaka takip edilmelidir.

         Örneklendirirsek; klasik iktisatçılara göre faiz artarsa toplum yatırım yapmaz, parayı bankaya yatırır. Böylece para piyasadan çekilir ve para kıymetlenir. Neticede de dövizin değeri düşer.  Ama konusunda derinleşen bir düşünür olarak Keynes ise bunun yanlış olduğunu halkın tasarruf meylinin, faizle değil gelirle alakalı olduğunu ileri sürmüş ve buna dayanarak piyasaya para sürülerek meşhur dünya krizi atlatılmıştı. Elbette aynı ilacın her bünyeye aynı şekilde uygulanacağını söyleyen hekimin yetersiz olduğunu ileri sürmek pekala mümkündür.

         Keynes bu düşüncesini yatırımcının bol olduğu toplumlara göre ortaya sürmüştü. Halbuki yatırımcısının ancak üç-beş zenginden ibaret olan bir toplum için faizi artırmakla sonuç almak oldukça zordur. Hele hele yatırım yapması gereken zenginler de yatırımlarını kendi ülkelerinin dışındaki bir ülkede yapıyorsa faizi yükseltmek kısa bir süre için belki size psikolojik bir ortam oluşturur. Fakat dikkat edilmezse sonuçta hem faiz yükselir, hem piyasadan para çekilir hem de pahalılık başlar ve yaptığınız işlemin birilerinin işine yaradığını geç anlarsınız.

         Tekrar başa dönecek olursak; yaşayan düşünür, ölü azizden daha fazla gereklidir demekte sakınca yoktur.

                                          NEVZAT ÜLGER

Read More
TÜRKİYE DOLARA KARŞI DİRENİYOR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKİYE DOLARA KARŞI DİRENİYOR

TÜRKİYE DOLARA KARŞI DİRENİYOR

         Dolar 1945 yılından beri uluslar arası işlemlerde “kilit para” rolünde. ABD, 1945 yılında dünya ülkelerine “dolar getirene, karşılığı kadar altın vermeyi” taahhüt etmişti. Bu tarihten sonra da dolar önce 44 ülkede, sonra bütün dünyada uluslararası ticarette dünyanın kullandığı para birimi olmuştu. ABD bu kararını 1973 yılına kadar yerine getirmişti. Hatta bu kararın uygulanabilmesi için de IMF ile İstikrar Fonu ve Dünya Bankası gibi iki kuruluş oluşturulmuştu. Ancak 1973 yılında ABD “”Doların altına sabit bir fiyattan disponibl olma” özelliğini tek taraflı olarak kaldırdığını açıkladı. Yani ABD dolar getirene altın vermeyeceğini söylüyordu. Sonuçta sermayenin terk ettiği ülkelerde işsizlik, düşük büyüme ve ciddi sıkıntılar başlıyordu. Yani ABD’nin tercihleri bütün dünyayı etkilemeye devam ediyor.

         Bu arada gelişmekte olan ülkeler popülizmin esiri olarak yarışta çok gerilere düştüler. Popülizmin tuzağına düşmeyen ülkeler; parası dolara endeksli olmayan ülkeler oldu ve bu ülkelere o dönemde önemli sermaye girişi oldu ve önemli sıçramalar yaptılar. (Asya Kaplanları)

         1979’dan itibaren Freidman’ın “monetarist” yaklaşımı sahneye çıktı. Yani para politikası ile hem fiyatları korumak, hem de ekonomiyi daha iyi yönlendirme fikri gelişti. ABD’de ekonomi canlandı. İşsizlik azaldı, her yıl işgücüne 2-3 milyon istihdam yaratıldı. Petrol ve Altın fiyatları geriledi, yabancı yatırımcıların ilgisi yükseldi. Bu dönemden getirilerinden yararlanan diğer ülkeler; Japonya ve Batı Avrupa Ülkeleri oldu. ABD ile Avrupa ülkelerinin dış ticaret fazlaları rekor seviyeye yükseldi.

         22 Eylül 1985 tarihinde ABD’nin G-5 (sonradan G-7) nezdindeki kararı ile doların değeri aşağı çekildi. Bu gelişmeyle beraber yeni eğilimler ortaya çıktı. En önemli olay olarak AB ve ABD ittifakı sağlandı. Ama unutmayın ABD hep ilk patron olmaya devam etti.

         1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldı. “Soğuk Savaş dönemi” sona erdi. İki Almanya birleşti. SSCB küçülmek üzere dağıldı ve Rusya adını kullanmaya başladı. Bu dönemde AB tek para hedefine yönelik olarak ”Maastrıch Anlaşması”nı imzaladı.

