• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
TÜRKÇÜLER, BATICILAR VE İSLAMCILAR
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKÇÜLER, BATICILAR VE İSLAMCILAR

TÜRKÇÜLER, BATICILAR VE İSLAMCILAR

         Cumhuriyet kurulduğunda ülkenin temel hedefi; “çağdaşlaşma, asrileşme, muasırlaşma, batılılaşma”. 1950’den sonra hedef biraz daha büyük, “çağ atlama, kalkınma” fenomenleri amaç haline getiriliyor.

         Peki, bütün bu hedef göstermelere rağmen neden hedefe varamıyor bu ülke acaba? Yoksa yönetici elitinin topluma bakışında biraz şehlalık mı var? Emile Durkhaime 1900’de de, 1980’de 1990’da aynı şekilde mi anlaşılıyor? Siyaset Makyevelleşiyor mu?

         Fikir özgürlüğünün ve girişimciliğin önünde, bir kısım kayırılmışların lehine, her dönemde değişen devlet içinde kümelenmiş bir gurubun yapay bir pozisyonu var. Bu engeller 1984-87 arasında önemli oranda aşılmış olsa da 1993-2002 arasında tekrar mı tesis edildi acaba? 2003 yılından sonra tekrar tesis edilen düşüncede ve girişimcilikteki liberallik son yıllarda tekrar kaldırılmak mı isteniyor? Bir merak saikiyle soruyorum; “iktidarı ayakta tutan gücün kompradorlar ve vesayetçiler olduğunu öne çıkaran kişi ve guruplar acaba iktidarı yönlendirmek mi istiyor”.

         Aslında “yerinde sayan hiçbir toplum yoktur” anlayışı bir hakikattir. Durgunluk hem fıtrata hem de toplumsal kurallara aykırıdır.

         Buradaki temel soru; eğer ülke değişiyorsa, hangi istikamette ve toplumun tamamı adına mı kalkındığı ile ilgilidir. Gelirin dağılımının adil olmadığı toplumlardaki kalkınma hamlelerinin gelir dağılımını daha da bozduğu ve adaletsizliğin de huzur ve mutluluk getirmediği artık bir sır değil. Gelir dağılımının adil olmadığı ülkelerdeki “muasır medeniyet seviyesi ve kalkınma” kavramlarının pek de fazla kıymeti harbiyesi yok.

         Toplumları avcılık hikayeleri ile ilanihaye yaşatmak, ancak az gelişmişlik belirtileridir. Entelektüel dediğimiz insanların temel özelliği; olaylara ve yapılanlara eleştirel bakabilmesidir.  Unutmayalım ki; “hakim ideoloji, hakim kişi ve gurupların ideolojisidir.”

         1950 öncesi Cumhuriyet dönemi İslâmcı aydınlarının önemli bir özelliği, alternatif bir İslâmcı siyaset ideolojisi ve projesi ortaya koymaktan ziyade İslâm’ın iman, ibadet ve ahlâka dair hükümlerini öne çıkararak mevcut sistem içinde dinî kimliğin korunup geliştirilmesine, maddî kalkınmayla manevi kalkınmanın birlikte gerçekleştirilmesine katkıda bulunma çabalarıydı.

         Dozu düşmekle birlikte, Mevdudi’nin, “İslam da Hükümet” üzerine yaptığı yoğun çalışmalar, Mısır’ı, Türkiye’yi, İran’ı ve diğer İslam ülkelerini etkiledi. 1960 sonrasında özellikle Türkiye’de Necmeddin Erbakan’ın öncülüğünde başlatılan Milli Görüş hareketi, önce 1974 yılında küçük ortak olarak hükümette yer aldı, sonra 1994 yılında yerel yönetimlerde kendini gösterdi, 1996 yılında da ülke genelinde iktidara taşındı.

         Yine önemli bir soru; AK Parti’nin 2002 yılında devraldığı siyasi iktidarı, İslamcılık çizgisinden ayırmak için bu kadar çabalayan insanlara rağmen, her türlü secülarizm uygulamalarına karşılık AK Parti iktidarı tetkike değer bir konumda değil midir?

         Osmanlı modernleşmesi (1803-1920), bünyesinde hem İslamcılığı, hem de Batıcılık, Türkçülük, Sosyalizm ve Pozitivizmi birlikte barındırmaktadır. Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri, Ziya Gökalp, Mehmet Akif, Saidi Nursi, Nurettin Topçu, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet aynı toplumun bireyleri değil mi?

         Bir adım daha ilerleyerek, Cumhuriyetle birlikte bürokrasiyi ve diğer kadroları oluşturan insanlar, oranları azalma ve çoğalma göstermekle birlikte, çoğunlukla İttihatçılardan oluşmakta ve genelde Batıcı ve Türkçülerden meydana geliyordu.

         Ancak 20.yy’ın başında İslamcılar zaten bir İslam devletinde yaşıyor olmalarından dolayı olsa gerek, yeni oluşan bir toplum ve yönetim anlayışına karşı fikren ve formel olarak bağımsız ve özgün bir sistem oluşturmakta yeterince siyasal bir aktör haline gelemediler. Belki bu durumun sonucunda da İttihat ve Terakki Partisi’nin önceki çalışmalarının etkisi ile Cumhuriyetle birlikte Batıcılar ve Türkçüler tarafından tasfiye edildiler. Çünkü yegane örgütlü güç olan “ordu”ya ve onun paralelindeki resmi ideolojiye uyumlu yaşamayı yeni fikir imal etmeye tercih eden “ulusçu” kadrolara karşı İslamcılar iktidarın önemli bir parçası olamamışlardır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
DİKKAT TÜRKİYE DEĞİŞİYOR
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DİKKAT TÜRKİYE DEĞİŞİYOR

DİKKAT TÜRKİYE DEĞİŞİYOR

        Anketör vatandaşa soruyor:

         “Kendinizi dini anlayış bakımından nasıl tanımlarsınız?”

         – Yüzde 89.5: “Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorum.”

         – Yüzde 4.5: “Bir yaratıcı olduğunu düşünüyorum ama dinlere inanmıyorum.”

         – Yüzde 2.7: “Bir yaratıcı olup olmadığından emin değilim.”

         – Yüzde 1.7: “Bir yaratıcı olduğunu düşünmüyorum.”

         – Yüzde 1.7: “Cevap yok.”

         Türkiye, nüfusunun yüzde 89.5’i “Müslüman”, yüzde 4.5’i “deist”, yüzde 2.7’si “Tanrı’nın varlığından şüphe eden”, yüzde 1.7’si “ateist” bir ülke…

O zaman şu soruya gelelim.

