• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
BELEDİYE SEÇİMLERİNE DOĞRU
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BELEDİYE SEÇİMLERİNE DOĞRU

BELEDİYE SEÇİMLERİNE DOĞRU

         İlleri, ilçeleri ve beldeleri beş yıl süreyle yönetecek belediye başkanlarının ve belediye meclis üyelerinin seçileceği 31 Mart 2019 seçimlerine yaklaşıyoruz. Bu gibi toplumsal görevleri yasal çizgide kalarak yapacak kimselere uyan iki dize geliyor aklıma; “Ne dünyalık istediler, ne menfaat umdular,/ Ne kavgadan vazgeçtiler, ne gücenip küstüler” diye. Dikkatli olmak gerekir.

         31 Mart 2019 seçimleri; şehirleri daha yaşanabilir hale getirme iddiasında olan kişilerin yarışacağı bir seçim olacak. Belediyecilikle ilgili projelerin ve bu projeleri hayata uygulayabilecek samimi başkan adaylarının yarışması öncelikle insanımız ve sonrasında şehirlerimiz için önemli. Akıldan çıkarılmayacak olan; hizmetin hedefi insan olmalı, insanlarımızın daha huzurlu, mutlu, iş sahibi, emaneti verdiği başkandan emin olarak yaşamaları. Şehirlerin ruhunu bozmadan gelişmenin yollarının aranması temel hedef olmalıdır.

         Bu seçimler bir ölüm-kalım seçimi falan değil. Neticede beş yıl süreyle seçildiği ilin, ilçenin veya beldenin imarını, ulaşımını, piyasasını, kültür ve sanatını seçimde ortaya koyduğu iddialar doğrultusunda yönetme sanatıdır. Toplum da söylenen iddialara göre tercihini ortaya koyacağı bir zaman dilimidir. Toplum bir mazoşizm hastalığına tutulmamışsa yanlışta ittifak etmez. Söylediklerimize ve davranışlarımıza dikkat edelim.

         Seçimler “Biz ve onlar” seçimleri hiç değil. İnatla ve ısrarla birileri bizi bu çizgiye çekmeye çalışsa da, siyasi hırsların artık bu toplumda ayrışmaya neden olan bir davranış şekli olduğunu insanlar fark etti.

         Temel hedef ‘Halka hizmet, Hakk’a hizmet’ iken, ‘seçimi kazan da, ne olursa olsun kazan’ psikolojisine geçmek önemli bir kesimi rahatsız ediyor. Çünkü bu söylem soru işaretleri meydana getiriyor.

         Kimileri gerginlikten enerji alarak haz duyabilirler. Yetişme şartları, yaşadıkları hayat ve hırsları buna uygun da olabilir. Ama buna uygun olmayanları ısrarla germeye çalışmak çirkindir.

         Seçilmiş veya atanmış, kim olursa olsun, sıradan vatandaş gibi yaşamalı. Böyle yaşamanın önünde ne mani var? Çıktıkları çevreden kopmasın bu insanlar, döndükleri zaman da zorlanmasınlar. Makamların bir emanet olduğunu bilsinler, oradan ayrıldıklarında sudan çıkmış balığa dönmesinler. Yöneticiliğin, ateşten gömlek olduğunu, aldıkları maaşlarda tüyü bitmeyen yetimin hakkı bulunduğunu unutmasınlar.

         “ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.”

         Bu bilgiler belki fevkalade gözüküyor ama gerçek. Amerika’da iki dönem başkanlık yapan Bill Clinton’ın 12 milyon borçla ayrıldığını söylüyor haber ajansı.

         Affedersiniz “kafir” dediğiniz insan(lar) bunu yaparken, Müslüman’ım diyen insanlar bunu başaramıyorlarsa, herkesin İslami ve insani anlayışlarını gözden geçirmeleri gerekir.

         Unutmayın; siz bizim en iyilerimiz değilsiniz, sadece bu zahmete katlanmayı göze alan fedakârlarımızsınız.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İDEOLOJİK OLMAK BARBARLIKTIR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İDEOLOJİK OLMAK BARBARLIKTIR

İDEOLOJİK OLMAK BARBARLIKTIR

         Batı, olayları ve ilmi gelişmeleri hala “aydınlanma” döneminin kavram ve mantığı ile değerlendirmeye devam ediyor. Halbuki dünya ne kadar değişti? Bilgiye ulaşmada hem mekanın hem zamanın boyutları kısaldıkça kısaldı. Hatta “kartopu” benzetmesi bile yerini “kelebek etkisi”ne bıraktı. Yani olayın başlangıcını görebilmek mümkün ama nereye varacağı konusunda kesinlik yok oldu. Hele hele iki kutuplu dünyanın 1989 yılında ortadan kalkmasıyla birlikte çatışma alanları siyasi ve askeri alandan kültürel, dini ve sanat alanlarına kaydı diyebiliriz. Bugün rahatlıkla görülebiliyor ki uluslar arası ilişkiler daha az çatışmacı, buna karşılık farklılıkları kabul ederek birlikte yaşama diye tabir edilen “çok medeniyetli toplum” anlayışı oldukça revaçta. Tam da bu anlamda Batı dünyası, açık medeniyet anlayışı ile kapalı medeniyet anlayışını savunanların çatışmasını yaşamaktadır. Halbuki Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” isimli çalışmasında bahsettiği dünya medeniyetlerinden altı tanesi (Afrika, Hind, Ortodoks, Budist ve Endülüs) yakın geçmişe kadar İslam yönetimi altında çatışmadan yaşayabilmiştir. Bu uygulamalardan çok rahatlıkla çıkarılacak sonuç; “Huntington’un iddia ettiği gibi medeniyetler arasındaki kültür ve değer farklılıkları kaçınılmaz olarak çatışmaya dönüşmek zorunda değildir.” Diğer bir ifade ile Batı medeniyeti gibi kapalı medeniyetler çatışmayı kaçınılmaz bir son olarak görmektedirler. Halbuki yaşanmış bu tecrübeden hareketle “açık medeniyet” anlayışına dayalı bir dünya düzeni pekala mümkündür.