         ABD, Japonya’yı kendisinden daha çok mal alması için sıkıştırdı. Eğer almazsa korumacı tedbirler alacağını ve mal alımını azaltacağını söyledi. (Kaynak: İTO, Türkiye 2010 Global Hedefler ve Sektörel Stratejiler)

         Buna karşılık Japonya da elindeki ABD tahvillerini satacaklarını söyledi. Bunun üzerine ABD bankaları daha likit pozisyona geçmeye ve dış piyasaya risklerini azaltmaya başladılar.

         Gelişmeler iki ülke içinde zararlar meydana getirdi. Zorunlu olarak mevduata sınırsız devlet güvencesi tanındı 1995 yılında. (Elbette bizde de)

         G-7 ülkeleri kendi aralarında ABD’nin inisiyatifini kabullenmek zorunda kaldılar. Ancak “tek para belki tek devlet” kurgulu/hedefli AB’nin neler yapacağına iyi bakmak gerekir.

         Nitekim bugün AVRO, dolar karşısında ciddi bir rakip. Keza Türkiye; Çin, Rusya ve İran ile ticaretini milli paraları üzerinden, mal ve para da takas usulü ile yapıyor. Milli parayla uluslar arası ticaret de her geçen gün artıyor. Bu üç ülke ile ticaretimiz 59 milyar dolar. Daha net bir ifade ile doların baskı aracı olarak kullanılmasına karşı direnen ülke sayısı artıyor. Cumhurbaşkanının bu konulara ilişkin demeçlerine dikkatle bakılırsa, aslında dünyadaki bu gelişmelere Türkiye’nin hazır olduğunu beyan etmek anlamına geldiği hemen dikkatlere gelmektedir. Ancak ABD’ye karşı en kilit ülke şimdilik Çin olarak durmakta olup, yalnız bu konuda Rusya, Türkiye, İran vb ülkeler de kayda değer niteliktedirler.

         Dünya doların “kilit para” olma pozisyonunu son birkaç yıldır iyice sarsıyor. Görünen o ki; 2008 dünya finansal krizinden sonra doların yerine yeni bir sisteme geçilecek. Bu geçişin bir savaş sonrası mı yoksa dünya ölçeğinde yeni bir finansal kriz sonrası mı olacağına belki de G-10 ülkeleri karar verecektir.

                                                                                                                                                          NEVZAT ÜLGER

Read More
BEKTAŞİ BEKTAŞİ’DİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BEKTAŞİ BEKTAŞİ’DİR

BEKTAŞİ BEKTAŞİ’DİR 

         Bazı alıntılarla biraz da Bektaşi fıkraları dinleyelim bu gün. Öyle demişti ya Nesimi; “Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi / Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni.”

                                      *

         Bektaşi’nin biri her gün kasabada ‘Her şey Allah’tan’, ‘Her şey Allah’tan’ diye mırıldanarak dolaşır dururmuş. Bir gün kasabanın serseri delikanlılarından biri, yine böyle mırıldanarak dolaşmakta olan Bektaşi’ye arkasından sessizce yaklaşıp, ensesine okkalı bir tokat atmış. Canı fena halde yanan Bektaşi’nin pür hiddet dönüp kendisine ters ters baktığını görünce; “Öyle ne bakıyorsun baba erenler demiş, hani her şey Allah’tandı. “Tabii demiş Bektaşi, her şey Allah’tan da, ben hangi alçağı aracı ettiğine bakıyorum.

                                       *

         Bektaşi Baba İstanbul’da gezinirken, padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmektedir. Binanın önünde şatafatlı bir fayton durmakta idi. Binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durdu. Adam faytona binerken, Bektaşi meraklandı ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sordu: “Faytona binen padişah mıdır?” “Hayır  padişahın bir kuludur” Cevabını aldı. Bektaşi, tepeden tırnağa önce faytondaki adama baktı. Sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak:
         -Allahım, bir padişahın kuluna bak, bir de senin kuluna.

                                           *

         Bektaşi’den meyve isterler. O da sorar “Allah yapısı mı, kul yapısı mı?” Çoğunluk cevap verir; “Elbette Allah yapısı”. Bizimki ekşi ahlatları uzatır. Ahlatı görenler anında ağız değiştirirler; “kul yapısı olsun”. Bu kez aşılı ve olgun armut ikram eder ve; “Allah her şeyi önce ham yaratır. İnsanlar Allah vergisi olan aklı kullansın da onu terbiye etsin diye. Yaradan böylece, kendi vergisi olan aklın kullanılıp, kullanılmadığını sınar” der.

                                                *

         Bektaşi, inançların alet edilip şahsi propagandaya dönüşmesinden hoşlanmaz. “30 yıldır ağzıma, doyuncaya kadar lokma koymadım” diyen din istismarcısına sorar “Sen sadece işkembeni ıslah etmişsin. Nefsini ne zaman ıslah edeceksin?”

