• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR

SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR

         15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasının ardından alınan tedbirlerle Türkiye normal seyrine döndürülmeye çalışılıyor. Ancak çok net bir durum artık gözardı edilemiyor: Sistem değişikliğine ihtiyaç var. Elbette işler hemen bugünden yarına çözülmez. Zira geldiğimiz bu nokta sonuçtur.

         Demek oluyor ki yapısal sorunlar artarak bu günkü sonuca gelmiştir. Alınan tedbirlerle yakın bir gelecekte darbe ihtimali görülmüyor ama yapısal reformlar yapılmazsa bu ihtimal hep ortada durur.

         Kuvvet komutanlıklarının Milli Savunma Bakanına bağlanması çok önemli bir adımdır. Jandarmanın, İç İşleri Bakanlığına bağlanması da güçlerin temerküzünü önlemesi açısından önemlidir.

         Şimdi ekonomik alanda önemli bir adım atılıyor: “Türkiye Varlık Fonu” veya “Varlık Fonu” kurulması için düğmeye basıldı. Bu tür fonların önemine Turgut Özal yönetiminde şahit olmuştuk. Atatürk Barajı ve benzeri büyük yatırımlar böyle bir anlayışın sonucunda kolayca ve yerli elemanlarca yapılabilmişti. Yeniden hedef; “devlete ait çeşitli fon ve gelirlerin belirli bir yüzdesi alınarak ilgili varlık fonunun kaynaklarının oluşturulması planlanıyor.  Zaman içerisinde kendi kaynaklarını yaratan bir yapıya sahip olması öngörülen fonun Türkiye’de mega yatırımların finansmanını sağlamanın yanı sıra bankacılık sisteminin finans sektöründeki hakim rolünü de azaltması bekleniyor.  Fonun ayrıca finansal stres ortamında piyasalarda stabilize edici bir görev üstlenmesi de öngörülüyor.

          Fonun kurulmasıyla amaçlanan diğer hedefler arasında sermaye piyasalarının büyüme ve derinleşmesinin hızlandırılması, İslami finansman varlıklarının kullanımının yaygınlaştırılması, ek istihdam sağlanması amaçlanmaktadır. Savunma, havacılık ve yazılım gibi teknoloji yoğun stratejik sektörlerdeki yerli şirketlerin sermaye ve proje bazında desteklenmesi ile küresel oyuncu olmalarının sağlanması var. Otoyollar, Kanal İstanbul, üçüncü köprü ve havalimanı, nükleer santral gibi altyapı projelerine kamu kesimi borcu arttırılmadan finansman sağlanması önemlidir. Arz güvenliğini sağlamak üzere Türkiye için önem taşıyan doğal gaz ve petrol gibi yurt dışındaki stratejik sektörlere yasal ve bürokratik kısıtlamalara bağlı olmadan doğrudan yatırım yapılabilmesi” yer alıyor.

         Söz konusu tasarı vergi, enerji, kamulaştırma ve yatırımların teşviki gibi öneml alanlarda düzenlemeler yapılmasını kolaylaştıracaktır. Türkiye Varlık Fonu kurulması ile G20 ülkeleri arasında ulusal bir varlık fonu olmayan tek ülke olan Türkiye’nin bu alandaki eksikliğinin giderilmesini amaçlıyor.

         Gayrı Menkul Sertifikası ile insanlara hem para biriktirme, hem helal getiri sağlama, hem de inşaat sektörüne aktvite getirilmesi hedefleniyor.

         Her işin olumlu yanları da, olumsuz yanları da olabilir. Artık olumlu düşünme moduna geçelim lütfen.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR

DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR

         Hz. Ayşe validemiz evlendiği zaman 16 yaşında mıdır yoksa 19 yaşında mıdır? Bunların aksine toplumun genelinde bilinen kanıtsız tahmin ve söylemlerin hedefi nedir acaba? Bilgisizlik veya kayıt dışı bilgi diyebilir miyiz?

        1- Prof. Dr. Süleyman Ateş: “Hz. Ayşe validemiz risalet yılı dünyaya geldi. Demek ki hicrette 13 yaşında. Evlenmesi de hicretten 3 yıl sonra olduğuna göre evlendiği zaman 16 yaşındadır.” diyor.  