         -Türkiye, daha önce gerçekten yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke miydi?

Evet aşağı yukarı öyleydi. (Ertuğrul Özkök, 21 Mayıs 2019)

         Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’dan da bir eleştiri geliyor:

         “Muhafazakâr orta sınıf nasıl delirdi?

         Nargile kafelerden babyshower partilerine, instagram tesettürcülerinden çay romantizmine kadar bir dünya “garabet” tam bu boşluktan sızdı hayatımıza. Tıpkıbasım hatlarla, ederinden fazla ödenen tespihlerle, değersiz ebrularla devam etti yoluna.

         “Dolandı, kıvrıldı” falan derken Kâbe’nin önünde evlilik teklifleriyle, hayatı “romantik ve dini” bir şeymiş gibi kurgulayan “pempe dindarlar”la, “abdest suyunu şalımla kurulamak istiyorum” cümleleriyle, duvarlarında hat levhaları asılı çikolata kafelerle, moda haftalarıyla, romantik Bosna turlarıyla, ultra romantik Kudüs gezileriyle devam etti o yol.” (25 Mayıs 2019)

         Tablo uzatılabilir ama bu oluşumda medyanın önemli bir rolü var kuşkusuz. Eskiden yok muydu? Vardı ama bu kadar yaygın değildi.

         Türkiye’de basının büyük bir bölümü yalnız PR yapmak için kullanılıyor. Böyle bir görev üstlenmişler. Amerika Irak’ı işgal etmeden önce, halkı ikna edebilmek ve irade üretebilmek için basın üzerinden nükleer silah olduğu yalanını uydurdular. Halk destekledi demokratik bir şekilde ama sen bir yalanla halkın iradesini şekillendiriyorsan, bunun adı irade değil ki! O yalanla bir savaş çıktı ve milyonlarca insan öldü. Bunun en büyük sorumlularından biri medyadır, çünkü onu kullanarak “gerekiri” üretiyorlar.  

         “Eski Türkiye” haberleşmeyi/gelişmeleri takip etmeyi gazete ve televizyondan alırdı. Fakat Internet kullanımının artması, vatandaşın bilgiye mobil cihazlardan erişme alışkanlığının yayılmasıyla bu tekel kırıldı. Özellikle gençler artık bilgiyi sosyal medyadan ediniyor. Eğitimli kentli sınıf ise yabancı basının Türkçe haberleri ve  bağımsız web sitelerini tercih ediyor. Gazeteler yalnız 55 yaşını aşmış kimseler tarafından ve sadece bulmacası için alınıyor.

         Son zamanlarda halkımızın TV seyretme alışkanlıkları da değişti. Artık ana akım kanallar değil, YouTube gibi mecralar tercih ediliyor. YouTube’da ise enformasyonu tekelleştirme ve yönlendirme fazla olası değil.

         Partilerin çekinmesi gereken yalnız TUSİAD değil, kendi beslediği sermaye de var. Mega-projeler birer birer satışa çıkıyor. Niye?  Çünkü, müteahhit zararının telafi edilebileceğine şüpheli bakıyor. Bir an önce sıvışıp elinde kalan sermayeyi kurtarmaya bakıyor.

         Ekonominin Z’sinden anlamayan nalbant bile öğrendi ki döviz kuru yükselince, maliyetler artıyor, enflasyon beklentileri bozuluyor ve 1-2 ay arayla da tüm enflasyon göstergeleri tırmanmaya başlıyor.  Ama rapor yazanlar hala “kur ne olur?” sorusuna, Alfred Marshal’ın ticaret hesabı üzerinden yaklaşıyor. Adam değişmemeyi marifet biliyor ya!

         Hacı soruyor; ideal bir dünya olabilir mi?

         Elbette olabilir, çünkü geçmişte bu var. Örnekleri de var. Var ise biz niye yapamayalım? Kaidedir; bir defa gerçekleşen daima gerçekleşebilir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
TİTRE VE KENDİNE DÖN
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TİTRE VE KENDİNE DÖN

TİTRE VE KENDİNE DÖN

         “Büyük/toplumda olumlu iz bırakan ölüleri olmayan milletler/toplumlar ebedi/kalıcı olamazlar.” Onlar üzerinden düşünce geliştirilir. Yoksa onları bireysel fayda için belli zamanlarda anmak ancak popülizmdir.

         Medeniyeti ve kültürü yaşamayan bir halk, gerçekten yaşamıyor demektir. Elbette medeniyet de, kültür de sabahtan akşama kazanılacak bir şey değildir. Medeniyeti dinler oluşturur, kültürü de etnisiteler meydana getirir.

         Medeniyet projesi olmayan kimse düşünür olamaz, metafiziği olmayan kimse de mütefekkir olamaz. Felsefe yapmak isteyen insanlar mutlaka ilahiyat bilmelidirler.

         Anadolu kapılarını Türklere açan Malazgirt Zaferi düşünülmeden yerli düşünceyi nasıl oluşturacağız. Mevlana’nın pergel metaforunda nasıl sağ ayak devamlı İslam dairesinde, öbür ayakla da dünyanın bütün kültür ve medeniyetlerini dolaşarak, dünyada olup biten gelişmeleri ve fikir akımlarını görerek, onlara manevi ruh üfleyen bir senteze dikkat çekiliyor ise; Anadolu kültür ve medeniyetini de bütün müktesebatlarıyla bilmek gerekir. Spot bir cümle ile konuyu kristalize etmek gerekirse; mistik olalım ama miskin olmayalım.

         Bütün eksikliklerine rağmen, Anadolu Aslanları ve Anadolu Kaplanları olarak isimlendirilen KOBİ’leri, bu ülkenin kalkınmasında görev alan “gösterişsiz emekçiler” olarak görmek gerekir. İnsan şahsiyetini ezmeyen işletmeler “insan yüzlüdürler”.

         KOBİ’ler ekonominin kilit oyuncularıdır. KOBİ’lerin uluslararası ticarete entegrasyonlarını güçlendirmeye büyük önem vermek işin can damarıdır. Bu nedenle KOBİ’leri desteklemek politikaların önemli bir parçası olması gerekir.

         Yine her türlü noksanlıklarına rağmen Anadolu’ya yayılmış yüksek öğretim kurumlarını da, maddi ve manevi kalkınmanın proje tasarlayıcıları olarak görmek fazla mı iyimserlik olur? Yine de ben onlara müteşekkir olunması gerektiğini düşünüyorum. Medeniyeti geliştirmek için vatana, vatanı geliştirmek için de ilme ve çalışmaya ihtiyaç var.