                                                 *

          Mevlevilerin giydiği hırkaların kolları bol kumaştan yapılır. Yenleri çok geniştir. Bektaşi sebebini sorar. Mevlevi iyi niyetlidir anlatır; “Başkalarının kusurunu örtmek için”. Bu sefer Mevlevi sorar “Sizin hırkaların yenleri neden dar?” Baba cevaplar “Biz kimsede kusur görmeyiz.”

                                              *

          Varlıklı bir zat dostlarını iftara çağırır. Bektaşi arkadaşını da unutmaz. İftar sonrası sohbet din üstünedir. Ev sahibi takılmak amacıyla Baba’ya sorar; “Erenler, İslam’ın şartı kaçtır?” Bektaşi; birdir yanıtını verir. Herkes şaşırır. Ev sahibi bunun ne demek olduğunu açıklamasını ister. Baba erenler anlatır; “Siz, hac ile zekâtı kaldırdınız. Biz de namaz ve orucu kaldırdık. Geriye sadece kelime-i şahadet kaldı. Yanlış mı söyledim?”

                                               *

         Oruç tutan Bektaşi pek fena susamış. Gürül gürül akan çeşmeyi görünce de dayanamayıp ağzını dayayıp kana kana çeşmeden su içmiş. Bu sırada oradan geçen komşusu seslenmiş:
“Aman erenler ne yaptın? Oruç gitti!” Bektaşi, ağzının iki yanından süzülen sular bağrına doğru inerken cevap vermiş: “Oruç gitti ama fakire de can geldi.”

                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
KANUN HUKUK DEĞİLDİR!
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KANUN HUKUK DEĞİLDİR!

KANUN HUKUK DEĞİLDİR!

Bugün halkı Müslüman olan ülkelerin içinde bulunduğu iktisadi durumlarına bakarak, bu geri kalmışlığı İslam’a mal etmek çok yanlış bir anlayış, bilgisizce ve kasıtlı bir yaklaşım, şaşı bir bakıştır. Müslümanlar 632-1699 yılları arasında çok parlak bir uygarlık ortaya çıkardığına göre, sorunun kaynağı İslam değildir. Sorunu, söz konusu ülkelerin siyasi yapılarında ve yöneticilerinin İslam’ı nasıl anladıkları konusunda aramak gerekir. Ayrıca o ülkedeki iktisat uygulayıcılarının diğer bir ifade ile hükümet edenlerin, adında İslam kelimesinin bulunduğuna takılmadan, bu ülkelerin siyasi yapılarının ve toplumsal uygulamalarının İslam dini ile uyumlu olup olmadıklarına bakılmalıdır.

İslam iktisadı, diğer iktisadi sistemlerden tamamen bağımsız, buna karşılık İslam’ın genel prensipleri ile iç içedir.  İslam, düalizmi kesinlikle kabul etmez. İslam hayatın bütününü kucaklamakla kalmaz, mezardan sonraki hayat için de dünyadaki her türlü davranışa ölçüler kor. Esasen toplumsal hareketliliğin de kültürel ve sosyal yapının da esas yönlendiricisi ekonomi değil, din’dir. Bireysel kültürlerin de toplumsal kültürlerin de oluşmasında ve içeriğinin doldurulmasını sağlayan esas unsur dindir.

İslam iktisadının bağımsız bir bilgi dalı oluşu yalnızca bir bilim dalı ortaya koymak anlayışından değil, İslam inancının içeriğinden kaynaklanmaktadır. Bu içerik Kur’an, sünnet, belli uygulama tarzları üzerinde oluşan görüş birliği (icma) ve yeni düşünce ve görüşlerden oluşan (kıyası da oluşturan) içtihatlardır.

İslam’da insanlar kendi kişisel görüşlerine göre bir şeye helal veya haram diyemezler. Böyle yapanlara Kur’an “yalancı” demektedir. (Nahl/116) Çünkü helal ve haramı tayin hakkı Allah’a aittir.(A’raf/157)  Hazreti Peygamberin bu konudaki hadisleri, Allah’ın hükmünü ve iradesini beyandan ibarettir.  Zaten yeni kural ve kaide belirlemede topluma tanınan hak da mutlak değil, sınırlı ve değişkendir.

Esas gaye Allah’a kulluk etmek ve insanların mutluluğuna çalışmaktır.  Hedefi Allah’a kulluk ve insanları mutlu etmek olmayan sistemlerin insanlara sunduğu şey, küçük bir azınlığın aldatıcı mutluluğu ile büyük kitlelerin mutsuzluğu olmuştur.

İslam’da özel mülkiyet meşru kabul edilirken, azgınlığın önlenmesi açısından o malın meşru olmayan yollardan elde edilmesi yasaklanmıştır.    

