İLİM AMA İNSAN İÇİN
İLİM AMA İNSAN İÇİN
İnsanı güçlü tutan önce ailesi, sonra da yaşadığı toplumdur.
Günümüzde bazı düşünce adamları “sanayi toplumlarında insanın bugünkü problemli konumunu ve toplumun çözülmesini “büyük boy teknolojiye” bağlayarak, büyük boy teknolojinin insana hükmettiğini, ruhen çürüttüğünü, çalışma zevki bırakmadığını, sıcak ilişkileri yıktığını” iddia ediyor.
Bunun önlenmesi için ise, insanı köleleştirmeyen fakat insana hizmet ederek çalışma zevki veren “insan yüzlü bir kalkınma” gereklidir deniyor.
Rahmetli Turgut Özal’la gelişen “KOBİ” kavramı, aslında hem paranın tabana yayılmasını sağlamak için, hem de büyük boy sanayi kuruluşlarını kısımlara ayırmak maksadını güdüyordu. Bu metot gelirin adil dağılımı açısından büyük bir işlev gördüğünden, bütün eleştirilere rağmen toplumun güçlendirilmesi adına önemli bir “orta tabaka” oluşturmuştu.
Benzer bir anlayışla Hindistan’ın kurucularından Gandi, bağımsızlık mücadelesinde insanı yok sayan büyük boy makine anlayışına karşı durmuştur. Çünkü o, Batı sömürgeciliğinin temelinde makineyi ve büyük boy teknolojiyi görmüştür. Düşüncelerini açıklarken makinenin insanı ve toplumu ezmesine karşı olduğunu belirtmiştir.
Gandi’nin tavrı “insan” kaynaklıdır, merkeze insanı alan bir yapıdır.
Gandi kendi düşünce sistemi içerisinde yedi büyük günahı şöyle sıralıyordu:
1-Ahlaki ilkelere dayanmayan siyaset etme biçimi.
2-Üretmeden kazanmak. (Kırk türlü yolla yapılıyor.)
3-Kişilik kazandırmayan eğitim. (Yalnız öğretim yetmez.)
4-Ahlak tanımayan ticaret. (Güzel ahlakı öğütleyen bir peygamberin izindeyiz.)
5-Bilinçsiz-şuursuz eğlence. (Henüz bir düğün formumuz dahi oluşmadı)
6-İnsan merkezli olmayan bilim. (İlim, ilim için midir, toplum için midir?)
7-Takvasız ibadet. (Tevhidi sağlayan bir hayat gerekir.)
İtirazı olan var mı? Bu ilkeleri hangi topluma uygularsanız uygulayın hemen yerine oturacaktır. Zaten insanların ferdi ve sosyal seviyedeki faaliyetlerinin biçimini, birbiriyle fonksiyonel bir ilişki içinde olan ferdi duygu ile ferdin içinde bulunduğu toplumun maşeri vicdanı belirler. Dolayısıyla gerek bireysel, gerek toplumsal seviyedeki teşebbüsün arka planını nelerin belirlediğine dikkat etmek gerekir.
İnsan merkezli olmak kaydıyla kalkınma şarttır. Zira insan merkezli olmak aynı zamanda toplum merkezli olmaktır. Çünkü hedef insanın hayatını kolaylaştırmak ve insani ilişkilerde ben duygusu ile birlikte biz duygusuna ulaşmaktır.
Arnold Toynbee meşhur bir tarihçidir. Toynbee, şöyle diyordu: “Bu klasik tarih anlayışını bırakın. Bundan insanlığa fayda yok. Eski çağmış, taş devriymiş falan. Ya ne? Tarih 1569’dan öncesi ve sonrası diye ayrılır.” Neden?
İngiltere kralı 4. Henri, İngiltere’deki bilim insanlarını toplamış; “Siz bulutlar üzerinde araştırma yapıyorsunuz, benim vatandaşımın bin bir meselesi var. Siz ilim için ilim yapıyorsunuz. Halbuki ilim, ilim için değil, toplumsal fayda için yapılmalıdır” diyor.
Toynbee’ye göre; sanayinin ilk defa İngiltere’de kurulması asla tesadüf değildir. Henri’nin bu ikazından sonra gelişme başlamıştır. Batı’da ilmin süratlenmesi, üzerinde yaşadıkları toplumla uyumundan sonradır.
İlmin asıl maksadı insanlığa ve vicdanlara daha faydalı işler yapmak, insanlara mutluluk yollarını açmaktır. Ama bu gün Batı güdümündeki ilimle geldiğimiz nokta, kan, gözyaşı, kitle imha silahları, terör ve savaştan başka nedir? En gelişmiş kabul edilen toplumların % 60’ı yokluk, sapıklık ve kural dışı davranışların içinde yaşıyor.
Demek ki ihtiyaç duyulan şey; “İnsan merkezli ilim, insan merkezli kalkınma, insan merkezli sistemdir.”
NEVZAT ÜLGER
ABD BÖLGEDE NE YAPMAK İSTİYOR
ABD BÖLGEDE NE YAPMAK İSTİYOR
Irak, Libya, Suriye, Mısır ve şimdi de Filistin ve Golan Tepeleri,
1940 yılından 11 Eylül 2001’e kadar olan altmış yıllık süreçte ABD’nin İslam dünyasına yönelik politikası, büyük ölçüde bölgedeki statükonun korunmasının kendi çıkarlarına en iyi hizmet edeceği yönündeydi. Zaten Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Fas gibi ülkeler de ABD ile iyi ilişkiler içinde idi.
11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu politikası için de yeni bir dönem başlattı. ABD yönetimi terörizmin kaynağı olarak gördüğü siyasi olguları ortadan kaldırmak için en iyi yolun bölge ülkelerine demokrasi getirmek (ne demekse) söylemi olduğuna inanmaktaydı. Irak, Suriye, Libya ve Mısır harekâtı ile birlikte “demokratikleştirme” iddiası Washington’un Orta Doğu’da sürdürdüğü hegemonya mücadelesinin başlıca ideolojik bahanesi haline geldi.
ABD’nin Orta Doğu ile ilgili demokrasi talepleri daha özgür bir yaşamı teşvik etmek için değil; mevcut siyasi kadroların el değiştirmesi yoluyla kendi kontrolündeki kişi ve gurupları seçtirmek, buradaki yönetimlerin gelecekte ideolojik faklılıklara değil, ırk ve mezhep temeline dayanacak olmasını sağlamak içindi.