         Elazığ ve çevre illerde yaşayan insanlarımız muhakkak bölgeyi tanımalıdırlar. Harput, Munzur ve dağları, Eğin, Arapkir, Divriği, Eski Malatya, Sivas ile uzak ve yakın tarihi mekanları, Erzurum ve Aziziye Tabyaları ile Hasankale, Eğil ve Kral Kızı Barajı, Çüngüş, Fırat ve Murat nehirleri, Keban Barajı, Keban gümüş işletmeciliğinin galerileri/yerleri, Palu’nun eski yerleşim yeri ve Palu Kalesi, Maden ve bakır işletmesi, Sivrice Hazar Gölüve kayak tesisleri, Alacakaya ve maden işletmeleri ile daha birçok yer dikkatlice gezilmeli ve üzerlerinde düşünülmelidir. Tanıma yakından uzağa olmalıdır. Herkes önce kendi yakın çevresini iyi tanımalıdır.

         Başlarken tırnak içerisinde yazdığımız cümle üzerinden hareketle; dünya bir tarafa gitse, inandığı doğrulardan vazgeçmeyecek kimselere ihtiyaç var. Yerelden ulusala ve ulusaldan evrensele uzanan problemlere çözüm üretenler bunlardır. Yoksa itirazı ve itirafı olmayan insanlarla bir yerlere varılmaz. Hamaset yapmak bir şeydir ama fazlası hiçbir şeydir. Evrenseli yakalayamazsak her gün geriye gideriz ama farkında olan insanımız az olur. Sonra da dövünürüz; şurası neden kalkınıyor, biz neden kalkınamıyoruz? Popülizm yapmak düşünemeyen ve zayıf insanların işidir.

         “Büyük/toplumda olumlu iz bırakan ölüleri olmayan milletler/toplumlar ebedi/kalıcı olamazlar.” Onlar üzerinden düşünce geliştirilir. Yoksa onları bireysel fayda için belli zamanlarda anmak ancak popülizmdir.

         Medeniyeti ve kültürü yaşamayan bir halk, gerçekten yaşamıyor demektir. Elbette medeniyet de, kültür de sabahtan akşama kazanılacak bir şey değildir. Medeniyeti dinler oluşturur, kültürü de etnisiteler meydana getirir.

         Medeniyet projesi olmayan kimse düşünür olamaz, metafiziği olmayan kimse de mütefekkir olamaz. Felsefe yapmak isteyen insanlar mutlaka ilahiyat bilmelidirler.

         Anadolu kapılarını Türklere açan Malazgirt Zaferi düşünülmeden yerli düşünceyi nasıl oluşturacağız. Mevlana’nın pergel metaforunda nasıl sağ ayak devamlı İslam dairesinde, öbür ayakla da dünyanın bütün kültür ve medeniyetlerini dolaşarak, dünyada olup biten gelişmeleri ve fikir akımlarını görerek, onlara manevi ruh üfleyen bir senteze dikkat çekiliyor ise; Anadolu kültür ve medeniyetini de bütün müktesebatlarıyla bilmek gerekir. Spot bir cümle ile konuyu kristalize etmek gerekirse; mistik olalım ama miskin olmayalım.

         Bütün eksikliklerine rağmen, Anadolu Aslanları ve Anadolu Kaplanları olarak isimlendirilen KOBİ’leri, bu ülkenin kalkınmasında görev alan “gösterişsiz emekçiler” olarak görmek gerekir. İnsan şahsiyetini ezmeyen işletmeler “insan yüzlüdürler”.

         KOBİ’ler ekonominin kilit oyuncularıdır. KOBİ’lerin uluslararası ticarete entegrasyonlarını güçlendirmeye büyük önem vermek işin can damarıdır. Bu nedenle KOBİ’leri desteklemek politikaların önemli bir parçası olması gerekir.

         Yine her türlü noksanlıklarına rağmen Anadolu’ya yayılmış yüksek öğretim kurumlarını da, maddi ve manevi kalkınmanın proje tasarlayıcıları olarak görmek fazla mı iyimserlik olur? Yine de ben onlara müteşekkir olunması gerektiğini düşünüyorum. Medeniyeti geliştirmek için vatana, vatanı geliştirmek için de ilme ve çalışmaya ihtiyaç var.

         Elazığ ve çevre illerde yaşayan insanlarımız muhakkak bölgeyi tanımalıdırlar. Harput, Munzur ve dağları, Eğin, Arapkir, Divriği, Eski Malatya, Sivas ile uzak ve yakın tarihi mekanları, Erzurum ve Aziziye Tabyaları ile Hasankale, Eğil ve Kral Kızı Barajı, Çüngüş, Fırat ve Murat nehirleri, Keban Barajı, Keban gümüş işletmeciliğinin galerileri/yerleri, Palu’nun eski yerleşim yeri ve Palu Kalesi, Maden ve bakır işletmesi, Sivrice Hazar Gölüve kayak tesisleri, Alacakaya ve maden işletmeleri ile daha birçok yer dikkatlice gezilmeli ve üzerlerinde düşünülmelidir. Tanıma yakından uzağa olmalıdır. Herkes önce kendi yakın çevresini iyi tanımalıdır.

         Başlarken tırnak içerisinde yazdığımız cümle üzerinden hareketle; dünya bir tarafa gitse, inandığı doğrulardan vazgeçmeyecek kimselere ihtiyaç var. Yerelden ulusala ve ulusaldan evrensele uzanan problemlere çözüm üretenler bunlardır. Yoksa itirazı ve itirafı olmayan insanlarla bir yerlere varılmaz. Hamaset yapmak bir şeydir ama fazlası hiçbir şeydir. Evrenseli yakalayamazsak her gün geriye gideriz ama farkında olan insanımız az olur. Sonra da dövünürüz; şurası neden kalkınıyor, biz neden kalkınamıyoruz? Popülizm yapmak düşünemeyen ve zayıf insanların işidir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
FAİZSİZ BANKA-RİSK SERMAYE ŞİRKET
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

FAİZSİZ BANKA-RİSK SERMAYE ŞİRKET

FAİZSİZ BANKA-RİSK SERMAYE ŞİRKET

          İlgilisi ya da ilgisizi, kiminle konuşursanız konuşun, gelirin dağılımında adil olunamamasının da, kalkınmanın tabana yayılamamasının da temelinde faiz vardır diyor.

         Uluslar arası sömürgecilik de, yüksek enflasyon da hep faizden meydana gelmektedir diyor herkes.

         İşin garibi bütün sorunlara faizin yol açtığını söylüyor toplum ama çözümü de yine faizli sistemde arıyor. Böyle yapınca da faizi ekonomik olarak meşrulaştırmış oluyor toplum.