         Esasen bazı kavramların yeniden tanımlanmasına ihtiyaç var. Mesela “millet” kavramı bunlardan biri. Milleti “etnisite” üzerinden okumanın son iki yüzyılda insanlığa hep kavga, terör ve yıkım getirdiğini rahatlıkla müşahede ediyoruz. Oysa millet kavramını tekrar “bir din etrafında birleşmiş toplum” olarak anlamaya başlarsak, bu anlayışın aynı zamanda “medeniyet” anlamına geldiğini de rahatlıkla anlarız. Bu anlamıyla medeniyete ciddi bir yaklaşımla; Batı medeniyetinin laikleşmeyle bir ilgisinin olmadığını, bilakis kendisini tanımlarken kutuplaştırıcı ve kavgacı bir üslupla “Hıristiyan-Yahudi” medeniyeti olarak tamamen dini bir jargon kullandığına şahit oluyoruz.

      Doğu ve Batı düşüncesinin ortak vasıfları ele alınırken, Batı odak olarak alınmaktadır çoğunlukla. Aslında medeniyetler ve düşünce gurupları genellikle interaktiftirler. Doğu ve Batı bilim insanlarının farklılaştıkları yer; ilmi, bütün bir dünyada resmin bütünü olarak görülüp görülmemesi ile ilgilidir. Diğer bir ifade ile Batı, resmin yalnız bir parçası ile ilgilidir. Ayrıca Batı için zorunlu olarak yalnız sebep-sonuç ilişkisi (determinizm) esas alınırken, aynı konunun izahında Doğu hem sebep-sonuç ilişkisini dikkate almakta hem de olayı bir yaratıcı ile ilişkilendirmektedir. Bu konu “Big Bank” teorisi için de böyledir, “insanın yaratılışı” için de böyledir. Batı’nın bu yaklaşımı da genellikle aydınlanma felsefesi ile onun bir türevi olan pozitivizmin yaygınlık kazanmasından sonradır.

          Oysa medeni olmanın izahında ekonomi ve teknoloji ile bir aidiyet belki bir yaklaşım tarzıdır ama esas olanın eldeki imkânların niçin ve nasıl kullanıldığı olmalı değil midir? Yani “medenilik ile maddi güç arasında doğrusal bir ilişki yoktur” diyebiliriz.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
MODERNLEŞME TEORİSİ ÜZERİNE
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MODERNLEŞME TEORİSİ ÜZERİNE

MODERNLEŞME TEORİSİ ÜZERİNE

         Modernleşme esas itibariyle; Batılı değerlerin ve kapitalist sistemin iki dünya savaşının ardından, Orta Doğu coğrafyasında sergilenen insafsız projeler ve ekonomik buhranlarla aşınmaya uğraması sonucu, bu değerlerin sosyal ve beşeri bilimler üzerinden nasıl tekrar hâkim kılınacağı ile ilgili düşünce ve teorilerden oluşmaktadır.

         Kolonyal dönem 65 yıldır sona erdi. Avrupa İkinci Dünya Savaşı sonrasında eski gücünü yitirdi. Avrupa’da modernite ile birlikte ortaya çıkan düşüncelerin ve vaatlerin geçerliliği kaybolmuş ve ABD tek kutuplu dünyada süper güç olarak ortaya çıkmıştır.

         İddia; ülkelerin vaat edilen refah ve gelişmişliğe kavuşturulmasında modernitenin başrolü oynayacağı üzerinedir. Bu hedef doğrultusunda, sosyal ve ekonomik hayata dair ortaya atılan teori ve kavramlarda birçok güncellemeye gidilmiştir. Önceden tercih edilen “ilerleme” ve “kalkınma” söylemi, yerini ABD’li düşünürler tarafından üretilen “gelişme” kavramına bırakmıştır. “İlerleme”, 19. yüzyılın popüler bir kavramıyken “kalkınma” daha çok iktisadi düzlemle sınırlıdır. “Gelişme” ise hem iktisadi, hem kültürel hem de siyasi düzleme “yayılabilme” potansiyeline sahiptir.

          Modernleşme kuramına göre toplumlar gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş toplumlar şeklinde sınıflandırılmaktadır nezaketen. Böylece Batı dışı toplumlara bir hedef sağlanmakta ve ABD’nin çerçevesini çizdiği neoliberal kapitalist sisteme entegre olunduğu takdirde Batı-dışı toplumların da gelişmiş toplumlar arasına girebileceği umudu enjekte edilmektedir. Batılı olmayan toplumların birçoğunda kalkınma, bir amaç halini almıştır umutla.

         Fukuyama bir ideolog kimliği ile 1992 yılında “tarihin sonu” diyerek modernliğin zaferini ilan ediyordu. Halbuki, modern durum ve dünya coğrafyası üzerindeki, sosyal, ekonomik, dini, siyasal ve etnik problemler, özünde ne kadar “iyimserlik” barındırırsa barındırsın, içerikleri itibariyle insanlığı taşıdığı nokta, günümüz dünyasında iyimserlik meydana getiremiyor.

         Özellikle din veya kaybedilen geleneksel evrensellikler karşısında, genel olarak dünyanın, özel olarak da modernleşen ülkelerin durumları göz önüne alındığında modernleşmeci tezlerin sömürü merkezli olduğunu işaret ediyor.

         Kutsaldan, akılcılığa geçişi simgeleyen aydınlanma ve rasyonalizmin ardından dayatılan pozitivizm ideolojisi artık dünyanın büyük çoğunluğuna sevimli gelmiyor. 

         Modernlik, 17. ve 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da başlayan, ancak esas görünümlerine Kuzey Amerika’da rastlanılan ve o zamandan bu yana Batı dışı dünyaya dayatılan bir toplum biçimine karşılık gelmektedir.       

         Kişi başına düşen gelir artmış ama gelirin dağılımı hiç de adil değil günümüzde. İnsanların bir kısmı temel yaşam ihtiyaçlarının üzerinde bir tüketim olanağına kavuşmuşlardır deniyor ama bu tez dünyanın yarısına bir şey anlatmıyor.

         İşgücünün yapısı değişmiş ve bu değişim kendisini yalnızca kentli nüfus oranının toplam nüfus içerisindeki artışında değil, aynı zamanda bürolarda ve bilgi gerektiren işlerde çalışan insan sayısının artışında da göstermiştir. Keşke Afrika, Asya ve Güney Amerika belgeselleri bu sözleri iptal etmeseydi.