1989’dan itibaren iki kutuplu sistemin sona ermesi ile birlikte, dünyada siyasal anlamda, Batı liberal demokrasilerinin rakipsiz kaldığı yeni bir siyasal düzen oluşmuştu. Bu yeni süreçte ABD’nin “santranç tahtası” olarak tanımladığı Avrasya’da/Ortadoğu’da, büyük santranç oyunu başlamıştı. Ancak, oyunun kurulabilmesi için büyük bir problem vardı: Santranç oyunu iki kişi ile, iki süper güç ya da iki kutup tarafından oynanması gerekirken, bu büyük oyunda ABD yalnız kalmıştı. Tahtanın başında tek başına hamle yapıyor, sonra da karşısında bir rakibi olsa bu hamleye nasıl karşılık verirdi diye komplo teorileri üreterek, bu defa rakip yerine düşünerek yeni hamleler planlıyordu. Tink tank.
BOP; kağıt üzerinde yapılan planlamaların, gerçek hayatta uygulanmasının da zor olduğunu ortaya koydu.
Batı, liberal demokrasi anlayışının tartışılmaz en iyi sistem olarak tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor. Öyle ki bu ülkelerde iktidar olan gurupların söz sahibi olmalarının olmazsa olmaz şartı, Batı’ya koşulsuz biat etmek olduğu kabul görmüştür. Bu gurupların da hedefi iktidar olup, söz ve para sahibi olmaktır. Batı onların iktidarını, onlar da Batı’nın isteklerini sağlıyor olacaktır.
Batı asla “hayır diyen bir ülke” istememektedir. Orta Doğu’da mevcut otoriter ve totaliter devlet yapılarının devamı, Batı için; İslami yönetimlerden hem daha iyi hem de en iyi Batı kalkanıdırlar. Hakikatin böyle olup olmaması önemli değildi, önemli olan Batı’nın kendi hedefleriydi.
Her ne kadar ABD yöneticileri, resmi söylemlerinde demokrasi ve insan hakları gibi evrensel(!) kavramları gündeme getirseler de; Amerikan dış politikasının hedefi, petrol ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak, İsrail’in güvenliğini sağlamak, dünya kamuoyunda yükselen Anti-Amerikancı söylemleri demokrasi söylemiyle bertaraf etmektir. Son olarak bir de “Golan Tepeleri”nin İsraile ait olduğunu dünyaya dikte etti. Etti ama dünyada yeni güç dengeleri buna itiraz ediyor. AB, BRICS, İslam Ülkeleri hep bir ağızdan ABD’ye itiraz ettiler.
ABD, bütün bunları yaparken “ılımlı”, “politik talebi olmayan” ve “Batı’nın bölge politikalarıyla barışık” özellikler taşıyan hükümetler ve devletler oluşturmak niyetinde ve gayretindedir.
Emperyalist odaklar diyor ki: İslam âleminde, bütün gücümüzle ılımlı Müslümanları çoğaltmamız lazım. Yani cihat şuuru olmayacak, Hak ve adaleti hâkim kılma gayesi ve sorumluluğu taşımayacak, bozuk ve batıl düzene karışmayacak, Yahudi’ye hizmetçilik yapacak; ama namaz kılacak, oruç tutacak, şartları uygunsa her yıl umreye koşacak.
Bölgedeki gelişmeler özelde Ortadoğu’da, genelde bütün İslam âleminde Amerikan düşmanlığını her geçen gün arttırmaktadır. ABD böyle bir gelişmeden ciddi bir rahatsızlık duymaktadır. Bu gelişimin büyük bir güç haline dönüşmeden kontrol edilmesini arzu etmektedir.
Dünyada oluşan yeni güç dengeleri ABD’ye bu fırsatı verir mi? Zor görünüyor.
NEVZAT ÜLGER
FİKRİ IŞIK, YERLİ OTOMOBİL VE ORTA GELİR TUZAĞI
FİKRİ IŞIK, YERLİ OTOMOBİL VE ORTA GELİR TUZAĞI
Dün bir ahbabımı ziyarete gittim. Bir ara bana şöyle bir soru sordu: “Türkiye’nin kalkınmayı başaracağına inanıyor musun?”
Ben de bunun olabileceğine kesinlikle inandığımı söyledim. Çünkü kalkınma için gerekli olan beşeri sermayeye ve parasal güce sahip olduğumuza inanıyorum. Etrafımızda bu şartlara sahip çok insan var.
Peki, o zaman eksik ne?
Biraz daha hukuk, biraz daha az bürokrasi ve biraz daha güven. Arkadaşlara sanayi eski bakanlarından Fikri Işık Beyi artık göremez olduk dedim. Halbuki Fikri Bey bakanken yerli otomobil konusunda bir hayli mesafe almıştı. Hatta bundan dolayı onunla ilgili bir de yazı yazmıştım. Bu yazıdan biraz hatırlatma yapayım izninizle. Bu vesileyle yazılan bu yazı aynı zamanda bir davetiye olsun:
1960’ın ilk üç yılında Türkiye’de fert başına gelir 560 dolar, Güney Kore ile Singapur’da 500 dolar. Şimdi yıl 2019 ve Türkiye’de fert başına gelir 10.000 dolar, Güney Kore’de 35.000 dolar, Singapur’da 56.000 dolar.
Güney Kore ne yapmıştı da böyle bir sıçrama yapmıştı? Önce bu gün imal ettiği otomobil markaları için FORD platformunu almıştı. Yani özgün bir tasarımla yola çıkmak için en az sekiz yıl harcamak gerekiyor. Halbuki teknolojiye üst seviyeden başlamak, yani yetkin firmalardan teknoloji transfer edip kendi inisiyatifiniz altında üretmek en iyi yoldur. Birçok kazancınızın yanında 8-18 yıllık bir süreyi çok kısa bir sürede alabiliyorsunuz. G.Kore böyle yapmıştı.
Fikri Işık Bey’in Sanayi Bakanlığı döneminde Türkiye de yerli otomobil üretmek için önemli aşamaları aynı yolla geçerek müstakbel otomobilin prototipini görücüye çıkarmıştı. Ekonomide önemli bir kaide olan “Geç Gelenlerin Avantajı”nı kullanarak 1947’de İsveç’te kurulan ve otomobil üretebilen “SAAB” otomobile fikri mülkiyet hakları için 40 milyon avro ödedi. Hem zor durumda olan SAAB markasının sahibi NEVS’i rahatlattı hem de NEVS’in TÜBİTAK ile yaptığı anlaşma ile “Türkiye’nin ilk yerli otomobilinin geliştirilmesi için gerekli olan üç yıl, tüm test araçları ve prototipler ile üretim öncesi nihai araçlar NEVS tarafından üretilecekti”. Yani Türkiye’de fabrika kurulup üretime hazır oluncaya kadar araçlar NEVS platformunda üretilecekti. NEVS Türkiye’de yerli otomobili üretecek endüstriyel ortağa da sahip olduğundan Know-How ile desteklemeye devam edecek ama Türkiye’de otomobili üreten aracı firma NEVS olmayacaktı.”
