YALNIZ BATI’YA DEĞİL KENDİNE DE BAK
YALNIZ BATI’YA DEĞİL KENDİNE DE BAK
16.yüzyıldan itibaren yeni bir üretim tarzına başlayan Batı, bu yeni hayatıyla birlikte gayr-ı meşru kazanç ve buna uygun da bir hayatla tanıştı. Limanlarda; rahipler, tüccarlar, kumarbazlar, fahişeler ve mafya artık bir aradaydı. Böylece korsanların paralarının bir kısmı kumarbazlara, bir kısmı ahlakdışı ilişkilere, bir kısmı içkiye, bir kısmı mafyaya giderken, paraları biriktirenler de ülkelerinde ticarete giriştiler. Kendilerini korumak için de mafyalar beslediler.
Kilise Vatikan’a mahkum oldu. Arkasından Protestanlık destekli kapitalizm, milliyetçilik, sosyalizm, cumhuriyetçilik ve demokrasi akımları filizlendi. Bu arada masonlar ve Yahudiler; kiliseye, akademyaya ve burjuvaziye girdiler. Dil bilmeleri, tüccar oluşları ve okuryazar olmaları onlara bu fırsatı veriyordu. Özellikle bankerlik yapmaları, soygun paralarının kendilerinde toplanmasını sağladı.
Batıda oryantalizm (şarkiyatçılık) önemli bir bilim dalı haline geldi. Önceleri doğuyu ve Doğu kültürünü tanıma ve anlama faaliyeti şeklinde gelişen şarkiyatçılık, sonraları Doğuyu yönlendirme ve baskı aracı olma konumuna geldi. Doğu da, Batı’nın ifsad edici hareketlerine katlanmak bir tarafa onlara benzemeyi uygarlaşmak olarak anladı.
Batı bu günkü haliyle ne eskinin devamıdır ne de vahye itaat eden bir Hıristiyanlıktır.
ABD kalkındı, peki Harlem?.. Tıpkı Bengaldeş’in, Somali’nin ve Çad’ın perişanlığı gibi perişan bir hayat sürmeye bu gün de devam ediyor.
“ İzm”ler halkı din dışı hayata çekmek için kullanılırken, tamamen seküler olan hayatlarını da oldukça cazip göstermeye çalıştılar.
Eğer hakikatin ölçüsü, nasıl olursa olsun zenginleşmek ise, Batı zengindir. Kendi dışındaki ülkelere de kültür ihraç ediyorlar. Bu onların haklı oluşlarından mıdır, güçlü oluşlarından mıdır yoksa Doğu’nun zaafı mıdır iyi tetkik etmek gerekmez mi?
Batı, hakikati el yordamı ile/ deneye deneye bulacağım savı üzerinden hareket ediyor. 19. yüzyılda dünyada hâkimiyetini tesis edip, dünya sistemini kapitalist iktisadi kültüre göre tasarladı. 18. yüzyıldan itibaren de İslâm âlemine galip gelmesinden sonra, Müslümanlar, olup biteni izah etmek için daha çok reaksiyon göstermek anlamında “ahlak” eksenli görüşler öne sürmeye başladılar. Kapitalizmin, aydınlanma değerlerinin ve modernitenin ilkelerini anlamak, dünya sisteminin ilişki biçimini çözmek yerine Avrupa’nın yeni düzenini evrensel ve İslâmî ahlak kaideleriyle kıyaslama yoluna gittiler. Ahlaki olmayan toplumsal yapısına atıflar yaparak Batı’nın da çok kısa süre zarfında “çökeceği” düşüncesine kapıldılar. Batı belki ahlaki değildi; ama vatandaşlarının hepsi kanun karşısında eşit değil miydi? O halde çökmesi gereken sistemler adaletsiz olanlardır.
Batı Medeniyeti, belki de görüntüde, çökmek yerine aksine medeniyetini tahkim edip etki alanını genişletti. Diğer bir ifade ile kapitalizm doktrinini ve uygulamasını “Neo-liberalizm” adı altında yenilemeyi başardı.
21. yüzyılla birlikte İslam dünyasının Batı’yı rahatsız edecek kalkınma ve düşünme biçimleri sergilemeye başladığını ve medeniyet bilincine yeniden dönmeye başladığının altını çizmek gerekir.
Tuhaf olan, Batı’nın aynı zamanda modernite ve kapitalizmin yol açtığı fenalıklar nedeniyle batacağını savunanların o kültürü, düşünceyi İslâm düşüncesine taşıma gayretleridir. İdeoloji haline gelen her düşünce, ismi ne olursa olsun asıl mihrakından çıkıyor ve seküler bir anlayışa doğru hızla ivme kazanıyor.
Müslümanların toplumun büyük kesimi tarafından hemen kabul edilebilir İslâmî bir çözüm dile getirememeleri, olayların Batı çıkışlı olmaları kadar Müslümanların fikri imalatsızlıklarının da bir sonucudur diyemeyiz mi acaba?
NEVZAT ÜLGER
HZ. PEYGAMBER’İN HAYATI (KRONOLOJİK)
HZ. PEYGAMBER’İN HAYATI (KRONOLOJİK)
Dünya tarihinde Hazreti Muhammed (sav) kadar hayatı en ince teferruatına kadar kayıtlara geçirilmiş başka bir şahsiyet vardır denilemez zannederim. Bilenler için tekrar olsun, merak edenler için de hatırlatma kabilinden O’nun hayatının kronolojisini takdim ediyorum. Hz. Peygamberin babası Hz. Abdullah, annesi Hz. Amine.