        2- Diğer bir kanıtlama da şöyledir: “Hz. Ayşe validemizin ablası Esma, hicretin 73. senesinde 100 yaşında iken vefat etmiştir. Hicrette ise 27 yaşındaydı. Hz. Ayşe ise ablasından 10 yaş küçüktür. Demek ki Hz. Ayşe validemiz hicrette 17 yaşındaydı. Onun Resulullahla nikahlanması hicretten 3 yıl sonra olduğuna göre, o evlendiği zaman 20 yaşında olmaktadır.

         3-Hz. Ayşe validemizin doğumu Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden 6 yıl öncedir. Hz. Peygamber’in evlenme teklifi ise peygamberlikten 10 yıl sonra ve nikahlanması da hicretten 3 yıl sonra olduğuna göre, o evlendiği zaman 19 yaşındadır.

         Görüldüğü üzere üç anlatımda da Hz. Ayşe validemiz evlendiği zaman 16, 19 veya 20 yaşında olmaktadır. Bizdeki çalışmalar çoğunlukla skolastik (dedi, dedi, dedi) anlayışı üzerinden yapıldığı için, genellikle bir yanlış durmadan tekrar edilmektedir.

                                                             *

         Modernitenin toplum üzerindeki müthiş baskısı ve insanımızın para ve makam hevesi, bizde arzu edilen şeyle, meydana gelen şey farklı olmuştur.

         Arzu edilen:                                Meydana gelen (oluşan):

         1-Sosyal sınıf                              1- Kalkınma

         2-Orta sınıf                                  2- Burjuvazi

         3-Adil gelir dağılımı                   3-Servet temerküzü

         4-İslam medeniyeti                      4-Batı medeniyeti

        Halbuki siyasilerimizin hedefi, adil ve sorumlu yönetim, sürdürülebilir kalkınma ve gelişme, milli mutluluk, adalet ve adil gelir dağılımı olmuştur hep.

         Küresel sistem, kendisine benzemeyen bütün medeniyet tecrübelerini önce yok saymayı sonra da yok etmeyi çok yaptı bu güne kadar. Ama zannederim durum şimdilerde yavaş da olsa değişmeye başladı. Esasen tek rakibi İslam olduğu için, onu önce Protestanlaştırmak istedi. Bunun için iki başlık teklif etti hep: Ilımlı İslam’ı kabul et, Müslümanları terörist olarak nitelendir. Hatta bunun için birçok guruba ne imkanlar sağlandı.

         Modern toplumun insanı “insani ilişkilerini” hayatı paylaşmak için değil, “karşımdaki insandan ve hayatın kendisinden nasıl pay alırım” düşüncesi üzerine kuruyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SİYASET YENİLENMEK İSTİYOR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASET YENİLENMEK İSTİYOR

SİYASET YENİLENMEK İSTİYOR

         Batı adeta ahtapot kesildi. Bütün kollarıyla saldırıyor. Osmanlı’yı yıkan oyunun bir benzeri tekrar oynanmak isteniyor. İslamofobide ikinci aşamaya geçmeye çalışıyor. Adına ister öngörü deyin, ister bir temenni olarak değerlendirin ama genelde İslam dünyasında ciddi bir uyanış var. Artık Batı’nın İslam dünyasındaki bayileri eskisi gibi etkili olamıyorlar.

         Hükümetle çok uğraştılar ama Başbakan ve Cumhurbaşkanı hem karşı koydu hem de kontrataklar geliştirerek Batı’nın gerçek yüzünü “Başbakan ve Cumhurbaşkanı” seviyesinde etkili olarak deşifre ettiler. Onların bu tutumu 57 İslam devletinin en az 52’sinde olumlu karşılık bularak Türkiye’yi öne çıkarttı.

         Siyasi partilerimiz üzerinden yapılmak istenen operasyonlardan yalnız biri uygulanabildi ama orada da tepkiler artık ciddi manada başladı. İnsanoğlu kişisel hırsına kapılınca bazen uluslararası oyunları fark edemeyebiliyor. Deniz Baykal isim vererek hakkında düzenlenen CD ile ilgili bilgi istiyor. Hem de yerine gelen zatın ismini vererek.