Yani Türkiye hibrit otomobil üretmek için bu platformun lisans haklarını almış oluyordu. Türkiye kendi araçlarını bu platformu kullanarak kendisi yapacak, ayrıca yerli otoda 1.6 motor seçeneği de Türkiye şartlarına en uygun seçeneği piyasaya sürecekti.
Birileri bu işten ciddi manada rahatsız olsalar da, konunun uzmanları “SAAB 9-3 platformunun alınması ve geliştirmenin bunun üzerine yapılması doğru bir adımdır” diyorlar. Dünyada 30 yıl olan “orta gelir tuzağı”nda bekleme süresi 12-14 yıl kısaltılmış olacaktır. Mesela halen ihracatımızda bir kilogram ürünün fiyatı 1,5 dolar iken, bir teknolojik ürünün satılması ile bu rakam 23 dolar olmaktadır. Artış 17 kat olacaktı.
Fiyat uygun, araba lüks. İç pazar bu işe çok hazır, komşuların pazarları iştahlı. Yani hangimiz milli otomobile hayır deriz.
Eğer bu ve benzeri girişimlerde başarı sağlanırsa ülkenin milli geliri birkaç misli artar ve fert başına gelir de 25.000 doların üstüne çıkar. İşte bu noktada ikinci bir aşama başlar. Gelirin adil dağılımının sağlanması.
Günümüzün insanı artık propagandanın gücünü biliyor. Bu propagandalar yolu ile insanların nasıl asli değerlerine dost veya düşman edildiklerini biliyor. Fikri Işık Bey vites büyültmeye uygun bir isimdi ama şimdilerde hiç sesini duyamıyoruz. Fikri Bey, yerli otomobil için 2019’ları işaret ediyor gibiydi zannederim. Belki de gelişmeler aynı hızda gidiyordur da bizim haberdar olmamız henüz istenmiyordur.
Karşılıklı konuşmalarla faydalı bir sohbet olmuştu.
NEVZAT ÜLGER
YAŞANMIŞ BİR KALKINMA HİKAYESİ
YAŞANMIŞ BİR KALKINMA HİKAYESİ
Geçmişte de günümüzde de çok konuşulan konuların başında “neden sanayileşemedik” sorusu geliyor? Çok değil, yüz yıllık bir süreye baktığımız zaman konu biraz açıklık kazanır zannederim.
Cumhuriyetin ilan edileceği yıl olan 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan çok ileri teşvik kararlarına rağmen girişimci de, sermaye de olmadığından özel sektörce yatırım yapılamamıştır. O dönemde sermaye genel olarak azınlıklarda vardı. Bu taşrada da böyleydi, merkezde de.
1931 yılında devletçe başlanan tekstil yatırımını gerçekleştirmek için “Sümerbank” kurulmuş ve bu banka kanalı ile hem yatırım finanse edilmiş hem de tekstil alanında yatırımlara öncülük yapılmıştır.
Buna paralel olarak aynı metotla “Etibank” kurularak madencilik alanında yatırıma başlanmıştır.
Yatırım kavramı ve nasıl olacağı konusunda yavaş yavaş fikirler gelişmeye başlamıştır. Mesela 1946 yılında Mehmet ve Ahmet Koloğlu kardeşler Elazığ’da “İktisat Bankası”nı kurmuşlardır. Nitekim bu gün ülkenin önemli işadamlarından Naci Koloğlu, babasının ve amcasının izinden giderek önemli bir noktaya gelmiştir.
Yatırımların önünün açılması için önemli bir enstrüman olan elektrik konusu önemlidir. Hatta sanayileşmede olmazsa olmazların başında elektrik gelir. 1954 yılına gelindiğinde elektrik yoksunu olan Türkiye’de bu sorunu aşmak için sekiz adet elektrik santrali kurularak çimento ve şeker fabrikaları kurulmuş, gübre ve et kombinaları faaliyete geçirilmiştir. Batı bu gelişmeden rahatsız olmuş ve bu atılımları yapan iktidarı, 1960 darbesi ile cezalandırılmış ve dönemin başbakanı ve iki bakanı idam edilmiştir.
Sonra 1968 yılında Keban Barajı yapılarak kalkınmanın motoru olan elektrik üretimine hız verilmiştir. Haksızlık etmeyelim; Süleyman Demirel’in 12 Mart 1971 muhtırasına muhatap olmasında Keban Barajı girişiminin etkisi yadsınamaz.
Daha sonra 1983 yılından itibaren Özal’la birlikte kalkınma ivme kazanmış, paranın tabana yayılması ile ülkede hem önemli bir orta sınıf oluşmuş, hem de Anadolu girişimcileri devlet teşviklerinden istifade ederek sanayileşme yolunda önemli mesafeler alınmıştır. Artık bu ülke kendi beşeri sermayesi ile barajlar ve fabrikalar yapabilir hale gelmiştir.
Bir yeniliğin dünyanın bir bölgesinde ortaya çıkmasından sonra bir başka bölgeye geçmesi için bu yeni bölgenin o yeniliğe ihtiyaç duyması gerekir. Mesela tekerlek oldukça önemli bir icattır; ama Mezapotamya’dan Mısıra geçmek için tam beşyüz sene beklemiştir.
Dünyada ilk demir çelik ocağı ve ray döşemesi ile rayların yürütülmesi Orta Asya’nın Kuzey bozkırında bulunan “Tuva” bölgesinde yapılmış ama buradan bir demir çelik medeniyeti çıkmamıştır.
Mesela buharlı makinenin icadı önemli olmakla birlikte, Stefanson ismindeki tüccarın bu makinayı kendi gemisine uyarlaması ancak toplumsal bir ivme nedeni olmuştur. Tüccarın bu buluşu kendisine büyük paralar kazandırırken, toplumu da makinalaşmaya doğru çekmektedir. Kraliçe onu saraya çağırarak iltifat ve teşvik etmiştir. Demek ki önce icat, sonra özel sektör, ardından devlet desteği. Devlet yöneticileri bu anlayışta olmalıdırlar.
Dr. Ziya Özel bu ülkede yaşamıyor artık. Yeni bir Nuri Demirağ yetiştirmeye çalışıyoruz. Yeni bir Necmettin Erbakan çıkması için kaç yıl beklemek gerekiyor?
Diyelim ki bu ülkede bir vatandaş önemli bir şey icat etmiş. Bu icat da bir müteşebbisin elinde büyük bir tesiste büyük bir firmanın markası olarak üretiliyor. Buradan kar doğuyor, istihdam doğuyor, dünyaya nam salan bir firma doğuyor. Buna girdiler sağlayacak başka işletmeler doğuyor, bunun çıktılarını başka sanayilerde kullanacak diğer işletmeler gelişiyor. Bunun rakipleri doğuyor. Çeşitli Saiklerle bunun benzeri başka rakip işletmeler doğuyor ve böylece kendi kendini besleyen bir sanayileşme süreci başlıyor ve bir daha durdurulamıyor.