         Modernleşme kuramının günümüzde bir hayli itibar kaybettiği, bunların bir sonucu olarak dünya ekonomisi gittikçe rayından çıkan bir eğilim içine girdiği açıkça görülebilir bir noktaya gelmiştir.

         En çarpıcı tespit; ‘’Kapitalizmin yayılması az gelişmişliğin doğmasına sebep olmuştur’’ cümlesini kullanmakta ne mahsur var. Dünyadaki adına devlet dediğimiz 200 civarındaki teşkilatlanmaların kaçı liberalizm normlarına uygun yönetiliyor. Dünya gelişmiş kabul edilen 10-15 ülkenin hepsinde de siyaset bir zenginleşme aracı değil midir? Hani insan merkezli olunacaktı. Yedi milyar insanın iki milyarı açlık sınırının altında yaşadığı bir dünyada “mutluluk”tan nasıl bahsedilebilir.

         Kapitalizm için deniz bitti ama büyük kitleleri tatmin edecek bir iktisadi ve idari çözüm önerisi de henüz ortalıkta gözükmüyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
EDEBİYATIMIZDA BİR GEZİNTİ; BEKİR SITKI ERDOĞAN
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EDEBİYATIMIZDA BİR GEZİNTİ; BEKİR SITKI ERDOĞAN

EDEBİYATIMIZDA BİR GEZİNTİ; BEKİR SITKI ERDOĞAN

         Çocukluğundan beri aklı edebiyatta ve şiirde olan Bekir Sıtkı Erdoğan, Kuleli Askeri Lisesi’nin Konya’ya taşınmasını hayatının dönüm noktası olarak anlatır. “Eğer Kuleli Askeri Lisesi o yıl Konya’ya taşınmamış olsaydı, katip olmak zorundaydım” diyor. Bu sayede hem askeri liseyi bitirir hem de askeriye adına Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni.

         Bu toplumda yaşayan ve sanat müziğini sevenler, Bekir Sıtkı Erdoğan’nın yüzden fazla bestelenmiş şiirine aşinadır. Kara Gözlüm efkarlanma gül gayri, Uzaktan Gelmişim yorgunum (Hancı) ilk akla gelenleridir.

         Bizde konunun bazı uzmanları şiirleri sınıflara ayırır. Aruz, hece, serbest vd gibi. Hocamız şiirlerin tasnifinde birtakım isimlere ayrılmasına hoşgörü ile bakmaz. Şiir şiirdir der ve “ne demek eski şiir, yeni şiir, ikinci yeni, serveti fünun, divan edebiyatı, halk edebiyatı”. “Araplardan geldi diye aruzu inkar ediyorlar, Fransa’dan gelseydi baş tacı ederlerdi” diye de ekliyor.

         Bekir Sıtkı Erdoğan; “Nazım Hikmet şiirlerinden dolayı meşhur olmadı, onun meşhurluğu ideolojisindendi” diyor. Akif öyle mi ya dedikten sonra “ikisini nasıl yan yana koyarım diye de bir ayırım yapıyor.

         Bekir Sıtkı Erdoğan anlatıyor; “Bir gün Oktay Rıfat’la bir evde buluştuk ve aruz kalıbı ile yazılmış bir şiirimi okudum. Oktay Rıfat “divan edebiyatı hortlamış” dedi diyor. Tabi Hoca kızıyor ve; “AB’ye girerek onların eskilerine evet diyoruz ama Fuzuli’ye, Baki’ye eski diyoruz. Bunu anlamıyorum” diye çıkışıyor.

         “Karagözlüm efkarlanma gül gayri” diye başlayan Kışlada Bahar şiirini teknesiyle balığa çıktığı zaman yazdığını söylüyor üstad. Ama birinin “askerlik bitmez” diye uyarısı üzerine yıllar sonra ona bir dörtlük ekliyor ve “askerliğim biter bitmez ordayım” mısraının yerine “ilk adımı atar atmaz ordayım” diye elli yıl sonra değişiklik yapıyor. Keza Hancı şiirinde de, “Kaldır artık boş kadehi neyleyim” mısraını, ayyaşlık kokuyor diye yine elli yıl sonra “yollar Nihaiyi bekler” şeklinde değiştirerek hem mahlasını kullanıyor hem de sarhoşluktan kurtuluyor. Hatta Faruk Nafiz Çamlıbel’e “Han Duvarları” olmasaydı “Hancı” şiirim olmazdı dedim ama Çamlıbel kabul etmedi diyor. Bu Hancı şiirini Anadolu’ya tanıtan adam Aşık Veysel’dir diyor Erdoğan. Bu nedenle “Sonradan gidip mezarını ziyaret ettim Sivas/Sivrialan köyünde” diyerek vefasını ortaya koyuyor.

         “Ümit Yaşar benim sıra arkadaşımdı” diyor Erdoğan. Şiir yazdığımı bilmezdi önceleri, “ama şiirlerimi sonradan gördü ve bana sitem etti” diyor. “İyi bir şairdi ama anlamsız bir yol seçti” diyor Ümit Yaşar için. “Aruzu en iyi bilen şairlerdendi Ümit Yaşar Oğuzcan” diye de ekliyor.

         “Yahya Kemal’in Ankara’ya geldiğini ve eski meclisin arkasındaki Ankara Palas Oteli’nde kaldığını öğrenince 4-5 arkadaş otele gittik. Haber gönderdik, nezaket gösterip, gelsinler demedi, bizi gelip kapıda karşıladı. Bir şiirini oku dedi. Ben de aruzla yazılmış bir şiirimi okudum. Yanındaki adama dönüp; “aldınız mı cevabınızı” dedi. O da aldım dedi. Meğer arkadaşı ona; bu kadar güzel şiirleriniz var ama sizi kim devam ettirecek diye soru sormuşmuş. Beni tebrik etti ve gelip gözlerimden öptü” diyor.

         “50. yıl marşı yarışmasına Arif Nihat Asya ile birlikte katılmıştık. Benim şiirim okununca o şiirini çekti ve “Bekir Sıtkı’nın bu şiiri varken başkasına gerek yok” dedi. Duygulanmıştım. Ben şiirimi çekeyim dedim, bırakmadı” diyor Bekir Sıtkı Erdoğan.