İslam’da mal elde etmede meşru olmayan yollar sayılacak olursa şunlar söylenebilir:

Rızası olmadan başkasının malını almak (Nisa/29)

Alındığı halde bedeli ödenmeyen malı sahiplenmek (Bakara/188)

Tefecilik yoluyla kazanç veya mal elde etmek. (Bakara/275)

Rüşvet yolu ile mal elde etmek (Bakara/188)

Kamu veya özel bir mülkiyet malını sahtekârlıkla elde etmek.

Gasp yoluyla mal elde etmek.

Yetimlerin malına el koymak (Nisa/10)

Eksik tartı ve eksik ölçü yoluyla mal edinmek. (Mutaffifin/1–3)

Fuhuş yaparak ya da yaptırarak kazanç veya mal edinmek  (Nur/33)

İçki yapımı ve satımından mal veya mülk edinmek  (Nur/19)

Put yapımı ve satımından mal edinmek (İbrahim/14)

Kâhinlik, falcılık, astroloji gibi yollarla mal veya kazanç edinmek. (maide/3)

Zaten ekonomik problemler yalnızca ekonomik görüş açısıyla kavranıp çözülemez. İnsanın inançlarıyla da sıkı sıkıya bağlı olan hayatın tüm boyutları dikkate alınarak çözülmelidir.

                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
NE KADAR SİLAH-O KADAR SAVAŞ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

NE KADAR SİLAH-O KADAR SAVAŞ

NE KADAR SİLAH-O KADAR SAVAŞ

         İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda dünya, bir önceki yüzyılın olumsuzluklarını devam ettiriyor adeta. Yine kan, yine gözyaşı. İnsanlar hem savaşları hem de terör olaylarını televizyonlarda ve cep telefonlarında canlı olarak seyrediyor. Hatta dualar ve yardımlar da sanal âlemden yapılmaya başladı.

         Birinci Dünya Savaşı’nda paylaşılmasına karar verilen Osmanlı Devleti aslında tüm İslam dünyası anlamına geliyordu. Osmanlı devletine maddeten dahil olmayan diğer İslam devletleri de manen ve ruhen Osmanlı’nın uzantısı gibiydiler.

         Vahşi Batı bu emelinden vazgeçmediğini Sevr Antlaşması ile tekrar etmiş, başarılı olamayınca da bu emelini tatbik için hep Türkiye’nin zayıf zamanlarını, zayıf, gafil ve muhteris etkin insanlarını takibe almıştır. Bu işi başarabilmek için İslam Medeniyetinin kodları ile oynamış, sonra yerli işbirlikçileri eliyle önce pusulasını değiştirmiş, sonra da bu günkü uygulamaları yürürlüğe koymuştur.

         Bugün İslam ülkelerinin sayısı 60 olmuş ama çoğunda fakirlik, yoksulluk, anarşi, terör ve kural dışı uygulamalar gizlenemez boyutlardadır. Bu tablo vahşi Batı’nın saldırılarıyla oluşturulmuş ama ilgili ülke yöneticilerinin de bu olumsuzluklardaki payı hiçbir zaman % 50’nin altında olmamıştır.

         Bu ülkelerdeki yoksulluğun giderilmesine yönelik olarak siyasi partiler, gelirin adil dağılımını öncelikli bir mesele olarak ele almalı ve bunu da nasıl yapacaklarını topluma anlatmalıdırlar. Hükümetler aslında seçmenin memurudur denirse uygun düşmez mi? Unutmayalım; garip-gureba üşür ve doymazda, çoluk-çocuk üşür ve doymazsa,  millet üşür ve doymaz, belki devlet üşür. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Binada temel kolon/taşıyıcı neyse, bir ülkede de garip gureba odur.

         “Kim bir kötülüğü eliyle, diliyle ve kalbiyle düzeltmeye çalışmazsa, o yaşayan bir ölüdür.”

         Birinci sınıf vatandaş olmak için “vatandaş” olmak yeterli değil midir?

         Bu gün İslam coğrafyası yer altı ve yerüstü zenginliklerine rağmen maalesef geri kalmışlık ve fakirlik problemi yaşamaktadır.

         Küreselleşme; hukukun üstünlüğü ilkesine değil, küresel şirketlerin (sınır ötesi uluslararası şirketlerin) çıkarlarını garantiye alan bir mekanizma durumundadır.  Küreselleşmenin İslam toplumları için, İslam’ın kamusal alandaki etkinliğini asgari düzeye indirerek seküler bir yapıya indirgenmesi gibi bir görevi vardır. Buna “Ilımlı İslam” projesi de diyebilirsiniz. Yani ibadetleri sadece ritüeller bağlamına indirgeyerek, toplumsal rolünü ortadan kaldırmak.  

      Doğru, savaş tamtamları Batı’nın elinden hiç düşmedi. Çünkü Batı’nın, tekniği kullanma biçimi hep savaşı zorunlu kılıyor. İşin bu noktasını iyi anlamak gerekir. Üretimi oldukça artan Batı’nın, bu üretimini eritmesi için savaşı zorunlu görmektedir. Evet, bir kısım liderlerde bireysel megalomani de var ama ülkelerinin hakimiyet ve üstünlüklerini ispat sadedinde savaşı da tek çıkış yolu olarak görmüşlerdir.