Burada üç tane kırılma noktası var: Önce piyasa ekonomisinin hukuku güvenilir olacak, ikincisi kurumlaşma olacak ve nihayet hukuk devleti oluşacak.
NEVZAT ÜLGER
BRICS YA DA ŞANGHAY BEŞLİSİ
BRICS YA DA ŞANGHAY BEŞLİSİ
Dünyanın güç dengelerini biraz açmamı söyleyen okurlar oldu. Önemine binaen “BRICS”den, Cumhurbaşkanının tabiriyle “Şanghay Beşlisi”nden bahsedelim.
BRICS harflerinin açılımı, kurucu ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harfleri; Brezilya, Rusya, Hindistan (İndia), Çin ve Güney Afrika(South Africa).
Dünya nüfusunun % 42’si,
Dünya ticaretinin % 56’sı,
Dünya ekonomisinin % 20’si,
Dünya maden rezervinin %60’ı,
Dünya tahıl ürünlerinin % 40’ı,
Küresel büyümenin % 50’si bu beşliye ait.
Toplam sermayesi 100 milyar dolar olan bir de BRICS-Kalkınma Bankası ve Asya Altyapı Yatırım Bankası var. Banka sermayesinin 41 milyarı Çin’den, 5 milyarı Güney Afrika’dan, diğer ülkelerden de eşit olarak her birinden 18 milyar dolar ödeme yapıldı. Bankanın ilk beş yıl için başkanı Hindistan, yönetimi ise üye ülkelerin maliye bakanları. Banka, sıkışan ülkenin finans ihtiyacını karşılayarak Batı’nın baskısından korumayı hedefliyor. Bankanın merkezi Çin’de, ekonomi ve finans başkenti Şanghay’da bulunuyor.
Şimdi bir de derecelendirme kuruluşu oluşturuyorlar.
Tabi bu ülkeler özel mülkiyet, şirket ve finans konusunda yasalarında devamlı iyileştirmeler yapıyorlar. Yabancı sermayeyi çekmenin en kolay yolu; ülkede hukuku hakim kılmaktır.
BRICS ülkeleri rahatlıkla ABD bankalarına “dur” diyebiliyorlar. Dahası ABD’nin dünyaya yaptığı baskılara da dur diyebiliyorlar. Güç; para ve ordu.
Bu ülkeler aynı zamanda G-20 üyesi. BRICS, yükselen ekonomileri işaret eden bir mekanizma.
Türkiye Cumhurbaşkanı da “Bizi de birliğe kabul edin ismi BRICST olsun” diye yüksek sesle çağrı yapmıştı 2018’de. Hatta 25-27 Temmuz 2018 tarihinde, Mandelena’nın memleketi Güney Afrika’nın Johennesburg kentindeki 10. toplantısına da “İslam İşbirliği Teşkilatı” dönem başkanı sıfatıyla iştirak etmişti.
BRICS, genişlemekte acele etmiyor ama hedefinin sanki AB’ye nispet 27 ülke olduğunu da gizlemiyor. Toplantılarına bu 27 ülke temsilcilerini de çeşitli gerekçelerle davet ediyor. Dahası bu 27 ülke, IMF yerine buradan kredi kullanabiliyor.
Netice olarak; İkinci Dünya Savaşı ile birlikte oluşturulmaya başlanan ve 1945 sonrası bütün kurumlarını (IMF, Dünya Bankası ve Dolar üzerinden) oluşturan “Yeni Dünya Düzeni”nin değişeceğini söylemek artık bir kehanet değil.
Irak, Libya, Suriye, Mısır ve daha birçok ülke üzerinde oynanan oyunların tezgahlayıcısı olan ülkeler mevzi kaybediyorlar. Brexit olayını da, Trump kararlarını da bu pencereden okumak mümkündür.
Neden bu noktaya geldi dünya acaba?
Radikalizmin hukuk eksenli olmayan devlet yönetimlerinde arttığını hepimiz biliyoruz. Hatta ırkçılık, terör ve finans krizlerinin insan onuru ile uyumlu olmayan yönetici ve devletlerin baskılarıyla oluştuğunu da görmek gerekir.
“Yeni Dünya Düzeni” sonucunda ortaya çıkan “Küresel Sermaye/Sistem” önce insan dedi, insanı yok etti. (Zaten söylem illetliydi.)
Birey dedi, seküler kutsallarla yol alan narsist insanları çıkardı.
Tek kutsalı para olduğu için, dünyayı yok etme tehdidi ile “medeniyetler çatışması” tezini yaydı.
Tek rakip olarak İslam’ı gördüğünden, “ılımlı İslam” projesi ile kendi egemenliğine evet diyecek, Müslümanlara terörist diyecek bir “Müslümanlar Korosu” oluşturmaya çalıştı.
Akıl dedi ama yaptığı akıldışı işlerle hem kendisine zarar verdi hem de bütün dünyaya.
“ Yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye orada yerini alır.”
NEVZAT ÜLGER
DÜNYANIN GÜÇ DENGELERİ DEĞİŞİYOR
DÜNYANIN GÜÇ DENGELERİ DEĞİŞİYOR
Yeni bir dünya kuruluyor. ABD’nin hükmettiği tek kutuplu bir dünya yerine, ABD’nin de merkezlerden biri olduğu, çok merkezli bir dünya kuruluyor.
Bu yeni merkezlerin başında Çin geliyor. Tabi AB. Belki ileride Hindistan.
Rusya hem Çin’le ittifak halinde, hem de Batı Asya’daki güçlerle (İran, Suriye vd) birlikte hareket ederek bir merkeze dönüşüyor.
Avrupa Birliği bir merkez gibi hareket etme eğilimine girdi. Kendi ordusunu kurmayı planlıyor. ABD’yle en temel konularda, örneğin İran konusunda karşı karşıya gelmekten çekinmiyor. Ya da ABD’nin itirazlarına rağmen Almanya Rusya ile enerji anlaşmaları yapıyor. Öte yandan bugün değilse bile Hindistan dev potansiyeliyle ve büyüme eğilimiyle bir başka merkez olacak gibi duruyor ortada. Özellikle yazılım alanında kayda değe işler yapıyor.
Sistemlerin üzerinde yükseldiği sütunlarda ve alternatif sütunlarda, ortaya çıkması muhtemel yeni bir dünya kuruluyor.
ABD’nin sistemi; Dünya Bankası, IMF ve Dolar saltanatı sütunları üzerinde yükselmişti. Şimdi Çin, IMF ve Dünya Bankası içindeki payını artırarak hem kendi etkinliğini yükseltiyor hem de ABD’nin etkinliğini azaltıyor.