571, (20 Nisan, Pazartesi) Mekke’de dünyaya geldi.
571, daha sağlıklı olsun diye sütannesi Hz. Halime’ye verildi.
574, Hz. Halime tarafından annesine teslim edildi.
575, annesi Hz. Amine vefat etti.
577, dedesi Abdulmuttalib vefat etti.
579, amcası Ebu Talib’le Suriye seyahatine katıldı.
594, Hz. Hatice ile evlendi.
610, Hira (Nur) Dağı’nda ilk vahiy geldi. Kur’an-ı Kerim’in Alak Suresi’nin ilk beş ayeti indi.
613, yakın akrabalarından başlayarak açık davete başladı.
615, Müslümanların ilk hicreti, Habeşistan’a oldu.
616, Hz. Ömer ve Hz. Hamza Müslüman oldular.
616, Müslümanlara karşı sosyal ve ekonomik boykot başlatıldı.
619, Boykot sona erdi.
620, eşi Hz. Hatice ve amcası Ebu Talib vefat etti.
620, Zeyd’le birlikte Taif yolculuğu.
620, Peygamber’in Akabe mevkiinde görüştüğü Medine’den gelen Hazrec kabilesinden 6 kişi Müslüman oldu.
621, Medine’den gelen toplulukla 1. Akabe Biatı yapıldı.
622, 2. Akabe Biatı gerçekleşti. (Hicret bağlantıları oluştu.)
622, Hz.Peygamber’e suikast yapılacağı gece, Hz. Ebubekir ile birlikte Medine’ye hicret etti.
623, Medine’de Ensar ve Muhacirin arasında kardeşlik ilan edildi. Medine’li Yahudilerle de “Medine Antlaşması” imzalandı.
624, Abdullah b. Cahş komutasında İslam’daki ilk seriye gerçekleştirildi.
624, Müşriklerle ilk önemli savaş; İslam tarihinde belirleyici role sahip olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.
625, Müşriklerle ikinci önemli savaş yapıldı; Uhud Savaşı.
625, Bi’r-i Maune yakınlarında ihanete uğrayan 70 Müslüman şehit edildi.
625, Yahudi Kabilesi Benu Nadir, Hz. Peygamber’e suikast düzenleme teşebbüsleri nedeniyle Medine’den sürüldü. (Tehcir)
626, Medine’ye saldırmak isteyen Mustalıkoğulları’na karşı, Müreysi Gazvesi düzenlendi.
627, Medine’yi kuşatan müşrik ve Yahudi kuvvetleriyle Hendek savaşı yapıldı ve Müslümanlar kazandı.
627, Hendek Savaşı sırasında Müslümanlara ihanet eden Beni Kurayza kabilesi cezalandırıldı.
628, Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Antlaşması imzalandı.
628, Hayber’in fethi.
628, Kaza Umresi yapıldı.
629, Suriyeli Hıristiyan Araplar ve Bizans ordusu ile Mu’te Gazvesi gerçekleşti.
630, Mekke fethedildi. Adlandırmasını Allah yapmıştı; Feth-i Mubin.
630, Huneyn Gazvesi ve Taif’in kuşatılması.
632, Hz Peygamber’in “Veda Haccı” gerçekleşti.
632, Suriye’ye gidecek ordunun başına Hz. Usame komutan yapıldı. Komutanı sefere Hz. Ebubekir yolcu etmişti, çünkü Hz. Peygamber vefat etmişti.
632, (8 Haziran), Hz. Peygamber baki aleme (dar-ı bekaya) irtihal etti. İnna lillah ve inna ileyhi raciun.
NEVZAT ÜLGER
YAHYA KEMAL MUHAFAZAKARDIR FUAT SEZGİN DEĞİLDİR
YAHYA KEMAL MUHAFAZAKARDIR FUAT SEZGİN DEĞİLDİR
27 Mart 1994 yerel seçimlerinin ardından başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok il belediye yönetimlerinin Refah Partili olması nedeni ile “Türkiye muhafazakarlaşıyor” algısı oluşturulmuştu. Hatta 3 Kasım 2002 seçimleriyle birlikte genel seçimleri AK Parti’nin kazanması üzerine de bu söylem artırılarak devam etmişti.
O dönemde medyada amiral gemi diye ünlenen gazetenin bir yazarı; “Cuma namazına gidenlerin oranının %65’leri bulduğunu söyleyerek, bunun Türkiye için bir tehlike olduğunu” yazmıştı. Halbuki şimdi bu oran %75’leri aşıyor.
Kendilerine sosyalist diyen bir kitle için bir ilin lokantalarında içki servisi yoksa o il “muhafazakarlaşıyor” algısı kaçınılmaz oluyor. Hatta bir sosyalist hanım, kendi yaşam alanına tecavüz ediliyor düşüncesiyle, beş yıldızlı otellerdeki bayanların ve erkeklerin ayrı ayrı havuzlarda yıkanmalarını “muhafazakarlık” diye nitelemişti.