         Dünya hızla faizsiz sisteme doğru dönüşüyor ama faizden en çok dert yanan ülkeler hala faizden uzaklaşamadılar, işin garibi vazgeçeceklerine ilişkin karineler de az.

         Aslında yakın geçmişte, ilimizde, bir sivil toplum kuruluşunun organizasyonunda konuya dair önemli şeyler söylenecekti ama girişim yarım kaldı.

         Eğer bu organizasyon gerçekleştirilmiş olsaydı;

         1-Faizli uygulamalarda, yüksek faizin de, düşük faizin de yalnız servet sahiplerine yaradığı anlatılacak ve esas olanın, faizin azaltılması değil, ortadan kaldırılmasına ilişkin öneriler sıralanacaktı.

         2-Faizi yalnız günah diyerek reddetmenin ötesine geçilerek, insan merkezli ekonomik sistemin nasıl inşa edileceği anlatılacaktı.

         3-Dünyada ve tarihte faizsiz uygulamalardan, günümüze uyarlanmış uygulamalar anlatılacaktı.

         4-Bankacılıkta faizli sistemle, faizsiz sistem arasındaki farklar üzerinden, faizsiz bankaların neler yapacakları sıralanacaktı. Likidite oranları üzerinden yeni pencereler açılacaktı. Hedef paranın alınıp satılması değil, risk almanın şekli anlatılacaktı.

         5-Risk sermaye şirketlerinin işleyişi anlatılacak, Halk Bankası’nın risk sermaye şirketine dönüşümü izah edilecekti. İzalesine zaten başlanmış olan meşhur MacMillan boşluğunun doldurulması etraflıca konuşulacaktı.

         6-Ne modern hukukta ne de İslam hukukunda sermaye havuzu oluşturulmasına mani olacak herhangi bir yasak olmadığına göre geniş plaselerin önünde herhangi bir engel de yok demek denilecek ve açılımı anlatılacaktı.

         7-Faizsiz uygulamalarda günümüz şartlarına uygun metotlar sergilenecekti. KOBİ uygulamalarına önem atfedilecek, bu arada ileri teknoloji için risk sermayesinin önemi vurgulanacaktı.

         Konu uzatılmaya müsait ama meramı anlatabildim umarım.

         Yalnız faizli sistemle düşünebilen insanlarla ciddi bir kalkınma sağlanamaz. Keza bir takım laf oyunları ile İslami model diye kendi menfaatlerini düşünen insanlarla da bu iş zor demektir.

         İlginç bir olay var bu gün dünya uygulamalarında; İslam ekonomisi ilkelerini Müslüman olmayanlar uyguluyorlar.

         Sonuç olarak mudinin de zihniyet değişikliğine ihtiyacı vardır, iş adamı veya yatırımcıların da.

         Mudi risk paylaşımını göze almalıdır.

         İş adamı veya yatırımcı da kar-zarar paylaşımını kabul etmelidir.

         “Depozit zihniyetin” değiştirilmesine şiddetle ihtiyaç var. Depozit zihniyet değiştirildikçe yeni müteşebbisler ve yeni mudiler ortaya çıkar.

         İhtiyaç duyulan şey, faizsiz banka değil, risk sermaye şirketleridir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
2000 YILINDAN GÜNÜMÜZE AK PARTİ
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

2000 YILINDAN GÜNÜMÜZE AK PARTİ

2000 YILINDAN GÜNÜMÜZE AK PARTİ

         28 Şubat darbesinin elbette birden fazla hedefi vardı ama siyasi hedefi Refah Partisi’nin kapatılmasıydı. Nitekim Refah Partisi hemen kapatılmıştı ama yerine Fazilet Partisi kurulmuştu. Çünkü milletvekillikleri düşmeyen yüzden fazla milletvekili vardı. 

         Fazilet Partisi içinde yapılan özeleştiriler sonucunda parti o günkü ismiyle “gelenekçiler” ve “yenilikçiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı.Yapılan Genel Kurul sonucunda, yenilikçiler az bir farkla genel başkanlık seçimini kaybedince, 50 milletvekili Fazilet Partisinden ayrılarak milletvekili olmayan başka isimlerle birlikte 125 kişilik bir kurucular kurulu ile AK Parti ismi ile bir parti kurmuşlardı.

         Gerek Refah Partisi’nin darbe ile iktidardan uzaklaştırılmış olması, gerekse topluma kalkınma ve adalet konusunda yapılan vaatler sonucu AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi)’ye halk nazarında büyük bir ilgi sağlamıştı. Hatta denebilir ki, parti yönetimi çok ciddi oranda propoganda yapmak durumunda olsalardı, yalnız MHP, DSP, ANAP ve DYP değil, CHP dahi barajı aşamayabilirdi.

         AK Parti 2002 yılının 3 Ekim’inde yapılan genel seçimlerde, oyların %34,5’unu alarak 369 milletvekili ile iktidar olmuştu. Siyasi gözlemciler yeni partinin “İslamcılıktan Müslümanlığa” geçtiğini (N.Göle; 2002) savunuyorlardı.

         Aslında “kitleleri sindirmek için kafalara inen sopalar, tersine bir sonuca yol açmış ve kırmak için indiği kafaları tahrik ederek daha fazla çalışmasına sebebiyet vermiştir. (Hocaoğlu; 2002) Aslında olan şey düşük yoğunluklu bir devrimdi. Şöyle de söylenebilir; “uzlaşmaya yönelik iki taraflı adım.” Bir adım daha ileri giderek eski Devlet Bakanı M. Aydın; “Müslümanların liberal demokrasiyi öğrenme ve onunla barışma süreci” diye bir niteleme yapmıştı. (M.Aydın; 2000)

         1999 yılında, Liberal Düşünce Topluluğu Başkanlarından (Anayasa Profesörü) Mustafa Erdoğan; “Liberalizmin İslam’la uyuşmasının Türkiye’de özgürlükçü/çoğulcu bir sosyo-politik sistemin yerleşme şansını artırır” diyordu. Hatta H. Karaman; “liberal demokrasi mevcutların en uygunu gibi görünüyor” ifadesini kullanıyordu.

         Şimdi sorgulanması gereken konulardan biri de; İslami hareketin sivil toplumda yerleşip yerleşemediğidir. Tabi genel bir hüküm de şudur kanaatimce; İslam, irticanın kum torbası haline getirilmemelidir. Sistemi savunuyormuş gibi yaparak zenginleşmeye prim verilmemeli, olağanüstü durumlarda bu işin sürekli yapıldığı gözden uzak tutulmamalıdır. Din, din gibi, laiklik de laiklik olarak görülmelidir. Mevcut ekonomik sistem ciddi bir yapılanmaya gidilmeli, devlet üzerinden zenginleşmelere son verilmelidir. Aksi halde insanların kurumlara bakışı biraz “acaba” demeye başlıyor. Hele bu akçeli işlere karışanların toplum içerisinde itibarlı bir şekilde rahatça dolaşmaları ve devlet ricali tarafından herhangi bir işleme tabi tutulmamaları insanlar arasında “olacak şey değil” söylemlerine kapı aralamaktadır.