Çin ayrıca IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına, onlara seçenek olarak BRICS; Yeni Kalkınma Bankası ve Asya Altyapı Yatırım Bankası kuruyor. Bu konu incelemeye değer hakikaten.
Pek çok ülke de kendi arasında adım adım dolar yerine kendi milli paralarıyla ticaret yapma eğilimine girdi. Türkiye, İran, Çin ve Rusya bu işlemleri başlattı bile. Türkiye’nin dış ticaretinde bu rakam yirmi milyar dolar karşılığına ulaşıyor zannederim.
Ticarette ABD’nin sistemine alternatif bankacılık sistemleri ortaya çıkmaya başlıyor. Faizsiz sistem artık dünyada ciddi alıcı buluyor. Adına İslami sistem demeseler de, faizsiz kalkınma hamleleri bir hayli zamandır yapılıyor. “Risk Sermaye” şirketleri, ABD ve diğer AB ülkelerinde bir hayli revaçta.
Türkiye bu yeni dünyada yerini alacak mı? Elbette alacak. Sancılı bir süreç yaşasa da, yeni dünyada yerini alacak.
Burada önemli olan, bağımsız davranabilmenin gereklerini yapabilmek. Nedir o?
En önemlisi güçlü ve bağımsız ekonomidir. Ekonomisi bağımsız olmayan bir devletin dış politikada bağımsız hareket edebilmesi çok zordur. Özel sektörü güçlü, kamuya ait kurumları yeterli olan ülke dominant roller oynayabilir.
Tabi güçlü bir ordu caydırıcı seçenekler arasında bulunuyor. Ordudan maksat saygınlık uyandırmaktır. Yoksa saldırganlıkla ilgili değil elbette.
Dünyada en büyük merkez, en büyük askeri gücü olması nedeniyle hâlâ ABD’dir. Karşısındaki merkez ise Çin’dir. Görünen o ki; ABD ve Çin, iki kutuplu dünyanın kutuplarıdır. AB, Rusya ve Hindistan ise hem bu iki kutupla birlikte hareket eden ama hem de bu iki kutuptan bağımsız merkez olmak isteyen büyük güçlerdir.
Eski dünya olsaydı, ABD Suriye’yi işgal eder, yönetimi devirir, Suriye ekonomisini denetimine alır, Suriye’nin kuzeyinde özerk bir devlet kurar ve bölgeyi de bu gerçeğe mecbur ederdi. Ama yapamadı. Suriye’yi Irak gibi, Libya gibi işgal edemedi, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir “butik devlet” oluşturamıyor artık. Tabi burada Türkiye’nin takındığı caydırıcı tavrın da önemli olduğunu bilmek gerekir.
Suriye uluslararası arenada Çin ve Rusya’nın desteğiyle direndi. Sıranın kendisine geleceğini gören İran’ın desteğini de ihmal etmedi. Suriye’nin direnmesi nedeniyle Rusya da sahaya indi ve ABD’yi adım adım çekilmeye zorlayan koşullar ortaya çıktı.
Türkiye hem bölgede hem dünya genelinde önem kazanmıştır artık.
NEVZAT ÜLGER
BİR HATIRA DOLAYISIYLA BİRAZ SOSYOLOJİ
BİR HATIRA DOLAYISIYLA BİRAZ SOSYOLOJİ
1968 yılında felsefe derslerimize İbrahim Tali Albayrak hocamız girerdi. Kendisi babacan bir adamdı. Solcuydu ama yerli bir kafaydı. Gerçi altmışlı yıllarda solculuk, köşe edinmiş az bir gurubun himayesinde yürüyen bir “moda” akımdı. Hatta “devletlû” bir büyüğümüzün damadının tabiri ile “solcu olmak adam olmaktı.”
İşte o Felsefe hocamız bir gün sınıfta anlatıyordu; “ 20.yüzyıla girdiğimiz zaman diliminde, sosyolojik iki akım vardı genç Türkiye’nin önünde; Le Play ve Auguste Comte akımları.
Le Play; daha liberal, daha ademi merkeziyetçi ve daha özgürlükçü.
- Comte’u; daha merkeziyetçi ve gerekirse darbe yapılmasından yana.
Türkiye’de de Osmanlı’dan gelen bir anlayışla Comte’un takipçisi Emile Durkheime akımları revaçtaydı. Türkiye Auguste Comte’u tercih etti ve ülkeye darbeyi davet eden anlayışa davetiye çıkardı” diyordu. Hocamız da Talat Aydemir’in yapmak istediği ancak başaramadığı bir darbe girişimi sonucunda onlarca arkadaşı gibi Harbiye’den uzaklaştırılmış ve bu işleri iyi tahlil etme becerisine sahip biriydi. Baskıcılığın zararlarını anlatıyordu ama solcu olduğu için biz hocayı biraz da pazarlıklı dinliyorduk.
Le Play (1806-1882); hücredeki atom gibi aile de toplumun çekirdeğidir fikrini ileri sürüyor. Bir toplumda eğer ailenin bunalımlarına ve sorunlarına çözüm bulunamazsa toplumsal kargaşa olur diyordu. Ademi merkeziyetçiydi. Türkiye’deki en belirgin temsilcisi Prens Sabahattin’di. Eğer “üç paşalar” muvaffak olsaydı belki de bu gün Le Play ekolü revaçta olacaktı.
Auguste Comte (1798-1857); Newton’un fizik kanunlarından hareketle toplumu esas alıp, bireyi görmezden geliyordu. Zaten Comte gibi Newtoncu düşünürler olan John Locke, Karl Marks, Adam Smith, Darwin ve Freud gibi isimler de, bütün empozelere rağmen bu toplumda fazla kabul görmediler. Auguste Comte, Fransa’dan sonra en fazla Brezilya ve Türkiye’de kabul görüyordu. Tanzimat’la birlikte daha çok bürokraside ve askerler arasında kendine yer bularak belki de “bürokratik vesayet” fikrinin başlatıcısı oluyordu. Daha sonra Türkiye’de gizli cemiyetlerde ve Jöntürkler arasında kabul görerek, 1909 yılında bir ekonomist tetikçinin iştahlandırmasıyla İttihat ve Terakkiciler ihtilal yaparak iktidar oluyordu. Sonra da ülkeyi savaşa sokarak koca imparatorluğu parçalıyorlardı.
Comte’un Türkiye’de taraftarları çok olmakla birlikte bilinen en belirgin müridi Ziya Gökalp’tir. İslam dünyasında İslam’ı açıktan reddedemeyenler Comte’un pozitivizmini, inkâr için Truva Atı olarak kullanıyorlardı. Onlara göre pozitivizm bir “insanlık dini” olarak yeterli işleve sahipti. Bu dinin sahte peygamberi de Auguste Comte’du. Zaten Comte, meşhur üç hal kanununda da; toplumlarda birinci merhale teoloji dönemi, ikinci merhale metafizik dönemi, son merhale de dinin yerini bilimin almasıdır diyordu.