         Bekir Sıtkı Erdoğan, birkaç defa Necmettin Erbakan’dan ve Alpaslan Türkeş’ten milletvekilliği teklifi aldığını ama “ben şairim, bunun hocalığını yapıyorum ve işim bu. Aklı başında adam çağırın milletvekili olsun dedim” diyor. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın yayımlanmış beş kitabı var.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SOSYAL ADALET – GELİRİN ADİL DAĞILIMI
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SOSYAL ADALET – GELİRİN ADİL DAĞILIMI

SOSYAL ADALET - GELİRİN ADİL DAĞILIMI

          Sosyal adalet kavramı, yalnız ekonomik bir olay olmayıp aynı zamanda sosyal imkânlara kolaylıkla erişimi de ifade eder. Sosyal adaletin ciddi olarak tesisi için de toplumun sosyal tabakaları arasındaki farkın makul ölçülerde olması gerekir. İşte bu tablonun ortaya çıkması için gelirin dağılımının adil bir şekilde yapılması gerekir.

          Gelir dağılımının nasıl yapıldığını ve toplumdaki sosyal adalet dengesinin sağlanıp sağlanamadığını anlamak için toplumun iktisadi dünya görüşünün temel unsurlarını bilmek gerekir. İlkeler bilinirse olayı anlamak daha kolaylaşır. Söz gelimi batı modernizmini ve batının sosyal adaletini esas alan bir toplum yapısı ile adil bir düzen fikrini esas alan toplum anlayışının toplumsal yansımaları farklıdır.

         Günümüzde sosyal tabakaların gelir dengesizliği karşısındaki yerleri arzu edilmeyen bir konumdaysa bu dağılımın arkasındaki zihniyeti iyi anlamaya çalışmak gerekir. Gelir dağılımındaki dengesizlik esasen küresel boyutlardadır. Çünkü bu sorun daha ziyade bir yapısal sorundur ve bu yapısal sorunu düzenleyen anlayış da modern bir anlayıştır.

         Mevcut uygulamalarla zenginler daha zenginleşiyor, fakirler de daha fakirleşiyor. Yani makas dar gelirlilerin aleyhine olarak açılıyor. Hatta orta sınıf gittikçe yok oluyor. Geriye iki sosyal tabaka kalıyor; zenginler ve fakirler.

         Gelir dağılımının adil bir şekilde yapılarak yoksulluğun en aza indirilmesi için yapılacak bir çalışma esasen yeni değildir. Hele hele konuyu “1929 Büyük Ekonomik Bunalım” sonrasına ait gibi göstererek, belli bir zaman dilimine hapsetmenin kendimizi sınırlandırmak anlamına geleceği unutulmamalıdır.

         Sorunun çözümünü emreden adil bir sistem, yoksulluğun küfre, cehle ve suça götüren bir damarı olduğunu söylemekle yoksulluğa savaş açmıştır. Ancak konunun daha çok sanayileşme sonrasına ait olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Çünkü aşırı tüketimin teşvik edildiği toplumlarda yoksulluğun daha bir görünür olduğunu açıkça fark edebiliyoruz. Esas sorunun tüketim ekonomisi anlayışı ile bağlantılı olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.

         Konular izah edilirken genelde sorunların çok eski, çözüm arama süreçlerinin ise modern devletlerle yaşıt olduğu vurgusu biraz açığa düşüyor, yani abestir.

         Modern toplumlarda merkantilist bir anlayışla toplumdaki azınlık bir kitlenin devlet eliyle kapitalist yapılmak istenmesiyle, toplumun önemli bir kesimi de otomatik olarak kendi haline terk edilerek yoksulluğa mahkum edilmektedir.

         Sosyal devletin temel amacının, “toplum bireylerini, insan onuruna yaraşır bir hayat düzeyine getirmek” olduğu bilinmektedir. Ancak bu söylem henüz bir oyalama sözcüğü olarak anlaşılmaktadır. Çözümsüzlük söz konusu olmayıp, konu biraz iradi, biraz da mahkumiyettir.

         Yoksulluk dünyanın geniş bir alanına adeta demir atmış durumdadır. Dünya, açlıktan kıvrananlarla, çok yemekten ve normal şeylerden zevk almayan kitlelerin yan yana fakat husumet içerisinde yaşadığı bir zaman diliminden geçiyor.

         Toplum fertlerinin, toplumda yaşayan her bireyin kanun önünde eşit olduğuna, toplumsal olaylar içerisinde etkin rol almada her ferdin istidat ve kabiliyetine göre muhakkak bir rol üstlenebileceğine inanması gerekir. Eğer rol dağıtımında, temsil edilme noktasında ahlaki ve evrensel hukuka uygun hareket edilmediğine inanılıyorsa toplumsal adaletten ve toplumsal uyumdan bahsetmenin çok da mümkün olmadığını kabul etmek gerekir. Ülke kazanımları dağıtılırken güç odaklı, para merkezli, bürokratik inisiyatifli, makam merkezli gibi tercihler yapılmamalı, insan odaklı ve hak merkezli dağıtım yapılarak toplumsal adalet temin edilmelidir. Yaşadığımız dünyada insanlar evrensel bir “adalet” istiyor.

         Kendisi için istediğini, diğer insanlar için de istemek gerektiğine inanan insanların çoğunlukta olduğu bir toplum en arzu edilen toplum olmalıdır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
MEHMET AKİF ERSOY VE KUR’AN TERCÜMESİ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MEHMET AKİF ERSOY VE KUR’AN TERCÜMESİ

MEHMET AKİF ERSOY VE KUR’AN TERCÜMESİ

         Mehmet Akif Ersoy’un, Kur’an-ı Kerim mealini teslim ettiği “sağlam karakterli, güvenilir ve sadık” arkadaşı “Yozgatlı İhsan Efendi” ile ilgili kitap yayımlanınca, Mehmet Akif ve meali ile ilgili birinci elden bilgi edinebiliyoruz artık. (Ekmeleddin İhsanoğlu, Yozgatlı İhsan Efendi, Doğan Kitap Y. Kasım 2018, İstanbul.)