Bu hafta bazı esnaf ve sanayicilerle görüştüm. Gördüm ki bu muhafazakarlık düşüncesi hiç de doğru değil. Bu esnaf ve sanayiciler muhafazakar anlayışı değil, “liberal” anlayışı istiyorlar. Diyorlar ki; “ülke içinde de, ülke dışında da rekabet etme şansımızın olabilmesi için liberal anlayıştaki politikaları şart görüyoruz.” Demek ki ideolojik nitelemelerin gerçek hayattaki karşılıkları Batı dünyası üzerinden tespitler için gerçek olması doğrudur ve isabetlidir. Çünkü bu tespitler daha çok Batı toplumu üzerinden yapılan tespitlerdir. Aynı zeminin Müslüman kitlenin yaşadığı zeminler için doğruluğu ise biraz netamelidir herhalde.
Sosyal devlet istemenin nasıl sol fraksiyonlarla sınırlı olduğu iddia edilemezse, ticarette de liberal politikalar istemek kapitalizmle ilgili olamaz. Sosyal politikaların daha çok liberal iktidarlar döneminde uygulandığı göz ardı edilmemelidir.
Biraz köşeli bir ifade olacak ama gerçektir ki; “Türkiye’de hiçbir mesele yoktur ki dinle ilgisi olmasın. Siyasette de din belirleyicidir.” Aksi düşüncede olan varsa 1950 yılından bu yana yapılan seçimlere ve seçimlerde kullanılan jargonlara dikkatle baksın. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğruyol Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi ve AK Parti çizgileri neyle izah edilir. Türkiye’de ana gövde denen “toplumsal merkez” bürokratik merkezden daha farklıdır.
Konuyu örneklendirmek ve renklendirmek açısından ifade edelim ki; Yahya Kemal, Mehmet Kaplan, Halil Cin muhafazakardır ama Mehmet Akif, Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Fuat Sezgin ise çıkış arayan düşünürlerdir. Elbette iki kategoride sayılan insanların hepsi de Müslüman’lar ama dinden anladıkları ile uygulamalarda öngördükleri farlıdır. Remzi Arık’ın nitelemesiyle, coğrafyanın vatana dönüşmesi ile vatan üzerinde yaşayan insanların mutlulukları üzerine farklı düşünceler serdetmişlerdir.
NEVZAT ÜLGER
İSLAM’IN SİYASAL MODELİ NE DEĞİLDİR?
İSLAM’IN SİYASAL MODELİ NE DEĞİLDİR?
Çok değil bundan 20 yıl önce İslam’dan bir sistem olarak bahsetmek pek olumlu karşılanmaz, yer yer de Batı’nın telkinleri ile Müslümanlar fundamentalist ve İslam da fundamentalizm olarak algılanırdı. Şimdi konular daha rahat konuşulur ve tartışılır hale geldi. Bu algı da siyasi iktidarın da etkisi var, dünya konjonktürünün de etkisi var elbette. Bu kısa girişten sonra konumuza geçebiliriz.
Aslında soru; “İslam’ın siyasal modeli var mıdır? Varsa nasıldır?”
Ancak soruya cevap verirken, konunun manayı muhalifinden hareket edebiliriz herhalde. Soru o zaman şu şekle girer zannederim; “Neler İslam’ın siyasal modeli içinde bulunamaz?”
Neden buradan başladığımı da kısaca izah edeyim. Çünkü İslam düşüncesi açısından yasaklar daha az ve serbest/olumlu sahalar daha fazladır. “Eşyada asıl olan ibahedir”, “beraatı zimmet asıldır” kaideleri, aksi ispat edilinceye kadar asıl olanın temiz/suçsuz olması üzerinedir.
-İslam her şeyden önce “Teokrasi” değildir. Çünkü yaygın kabulün aksine “ehli sünnet” yolcuları için “din adamı” diye bir sınıf veya kitle olmadığı için, devletin yönetim organlarında ve siyasi ilişkilerinde “din adamlarının hakimiyeti”ne dayanan teokratik bir yönetim söz konusu olmaz. (Bir cemaatin veya tarikatın hakimiyet kurma çabaları dini değildir.)
-İslam kesinlikle “totaliter” değildir. Çünkü totaliter sistemin amacı ile “sadece siyasal karar alma mekanizmalarının değil, bireylerin hayatlarının en mahrem noktalarının bile denetlenip biçimlendirilmesinin amaçlandığı” İslam arasında ortak bir payda kesinlikle yoktur.
-Özellikle 1945 yılından önce dünyada maalesef revaçta olan “faşizm” kesinlikle İslam’la ortak bir paydaya sahip değildir. Genelde toplumdan topluma değişmekle birlikte, ırkçı bir ideolojiden beslenen baskıcı ve totaliter nitelikteki bir yönetime İslam asla sıcak bakmaz. (İkinci Dünya Savaşı’na kadar Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası faşisttir.)
-Dünyada yer yer çok belirgin hale gelen “oligarjik” yönetimlerin de akrabalığı varmış gibi gösterilmesine rağmen, İslami düşüncede karşılığı olamaz.
Bütün bu sayılanlara rağmen tarihte İslami yönetim diye anılan idarelerde bunlara benzer uygulamalara yer yer rastlamak mümkün olabilir. Çünkü siyasi uygulamalar sistemden ziyade sonuç itibariyle yöneticilerin tercihleriyle de ilişkilidir. Şunu kesinlikle bilmek gerekir ki; “Müslüman’ın tutum ve davranışlarının İslam’la yüzde yüz örtüşmemesi, İslam’ın değil, kişinin yanlışıdır. Bu konuda Ali Bardakoğlu’nun “Yüzleşme” isimli önemli eserine bakmak hakikaten ufuk açıcı olabilir. Keza tarihten devralınan yönetim şeklinin de daha çok “bürokratik” olduğu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. (Osmanlı’daki kalemiye ve seyfiye ile saray kontrolündeki ilmiye sınıfını sivil sayamayız doğrusu.)