Comte’un belki de topluma aktarılmayan en belirgin görüşü ise; demokrasiye karşı oluşu ile modern toplumun ancak bilimle donanmış elitler eliyle ve baskıcı yöntemler kullanılarak geliştirilirken halkın yok sayılması gerektiği üzerine “elitist” oluşudur. Bu görüş daha talebelik döneminden itibaren öğrencilere en doğru görüş olarak anlatılınca tarihimiz adeta bir darbeler tarihi haline geliyordu. Tabi bu anlayışın yanına bürokratları, bilim adamlarını, medya ve finans aktörlerini de eklediniz mi darbe kolaylaşıyordu.
Comte, yönetici sınıftaki seçkinler üzerinde, bilimi dinin yerine ikame edince geriye halk kalıyordu. Onun için de Cumhuriyetin ilk bakanlarından Dr. Rıza Nur da aynı görüşleri, sadık bir mürit edasıyla zikrederek, avam için ibadetsiz bir dinin gerekli olduğuna kendisinin de isimlerini verdiği diğer yöneticilerin de aynı görüşleri paylaştığını hatıratında zikreder. Malum, bunlara “deist” deniyor. Bunlar bozuk saat tamircisi pozisyonunda bir yaratıcıyı kabul ederken, peygamber(ler)i kabul etmezler. Peygamberi kabul etmeyince de amel ve ibadet gibi bir kavram haliyle ortadan kalkmış olur.
İbrahim Tali Bey şimdi nerdedir bilmiyorum ama bu günkü yazıya medhal teşkil etti. Teşekkürler sayın hocam.
Hani aklıma geliyor yani; ülkemizde Comte’u ve pozitivizmi savunanlar hakikaten pozitivistler mi acaba?
NEVZAT ÜLGER
KOMÜNİZM-KAPİTALİZM VE İSLAM
KOMÜNİZM-KAPİTALİZM VE İSLAM
Dünyada kalıcı ya da geçici kabul görmüş, seveni ve sevmeyeni olmuş birçok ekonomik doktrin ve uygulama, topluma ve insana olan yaklaşımlarına göre kısa veya uzun ömürlü olmuşlar.
Faşizm ve Komünizm doktrin olarak ortaya çıkmalarının ve uygulama alanına girmelerinin ardından bir asrı, belki yarım asrı tamamlayamadan uygulamadan kovulmuşlardır. Elbette taraftarları hiçbir zaman sıfırlanmaz. Her zaman az veya çok taraftarları vardır. Kabil’in taraftarları, Lutilik taraftarları vd her zaman yaşamıyor mu?
Bazı ekonomik doktrinler de “yumuşak güç” kullandıkları için daha uzun yaşayabilirler. Kapitalizm bunlardan biridir. Sevmeyeni çok olmasına rağmen daha uzun ömürlü gibi gözüküyor. Keynes’in mantığına rağmen.
Tabi bu doktrinlerin esas itibariyle sanayileşme hareketlerinden sonra “Batı” çıkışlı olduklarını devamlı akılda tutmak gerekir.
En kısa ömürlü olanı Faşizm oldu. İkinci dünya savaşından sonra silindi. Hitler ve Mussolini ile anılırlar.
Kapitalizmin kurucuları olarak bilinen A. Smith, D. Ricardo ve Malthus İngiliz vatandaşları ve 18. ve 19.yüzyılda yaşamışlar. “Serbest piyasa, ekonomik iş bölümü, ekonomik büyüme, doğal düzen, üretim maliyeti ve fiyatlar, asgari geçim ücreti” gibi kavramların A. Smith patentli olduğu iktisat literatüründe kabul görüyor. Keza “politik ekonomi” Ricardo ile “nüfus teorisi” de papaz Malthus ile ünlenmiş ve tarihteki yerini almıştır.
Komünizmin kurucu babaları olan K. Marks ve Lenin ise Alman çıkışlı olup 19. ve 20.yüzyılda yaşamışlar. Tabi Lenin de hem hayalci hem de pragmatik bir politikacı. İnsanları kendi politik görüşlerine inandırma kapasitesine sahip biri. Bundan dolayı da 1919 yılında “Komünist Enternasyonal”i kurdu ve Rusya’yı sadece bir başlangıç olarak kabul etti.
Komünist manifesto 1848 yılında yayımlanmış. Das Kapital 1867 yılında okuyucuyla buluşmuş. 1917 yılında Komünizm Rusya’da devlet olmuş. İnsanı ve dini dışladığı hatta onları ezmek için özel bir gayret sarf ettiği için 1989 yılında da kovulmuştur.
Hatta ilgi alanlarına “dünyayı perişan edecek olan kıyamet alametlerinden kabul edilen “dabbetül arz” konusunu komünizm olarak kabul eden insanlar olmuştur. Zaten Marks öldüğünde ünlü değildi. Hatta ülkesinden Paris’e gitmiş, oradan da kovulunca İngiltere’ye yerleşmişti. Sıkıntılı bir hayatın ardından 1883 yılında öldüğü zaman hiç de ünlü değildi. Onun ünü; kapitalizmin aksamaları ve toplumsal kaosları ortaya çıktıkça hatırlanmıştır. Ekonomik dünya krizi (1929) gibi. Benzer bir hatırlama da 2008 dünya finansal krizi esnasında oldu ve çok konuşuldu.
Tabi, sekiz kişinin serveti dünyada yaşayan üç buçuk milyar insanın servetine eşit olduğunun araştırmalarla ortaya çıkmasından sonra komünizm ile birlikte İslam da anılmaya başladı. Denebilir ki dünya ekonomi gündeminde şimdi ağırlıklı olarak İslam konuşulurken, Komünist doktrin de çaktırmadan komünist olan ekonomistlerce gündeme taşınıyor. Tabi İslam konuşulmasın diye İslam dışı ekolleri gündeme taşıyanlar ile İslami uygulamaları “Made in Batı” kalıbı ile uygulamaya koyanlar da az değil. Mesela faizsiz ekonomi uygulamalarından kabul edilen “İslami Sermaye”nin İstanbul’a gelmemesi için halen Londra öne çıkarılmış durumdadır. Tabi ülkelerin hukuk uygulamalarının da bu tercihlerde önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü dünyada paradan daha ürkek bir varlık yoktur. Halbuki İstanbul bu işe çok uygundur. Eğer hukuki zemin uygun olursa Petro-dolarlar için en müsait mekan İstanbul olur. Evet, ülkelerin ekonomik ve politik güçleri de bu işte tayin edici bir işleve sahiptir elbette.
Gündem seçimle dolu iken bu kadar ciddi bir konu biraz tezat gibi gözükse de kalıcı şeylerin önemli olduğuna inananlardanım. Birileri esas konularımızı devamlı gündemde tutmalıdır diye düşünüyorum.