         Milli mücadelenin sembol kahramanı, Türk milletinin büyük şairi, Çanakkale şehitleri destanı ve İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat etmişti. Mehmet Akif Milli Mücadele yıllarından sonra bir dönem de Burdur Milletvekili olarak görev yaptıktan sonra kurucu kadro ile düştüğü fikir ayrılığı sonunda 1925 yılında Mısır’a göç etmiş ve hastalığı ağırlaşınca 1936 yılında “ölmek için vatanına” dönünceye kadar orada kalmıştır. Hatta gurbet yaşarken, Şeyhulislam Yahya Efendi’nin; “Dünyada nasibin sitem ü cevr ise, ey dil / Ahbabın eder anı da a’daya ne hacet” beytini her görüşmelerinde Yozgatlı İhsan Hoca’dan okumasını rica edermiş ve dinledikçe de çok ilgilenirmiş.

         Bilindiği üzere, Safahat’ın “Gölgeler” faslı Mehmet Akif’in Mısır’da yazdığı şiirlerden oluşur. Ayrıca “Gölgeler” kitabı ilk olarak da Kahire’de basılmıştır. Şunu da belirtelim; Yozgatlı İhsan Efendi Kahire’de “Sultan Mahmut Medresesi”nde özel “Safahat Okumaları” dersleri yapmıştır.

         Bir cerrahi kongresi için Kahire’ye giden üç kişilik doktor heyeti, Yozgatlı İhsan Efendi vasıtasıyla birlikte Mehmet Akif’i ziyarete giderler. Akif’in çökmüş avurtları ve sapsarı yüzü hekimlerin dikkatini çeker ve onu memlekete dönmeye ikna ederler.

         Bilindiği üzere; 1925 yılında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tefsiri Elmalılı Hamdi Yazır’a, mealinin yazılması da Mehmet Akif’e Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ısmarlanmıştır. Akif 1927 yılında mealin yarısını hazırladığını, geriye kalan kısmının da çabuk biteceğini ifade ediyor. 1929 yılında da mealin bitiğini ve temize çekmekte olduğunu söylüyor. Ancak 1930 yılında Akif bazı tereddütlere düştüğünü anlatıyor. 5 Ocak 1931 tarihinde Eşref Edip Bey’e yazdığı mektupta tercümeyi bitirdiğini ancak göndermekten vazgeçtiğini belirtiyor.

         Akif, 1932 yılında İstanbul’daki dostlarından Fuat Şemsi Bey’i vekil tayin ederek DİB ile arasındaki sözleşmeyi feshetmesini ve mealin de Elmalılı Hamdi Efendi’ye verilmesini istiyor. Akif bu konuda sıkıntılıdır, çünkü o yıl Türkiye’de Türkçe ezan ve kametle birlikte namazlarda Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercümeleri okunmaya başlamıştır. Dini reform devletin gücü ile sürdürülmektedir.

         Akif İstanbul’a döndükten sonra meali vermesi için çok baskılara maruz kalır. O, konu ile ilgili olarak, “Sahih-i Buhari” mütercimlerinden Kamil Miras’a şöyle söylemektedir: “Meali Mısır’dan getirmedim. Onu demir kasa gibi sağlam ve emin bir dostuma bıraktım. Dönersen alacağım, dönemezsem yakılacaktır” der. O sadık ve emin dost Yozgatlı İhsan Efendi’dir.

         Tercümeyi almak için resmi zevattan Hasan Ali Yücel ve Hakkı Tarık Us gibi isimlerin de aracı oldukları bilinmektedir.

         Bu arada meali elde etmek isteyen isimler de var; Akif’in büyük damadı Ömer Rıza Doğrul ve Yozgatlı İhsan Efendi’nin öğrencisi ve yakın dostu İsmail Ezherli onlardan sadece ikisidir.

         Kur’an tercümesini Akif’in niçin vermek istemediğini, 1950 yılında, Akif’in dostu olan Neyzen Tevfik’in kardeşi Şefik Kolaylı, Ankara Halkevi’nde Aralık ayında yaptığı ve daha sonra yayımlanan konuşmasında şöyle belirtir: (Akif’in ağzından) “Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allah’ımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam” der. Sonradan Kamil Miras da bu tür işlemlerle ilgili olarak Mehmet Akif’in haklı olduğunu söylemiştir.

         Tercümenin akıbeti de bir başka yazıda inşallah.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
R. TAYYİP ERDOĞAN’IN AZMİ ÖRNEKTİR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

R. TAYYİP ERDOĞAN’IN AZMİ ÖRNEKTİR

R. TAYYİP ERDOĞAN’IN AZMİ ÖRNEKTİR

                  …1994 yerel yönetim seçimleri yapılacak.

         Erdoğan “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı” olmak için hazırlık yapmaktadır. Ancak Erbakan İstanbul için Erdoğan’ı değil, o yıllarda ANAP saflarında olan, eski TOBB başkanı olan ‘Ali Coşkun’u düşünmektedir.

                  Konu Ali Coşkun’a götürüldü. Ali Coşkun bu işe sıcak bakmadı. Çünkü RP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanması pek mümkün görünmüyordu.

                  Peki İl Başkanı Erdoğan da mı inanmıyordu? Hayır, Erdoğan kazanacaklarına inanıyordu. Merkez kazanılma şansı olmayan bu seçimde Erdoğan’ı aday gösterecek ve olumsuz sonucun faturasını da ona keserek el sıkışılacaktı.

                  Ancak RP merkezinin düşündüğü değil, Recep Tayyip Erdoğan’ın inandığı gerçekleşti.    

                  Seçim sonunda oyların yüzde 26’sını alarak İstanbul’a Belediye Başkanı seçildi Recep Tayyip Erdoğan.

                  Sonra her “il”den davetler almaya başladı. Davet aldığı bu iller arasında eşi “Emine Hanımın” memleketi olan Siirt’te vardır. 6 Aralık 1997’de Siirt’e gitti. Büyük bir coşku ile karşılandı. Cumhuriyet meydanında halka hitap etmeye başladı. Konuşma akıcı, dinleyenler coşkulu. Recep Tayyip Erdoğan İstiklal Marşından iki mısra okuyor:

        “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli/ Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.”

                  Sonra Cevat Örnek tarafından yazılan ama yazarının Ziya Gökalp olduğu söylenen, kendisinin hayatının seyrini değiştiren dörtlüğü okudu:

         “Minareler süngümüz, kubbeler miğfer,/Camiler kışlamız, müminler asker,/Bu ilahi ordu dinimi bekler./Dillerde tevhid Allahu Ekber.”