         İsrail’in son Filistin saldırısının silah üreticilerinin kışkırtmaları sonucu, kavgayı artırmak için çıkarıldığını söylemek yeni bir keşif sayılmaz aslında. Ne kadar savaş, o kadar silah. Elbette “Siyonizm” ayrı bir yazı konusudur.

                                                                                                                                                                   NEVZAT ÜLGER

Read More
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“BÜYÜK TÜRKİYE” OLMAK GÜZELDİR

“BÜYÜK TÜRKİYE” OLMAK GÜZELDİR

         Bütün olumsuz şartlara rağmen Türkiye 21. yüzyıla iyi bir başlangıç yaptı. Alt yapısını oluşturmakta çok mahir davrandı. Duble yollar, modern hava alanları, boğazdan alt ve üst geçitler, Marmaray, Karadeniz’le Marmara denizi arasına Kanal İstanbul adıyla yeni bir boğaz, yerli harp sanayii, yerli otomobil, Akkuyu Nükleer Santrali, hatırı sayılır oranda bilim ve düşünce adamı yetiştirmesi gibi uzun bir liste oluşturdu. Batı ise kendisine tek rakip gördüğü İslam Medeniyetini uykudan uyandırmamak için ancak terör ve savaş çıkartıyor, finansal ayak oyunları yapıyor. Oysa bundan 30 yıl önceki Avrupa’yı, Rusya’yı ve Türkiye’yi görüp bu günle kıyas yapanlara göre; Avrupa’da son otuz yılda herhangi bir ilerlemeden bahsedilemeyeceği halde, Türkiye gibi ülkelerden bahsederken kıyası mümkün olmayan bir ilerleme ve kalkınmadan bahsediyorlar. Bu konuda bir iş adamımız anlatıyor:

         “Özal’la tüm dünyayı dolaştık. Çin’e de birlikte gitmiştik. 1986’da Moskova’ya bir kez daha geldik. Burada International Hotel’de üç iş adamı ile bir odada kaldığımızı hatırlıyorum. Aşağıda sadece tavuk kızartan bir yer vardı ve yiyeceği de uzun kuyruklar halinde oradan alıyorduk. Tüm bunları gördükten sonra Rusya’nın bugünkü hali inanılmaz. Avrupa’ya gittiğinizde 30 yıl önce nasılsa şimdi de pek fazla bir değişiklik göremezsiniz.” 

         Unutmamak gerekir ki, kalkınma ve gelişme sadece siyasi ve iktisadi değil, belki ondan da daha ziyade kültüreldir. Batı sahip olduğu teknik ve iktisadi imkânlarla Doğu ülkelerinin merkezlerine yerleşerek kültürünü bu ülkelerin yöneticileri eliyle o ülkelerin insanlarına empoze etmişlerdir. Bu ülkenin gençlerine az mı kapitalizmin bekçiliği yaptırılmıştır? Hatta bu ülkelerin çocuklarını eğitmek için kendi ülkelerine götürmüşler ve bu gençlerin çoğu ülkelerine Batı’nın birer bayisi olarak dönmüşlerdir. Yeniden bir ihya hareketi, yeniden bir diriliş, yaşanan dünyada yeniden söz sahibi olmak için kendi medeniyetimize dönmemiz şarttır ve bunun için de yerli ve milli bilim fenomenine yeniden sahip olmamız gerekir. Çünkü zaman ve mekân ile mekânda ikamet edenlerin inanç ve medeniyetleri dikkate alınmadan yapılacak iyileştirmeler beklenen ve umulan sonuçları vermez.

         Türkiye’nin 21. yüzyıla iyi bir başlangıç yapmasının temel motifi, dönemin yöneticilerinin bu zaman ve mekan fenomenini dikkate almış olmalarıdır. İslam’ın 15. yüzyılında bilim adamlarımız vardı ama onlara imkan sağlayacak devlet yöneticilerimiz yok denecek kadardı. Şimdi bu imkanlar çoğalmaya başladı. Türkiye’deki beşeri ve teknik gelişmelerden de bu değişikliği fark etmek mümkündür.

         Bu ülke 21.yy’da ihracatını 160 milyar doların üzerine, fert başına geliri de 3.000 dolardan 10.000 dolara çıkardı. Ülkenin her tarafını saran yolları adeta komşu çatlatıyor.

         Bu ülkede dört kişiye bir araba düşüyor. Fert başına kullanılan elektrik miktarı oldukça yükseldi. Çok değil, bundan onbeş sene önce bizi komşu ülkeyle kıyas ederek gelişmemiş görenler, son yıllarda bırakın İspanya’yı, Portekiz’i Ğ-7 ülkeleri ile kıyas etmeye başladılar.