         Müslümanlar da kendilerini “misyoner” olarak görmemeli, toplumun her kesimi ile örnek bir kişilik olarak irtibat kurabilmelidir. Bilim, edebiyat, sanat, spor, yoksulluğun ortadan kaldırılması, kozmik çevreyi koruma gibi konular, bence buluşma noktalarıdır. Bu alanlarda yapılan her ortak çalışma, toplumun her kesimini daha iyi ve daha kapsamlı sonuçlara ulaştırabilir.

         Darbelerin oluşmasında dış güçler vurgusunu hiç ıskalamamak gerektiği gibi bir algı var. Nitekim AK Parti’nin yaptığı önemli işleri engellemek için bazen terör, bazen parasal konuların kullanıldığı artık yadsınamaz. Bu engellemeleri esas itibariyle partinin engellenmesi şeklinde değil, ülkenin engellenmesi şeklinde okumak daha sağlıklı sonuca götürür.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
TÜRKLEŞMEK-İSLAMLAŞMAK-MUASIRLAŞMAK
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKLEŞMEK-İSLAMLAŞMAK-MUASIRLAŞMAK

TÜRKLEŞMEK-İSLAMLAŞMAK-MUASIRLAŞMAK

         Kavramların üçlü halde kullanılması Ziya Gökalp’e ait. Esasen cümle Cumhuriyet ideolojisini özetlemiş. Sonradan her gurup ancak bir ilkeye ağırlık vermiş. Milliyetçilerde Türkleşmek, kimlik olarak Müslüman etiketini benimseyenlerde İslamlaşmak ve Batıcılarda Muasırlaşmak söylemleri öne çıkmış. Ama esas olarak üç akım da dozları farklı olmakla birlikte genellikle üç etiketi birlikte kullanabilmiştir.

       İslam dünyasının en az iki asırdır her alanda bir kriz içerisinde bulunduğu, herkes tarafından sürekli dile getirilir. Fakat krize çözüm bulunamaması, ileri sürülen nedenlerin (ve önerilerin) gerçekçi olmadıklarının kanıtıdır.

         Kriz, bir çağdaş ‘düşünme’ ve onunla üretilen ‘bilim’ sorunudur.

         Doğru düşünebilme konusunda sorunluyuz galiba. Konuya yaklaşım sağlaması açısından birkaç “üçlü” çıkaralım önce. Hani bir düşünür (Ortega Gasset) demiş ya; “Kavşağa gelmiş bir toplum kim olduğuna karar vermek zorundadır.”

         Osmanlı’daki padişahlıktan Cumhuriyete geçerken ilk üçlüyü Ziya Gökalp ifade ediyor;

         Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak.

         Konuyu günümüz siyasetine taşırsak; CHP, MHP ve AK Parti.

         Bir başka iz düşümü; Opera binası, kışla, cami.

         1960 Türkiye’sinde üç entelektüel isim; Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Kemal Tahir.

         Doğuculuk, Anadoluculuk, Batıcılık.

         Belki daha değişik isimler de eklenebilir; Adsız, Necip Fazıl, Nazım Hikmet gibi.

         Batılılaşma, yerleşik düzeni silmeye niyet etmişti. Belki de yerleşik düzenin ayakta kalma şartları kaybolmuştu. İlerici-gerici veya ilericilik-gericilik kavramları buradan siyasiler tarafından çıkarılmıştı.

         1950 yılından itibaren ciddi manada köyden şehre göç başlamıştı ülkemizde. Tanzimatın da, sanayileşmenin de, rasyonelitenin de dayanağı şehir değil midir? Şehir medeniyet demektir. Önce köy, sonra şehir, ardından devlet. İlerisi İmparatorluk. İmparatorlukları Birinci Dünya Harbi ortadan kaldırdı.

         Köy, şehir, devlet.

         Nüfusumuzun %93’ü şehirlerde yaşıyor diyor TÜİK. (Büyükşehir kavramından dolayı)

         Şehirleşme olmadan kalkınma olur mu? Belki yöneticiler için köy bir kolaylık sağlar ama kalkınmanın ve düşünce iklimine girebilmenin ön şartı şehirler ve şehirleşmedir. Tabi şehirleşme sağlıklı başarılamazsa “şehirde yaşayan köylüler topluluğu” meydana gelir.

         Bu olguyu uzun bir zaman yaşadık. 1970 yılına kadarki Türk romanlarına dikkat edersek karşımıza hep “köy romanları” çıkar. Bu romanların da çoğu masabaşı çalışmalarıydı. Hatta o dönemdeki iktisadi kitapların yaklaşımlarına bakınca da “ATÜT” diye ünlenen Asya Tipi Üretim Tarzı modeli çıkar. O dönemdeki filmlere de dikkat çekelim isterseniz; zengin-yoksul, ağa-yarıcı, gazino çapkınlığı-köylü aşkları, (snop)züppe-delikanlı, maço-devrimci, zengin kız-fakir oğlan, yoksulluğa övgü-sermaye düşmanlığı. Tablo uzatılabilir ama maksat hasıl oldu zannederim.

         Batı’da da önce Aydınlama sonra Fransız Devrimi ve arkasından da “Sanayi Devrimi” gelişmişti.

         Şimdi yeni bir kavşaktayız. Bu kavşakta malumat sahibi olmak geçici bir popülarite sağlar ama esas olan “doğru düşünebilme metodu”nu bilmektir. Bin ya da dört bin yıl öncesinden bahsederken hala daha o dönemdeki düşünürün metodundan değil de, malumatından bahsediliyorsa, bu kavşaktan çıkabilmek biraz zor demektir. Düşünmek güzeldir.

         Şunu kesinlikle ifade ediyor yetkilisi; “felsefe yapabilmek için ilahiyat bilmek olmazsa olmazdır.”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KAPİTALİZM Mİ “KALBİN SESİ” Mİ?
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KAPİTALİZM Mİ “KALBİN SESİ” Mİ?

KAPİTALİZM Mİ “KALBİN SESİ” Mİ?