         Devlet Bahçeli oyunu Haziran 2015 seçimlerinden sonra yeniden fark ederek, komplonun bir parçası olmayacağını belli etmişti. Bu isimlerin yerine gelen/gelecek insanların kimlikleri önemli değil, esas olan bu oyunu fark etmektir. Yoksa o insanlar da önemli ve yerli insanlardır şüphesiz.

         İktidar partisinde durum son günler itibariyle diğerlerinden farklı değil ama yapılanlar daha çok kontrollü olduğu için kaygılar daha çok bireysel düzeyde.

         Bizler bu oyunu geçmişte seyretmiştik zaten. Yani bizim açımızdan bu bir “dejavu”dur. Şimdilerde TRT 1’de henüz yeni vizyona giren bir dizi film çekiliyor: “Sevda Kuşun Kanadında.” Son 70 yıllık çok partili dönemdeki fikir akımlarını, önemli aktörlerini ve fikir kümelenmelerini anlatıyor. Ama kimseyi suçlamadan, ne sağcıyı, ne solcuyu, ne İslamcıyı ne ülkücüyü. Çünkü şimdilerde daha iyi anlaşılıyor ki, bütün akımların hedefi kendi perspektiflerinden ve kendi ideolojileri üzerinden rahat yaşanabilen bir Türkiye ortaya koymaktı. Ha, bu gurupların arkasında uluslararası güçler var mıydı? Zaten işin bamteli de orası.

         Batı şunu iyice anladı ki; “İslam artık sadece Ortadoğu’dan ibaret değil.” Her ülkede her dinden, her dilden ve her coğrafyadan insanlar var. Cumhurbaşkanı Newyork’ta cami açılışı yapıyor artık. Şunu iyice anlamak gerekir; küreselleşme olgusu, farklılıkları yönetemiyor. Bundan ötürü de “BM nezdinde beş daimi ülke değil, her iki yılda iki üyesi değişmek üzere yirmi kişilik bir daimi üye komitesi olmalıdır” tezi hemen taraftar buluyor. Yani anlaşılıyor ki 1945 doğumlu olan bu “Yeni Dünya Düzeni” oldukça emperyalist ve oldukça 5-6 ülke merkezli.

         Dünyadaki terör örgütlerinden dördü direkt Müslüman ülkeleri vurmak için kurulmuş durumda: IŞİD (DEAŞ veya DAEŞ), BOKO HARAM (Nijerya), EL KAİDE (küresel) ve EL ŞEBAB (Somali). Aslında bunlar birer neticedir, birer sebep değildir. Bizim ülkemizle ilgili olmakla beraber, ne PKK’nın, ne de PYD ve YPG’nin İslam’la herhangi bir bağlantıları var. Tamamen Marksist, tamamen din dışı ve salt ateistler.

         Tarih boyunca hiçbir coğrafyanın iktisadi, kültürel, siyasi ve dini fay hatları ile bu denli oynanmamıştır zannederim. Unutmayalım; bütün yeni ideolojiler, bu tip şiddet ve zorlama hareketlerinin ardından ortaya çıkmaktadırlar.

         Bursa’daki patlamaya bakıyorsunuz, faili; Sultan Tuncer ve IŞİD üyesi. Zamanlaması tam da laiklik tartışmasına denk geliyor. Acaba rastlantı mı? Bu oyun bozulacaktır inşallah.

         İslam dünyasındaki savaşlar, bu coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü zenginlikler için aslında dolara ve Müslümanlara yapılmak istenen balans ayarlarıdır. Tek merkezli dünya mümkün değildir. Her şey zıddıyla kaimdir. Yeni güç dengesi olmaya Türkiye namzettir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA”
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA”

“KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK”

          Hakikaten Türkiye, son 90 yılda ilk defa bu kadar şiddetli kuşatma altına alınıyor. Son 35 yılda önce terör örgütleri aracılığıyla gücünü sınırlandırmak istediler olmadı, şimdi vekâlet savaşlarıyla birlikte devletlerin de kuşatması altına alınmak isteniyor. Çünkü yapılmak istenen şey; yerli ve milli olanların yok edilmesiydi. Ama direniş çok ciddi ve çok cesurane yapılıyor. Akif haklı: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”

          İşte Yavuz’u yeniden anlamak gerekir diyenler bu şanlı direncin iyi anlaşılmasını kastediyorlar. Türkiye bu saldırıları ve senaryoları yenecek güçte ve azimdedir. Bu millet tarih yapmasını çok iyi bilir. Yavuz’un neden doğuya yöneldiğini iyi anlamak istiyorsak eğer, İran’a ve Suriye’ye dikkat etmek gerekir.