         Hekimlerimizin doktorluk kabiliyetleri artık yurtdışından hasta getirtiyor. Hastanelerimizde doktorlara düşen yatak sayısı dünya standartlarını aştı.

         Bu gün Türkiye’de 3-5 bin kişilik iftar sofraları kurulurken, İslam dünyasının diğer bölgelerinde çok acılar yaşandığını, savaşlar, kan ve gözyaşı olduğunu görüyor ve üzülüyoruz. Bunlar bizleri yaralıyor ve çok üzüyor. Filistin halkına yapılan son İsrail zulmü en aşağılık bir hareket değil midir?

         Türkiye “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinden “gelişmiş ülkeler” kategorisine artık adım atmıştır. Bunu önlemek isteyenlerin rahatsızlığı da buradan geliyor.

                                                                                                                                                             NEVZAT ÜLGER

Read More
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BÜYÜYEN TÜRKİYE DURDURULAMAZ

BÜYÜYEN TÜRKİYE DURDURULAMAZ

         Yakın komşulara ve İslam dünyasına bakıldığında, Türkiye bir istikrar adası olarak görülmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin istikrar içinde geliştiğini ve kalkındığını herkes fark ediyor doğrusu. Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarıyla, huzuruyla, güvenliğiyle örnek teşkil ediyor. Çok değil, 35 sene önceki Türkiye’nin haliyle bu günkü Türkiye kıyas dahi edilemez. Birileri de bu yapılanları kıskanıyor.

  1. yüzyıla Türkiye olarak çok iyi girdik. Ekonomik göstergeler, rakamlar her şey ortada. Herkesin kapısındaki arabalar… araba fazlalığından sokakta artık araba park edecek yer bulmakta zorlanıyorsunuz. Oturduğumuz evlerin inşaat ve kullanım kalitesi arttı. Bunlar hepimizce bilinen ve sevindiren şeyler. Meydana gelen sorunları gidermek, merkezi hükümetten daha ziyade yerel yönetimlerin görevi zannederim.

         Ülkeleri ve medeniyetleri farklı kılan temel özellik, medeniyetleri oluşturan inancın, insana, çevreye, eşyaya ve yaratıcıya bakışını şekillendiren ilkeleridir.  Medeniyetler esas itibariyle, yetiştirdikleri insanlar, ortaya koyduğu eserler, çekilen sıkıntılar ve insan başarılarından oluşan birer halitadır. Her medeniyet elbette insanlık alemine katkılarda bulunmuştur. Edward Said’in ifadesi ile “medeniyetler sürgünde de yaşarlar.” Bu nedenle de medeniyet kavramını salt Batı’ya mal ederek düşünce üretmek, biraz da savaşlara ve sömürgeciliğe davetiye çıkarmaktır. İsrail’in Filistin halkına yaptığı son alçaklıkta, İslam ülkelerinin yöneticilerinin aymazlığının payı az mıdır? Kaç tanesi Türkiye kadar hassas davranabildi?

          Türkiye’nin 21.yy’a gelinceye kadar uzun bir süre değerinin çok önemsenmediği bir dönemi vardır. Bu değer 21.yy’la birlikte artık iyice önemsenmeye başlanmış, hem Batı ile ilişkilerinde hem de bölgeye bakışında bu perspektif öne çıkmaya başlamıştır. Türkiye artık stratejik değerlendirmeler yaparken hem kendi medeniyetini hem de dünya jeopolitiğini dikkate almaktadır. Emperyal olmak böyle bir şeydir.

         Batı Türkiye’nin bu uyanışını engellemek adına 21.yy’ın onbeş yıllık ilk diliminde en azından bizim bildiğimiz yedi tane darbe girişiminde bulunmuştur. Yaşadığımız terör olaylarına arka çıkanlar ise artık sır değil.

         Yeni bir Türkiye inşa ediliyor. Rahmetli Turgut Özal, ’21. yüzyıl Türkiye asrı olacak’ demişti. Şu an o günleri yaşıyoruz. Yüzyılı, ”Türkiye asrı” yapabilmemiz için adaletin tesisine ve gelirin adil dağılımına dikkat etmemiz gerekiyor.

Orta boy işletme fikrinin bu toplumda yer etmesi şarttır. İnsan yüzlü kalkınma ancak orta boy işletmeler eliyle sağlanabilir. Orta boy işletmelerin üretimlerinin toplamından büyük işletme imalatları elde etmek hem daha sağlıklı, hem de daha kolaydır. Bu fikirlerin kök salması için zamana ihtiyaç vardır. Ancak doğru tercih yapabilmek için, ülke yöneticilerinin de doğru tercih yapmaları şarttır. Unutmayalım; “İnsanlar ülke yöneticilerinin düşünce kütüklerine yazılırlar.”