                  Konuşma TV‘lerde yayınlandı ve işin rengi değişti. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Vural Savaş Ulusal Basın Ajansı’dan konuşma bandını istedi. İncelemeler yapıldı, fezlekeler hazırlandı. Her ne kadar toplantıyı izleyen ‘Hükümet Komiseri’ ve ‘polis memuru’ yasaya aykırı bir şey yok dediler ve Prof. Çetin Özek ve Prof. Sulhi Dönmezer hukuki mütalaalarında hiçbir suç unsuru yok dedilerse de 21-4-1998 tarihli karar farklı çıktı. Sonuç: TCK’nın 312/2’nci maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 716 bin lira ağır para cezası.

                  2 Ekim 1998 günü Yargıtay kararı onadı.     “10 ay hapis ve Başkanlıktan azledilecek. Milletvekili seçilemeyecek”

                  26 Mart 1999 tarihinde ‘Pınarhisar’ Cezaevine girdi. Bazı olaylar toplumların, bazı olaylar kişilerin, bazı olaylar dünyanın gidişatını değiştirir.

                  24 Temmuz 1999 günü tahliye oldu.

                  Erdoğan hapse giderken de dönüşünde de büyük bir kalabalıkla yolcu edildi ve karşılandı.

                  Bu arada FP’de genel Kurul ve seçimler yapıldı. FP Genel kurulunda ‘Genel Başkanlığa’ Recai Kutan ‘gelenekçilerin’ adayı olarak, Abdullah Gül de ‘yenilikçilerin’ adayı olarak seçime katıldı.

                  Ancak herkeste galip kanaat: Recai Kutan Erbakan’ın, Abdullah Gül de Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğinde seçime gidiyordu. Yenilikçiler seçimi az bir farkla kaybettiler. Erdoğan’ın kongre değerlendirmesi; “İsmimiz “Fazilet” olabilir, ama bu yapılanın faziletli bir davranış olmadığı muhakkaktır.”

                  Cezaevinden çıktıktan sonra Recep Tayyip Erdoğan da önemli değişiklikler oldu. Koç’larla Sabancı’larla Toprak’la Eczacıbaşı ile bir araya geldi. TUSİAD üyeleriyle yemek yedi. Kararını iş dünyasına da anlattı.

           Sonunda ekseriyeti FP den ayrılma ‘yenilikçilerden’ oluşan insanlarla “Adalet ve Kalkınma Partisi’ (AK PARTİ) adı altında partileştiler.

                  Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdullatif Şener, Salih Kapusuz, Akif Gülle, M.Ali Şahin öne çıkan isimler oldu.   

                  Ancak daha gelişmeler olacaktı Türkiye’de. “Bu şarkı burada bitmez” dedi. 3 Kasım 2002 seçimleri geldi. Bu seçimde Recep Tayip ERDOĞAN milletvekili adayı olamadı. Ama partisi Adalet ve Kalkınma oyların %34.5’ ini aldı. 550 milletvekilinin 367’ sini alarak 30 yıldır tek parti iktidarı görememiş Türkiye’de tek parti iktidarını gerçekleştirdi.

         O şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı. Bakmayın siyasi oylara, takdir edenlerin oranı yüzde seksen.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
12 EYLÜL’DE NEDEN DARBE YAPTILAR
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

12 EYLÜL’DE NEDEN DARBE YAPTILAR

12 EYLÜL’DE NEDEN DARBE YAPTILAR 

          Cüneyt Arcayürek’in kaleminden: “Temmuz 1979, 12 Eylül darbesinden önce Genelkurmay Başkanı Evren’in yakın arkadaşı, sonradan ordu komutanı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı danışmanı emekli Orgeneral Bedrettin Demirel, ölmeden önce yaptığı açıklamalarda 1979’da Evren’i müdahaleye zorladığını ancak daha henüz pişmedi benzeri bir yanıtla karşılaştığını söylüyor.  

          Müdahaleyi hem meşru kılacak, hem de kamuoyundan tam destek alacak bir zamanın beklendiğini, ama hata edildiğini” söylüyor.

         Süleyman Demirel, 12 Eylül öncesinde parlamentonun cumhurbaşkanı seçmemiş olmasını müdahale için bir bahane olarak görüldüğünü ifade ediyor:

         “Devlete el koymaya bir sene evvel karar verdiklerine göre (cumhurbaşkanının) seçilememiş olmasından ziyade, seçilmemiş olmasını bir bahane yapmaktır esas. Yoksa gerçekten Genelkurmay Başkanı’nın işi değil, cumhurbaşkanı seçilmiş veya seçilmemiş olması. Ki, o anayasayla zaten seçmek de mümkün değildi. Üçüncü turdan sonra salt çoğunluğu bulacaksın, peki bulamazsan ne yapacaksın? Bulamazsan hiçbir müeyyidesi yok.”

          Kaldı ki, 12 Eylül’den aylar önce Adnan Başer Kafaoğlu ile Coşkun Kırca’nın bir anayasa hazırlığı içinde Necdet Üruğ ile temasları olduğu biliniyordu.

         Haydar Saltık, 12 Eylül’ün Darbe Planlama Birimi başkanı idi. Evren daha 1978 yılında darbe hazırlıklarına giriştiklerini açıkladı. Saltık’ın görevi Genelkurmay 2. Başkanlığıydı. Özel harp dairesi (ÖHD) ona bağlıydı. Saltık 1980 Ağustos’unda Ege Ordu Komutanlığına atanmasına rağmen darbede kilit görevde olduğu için Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği’ne getirildi. Necdet Üruğ ekibi baskın çıkınca emekli edildi. İsviçre’nin başkenti Bern’e büyükelçi olarak atandı.

         12 Eylül geldiğinde ABD’de Carter iş başındaydı. Tiyatro izlerken 12 Eylül darbesini öğrenmişti. “Senin çocuklar” değiminin Türkçesi, Türkiye’deki NATO ittifakına bağlı emir komuta yapısıydı.  

         Peki neydi 12 Eylülcüleri bu harekete iten şey?

         Onlara göre, bir defa milliyetçilik dediğin şey “militarize ” olmalıydı.