NEVZAT ÜLGER
DOKTORLAR ADİL ÇÖZÜM BEKLİYOR
DOKTORLAR ADİL ÇÖZÜM BEKLİYOR
Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz 28 Şubat 2019 tarihi itibarı ile İdari ve Mali olarak Şehir Hastanesi bünyesinden ayrıldı. Bu ayrılma kararı henüz yeni olması nedeniyle önümüzdeki günlerde hastanenin idari yapılandırılması ile ilgili gerekli çalışmaları yapılacaktır elbette. Böylece bu hastanemiz bünyesinde görev yapan diş hekimleri ve diğer çalışanların yaşadıkları sıkıntılar çözüm yoluna girmiş ve böylece daha iyi hizmet verilmesinin önü açılmıştır. Elbette diş hastanesinden önemli şikayetlerin olduğunu ve çözülmesi gerektiği de unutulmamalıdır.
Şimdi de şehir hastanesinde görev yapan doktorlarla ilgili olarak oldukça önemli bir konu adil bir çözüm bekliyor:
13.03.2019 tarihli günlük mahalli bir gazetenin baş manşeti oldukça ilginçti: Şehir hastanesinde yirmi yıldır görev yapan uzman bir doktorun aylık maaşı 4.800 TL, aynı hastaneye yeni gelmiş sözleşmeli bir doktorun aylık maaşı ise 11.300 Tl. Bu adaletsizliğin giderilmesi yalnız hastanenin geleceği açısından değil, eşit işe eşit ücret prensibinin unutulmaması açısından da büyük önem arz ediyor. İşi bu kadar çığırından çıkaran bürokratlar adaletsizliği kabul ediyorlar ama “reisten” fırça yememek için konuyu düzeltme yoluna gitmiyorlar.
Aynı hastanenin hekimlerinin ve sağlık personelinin dinlenmesi ve şikayetlerinin giderilmesi için “hakkaniyetli” bir çözüm getirilmesi doktorların beklentisi. Siyasiler konu ile ilgili olarak malumat sahibidirler. Siyasetin görevi, taşradaki sıkıntıları merkeze taşıyarak çözüm aramak değil midir?
*
Yap-işlet-devret modelini değiştirmek mümkün olmaz mı acaba? İnşaat alanını/arsayı devlet olarak biz verelim, istimlak bedellerini de biz ödeyelim. Malzemeyi isterlerse dışarıdan getirsinler. Ama sonunda tesisler ortak olsun. Kârdan değil gelirden bir pay sermaye sahibinin, bir pay da devletin olsun. Bu ortaklık da isterse sonuna kadar devam etsin.
İşletmelerin hisse senetlerini çıkaralım, istediği kadar senedini satabilsin, isteyen alabilsin. Elbette bir yatırımı biz bizzat yapamıyorsak başkalarının yapmasını organize etmeliyiz. Bundan daha tabii bir şey olmaz. Sadece işletmede biz de söz ve pay sahibi olalım. Kat karşılığı gibi düşünmek gerekir diye düşünüyorum. Mülkiyet geçici bir süre de olsa elimizden çıkmamalıdır.
Bu konuda sermaye temini için sukuk (kira sertifikası) önemli bir çözüm olabilir kanaatimce.
*
Siyasette sağ geleneğin ve muhafazakar demokratların 1950’lerden beri değişmez mottosu “hür teşebbüs ve 1980 yılından beri de serbest piyasa ekonomisi”di. Gerçi sağ cenahta olduğunu söyleyen bazı partilerin devletçi ekonomiyi savundukları da bilinmektedir. O zaman şöyle denebilir; piyasayı serbest bırakalım ama regüle etmek için denetlemeyi de ciddi anlamda terk etmeyelim.
*
Her ülkede detayları farklı olsa da refah devletinin temel fikri ortaktır: Halkın aç ve açıkta kalmasını önlemek. Bu görev, derneklerin veya özel sigortaların değil hükümetlerin görevidir.
Fakat bu fikrin düşmanları da yok değil.
Bazılarına göre fazla annelik yapmak da iyi değil. Her ebeveynin bileceği gibi korumakla şımartmak arasında bir denge olmalı.
Eğer fazla korumacılık kişisel gelişimi engelliyorsa, bonkör refah devleti de ekonomik büyümeyi engeller mi?
Bu kulağa mantıklı gelen bir endişe. 2013’te yapılan bir araştırmaya göre dokuz Avrupa ülkesinde bu sorunun cevabı evet’ti.
Refah devleti pastayı ne büyütüyor ne de ufaltıyor. Ama pastanın dilimlerinin nasıl bölüşüldüğünü etkiliyor. Böylece eşitsizliği azaltıyor. O da bir şeydir.
Hem refah hem felah bir arada mümkündür unutmayalım.
NEVZAT ÜLGER
YEREL SEÇİMLER VE ELAZIĞ’IN GELECEĞİ
YEREL SEÇİMLER VE ELAZIĞ’IN GELECEĞİ
Elazığ, ekonomik gelişmeye uygun yapısı olan eski bir yerleşim merkezidir. Bu eski kavramının içini doldururken; 1834 tarihinden önce ve 1834 tarihinden sonra diye de bir ayırım yapmayı unutmamak gerekir. 19.yüzyılın ilk çeyreğinde Harput’un da aralarında bulunduğu Divriği-Siverek- Dersim-Diyarbekir hinterlandında soygun ve eşkıyalık olayları çoğalınca, yasadışı olayları önlemek ve huzuru sağlamak üzere Reşit Mehmet Paşa olağanüstü yetkilerle bölgeye vali olarak gönderilmiştir. Yukarıda sayılan bölgede dilediği yerde ikametine izin verilince, Maden-i Hümayun Emanetini de (Maden ve Keban işletmelerini) göz önüne alarak, merkez olarak Harput’a bağlı Uluova’da bulunan Mezra’yı tercih etmiştir. Iğıki (Yığınki)’ye bağlı Agavat Mahallesi’nde (bu günkü Sarayatik’de Ağalar Mahallesi’nde) bir binaya yerleşip vilayet kalemini de Harput’tan buraya taşımıştır. 1863 yılından sonra da birkaç defa isim değiştirerek; 1967 yılında “Mamuratül Aziz”, daha sonra yapılan değişiklikle 1871 yılında “Elaziz” ismini almıştır. 1937 yılında da önce “Elazık”, sonra da “Elazığ” olmuştur.
Sırasıyla Hititlere, Urartulara, Romalılara, Bizanslılara, Sasanilere, Azeri Türklerine, Araplara, Artuklulara, Selçuklulara, Dulkadiroğullarına, Akkoyunlulara, Safevilere ve nihayet 1516 yılından itibaren de Osmanlılara mekanlık etmiş olan Harput, 1834 yılından başlamak üzere zamanla önemini kaybetmiş, nostaljik bir tarihi mekan olarak kalmıştır. Şimdi Harput’u nasıl eski ihtişamlı günlerine yaklaştırabiliriz diye çalışmalar yapılıyor.