                          NEVZAT ÜLGER

Read More
İPLER KİMİN ELİNDE?
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İPLER KİMİN ELİNDE?

İPLER KİMİN ELİNDE?

         Dünya, küreselleşme ile ilgili olarak üç önemli kriz yaşıyor:

         -Kimlik krizi,

         -Adaletsiz gelir dağılımı  

         -Demokratik katılım.

         İslam coğrafyası yer altı ve yerüstü zenginliklerine rağmen maalesef geri kalmışlık ve fakirlik problemi yaşıyor. Bu nedenle de Müslümanlar küreselleşmenin, zayıfların güçlülere tabi olması gibi bir yüzü ile karşılaşıyor. Demek ki küreselleşme çok yüzlü bir kavram ve iplerin ucu net olarak görülmüyor.

         Bu günkü şekliyle küreselleşme; hukukun üstünlüğü ilkesine değil, küresel şirketlerin (sınır ötesi uluslararası şirketlerin) çıkarlarını garantiye alan bir mekanizma durumundadır. 

         Küreselleşmenin, İslam’ın kamusal alandaki etkinliğini asgari düzeye indirerek seküler bir yapıya indirgenmesi gibi bir görevi var. Yani ibadetleri sadece ritüeller bağlamına indirgeyerek, toplumsal rolünü ortadan kaldırıp belki “deist” bir toplum haline dönüştürmektir. Hatta bazı düşünce guruplarının da bu doğrultuya evrilmekte olduğunu kısmen gözlemlemekteyiz. Zira bu insanların bir kısmı eşyaya ve olaylara kendi medeniyet paradigması üzerinden değil, asli bağlarından kopartılmış, tamamen dindışı bir anlayışla yaklaşmaktadır. Her halde en korkunç kölelik, “zihni kölelik”tir. 

      Savaş tamtamları Batı’nın elinden hiç düşmedi. Çünkü Batı’nın, tekniği kullanma biçimi hep savaşı zorunlu kılıyor. İşin bu noktasını iyi anlamak gerekir. Üretimi oldukça artan Batı’nın, bu üretimini eritmesi için savaşı zorunlu görmektedir. Batı’da sanayileşme hareketlerinin başladığı 18. yüzyılın ortalarından sonraki bütün savaşlara dikkat edin, ülkelerinin hakimiyet ve üstünlüklerini ispat sadedinde savaşı tek çıkış yolu olarak görmüşlerdir.

          ABD üretim fazlasını,  2. Dünya Savaşından sonra, sanki bağış yapıyormuş gibi Marşhal yardımı ve Truman doktrini adı altında yardım ettiği ülkeleri kontrol altına almak ve bu yolla üretim fazlasını eritmek için kullandı. Bunun sonucunda da savaş sonrası durgunluğa rağmen ABD’li iş adamları rahat nefes aldılar. Böylece savaş malzemesi imal eden imalathaneleri çalıştı ve işsizlik rahatsız edecek bir boyuta gelmedi. Bu yardımlarla hem Avrupa tekrar eski gücüne geldi hem de 1929 benzeri krizler uzun bir süre ötelenmiş oldu.

         2015 sonu itibariyle dünya ticareti tutarı olan 80 trilyon dolarlık alışverişin 19,7 trilyon dolarını ABD yalnız başına kullanıyor. 

         ABD dünya hakimiyetini elinde tutmak için iki seçeneği devreye soktu:

         Birincisi ham maddeye ambargo koyarak diğer ülkelerin üretimini ve istihdamını zorlaştırdı. Petrolün 150 dolara kadar çıkması ile bazı yarı mamullerin satışlarının yavaşlatılması ve ambargolar bu türdendir.

         İkincisi bazen direkt sonraları da vekalet savaşlarını devreye sokarak ülkeleri hizaya getirmeye çalıştı ve bu uygulamaya hala devam ediyor.

         Fakat ABD artık eski etkinliğini kaybediyor. ABD için savaş çıkartmak, vekalet savaşlarını hazırlamak “milli” bir görevdir. Bu işi hızlandırmak için de kendi dışındaki ülkelerin vatandaşlarını kullanmaktadır. 

          ABD Kongresi’nde ulusal güvenlik politikaları uzmanı olarak görev yapan Cathrine Theohary tarafından, tamamı ABD hükümetinin resmi bilgi ve belgelerine dayandırılarak hazırlanan rapora göre savaşlardan ABD, 2007-2014 yılları arasında 250 milyar dolar, Rusya ise 85 milyar dolar gelir elde etti.

         Ne dersiniz, savaşlar biter mi?