        Sonra…

         Öyle “saçma sapan fikirlere” sarılmaya başlamıştı toplum. Yani ne demek İslamcılık?  Ne demek liberalizm? Ne demek solculuk. Bu ülkede yaşayan insanlar “Atatürkçülük” dışında herhangi bir düşünce ya da inanışın uzağında kalmalıydılar.

         Bu anlayış aslında “sanayileşmeyi” yaşamamış toplumların “Batı”yı sırf şekilcilik olarak anlamalarıyla ilgiliydi.

         Eleştiriye yer yok. Bu yalnız bizim değil kalkınma yolunda ancak henüz kalkınamamış toplumların ortak derdi. Oysa her ideoloji statik değil, dinamik olmak zorunda. Türkiye’de diğer kuruluşlar da o dönemlere kadar bu duruma uygundu. Hoş sonradan değişenler fazla farklı değil, ama olsun. Değişim bir başladı mı artık durmaz.

         Basın inandığını değil, emredilen çizgiyi yazdı.

         Sivil toplum kuruluşları, sivil devlet kuruluşu olmayı daha karlı ve rahat buldular.

        Bazı kurum ve kuruluşlar zaten 1961 Anayasası ile bunun için oluşturulmuşlardı. Anayasa Mahkemesi parlamentoyu dengeleme görevi yapıyordu.

        Üniversiteler fikir yayan ve fikir taşıyan değil, modernizme hazır kıtalardı.  Başlarına “YÖK” tacını da bunun için taktılar.

         Toplum deseniz, %15’inin düşüncesi aynıydı :Her gün 20-30 kişiyi  asacaksın. Yoksa bu ülke olmaz.

         Sonra “su uyur, düşman uyumaz.” Şeş cihetten düşmanlarla çevriliyiz. Öyle “düşünce ve ifade özgürlüğü” , “din ve vicdan hürriyeti” ile “serbest piyasa ekonomisi ve hür teşebbüs” fikri demek gelişmiş ülkeler için doğrudur ama gelişmemiş ülkelerin nesine gerek bu düşünceler!

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BELEDİYE TEŞKİLATLARININ KURULUŞU 
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BELEDİYE TEŞKİLATLARININ KURULUŞU 

BELEDİYE TEŞKİLATLARININ KURULUŞU 

         Türkiye’de günümüz anlayışına uygun olarak belediye teşkilatının kurulması 16 Ağustos 1854 tarihinde İstanbul Şehremaneti’nin kurulması ile başlamıştır. Böylece daha önce 1826 yılında yapılan düzenleme ile aynı fonksiyonu üstlenen ve pekte başarılı olamayan “İhtisap Nezareti”nin yerini Şehremaneti almıştır.

         Şehremaneti’nin çalışmasını sağlamak ve belediye örgütünün yeniden yapılandırılması kapsamında projeler sunmak, çalışmalar yürütmek üzere 9 Mayıs 1855 tarihinde Padişah’ın yazılı izni ile bir İntizam-ı Şehir Komisyonu kurulmuştur.

         İstanbul dışındaki yerleşim merkezlerine yönelik belediye teşkilatlanmalarının kuruluşu 1870 yılında başlamıştır. Bu konudaki ilk düzenleme 22 Ocak 1871 tarihli “İdare-i Umumiye-i Vilayat Nizamnamesi”dir. Bu nizamname ile taşradaki belediyelerin yasal temeli atılmış olmaktadır.

          1877 yılına gelindiğinde ise “Dersaadet Belediye Kanunu” ile birlikte “Vilayetler Belediye Kanunu”nun yürürlüğe girmesi Şehremanetinde olduğu gibi İstanbul dışında da 1930 yılına kadar uygulanacak bir yapı getirilmektedir.  Bu anlamda Harput’ta da ilk Belediye Başkanı Kanbalakzade Abdulhamit Hazmi Efendi’dir. İlk hizmet yılları 1877-1892 arasıdır. 

         Özellikle 1877 Belediye Kanunu ilk defa tek dereceli seçim getirmekte ve bunun gizli oy açık tasnif esasına dayandığını belirtmekte idi. Şüphesiz bu düzenleme Türk belediyecilik tarihi açısından önemli bir gelişme olmuştur. Diğer yandan adı geçen kanun belediye mallarının idaresinde belediyelere istimlak yetkisi vermekte ve belediyelere nüfus sayımı gibi yeni görevler de yüklemektedir. Osmanlı’da özel mülkiyetin genel olarak 1850 yılında başladığı kabul edilmektedir.

         1877 kanununa göre belediye organları belediye reisi ve yerel eşraftan seçilen belediye meclisinden ibaretti. Şehir veya kasabanın nüfusuna göre dört yıl için 6-12 kişilik bir belediye meclisi seçilir, üyelerin yarısı iki yılda bir kura ile değiştirilir, reis ise bu üyelerin arasından hükümet tarafından seçilip tayin edilirdi. Belediye başkanlarının iki dereceli seçimi 1950 yılına kadar devam edecektir. Yani seçilen belediye meclisi, kendi aralarından veya dışarıdan birini belediye başkanı olarak seçecektir. Belediye meclis üyeleri 25 yaşını geçmiş, Osmanlı uyruklu ve yılda en az 50 kuruş emlâk vergisi veren kimselerden seçilirdi. Eğer vergi mükellefi değilseniz seçilme hakkına sahip olamıyorsunuz o yıllarda. İlginç bir şart da Türkçe bilme mecburiyeti idi. Meclisin doktor, veteriner, mühendis gibi danışman üyeleri de vardı. Meclis, belediyenin işlerini tartışıp karara bağlar, yıllık bütçeyi hazırlar, inşaatlara karar verir, mukavele hazırlar, malî kontrolü yapardı. Ayrıca personeli işe alma ve işten çıkarma yetkisine de sahipti. Taşra belediye meclisleri yılda iki defa o yerin vilâyet ve kaza idare meclisleriyle birlikte toplanıp bütçeyi hazırlar ve tasdik ederdi. Ancak İstanbul dışındaki belediyeler yıllık bütçelerinde gösterilen ve kendilerine ayrılan hayalî gelirleri tahsil edemedikleri için yapacakları hizmetleri yeterince tamamlayamıyorlardı. Yetersiz teşkilâtlanmaya rağmen belediyelerin 1880’lerden itibaren şehir ve kasabalarda varlıklarını hissettirmeye başladığı da görülmekteydi. Belediye reisleri protokolde yerini alıyor, her yerde çok az da olsa bir belediye hizmeti göze çarpıyor ve asıl bu nedenle de aydın kesim ve bürokrasi belediye denen kurumun ne olduğunu düşünüp tartışıyor, gazete ve dergilerde eleştiriler veya öneriler içeren makaleler göze çarpmaya başlıyordu.