Elazığ bundan yüzyıl önce de ciddi ekonomik faaliyetleri olan bir şehir. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ciddi manada debbağcılık, ipek dokumacılığı, kuyumculuk, basmacılık gibi faaliyetlerin yapıldığı bilinmektedir. Zaten takip eden dönemde de hemen kurulan “İplik Fabrikası” aynı faaliyetlerin bir devamıdır. “Beş Kardeşler” binalarında 1911 yılında 400 kişinin çalıştığı ipekçilik hakkında konuşan belgelerin yanında canlı şahitler yakın zamana kadar yaşamaktaydılar.
Birinci Dünya Harbi, arkasından ülke olarak giriştiğimiz Kurtuluş Savaşı sonrasında birkaç metropol şehir hariç, ülke ciddi bir sıkıntılı dönem yaşamıştır.
1950 sonrasında kalkınma hamlesine girişen Elazığ’da önemli devlet yatırımları yapılmıştır. 1954 yılında yapılan “Hazar Santrali”nin ardından kurulan Şeker Fabrikası, Çimento Fabrikası, Et Kombinası bunlardan birkaçıdır.
1968 yılından itibaren de 2. Sanayileşme hamlesine girişerek, Keban Barajı istimlak bedellerinin yatırıma ve istihdama dönüştürülmesi amacıyla özel sektör tarafından çok sayıda fabrika ve işletme açılmıştır. Demir Döküm Fabrikası, Plastik Fabrikası, Hazır Beton Tesisi bunlardan bazılarıdır. Bu yapılan fabrika ve işletmeler, ilin nüfusunu nitelikli hale getirmiş ve 1983 yılından sonra girişilen “Orta Sınıf Yatırımcıları”na dayalı KOBİ yatırım ve işletmeciliğinde ciddi manada müteşebbis ve profesyonel yönetici yetiştirmiştir.
Daha sonra iç ve dış yıkıcı mihrakların ortaklaşa olarak 1984 yılından itibaren meydana getirdikleri terörist eylemler, Doğu Anadolu Bölgesindeki bütün iller gibi Elazığ ilini de vurmuş, ekonomik açıdan istenilen düzeye gelmesini önlemiştir. Kronik hale gelmiş işsizlik sorunu, gelir dağılımındaki dengesizlik ve bölgedeki diğer şehirlerden göç alması ilin ekonomik ve demografik dengesini olumsuz yönde etkilemiştir.
Nitelikli eleman için bile istihdam imkânlarının ne denli güç olduğu düşünülecek olursa, bu durum ilimizi bazı noktalarda olumsuz etkilemiştir. Göç edenlerin, kentte geçerli meslekler için gerekli niteliklere sahip olmamaları, gelir dağılımının düşmesinin ve ekonomik belirsizliğin en önemli nedenlerinden biridir. Gelir durumundaki belirsizlik, göç edenlerin kendi aralarında geliştirdikleri sosyal ilişkilerin, sıkı dokunmuş ilişki ağı niteliğinde olması nedeniyle, kapalı mahalle özelliği kazanmalarına yol açmış ve daha geniş toplum kesimleriyle bütünleşmelerine ket vurmuştur. Bu durum, sonuçta kentlileşme sürecini geciktiren etkenlerden biri olarak belirmektedir.
Bu durumun Elazığ için olumlu bir harekete dönüştürme imkânları elbette var. Konunun çözümü için Valilik, Belediye Başkanlığı ve diğer yerel resmi ve sivil STK’ların yapması gereken işler var. Zaten her geçen gün, Elazığ, tekrar yatırım yapabilir pozisyonuna dönmeye başladığı da müşahede edilmektedir.
Hem Osmanlı döneminde hem Cumhuriyet döneminde Elazığ bir kültür ve eğitim merkezi olduğu için beşeri sermayesi hızla artmıştır. Halen Elazığ’da ülke ölçeğinde bir hayli nitelikli insan mevcuttur.
Hazar Gölü dünyada eşine az rastlanır bir turizm potansiyeline sahiptir. Hazar Kayak Merkezi, Golan Kaplıcaları, Keban Baraj Gölü, 360 derece şehri seyredebileceğiniz tek nokta olan Anguzu Baba tepesi, görülmeye ve gezi yapmaya değer nitelikteki Ölbe Vadisi yatırım beklerken, tarihi ve coğrafik ihtişamı ile Harput’un, yerel yöneticilerin başarmaları halinde ulusal ve uluslararası turizme davetiye çıkaracağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yer altı kaynakları zengin, iklim ve ulaşım imkânları uygun. Eğitim ve öğretimde kurumsallaşmış, iş gücü potansiyeli yüksek olan bu il, her türlü yatırıma uygundur.
“Elazığ ilindeki üretim potansiyeli dikkate alındığında, Tarım ve Hayvancılık, İmalat ve Madencilik sektörleri başta olmak üzere ekonomi ile ilgili doğrudan ve dolaylı tüm sektörleri üretime, büyümeye ve gelişmeye teşvik etmek gerekmektedir. Sektörlerdeki üretim artışı ildeki işsizlik gibi sosyal sorunların çözümlenmesinde oldukça etkili olacaktır. İlin ekonomik yapısı incelendiğinde sanayileşme çalışmaları zamanla toplum bilincine daha iyi yerleşecek, ildeki müteşebbisler ve müteşebbis ruhlu yatırımcılar iyi projeler üreterek bölge ve ülke ekonomisine olumlu etkide bulunacaklardır.”
Dört tarafı su ile çevrili olan Elazığ’ın içme suyu ve sulama problemi çekmesi genel olarak ilgili birim yöneticileriyle alakalı bir açmaz olup, yetenekli ve istekli yeni yöneticilerle bu problem rahat aşılabilir. Su sorununun çözülmesi, birçok sorunun da çözümünü beraberinde getirir.
Genelde Elazığ’ın, özelde Harput’un tüketim konusu olmaktan çıkarılması için amaçlar kadar araçların ve aktörlerin gerçekçi olarak belirlenmesi gerekir. Yıllardır bu konuyu keyifçilik haline getirip yalnızca beylik laflarla sadece kendilerine prestij sağlamakla uğraşan aktörlerle çözüm biraz zor görünüyor. Yeni seçilecek Elazığ Belediye Başkanı en kısa zamanda harekete geçmelidir. Eğer yerel yönetimler kendilerinden beklenen performansı sergileyemezlerse, tüketim kültürü artarak devam eder, dahası kültür bir “meta” haline gelir.
NEVZAT ÜLGER