                                                 NEVZAT ÜLGER

Read More
VARLIK FONU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

VARLIK FONU

VARLIK FONU

          (2016 yılında) ekonomik alanda önemli bir adım olarak; “Türkiye Varlık Fonu” veya “Varlık Fonu” kuruldu. İşleyişi özel, denetlenmesi özel, amaçları özel bir kuruluş. Elbette yapılan işlemlerden ülke insanlarının bilgilendirilmesi önemlidir. Neticede devletin milletinden ziyade, milletin devleti ilkesi öne çıkarılmalıdır. Son zamanlarda Akkuyu Nükleer Santrali hariç, adeta duyulmaz oldu.

         Atatürk Barajı ve benzeri büyük yatırımlar geçmişte böyle bir anlayışın sonucunda kolayca ve yerli elemanlarca yapılabilmişti. Yeni hedef; “devlete ait çeşitli fon ve gelirlerden belirli bir yüzde alınarak ilgili varlık fonu kaynaklarının oluşturulması.  Zaman içerisinde kendi kaynaklarını meydana getirecek bir yapıya sahip olması öngörülen fonun Türkiye’de mega yatırımların finansmanını sağlamanın yanı sıra bankacılık sisteminin finans sektöründeki hakim rolünü de azaltması bekleniyor.  Fonun ayrıca finansal stres ortamında piyasalarda dengeleyici/stabilize edici bir görev üstlenmesi de öngörülüyor.

         Gelişmiş kabul edilen G-20 devletleri arasında “Varlık Fonu” kuruluşu olmayan ülke yoktur.

          Fonun kurulmasıyla amaçlanan hedefler arasında sermaye piyasalarının büyüme ve derinleşmesinin hızlandırılması, İslami finansman varlıklarının kullanımının yaygınlaştırılması, ek istihdam, savunma, havacılık ve yazılım gibi teknoloji yoğun stratejik sektörlerdeki yerli şirketlerin sermaye ve proje bazında desteklenmesi ile küresel oyuncu olmalarının sağlanmasıdır. Nükleer santral gibi altyapı projelerine kamu kesimi borcu arttırılmadan finansman sağlanması, arz güvenliğini sağlamak üzere Türkiye için önem taşıyan doğal gaz ve petrol gibi yurt dışındaki stratejik sektörlere yasal ve bürokratik kısıtlamalara bağlı olmadan doğrudan yatırım yapılabilmesi” yer alıyor.

        “Türkiye yeni dönemde büyük altyapı yatırımları ve projelerin finansmanında kısır döngüyü, dışarıya bağımlılığı azaltmak ve daha yüksek oranlarda büyümek için “Türkiye Varlık Fonu”nu kurdu.”

         Varlık Fonu, birçok ülkede kısır döngüyü ortadan kaldıran bir görev üstleniyor. Bu fonlara sahip ülkelerin ekonomik kalkınmada da önemli bir konuma geldiğini görüyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’de Varlık Fonunun kurulması ve etkin işlemesi şartıyla, kendisi için belirlediği 2023, 2053 ve 2071 hedeflerine ulaşımı açısından önemli bir işlevi olacaktır. Elbette kullanılabilecek enstrümanları kullanmaya ne kadar mahir ve istekli olmamız da önemidir.

         Bu gün İslami finansın merkezi maalesef halen Londra. İstanbul Finans Merkezi’ni bu bölgede önemli bir merkez haline getirmek için yeni araçlara ihtiyaç var. Varlık Fonu’nun kullanacağı finansal araçlar başta da İslami finans araçları bu açıdan önemli olacaktır.
         Tabii bir de enerji konusu var. İhtiyacımız olan enerjinin büyük bir kısmını dışarıdan alıyoruz. Enerji için ödenen ithalat faturasının yüksekliği sır değil. Bütçenin büyük bir kısmını enerji faturasına ayırıyoruz.        

         Bugün Akkuyu nükleer santralinin faturası ise 22 milyar dolar. Yani, ödediğimiz enerji faturasıyla her yıl iki ya da üç Akkuyu santrali yapılabilirdi.  Varlık Fonu’yla başta da doğalgaz, yenilenebilir enerji ve nükleer santral gibi önemli projelerin gerçekleşmesi ile hem enerjide dışarıya bağımlılığı azaltacak, hem de yapılacak tasarruflarla büyük enerji projeleri tamamlanmış olacaktır.
          Yeni ekonomi hikâyesinde finansman ihtiyacını sağlamak, içerden veya dışarıdan gelebilecek olası risklere karşı kırılgan yapıyı güçlendirmek, yabancı fon sahiplerinin ülke ekonomisinde istedikleri gibi at koşturmasını engellemek için Türkiye Varlık Fonu’yla elde edilecek kazanımlar çok açık. Elbette imkanları işletecek ellerin düzgün ve mahir olması oldukça önemlidir zannederim.                                                                                                                                                   NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 30
  • 31
  • 32
  • 33
  • 34
  • 35
  • 36

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 1
  • Bugünkü Ziyaret: 57
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10313

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.