  1. Meşrutiyet’te İstanbul’da ilk belediye seçimleri yapılarak muhtar bir belediyecilik uygulamasına geçilmesi öngörülmüşse de bu projeden çok çabuk vazgeçilmiştir. I. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, 31 Aralık 1922 tarihli bir ‘Teşkilât-i Belediyye Kanûn-ı Muvakkatı’ çıkarıldı. Bu kanun, uygulamanın kâğıda dökülmüş biçimi idi. Keza bu yeni safhaya geçmeden önceki ilimiz Belediye Başkanlığı yapanlardan biri de yine Kanbalakzade Abdulhamit Hazmi Efendi olmuştur. Temmuz 1920-Aralık 1920.

         Bu gün uygulanmakta olan belediyeler kanunu başta 1950 yılı olmak üzere zaman zaman değişikliklere uğramış olsa da aslı 1580 sayılı kanun olup 1930 tarihlidir. Tabi sonradan yeniden yazılacak seviyede kanunlarla yeniden tanzim edilmiştir. En son yapılan değişiklik, 2005 tarihli 5393 sayılı kanundur. Yeni bir değişikliğin de izleri belirmeye başlamıştır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
ELAZIĞ LİSESİ
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ELAZIĞ LİSESİ

ELAZIĞ LİSESİ

         Elazığ lisesinin nasıl kurulduğunu bilmek, biraz da hem yakın tarihten bir kesiti hem de Elazığ özelini bilmek gibi bir avantaj sağlıyor. Eski yerleşim yeri isimleri, yaşlı insanlarımız, merkezi hükümetlerin ilimize bakışı gibi birçok güzelliği fark etmek mümkün. Elazığ Lisesi hangi aşamalardan geçti, bu günlere geldi?

         Konu Osmanlı döneminden başlıyor. Aslında bu ülkenin eğitim alanında yaptığı atılımların başlangıcıdır bu dönem aynı zamanda. Ülke genelinde tıp ve mühendislik okulları, Hamidiye okulları ve İstanbul Üniversitesi hep bu dönemin ürünleri. Hatta şu notu düşmekte fayda var; bu dönemde okullaşma adına her alana yatırım yapılmış ama iki alana hiç girilmemiş: Hukuk ve felsefe. Konu ülkenin bekası meselesi değil, iktidarın bekası meselesi. Her neyse okullaşma alanındaki eksiklik görülmüş ama biraz geç olmuş.

         Elazığ Lisesi de bu anlayışın bir devamı olarak o günkü “Elaziz” şehrinde açılmış. Bir notta buraya düşelim izninizle: “Elaziz” ismi 1871 yılından 1937 yılına kadar Elazığ’ın kullanılan ismidir. Gerçi 1915-1940 yılları arasında zorunlu şartlardan dolayı ilimizdeki lise kapanmış ama sonradan açılmış. Bir hakkı teslim etmek adına; yakın geçmişe kadar Elazığ Lisesi mezunlarının üniversiteye giriş sayısı oldukça yüksekti notunu da düşelim. 

         Elazığ Lisesi…

         1890 yılında Abdulhamit devrinde Elazığ’da Aslan Pınarı Mevkiinde (bu günkü asker toplama merkezinin karşısında) “Mamura-tül Aziz İdadiye-i Hamidiye Mülkiye-i Şahane” adıyla bu günkü ortaokul+liseye denk gelen bir okul kurulmuştur. 
Yedi sınıflı olarak açılan bu okulun 1905 yılında sınıf sayısı altıya indirilmiş ve adı da “Sultanî” olmuş. 1914´e kadar eğitime devam eden okul, bu tarihte savaş nedeniyle binanın askeri hizmetlerde kullanılmaya başlanması üzerine eğitime merkezde bir evde devam etmiştir. 
         Birinci Dünya Savaşının ve özellikle teğmenler savaşı da denilen Çanakkale Savaşı’nın etkisi ile 1915 yılında öğretmensizlikten dolayı okulun lise kısmı kapatılmış ve faaliyetine Ortaokul olarak devam etmiştir.

         Bu ortaokul bu günkü Verem Savaş Dispanserinin bulunduğu yerde Almanlar tarafından yaptırılmış olan binaya taşınmış. Bu bina da eğitim ve öğretime yeterli olmayınca 1932 – 1933 yılında yine Almanlardan kalma sonradan “yanan mektep” olarak anılan okulun bulunduğu yere taşınmış.

         Elazığ’da lise olmayınca, daha sonraki yıllarda liseye gitmek isteyen öğrenciler de Malatya Lisesi’ne gitmişler. 1940’lı yıllarda Mustafa Temizer, Abdullah Barım, Ömer Koç ve Bahattin Ögel ve daha birçokları liseyi Malatya’da okuyanlardandır.

         1940 – 1941 yılından itibaren Elazığ’da ortaokulun lise kısmı yeniden açılır, eğitimine Cumhuriyet ilkokulu binasında Elazığ Lisesi olarak devam eder. Bu durum 1947 – 1948 öğretim yılı başına kadar sürer. Bu tarihte istasyon yakınında yeni yapılan Atatürk Ortaokulu binasında ortaokulla birlikte Elazığ Lisesi de aynı binayı kullanır. Yani aynı binada hem ortaokul hem de lise eğitime devam eder.

         Elazığ Lisesi, 1964 yılında yapılan bu günkü lise binasına kavuşur. Halen aynı binada Elazığ Lisesi olarak eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. 

          Böylece ayrı ayrı yerlerdeki bilgileri bir araya getirmiş olduk.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 18
  • 19
  • 20
  • 21
  • 22
  • 23
  • 24

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 1
  • Bugünkü Ziyaret: 30
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10286

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.