         Önce şuna karar vermeliyiz; Kapitalizm, insanları sömürmek üzerine çalışıyor mu çalışmıyor mu? “Kapitalizm iyi bir şeydir” diyorsanız bu yazıyı okumayın. Yok eğer, “cenneti sadece bu dünyada inşa etmek isteyen insanoğlunu, kapitalist düzenin bekçileri” olarak tanımlıyorsanız Kapitalizm eleştirisi üzerinde durabilirsiniz.

         İster kapitalizm, ister her tonuyla komünizm veya sosyalizm olsun, bunların en detaylı uygulamalarının nasıl olduğunu roman ve hikayelerde aramak hem daha rasyonel hem daha açıklayıcıdır diyor iktisat profesörü Mustafa Özel.

         Hikaye dalında da bu işi yapmaya önemle dikkat sarfeden usta hikayeci Mustafa Kutlu’dur. Kutlu’nun son hikaye kitabı “Kalbin Sesi /Bir Hicret Risalesi”nin ana konusu; yeni dünya sisteminden Allahın kanunlarıyla işleyen bir düzene geçiş üzerinedir.

         Mustafa Kutlu diyor ki; Ortaçağ karanlığından Aydınlanma çağına geçilirken maneviyat buharlaştı, “Ne kilise kaldı ne de Tanrı.” Bu safhada Tanrı bir odaya kapatıldı ve sadece bilim ve icatlar öne çıkarıldı.

         “Bugünün şartları, düzenleri, sistemleri; insanı isyana, hududu aşmaya, kibre götürmüş, modern teknoloji kılıktan kılığa girerek, ahreti unutup cenneti dünyada bulma hevesinin peşine düşmüştür” diyor usta hikayecimiz.

         İslam’da imtiyazlı bir sınıf yoktur. Sadece ilim sahipleri ile irfan ehli var ama onlar da imtiyazlı bir sınıf anlamına değil, bilenlerle bilmeyenlerin farklı oluşu anlamında bir ayırım. Ancak bu gurup üyeleri hiçbir zaman kendilerine özgü bir hukuk oluşturamazlar. Kaldı ki Kutlu; ifade ettiği “ahlak nizamı”nın tesisi için yönetim kademelerine beş unsur sayıyor:

         -Ahlak (Evrensel kurallara göre)

         -Hakimiyet (Halkın iradesine dayalı)

         -Meşveret (Liyakati olanlarla)

         -İktisat (Gelişme ve gelirin adil dağılımı)

         -Adalet. (Devletlerin imanı adalettir)

         Hedef “kan emici kapitalizmin pençesinden kurtulmak, imani bir hayatı yaşamaktır” diyor Mustafa Kutlu. Tüketim ekonomisine karşı “Kanaat Ekonomisi”ne göndermeler yapıyor. Gerçi toplumdaki “müzmin muhalifler” elbette ki hemen olmaz diyecekler. Her şeyi bilen bu insanlar bu adımları “akla aykırı” bulacaklardır. Bayiliklerin bedeli vardır elbette.

         Konsantre sermaye gücü (bu gün adına küresel sermaye ve uzantıları deniyor) ile konsantre devlet güçleri halk adına işbirliği yaptılar ve böylece kapitalizm doğdu. Başlangıcını ister Merkantilizm olarak anın isterseniz sömürgecilik. Ne fark eder ki? Maksat bireysel ve toplumsal emperyalizm uygulaması olduktan sonra sistemi iktisat kitaplarından, daha net olarak roman ve hikayelerden takip etmek daha aydınlatıcıdır. O günkü Paris’i Sefillerdeki Jan Val jan’ın anlattıklarından daha iyi nasıl anlatabilirdi nazariyeler. Sinekli Bakkal’ın anlattıklarını kaç iktisat ve kaç siyaset kitabından öğrenebilirsiniz. Viktor Hugo ve Halide Edip Adıvar romanları, detay derecede çokça toplumsal kesitler sunmaktadırlar.

         Adıvar bir dönemi yansıtmakla yetinmiyor. Amacı belli bir tarih dönemindeki yaşamı canlandırmak değil yalnızca. Aynı zamanda bu insanların yaşamı dolayısıyla genel bazı siyasal ve toplumsal sorunlarla ilgili düşüncelerini anlatmak. Bundan ötürü romana koyduğu çeşitli çevrelerin bir işlevi de belli değerleri temsil etmektir. Yerleştirilmeye çalışılan yeni sistemin macerası.

         Mustafa Kutlu hocamız da aynı toplumsal işlevi bir başka kesit üzerinden yaparken önemli bir felsefi ve iktisadi sıkıntıya da parmak basıyor. “Kapitalizmi aşmak için “hududullah”a peşin olarak evet demek gerekir” diyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
YENİ BÜROKRAT NESİL 40 YAŞINDA
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

YENİ BÜROKRAT NESİL 40 YAŞINDA

YENİ BÜROKRAT NESİL 40 YAŞINDA

         Eskiden Türk ve dünya klasiği romanları okumuş, şiir, edebiyat ve tarihten zevk alan, evinde kütüphanesi olan insanlara kültür insanı deniyordu. Şimdi bu format değişikliğe uğradı. Özellikle ABD ya da İngiltere’de yüksek lisans veya doktora yapmış, yabancı dil bilen, roman veya şiir okumaktan ziyade İngilizce dergileri okuyan, dünya borsalarını takip eden insanlara itibar ediliyor. Bu yeni nesil lüks lokantalarda yemek yemekten ve alternatif tatilden hoşlanıyor. Evinde dünyanın çeşitli yerlerinden getirdiği içecekleri misafirlerine ikram ederken her birinin öyküsünü ballandırarak anlatan bireylerden oluşuyor.

         Bu yeni elit işyerlerine oldukça lüks arabaları ile gitmekte, genellikle avam takımının takıldığı yerlere yılda ortalama olarak 1-2 kez gitmekte, filmleri İngilizce orijinal dilinden izlemekte, Boğaziçi sosyetesini takipten hoşlanmaktadır.

         Genellikle bahçeli evlerinde, barbekü partileri eşliğinde karşılıklı “yurtdışı anıları” veya “kotarılmış kredilerden” söz etmektedirler.

         Buraya kadar anlattıklarımızı yapmak herkesin hakkı değil mi? Bence böyle yapmaları onların kişisel tercihleridir ve kendilerinin bileceği iştir.

         Elbette bu tarz bir hayat stili kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. 1985 yılına kadar genellikle geleneksel bir hayat süren bürokratlar, bu tarihten sonra bu hattan kopartılmış ve kanuni olarak kendilerine çeşitli görevlerden ötürü ödenen yüksek maaş ve ödemelerle üst gelir gruplarının yaşadığı tarza yönlendirilmişlerdir. Toplumun geriye kalan görevlileri ile alt gelir gurupları da eski geleneksel hayatı yaşamaları için onlara da “muhafazakarlık şerbeti” içirilmiştir.   Böylece tüm devlet örgütlenmesi zengini desteklemek üzerinden yeniden şekillendirmiştir.