Demokrasilerde uzun ve kesif bir uygulamaya rağmen hala halkın iradesi ile yöneticiler arasındaki anlayış farkı yeterince netleşmiştir demek biraz zordur. Hatta siyaset bilimciler ile siyasi aktörler arasında bile, “demokrasinin tarihselliği ve tanımı üzerinde, seçimle gelip seçimle gitme dışında tam bir mutabakat oluşmuştur” diyemiyoruz.
Asrı saadetteki uygulamalar bize demokratik uygulamaların gelişmesi anlamında, toplumsal huzur ve toplumsal refah açısından önemli açılımlar yapmak için oldukça yol gösterici ve ufuk açıcı olabilir.
Hakikatler bütün insanlığın ortak malıdır.
NEVZAT ÜLGER
KURULUŞTAKİ KURUCU İRADE
KURULUŞTAKİ KURUCU İRADE
İttihat Terakki Cemiyeti’nin 1909 darbesi ile yönetimi yalnız başına üstlenmesinin ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmemiz sonucu, bazı komutan ve düşünce adamlarının ülkenin kurtuluşu için arayışlara girdiği bilinmektedir. Çünkü görünen manzara, Batı’nın yer altı ve yerüstü zenginliği olan Ortadoğu ve bölge ülkelerini egemenliği altına almak istedikleri hiç de bilinmeyecek kadar gizli bir emel değildi. Uzak geçmişte Mısır’a, şimdilerde ise Libya, Irak, Suriye ve Afganistan’a yaptıkları sır değil.
Eski bir Başbakan’ın ifadesine göre daha 1907 yılında, belki yönetimde olmaları nedeniyle iki kişi, Türkiye’nin geleceğinin Anadolu üzerinden düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunlardan biri ve belki en önemlisi Mustafa Kemal olup, onun bu düşüncesi daha sonra hem Lozan Antlaşmasında, hem nüfus mübadelesinde, hem ulus-devlet oluşumunda ve hem de devletin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Mustafa Kemal’e göre enerji kaynaklarının bu kadar bol olduğu Ortadoğu coğrafyasını İngiltere ve Fransa başta olmak üzere birçok başat ülkenin, o zamanki bölgenin söz sahibi devleti Osmanlı topraklarını aralarında pay etmek istedikleri çok netti. Nitekim 1915 yılında gizli imzalanan Sykes-Picot anlaşması ile İngiltere, Fransa ve Rusya’nın emelleri bu fikri doğruluyor. Birinci Dünya savaşı da Almanların fazla pay istemeleriyle bağlantılı değil midir? Gerçi 1917 yılında Rusya’da Ekim devriminin olması bu anlaşmayı atıl hale getirmiş, Rus lider Lenin de antlaşmadan fayda sağlayamayacağı için Sykes-Picot antlaşmasını faş etmişti. Bu nedenle de kurucu kadro Türkiye için asıl olanın Anadolu (Misak-ı Milli Sınırları) olduğu tezi üzerine çalışma yaptırarak, bu gün üzerinde yaşadığımız topraklara sahip çıkmıştır.
Bu konu Lozan Antlaşması görüşmelerinde devamlı dikkate alınmış ve “azınlık” konusu yalnız gayri Müslimler için kabul edilmiştir. Müslüman olmak Türk milleti içinde olmaktır tezi kabul ettirilmiştir.
Keza nüfus mübadelelerinde de aynı hassasiyet gösterilerek, yurtdışındaki Müslüman topluluklar Türkiye’ye alınmış, gayri Müslimler Balkanlara gönderilmiştir. Çünkü gayri Müslim bir toplulukla Türkiye’de millileşme çalışmalarının yapılamayacağını kurucu irade açısından izaha bile gerek yoktur.
Böylece daha sonra millet kavramı, aynı dine inanan topluluklar olarak işlenerek, Batı’nın azınlık kavramı içerisinde herhangi bir etnik yapının başının kaşınmasının önüne geçilmiştir. Böylece Türk Milleti kavramı, Türkiye sınırlarında yaşayan ve Müslüman olan toplulukların hepsini içine alan milli/kültürel bir topluluk olarak anlaşılmıştır. Zaten bundan dolayı da milliyetçi kitle; “Türk milleti demek, bu topraklarda yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi kapsar” cümlesini kullanmaktadır. Böylece misakı milli sınırlarında yaşayanlar “Türk Milleti” şemsiyesi altında toplanmıştır. Bundan dolayı da Türk Milleti’ni İslam Milleti olarak anlayan görüş ağırlıktadır.
Bu anlatılanların Kurtuluş Savaşı sonucunda toplanan Lozan görüşmelerinde karara bağlanmasının kolay olmadığını bilmemiz gerekiyor. Çünkü ortadaki statü nereden bakarsak bakalım netice itibariyle bir savaş ortamıdır. Muhataplarımız “Türkiye açısından geleceğe ne kadar çok problem aktarılırsa o kadar iyi olur” görüşündedirler. Buna karşı kurucu kadro ferasetli davranmıştır.