         Meraklısına hatırlatalım; Osmanlı siyasette merkeziyetçi, kültür ve sanatta ademi merkeziyetçidir. Bunun için Osmanlı’nın doğuya yayılmasının amacı Suriye, Mısır, Mekke ve Medine’yi alarak, Hilafeti de üstlenip hem meşruiyetini pekiştirmek hem de kutsal mekânların korunmasını sağlamaktı. Bu gün iyice anlaşılmıştır ki; Yavuz olmasaydı Batı, Hazreti Peygamber’in kabrini Batı’ya kaçırma amacından vazgeçmeyecekti. Çünkü Hazreti Peygamberin kabrini Batı’ya kaçırma işi için iki Batılı görevlendirilmişti. Bu iki Batılıyı da 1162 yılında Selçuklu-Halep Atabeyi Nureddin Zengi, rüyasında bu hainleri yakala diyen Resulullah’ın emri üzerine tepelemişti. (Ayrı bir yazıda uzun uzun anlatırız inşallah.) Diyebiliriz ki, antenleri en küçük sesleri dahi almaya en hassas kulak Yavuz’dadır. Sekiz yılda neler başarmış neler? Yavuz yalnız siyaset penceresinden görülemeyecek kadar geniş perspektifler isteyen bir portredir. Yavuz, Batı’nın çirkin emellerini gerçekleştirmek için Safevilerle / Şah İsmail’le işbirliği yaptığını daha Trabzon Valisi olduğu zaman fark etmişti. Hatta Portekiz elçisi Miguel Ferriera, Şah İsmail’in kendisine Osmanlı Sultanının ve Kâbe’nin imhasını teklif ettiğini yazıyor. Doğru mu değil mi bilemiyoruz ama Batı’da Şah İsmail’in İslam dünyasını çökertecek bir “Hrıstiyan Kral”  imajının olduğu biliniyor. Zaten Yavuz kendisinin rüyada mukaddes topraklara davet edildiğini anlatıyor. 

         Gerçi Tapınak Şovalyeleri’nin şimdilerde Vatikan tarafından yeniden örgütlenerek fonlandığını ve aynı amacı güttüğünü bilmeyen kalmadı. Coğrafi keşiflerin birkaç nedeninden bir bölümü de bu değil miydi? Satranç karanlıkta oynanmaz. Ahtapotun kaç kolu olursa olsun onunla başa çıkmak zorunluluğu vardır, aksi halde yaşanamaz.

         Yavuz’u anlarsak bu gün Suriye’de olanları anlamak kolaylaşır. Çaldıran Muharebesi en az İstanbul’un fethi kadar önemlidir derken aslında çok şey anlatmak istiyorum. Çünkü bu gün Bağdat’tan ve Moskova’dan çıkan seslerin senaryosunu Tahran yazıyor dersek mübalağalı mı olur? İran dini liderinin Rusya’yı koruması için yaptığı duayı nasıl izah edebiliriz?

         Örtülü bir dünya savaşı mı yaşıyoruz acaba? Bu örtülü savaşın şalıdır terör örgütleri. Bir adım daha atalım isterseniz; hem AB ülkeleri, hem de ABD ve Rusya aslında birbirleriyle savaşıyorlar. Ancak bu savaşlarını terör örgütleri üzerinden yapıyorlar. Bunların dışında kalan ülkeler de arada eziliyorlar.

         Türkiye belki sıkıntılı ve çalkantılı günler ve aylar geçirecek ama 2020’den sonra otuz yılda da dünyanın küresel güçlerinden biri olacaktır. Bu konuyla ilgili çokça done mevcuttur.