         Türkiye’de 1980 sonrası sadece ekonomi politikalarında köklü bir dönüşüm yaşanmakla kalmamış, başta bürokratik elit olmak üzere Türkiye yönetiminde söz sahibi olan insan unsurunun niteliği de köklü bir biçimde değişikliğe uğratılmıştır.

         1980’li yıllara Türkiye, “70 sente muhtaç” ve yabancı borç yükü ile ulaşmıştı. Bu nedenledir ki Türkiye’nin ekonomik politikasının temeline, dış borcun çevrilebilmesi konusu hakim olmuştur.

         Eski bürokratik kadrolar, borçlu bir ekonominin nasıl sevk ve idare edilmesi gerektiği konusunda yeterli donanıma sahip değiller diye, özellikle yurt dışından bürokratlar getirilmişti. Eskiler daha çok ulusal bir ekonomide verginin ve vergi gelirlerinin yeniden dağılımı üzerinden devlet politikasını idare etmeye alışmışlardı. Yeni nesil yöneticiler ise, Kamu kaynaklarını bir sonraki seçimleri garanti altına almak için dağıtmaya hazır siyasetçiler ile bu kaynaklardan nemalanmak için fırsat kollayan toplum katmanları arasına, yasalar-yönetmelikler yardımıyla bir tampon oluşturan ve kamu kaynaklarını görece koruma düsturu ile hareket eden hem toplumun hem de devletin koruyucusu olma iddiası ile hareket etmektedir.

         24 Ocak 1980 kararları Türkiye ekonomisi açısından sadece ekonomi politikaları bakımından değil, bu politikaları yürütecek bürokratik elit bakımından da bir dönüm noktası oldu. Devletin yeni öncelikleri yeni bir bürokratik elite ihtiyaç duydu ve bu elit bu gereksinimi karşılayacak hatta daha fazlasını sağlayacak şekilde yetiştirildi. Bu yeni elit yabancı dil bilmeli, uluslararası kuruluşların (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb.) çalışma tarzından haberdar olmalı, onlarla müzakerelere girebilmeli, uluslararası kuruluşların belirlediği uluslararası standartları yakından takip etmeli ve Türkiye’nin “ilerlemesi” için bu standartları Türkiye’ye hakim kılmak için kendisini yükümlü hissetmeliydi.

         İlk önce DPT işlevsellikten çıkarıldı. Maliye Bakanlığının uzantısı konumundaki Hazine özerk bir Müsteşarlık haline getirildi. Böylece bu kurumların ve Merkez Bankası’nın başına bu yeni elitler atandı. Ülke için önemli kararlar bu kurumlarda alınmaya başladı. Bu yıllar ve takip eden dönemlerde BDDK, SPK ve diğer yeni ünitelerin başına hep bu yeni nesilden bürokratlar atandı.

         Ülkede GSMH arttı ama yoksulluk ve yolsuzluk da arttı. 28 Şubat döneminde 26 banka battı. Kaybolan paranın 400 milyar dolarlar seviyesinde olduğu söylendi. Toplumda tanınmış birçok isim batık kredilerle anılır oldu.

         Bu işlerde görevli olan bürokratlar ve kredi zenginleri, yine yurtdışına giderek yeni bilgilerle döndüler ve her biri çeşitli partilerde görev alarak ülkeye kendilerince hizmetler etmeye devam ettiler.

         Tabi temel bir soruyu da cevaplandırmak gerekiyor: Dış borcun artmasını bu yeni nesil mi istiyor yoksa önleyemiyor mu?   

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KÜRESELLEŞEN DARBELER  YENİ  DÜZEN ARAYIŞLARI
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÜRESELLEŞEN DARBELER YENİ DÜZEN ARAYIŞLARI

KÜRESELLEŞEN DARBELER YENİ DÜZEN ARAYIŞLARI

        “İngiltere ile ABD arasında nüfuz mücadelesi var. İngiltere, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye devrettiği hegemon gücü geri almak için hamle üstüne hamle yapıyor. Yeni dönemde İngiltere, gücü Çin üzerinden kullanacak. Çin’in finansal yapısı kime bağlı bunu bilmek önemli. Çin’in finansal yapısı Rothschild ve Lee Ailesi eli ile İngiliz kontrolündedir.” 

         Doğu Perinçek’in Çin üzerine yaptığı basın toplantısını, İngiltere büyükelçiliği patenti üzerinden yapmış olması da bu tezimize karine olsun.

         Küresel aktörlerin başta İslâm coğrafyası olmak üzere özellikle enerji havzalarında güç gösterilerine baktığımızda bir dünya savaşının fitilinin ateşlenmiş olduğu söylenebilir.

         Libya’da General’in davetiyle yabancı uçaklar ile BAE hava üssünden kalkan BAE ve Mısır uçakları Müslümanları bombalıyor.

         Çin, toplama kamplarında Uygurlara kan donduran işkenceler uyguluyor.

         Filistin’i cehenneme çeviren İsrail tavuk boğazlar gibi her gün Filistinli Müslümanları şehit ediyor.

         Yarın veya sonrasında ne olacağını bilemeyiz ancak İsrail’in Batı Şeria’yı kendisine katmak istediğini ve Filistinlilere sadece Gazze şeridinin kalacağını söyleyebiliriz. Ne var ki Gazze bir milyon Filistinliyi bile alamayacak kadar küçük; İsrail buraya altı milyon insanı daha katmak istiyor!

         Yeni dönemde savaş, teknoloji ve ekonomi üzerinden yürütülüyor. Ana strateji değişmemiş; bir devletin diğer devletler üzerinde üstünlük tesis etmesi.

         ABD Başkanı Donald Trump’ın başvurduğu yöntemler; ‘Yeni Amerikan Yüzyılı’ projesinin bir parçası ve “yeni dünya düzeni” denen olgunun bir uzanımı olduğu açık. Trump iki yıl önce göreve geldiğinden bu yana Körfez ülkelerini ve özellikle de Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor.

         Ayrıca ABD etnik ve bölgesel ayrımcılığı destekleyerek, İran ve Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışıp, bölgede bir güvensizlik ortamı oluşturuyor. Suriye’nin kuzeyinde Türkiye sınırında olan bölgelerde PKK/PYD gibi yapıları koruyor, kolluyor, silahlandırıyor.

         ABD’nin İran’ın ekonomisini ve askeri kapasitesini doğrudan hedef almasının, tabiatıyla bir tesadüf değil, üzerine düşünülmüş planlı bir politikanın ürünü olduğunu söylemek mümkün.