İnsanlar zeka seviyeleri kadar ileri görüşlü olurlar. Yalnız tecrübe yetmez, ufuk insanlara her devirde ihtiyaç vardır.
NEVZAT ÜLGER
“ÇOK MEDENİYETLİ TOPLUM” DÜZENİ
“ÇOK MEDENİYETLİ TOPLUM” DÜZENİ
“Çok medeniyetli toplum.” Kavram bütün dünya ülkelerini ve insanlarını kapsıyor. Çok medeniyetli toplum tipinin dışında kalan bir ülke olmadığı gibi, iletişim araçlarının bu kadar geliştiği bir zaman diliminde buna imkan da yok. Medeniyetlerin interektif bir özelliğe sahip olmalarının yanında, toplumların da bir tek medeniyet mensubu olanlardan müteşekkil bir toplum olarak yaşamalarını düşünmek de biraz akla ziyandır. Aynı toplum içerisinde Batı medeniyeti mensupları da, Hint ve Çin medeniyeti mensupları da, İslam medeniyeti mensupları da birlikte yaşamaktadırlar. Irkçı düşünce sahipleri her toplumda da diğer medeniyet mensuplarını kendi toplumlarından kovmak istiyorlar ama buna pek de imkan yok. İşte Almanya ve Amerika’da yaşananlar, vurup kırmalar, hatta derin devletleri marifetiyle işledikleri çirkinlikler hep farklı medeniyetlere tahammülsüzlüklerden kaynaklanmaktadır.
Günümüzde artık bir medeniyetin kendi etrafına beton duvarlar örerek kendisini farklı medeniyetlerden izole etmesi mümkün değildir. Kaldı ki böyle yaparsa kapalı bir medeniyet haline gelir ki; o zaman da toplumsal hayatın kanunlarına ters düşeceğinden ilkel bir toplum haline dönüşür.
Tarihi tecrübelerle sabit olmuştur ki, büyük medeniyet mensubu ülkelerin, mesela İslam ülkesi olarak Osmanlı’nın en büyük özelliği farklı medeniyetlere olan toleransı onun hem uzun yaşamasına hem de skalanın üst katmanlarına yerleşmesine neden olmuştur. Zaten İslam medeniyeti değer ölçüleri bakımından “açık” bir medeniyettir. Ne demek açık medeniyet mensubu olmak? Yani kendisini yeryüzünün tek medeniyeti olarak düşünmez. Kabul etmese de diğer medeniyetlere saygı duyar ve diğer medeniyetleri yok etmeye çalışmaz. Hatta eğer kendi sınırları içerisinde iseler onları korur ve yaşamalarından rahatsız olmaz. Bu diğer medeniyetlerde de böyledir. İşte Hint medeniyeti, Budist de, Hindu da, Hıristiyan da, Müslüman da iç içe yaşamaktadırlar. Meydana gelen çatışmaların tek nedeni var: İktidar mücadelesi. Bu konu İslam ülkeleri için de, diğer medeniyet mensubu ülkeler için de aynı sonucu verir. Haçlı Seferleri din merkezli midir yoksa kapalı toplum sevdasındaki “din adamı” görünümlü papazların iktidar mücadelesi midir?
Bu anlattığımız konular için en olumsuz medeniyet; Batı medeniyetidir. Çünkü diğer medeniyetlerin tamamı din merkezli olduğu halde, Batı medeniyeti her ne kadar din merkezli olarak görülse de zannederim “kuvvet” merkezlidir. Zaten laikleşmesi de onun din merkezli olmaya lokal bir tepki hareketi değil midir? Oryantalizmi de bunun için kullanmıyor mu? Yani beceremiyor olsa da Batı, eğer dünyayı tamamen köleleştiremiyorsa, kapalı toplum olma sevdasındadır, AB’nin kurulmasını ve 65 yıllık serüvenini biraz da bu pencereden düşünmeye değmez mi? Modernleşme ve Batılılaştırma projelerine, diğer medeniyetleri ortadan kaldırma projesi demekte ne mahsur var?
Kaldı ki açık medeniyet üzerine ciddi ciddi düşünenler Batı medeniyetini tek medeniyet olarak görmeyi “şaşılık” sayıyorlar.
Peki, gerek İslam dünyasında, gerekse diğer medeniyet mensubu ülkelerde bu kadar kaos ve kriz neden oluşuyor? Herhalde, yönetim kadrosunda bulunanlar ile resmi kurumlarda bilimsel çalışma yapanlar “çok medeniyetli toplum” üzerinden değil de, yalnız mensubu oldukları medeniyet üzerinden olayları yorumluyorlar. Tabi harp sanayisinin bu kadar büyüdüğü bir dünyada savaşların olmamasını istemek oldukça fantazik bir durumdur.
“Çok medeniyetli toplum” sistemini bilim açısından da incelesek, ilim açısından da incelesek çıkacağımız düzlük; barış ve huzura giden parametreler olacaktır. Açık toplumun yol taşları “açık bilim”dir. Lineer tarih anlayışı sakattır.