         Türkiye ise yeni eğilimler çerçevesinde bir güce sahip olma, dahası cendereden çıkış çabası içinde hem Türkiye ittifakını gündeme getiriyor hem de Rusya ve İran’a yakınlaşmaya çalışıyor. Ancak içerdeki “Türkiye ittifakı” varken daha küçük ittifaklar toplumun alanını daraltıyor. Dışarıda ise NATO ve ABD Türkiye’nin güçlenmesini onaylamıyor.

         Büyük Ortadoğu coğrafyasında yaygınlaştırılmaya çalışılan etnik ve mezhepsel çatışmaların kökeninde, “kaostan düzene geçiş” yaklaşımı yatmaktadır. Kaosun müsebbibi olarak din, mezhep ve milliyetler gösterilerek bütün din, mezhep ve milliyetlerin kaldırılması küreselleşme adına ana gayedir.

         ABD’nin Irak’a asker gönderme kararı, Amerikan vatandaşlarının bölgeyi terk etmesini istemesi, bölgede Suud tankerlerine saldırılar yapılması, İran gerilimi, Doğu Akdeniz’de enerji savaşlarının yoğunlaşması, Türkiye’de terör saldırılarının birden bire artmış olması, bölgede ABD, İngiltere ve İsrail’in yeni provokasyonları ile karşı karşıya kalınabileceği ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

         “Dünyadaki genel durumun istikrarlı olmadığını görüyoruz. Her bölgede bir sorun var. Latin Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da ve Ortadoğu’da. Yeni bir düzene ihtiyaç var. Çünkü mevcut düzenler iflas etmiş görünüyor. Bu sistemler başarısız oldu. Çünkü birçok devlet hala ilkel ve nispeten uygarlaşmamış durumda.”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KÜLTÜREL İSLAM/TARİKATLAR
Kasım 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÜLTÜREL İSLAM/TARİKATLAR

KÜLTÜREL İSLAM/TARİKATLAR

         Her ne kadar İslam’ın bazı kategorik şekillerde sunulmasından hoşlanmasak da, tarikatlar genel anlamda “Kültürel İslam” formatında tanıtılıyor.

         Tarikatlar genel anlamda siyaset dışı olarak tanımlanmakla birlikte, şahsileştirilmiş ibadet formatı sürecinden sosyolojik olarak çoğulcu bir yapıyı oluşturmaktadırlar. Hatta toplumsal travmaların çoğalması sonucunda, önceleri ilahi aşk ve muhabbet temasıyla tasavvufi bir hayat üzerinden “saflaşmayı sağlarken, onbirinci yüzyılda Moğol akınları ve işgallerinin halkta meydana getirdiği baskı ve travmalar “tarikatlar”ın doğmasına ebelik yapmıştır. ll.yüzyıldan itibaren de şeyh ve dervişler, fütüvvet geleneğinin taşıyıcılığını yaparken, ordunun da moral bakımdan güçlü kalmasında önemli roller oynamışlardır.

         Yakın geçmişte, Özbekler Dergahı’nın Birinci Dünya Savaşı ile Milli Mücadele’deki ordu ile yardımlaşmalarını hepimiz biliyoruz. Buna karşılık bazı dergahların da terbiye okulu olma görevini yapmadıkları da bir vakıadır. Bu kurumların Osmanlı devletinde ciddi manada “kolonizasyon” görevi gördükleri unutulmamalıdır.

         Tarikat olgusu Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürmüş, hatta siyasi elitler tarafından kollandıklarını biliyoruz. Ancak tarikatlar siyasetle iç içe geçtikçe “dünyevileştikleri” de gözlerden kaçmamaktadır. Hatta kimi tarikatların sermaye birikimleriyle birlikte, tüketim biçimlerini ve hayat anlayışlarını değiştirdikleri, tatil ve eğlence kültürlerini başka formatlarla resetlediklerini, burjuvatik niteliklere girdiklerini görebiliyoruz. Tabi bu arada, ekonomik tahriplere karşı da, bazı tarikatların müntesiplerini koruduklarını kaydetmek gerekir. Belki de kendi müntesipleri arasında gelir aktarımı yaparak önemli bir yardımlaşma örneği vermektedirler. Şehirlerdeki sosyal ve ekonomik değişmeler karşısında bu kurumların önemli fonksiyonlara imza attıkları açıktır.

         Biraz köşeli olacak ama, ülkelerdeki kimi dinden uzak uygulamaların toplum üzerine baskı ve şiddetle dayatılması, toplumda daima bir emniyet subabı anlamında bir çıkışa da davetiye çıkarır. Geçen yazıda da ifade etmiştim, absürt bir “yeşil sermaye” uydurması, evrensel bir hak olan giyinme hürriyetini sınırlandırmak anlamında “türban yasağı” hem topluma hem de devlete zarar vermişti.

         Din ve vicdan özgürlüğü, serbest düşünce, serbest girişimcilik ülkelere daima fayda sağlamıştır.

          İddialı bir cümle olarak; eğer inançlı kadrolar İktidar olmasalardı, belki Türkiye de diğer İslam ülkelerindeki aynı akıbeti yaşıyor olabilirdi. Çünkü inançlı kadrolar İslam’ın sosyal adaletçi esaslarına dayanan gelirin adil dağılımında henüz yeterince başarı sağlayamamış olsalar da, fert başına geliri yükseltmelerinin yanında bugün itibariyle 194 dünya ülkesi ile ticaret yapabilecek seviyede dış ticaretini total olarak 500 milyar dolara çıkarmışlardır.

         Devlet yönetiminde yalnız iyi niyetli olmak meseleleri çözmez. Hem iyi niyetli hem de liyakatli olmak gerekir. Devlet şahsi ihtirasların tatmin yeri değil, toplumun adaletli yönetimle idare edildiği bir mekanizmadır.

         Şunu rahatlıkla müşahade ediyoruz ki; devletler yalnız maddi kuvvetleriyle ölçülmezler. Fikri ve manevi varlıkları da onların güçlerini belirliyor. Hatta iyi yetişmiş birkaç bilim adamı, entelektüel ve düşünce adamı bileşik kaptaki suyun yükselmesine neden olabilirler. Aynen bunun gibi, tarikat dediğimiz bu kuruluşlar da eğer kişisel ve dar bir cemaatin hakimiyeti için değil de, toplumsal fayda üzerinden hareket ediyorlarsa saygıya layıktırlar.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 11
  • 12
  • 13

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 38
  • Dünkü Ziyaret: 255
  • Toplam Ziyaret: 56227

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.