NEVZAT ÜLGER
YENİ HÜKÜMET SİSTEMİ
YENİ HÜKÜMET SİSTEMİ
Türkiye’de 1876 yılında başlayan parlamento tecrübesi 1878 yılında meclisin kapatılmasıyla kesintiye uğramış ancak 1908 yılında tekrar açılarak günümüze kadar gelmiştir. Zaten 1920 yılında açılan BMM esasta Meclis-i Mebusan’ın devamı niteliğindeydi. Son 100 yıllık süre içerisinde üç önemli değişiklik yaşadı bu ülke.
-1299 yılında kurulan bu ülke 1920 yılında Padişahlık idaresinden Cumhuriyet yönetimine geçerek, kul kavramından “vatandaş” statüsüne adım attı. Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkan Türkiye uzun ve yorucu çalışmaların ardından oldukça önemli sorunlarını çözerek tam 26 yıl tek parti dönemi ile yaşadı. Üç beyaz ve üç siyah problemi bu dönemde çözüldü.
-1946 yılında ismen, 1950 yılında da fiilen çok partili hayata geçti. Bu dönemin en önemli özelliği; belli bir gurubun değil, ülkenin top yekun kalkınmasının hedef alınmış olmasıydı. Toplum kesimlerinin para ile tanışması beraberinde gecekondulaşma şeklinde de olsa bir şehirleşme hareketinin başlamasını doğurmuştu. 1961 yılında parlamenter sistem kuvvetler ayrılığı sistemiyle birleştirilmişti.
-Üçüncü büyük değişim de 24 Haziran 2018 seçimleri sonucunda halk tarafından Cumhurbaşkanı seçimleri sonucunda oluşan bu günkü yönetim biçimidir. Ancak bu noktaya gelirken 2007 yılındaki parlamentoya müdahale edilmesini boşa çıkarmak için 2014 tarihindeki Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini zikretmek gerekir. Dolayısı ile Türkiye Başkanlık sistemine parlamenter sistemden değil, yarı-başkanlık sisteminden geçmiştir.
Bu, bir ‘transformasyon’dur. Yani bir ‘form’dan başka bir ‘form’a, bir ‘hal’den başka bir ‘hal’e geçmektir. Bütün idare sistemimizin ve elbette hükümet etme şeklimizin değiştiği bir zaman dilimidir bu.
Artık hükümet üyeleri değil, Cumhurbaşkanı seçiliyor ve Başkan da yalnız kendisine karşı sorumlu olarak oluşturulan kurulların ortaya koyduğu stratejileri uygulamak üzere Bakanları atıyor. Yetkiyse yetki, imkansa imkan. Bu yeni sistem başarı için ne gerekiyorsa fazlasıyla veriyor. Bahane üretmeye imkan vermiyor.
Önemli bir not; yeni devrin ayırt edici özelliğini, bakanların kimliğinde değil Başkan’ın sorumluluk tarifinde aramak gerekir. Taşradaki insanlar problemlerini çözmek için herhalde artık çoğunlukla TBMM’ne gitmeyecekler.
Artık yeni sistemle komplo teorilerinin defteri dürüldü. Faiz üzerine ne çok denklemler geliştirilirdi faiz lobisi tarafından. Böylece faiz lobisinin de ipi çekilmiş oldu. “Sonsuz ihtiyaçlar ve sınırlı imkanlar” üzerine ne çok gerçek dışı teorilerle toplum yönlendirilirdi. Bu büyük oyun da bir daha kurulmamak üzere bozuldu.
Alışması biraz zaman alabilir ama silkelenin ve kendinizi bu heyecan verici yeni siyasi gerçekliğe hazırlayın.
Kısa süreli yalpalamalar olabilir, geçiş dönemine verin. Şimdi yeni şeyler söylemek zamanıdır. O devir geçtiğine göre o sunum dili de mazide kalacaktır. Uğurlayın gitsin sona eren o dönemi.
“Hangi durumda isek öyle yönetileceğimizin” bilincinde olmalıyız. Toplum ve yönetim karşılıklı dönüşürler.
NEVZAT ÜLGER
“ÇINAR” DİKKAT İSTİYOR
“ÇINAR” DİKKAT İSTİYOR
Toplumların yetersiz gelişmeleri ile suç oranlarında, geri kalmışlıkla hukukun tam tesis edilemeyişi arasında bir bağ var mıdır acaba?
Her gün televizyon ekranlarında gördüğümüz bir hanım gazeteci, tezgahı “Cumhurbaşkanlığı Sarayı”nın önüne açarak, içeriye sesli mesaj gönderiyor: “Ekonominin başına Dr. Daron Acemoğlu gelsin”.
Acemoğlu da bir gün sonra görüşünü açıklıyor: “Türkiye’nin bir an önce IMF ile masaya oturması gerekir.”
Yani biz IMF’den kurtulduğumuz için toy-düğün yapmadık mı? IMF’nin sıradan bir memurunun bizim her türlü yatırımımızı denetlemek adına bu ülkede rahatsızlık verecek boyutta kaldığını görmedik mi? Cumhurbaşkanı’nın adam(lar)ı uzaklaştırmak için alıştıra alıştıra alacaklarını sıfırlayarak ülkelerine yolcu ettiğini unuttuk mu? Üst akıl denilen mekanizmanın önemli parçalarından birinin de IMF olduğunu unuttuk mu? Şimdi nereden çıktı bu IMF?
2002’den bu yana 16 yıldır Türkiye’nin yaptığı kalkınma hamlelerini beklemeye alarak, ülkenin IMF’nin aklına ve “komiserine” muhtaç olduğunu mu ima etmek istiyorlar, yoksa onların esas arzusu mudur bu? Türkiye beşeri sermaye olarak yeterli rezerve de, dünya ülkelerine ihraç etmeye de sahip bir ülkedir. Bu insanların aktif siyaset içinde olmaları şart mıdır yani? Yerli insanlardan hoşlanmayan bir kitlenin olduğu elbette biliniyor. Ancak yerli olduğuna herkesin inandığı bir Cumhurbaşkanı’na böyle bir teklif doğrusu cesareti aşan bir tutumdur diye düşünüyorum.
Tabi, yeni sistemle birlikte yumurta küfesi nasıl olsa Cumhurbaşkanı’nın sırtında. Çünkü yeni sistemde Cumhurbaşkanı “sorumsuz” değil, hesap veren bir konumdadır. Bundan böyle de her olumsuzluk artık onun hanesine yazılacak. Bu düşünceden hareketle olsa gerek; Derviş olmasın da Acemoğlu olsun ya da ABD’de ün yapmış bir “prens” olsun deniyor herhalde. Yeter ki “made in USA” ambalajına sahip olsun deniyor gibi.
Hayrettin Karaman da bu versiyonun içerdeki tipolojilerine dikkat çekiyor Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde: “Kimi sakallı, kimi hacı, kiminin eşleri örtülü, namazlı ve niyazlı görünen, “İslamcı AK Parti” teşkilatında yer alan parlamentoya milletvekili olarak giren, AKP’li görünerek ve iltimaslardan yararlanarak devlette görev alan partiyi kullanarak; iş, imtiyaz. kredi ve ihale alan önemli sayıda kişilerde görülen günahlar, ayıplar, kusurlar yüzünden güzelim çınarımız hastalandı. Yaprakları sararıp dökülmeye, içine de kurtlar düşmeye başladı.”
Hastalara da, mikroplara da çok dikkat etmek gerekir. Ben şahsen, Türkiye’nin 1299 tarihinden günümüze kadar yaptığı önemli sıçramalarından biri olarak 2002 tarihini ve bu tarihi yapanları kayda alıyorum.
Çınar dikkat istiyor.
NEVZAT ÜLGER
TÜRK SAĞI VE TÜRK SOLU
TÜRK SAĞI VE TÜRK SOLU
Türkiye, şöyle ya da böyle 1876 yılından günümüze kadar parlamento ile bir aşinalık içinde yaşıyor. Zaman zaman kapansa da, zaman zaman kesintiye uğrasa da bu ülkede bir parlamento geleneği var.
Yine Türkiye, 1803 yılından beri bir Batılılaşma sürecinin içinde. Bir kısım insanlar bu işin taraftarlığını yaparken bir kısım insanlar da aleni veya gizli olarak olumsuz taraflarını gündeme taşıyor. Ancak hem taraf olanlarının içinde, hem de karşı olanlarının içinde önemli sayıda sağcılar da solcular da mevcut.
Çok partili hayata geçtiğimiz tarih olarak kabul edilen 1950 yılından bu yana ülkemizdeki atılım ve yatırımlara baktığımız zaman ilginç bir olay çıkıyor karşımıza. Son yetmiş yıldaki atılım ve yatırımları genellikle sağ partiler yapmış olmasına rağmen, bu süre içerisindeki teorik yapılandırmaları, yasal düzenlemeleri ve kanunlaştırma çalışmalarını son 15 yıl hariç olmak kaydıyla hep sol partiler yapmıştır.
Çok partili hayata geçiş kararını ve düzenlemesini, 1961 anayasasını, sendikalaşma kararını, Marksizm’in bu ülkede itibar görmesini, demokratik devlet söylemini, MGK oluşturulmasını, YÖK ve DPT’nin kurulmasını ve halkçılık kavramlarını bu ülkede hep Türk solu gündeme taşımıştır.
Buna karşı; 1961 anayasasının yerleşmesini de, sendikaların işletilmesini de, demokratik devletin oluşmasını da, halkın yanında durmasını da, dev elektrik santrallerinin yapılmasını da, Boğaz köprülerini de, havaalanlarını da, Türk lirasının konvertibl hale getirilmesini ve ihracata dayalı kalkınma hamlelerini de hep Türk sağı gerçekleştirmiştir.
Türk sağı ile Türk solunun benzeşme ve ayrışma noktaları esas olarak iki kavramda ortaya çıkar: Türk solu halkçı olduğunu söyler ama devletçilik yapar, Türk sağı ise genelde devleti yüceltir ama halkın yanında durur. Ancak iki akımın da nihai buluşma noktaları kesinlikle halk değil, devlettir. Bir adım daha atarak söyleyelim ki; Türkiye’de İslamcılar da genel anlamda Türk sağı ve Türk solu ile aynı noktada buluşmaktadırlar. (Bu ayrı bir yazıda incelenecektir.)
Konu hukuki midir, ahlaki midir yoksa tamamen bir iktidar mücadelesi midir yaklaşımları hakikat ve insaf ölçüleri içinde iyi irdelenmelidir.
Hatta son zamanlara kadar genellikle solun tekelinde bulunan “Sivil Toplum Kuruluşu” oluşumları, 1970 yılından itibaren Erbakan’ın siyaset sahnesinde yer almasından sonra hem sağcılar tarafından, hem de İslamcılar tarafından yeni yeni STK’lar oluşturuldu. Mesela TÜRK-İŞ ve DİSK paylaşımının yanına önce HAK-İŞ sonra da Milliyetçi işçi sendikaları konuşlandı. Keza gazeteler, radyo ve televizyonlar, siyasi oluşumlar hep aynı anlayışın ürünleridir.
Türk solunun mevzi kaybetmesinin esas nedeni, zannederim bütün değişimleri Marksist bir anlayış çerçevesinde “burjuva-proletarya” gibi İslam toplumlarında tabanı olmayan ama ideolojik olması için oturttukları yanlış zeminden kaynaklanıyordu. Keza Türk sağı da bazı kişi ve kuruluşlar tarafından “ABD Taraftarlığı”na yönlendirilince, günümüzde sağcılık ve solculuk toplumun özellikle okuyan kesimleri arasındaki kıymet-i harbiyesini kaybetmekle kalmadı, belki biraz da olumsuzlaştı.
Şimdi, son onbeş yılda bu konular nasıl farklı bir yola girdi sorusuna cevap arayabiliriz. Çünkü bu dönemin, önceki dönemlerden ayrılan, dominant hale gelen önemli ve belirleyici kodları var işin doğrusu.
NEVZAT ÜLGER
ÜRETİM Mİ PARA MI?
ÜRETİM Mİ PARA MI?
Ekonometri bilime değil, amaca uygun kullanılabilir mi? Elbette. Hem de bir ikna aracı olarak.
Ekonomiyi ne ile ölçeceğiz? Üretim miktarıyla veya para miktarıyla.
Üretim yanıyla ölçersek; önümüze miktar, adet veya kilo, süre, işçinin çalışma saati veya makinanın çalışma saati, işçinin alın teri, zanaatkarın göz nuru, sonucunda da meşru veya meşru olmayan kazanç akla gelir.
Parasal yanıyla ölçersek, önemli bir obezite ile karşılaşırız. Parasal yönü belirleyen temel etken üretim. Ama biz her gün parasal ekonomi namına Osman Altuğ Hoca’dan emanet bir cümle ile faiz-döviz-borsa üçlüsünü işin esasıymış gibi izliyoruz. Para çoğaldı ama üretimde bir artış pek görülmüyor. Parasal ekonomi şişmanladı, karşılığı üretim değil, faiz-borsa-döviz üçlüsünde.
Bizim sokağa aynı hafta içerisinde iki tane ayrı isimlerle AVM açıldı. Çetele tutarak raflarına dikkat ettim; yerli ürün oranı %25-30. Şimdi soru şu: Üreticiyi finanse edersek ne kazanırız, tüketiciyi finanse edersek ne kazanırız?
Eğer üreticiyi finanse edersek, üretim artar, istihdam artar, ülke kalkınır.
Tüketiciyi finanse edersek; üretimi bize ait olmayan malların tüketimi artar, akşam olmadan paralar malların üretildiği ülkeye gider. Fakirleşme kaçınılmaz olur.
Faizi yüksek, kuru düşük tutunca, yabancılar parayı getirip faize yatırıyor, ülkelerinde alacaklarının birkaç mislini alarak ülkelerine gidiyorlar. Dışarıdan gelen para da yatırıma değil, önceden belirlenmiş adreslere gidiyor. Amacına ulaşınca da tekrar ülkesine dönüyor.
Erbakan döneminde bir “Havuz Sistemi” oluşturulmuştu. Yani devlet kurumları ellerindeki parayı % 5’le bankaya yatırıp, % 35’le kredi almayacaklardı. Yani kamunun tek hesabı olacak ve herkes ihtiyacı kadar alırken yatırıma nazlanan kurumların parası % 5‘le bankalara gitmeyecekti. Bu kanalla hem faiz giderleri azaldı hem de denk bütçe kavramına katkısı oldu. Çalışanlara verilen yüksek maaş zammının da kaynağı bu beceriden karşılanmıştı. O zamanki devlet karı 15 milyar olmuştu.
İftar çadırları oluşturmak güzel bir düşüncedir ama iftar çadırlarının önünde üç saat önceden kuyruklar oluşuyorsa konuyu iyi düşünmek gerekir.
Serbest piyasa ekonomisinin yalnız serbest kanadını değil, denetleme kanadını da çalıştırmak gerekir. Aksi halde ortada bir neden yokken soğan ve patates %300 zam alır. Yani adalet tesis edilemezse gelir dağılımı süratle bozulur ve ekonomi hızla kayıt dışına kayar. O zaman da devlet dolaylı vergilerle yaşamaya başlar.
Buna karşılık, içimizdeki terörü destekleyen AB ve ABD’den yardım bekliyoruz. Onların da yaptıkları tek iş var; yöneticilerimizi överek gönlümüzü alıyorlar. Ama para ve yatırım yok. Halbuki ortaklık değerleri birbirine yakın olanlar arasında olur. Adamlar bizi soykırımla suçluyor biz hala ortağız diye Bakanlık kuruyoruz.
Tabi, dikkatli karar vermek gerekir; holdinglerin oyundan ziyade vergileri gelmelidir. Borcunu ödeyen kaç holding var? Devamlı vergi affı, devamlı imar barışı. Peki varlığı olmayanlar! Her şey para değildir. Vatan size minnettardır.
NEVZAT ÜLGER