         Milli şairimiz Akif haklı; “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
28 ŞUBAT BİN YIL SÜRMEDİ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

28 ŞUBAT BİN YIL SÜRMEDİ

28 ŞUBAT BİN YIL SÜRMEDİ

         1995 Seçimlerinden sonra TBMM’de (RP) Refah Partisi oyların %21,4’ünü alarak birinci parti oldu. 1995  seçimi sonunda 9. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL, üç hükümet denemesinden sonra ancak Necmeddin Erbakan’ı hükümeti kurmakla görevlendirdi. Necmettin ERBAKAN da RP-DYP koalisyonunu “dönüşümlü başbakanlık” formülü ile kurdu. Koalisyona Muhsin Yazıcıoğlu liderliğindeki BBP de dışarıdan destek verdi.

         Koalisyon devam ederken 28 Şubat 1997 tarihli milli güvenlik kurulu toplantısı tam dokuz saat sürdü. 28 Haziran 1996’da kurulan Erbakan Hükümeti 18 Haziran 1997’de darbeyle devrildi.

         “Militan demokrat hukukçuların” “darbe şakşakçısı medyatörlerin” ve “aydınımsı çevrelerin” çıkarları için ülkeyi yangın yerine çevirmekten çekinmeyen siyaset esnafı ve iş adamlarının gayreti inkâr olunamaz. 28 Şubatın bir “darbe” olmadığını söyleyen yok gibi.

         Bir kısım yazarlar “28 Şubat uluslararası bir projenin uzantısıdır” diyorlar.         Aslında stratejik bir coğrafya, ülkeye önemli avantajlar sağlarken  ciddi düşmanlıkları da beraberinde getirir. Türkiye coğrafi olarak böyle bir öneme haizdir.

         Genel yapı itibari ile ABD ve AB Türkiye üzerinde güç ve hakimiyet mücadelesi vermektedirler. Rusya, bu bölgede olabilecek her şeyle yakından ilgilidir.

         Yeni Dünya düzeninin Türkiye’deki asıl sorunu RP değil, “İslami siyasetin aşırılaşma ihtimali” idi. Yani halkın, İslami bir yaşam felsefini tercih etmesi asıl sorundu.

         1950’lerden başlayan 1983 yılından itibaren de hız kazanan “Anadolu insanının” birilerinin tekeline aldığı “iktidara” ve “servete” talip olması bir korku yaratmıştır.

         “İslami sermaye” diye adlandırılan ve sanki bunların dışında kalanlar “gayr-ı islami sermaye” imişcesine bir fişlenme hareketi  ile kebapçılar ve çikletçiler dahi fişlendi.

         O dönemin önemli isimleri olan zevat sonradan ya mahkemelik ya da hapis oldular. Ancak İslami ya da yeşil sermaye diye adlandırılan müteşebbislerden hapse atılan olmadı. 28 Şubata şöyle veya böyle destek veren Cavit Çağlar, Kokmaz Yiğit, Hayyam Garipoğlu, Murat Demirel (Süleyman Demirel’in yeğeni), Dinç Bilgin gibi isimler mahkemelerde ve hapishanelerde gün saydılar.

         28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısının 18 maddelik kararı günlerce gündemi meşgul etti. Sonunda Necmettin Erbakan başbakanlığı DYP genel başkanı Tansu Çiller’e devretmek üzere istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunarken, Tansu Çiller başbakanlığında kurulacak hükümet içinde milletvekillerinden imzalı olarak alınmış 283 beyanı da birlikte sundu.

         Ancak bu çoğunluğa rağmen Cumhurbaşkanı yeni hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermeyerek 28 Şubat sürecinin işlemesine zemin hazırladı.

         Özellikle ortaya çıkarılan “andıç” belgesiyle büyük gürültü koptu, “durumdan vazife çıkaranların arkasına sığınıp, laiklik için mücadele ettikleri havasını basanlar, “durumdan hırsızlık” çıkarttılar.

         Bir sürü içi boşaltılmış banka davası… Bu bankaların yönetim kurullarında görev almış emekli generaller… ve müthiş bir ekonomik iflas…”

         Süleyman Demirel, İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Güven Erkaya, Teoman Koman, Ahmet Çörekçi, Hikmet Köksal, Erol Özkasnak, Osman Özbek, Yekta Güngör Özden, Vural Savaş emekli oldular. Dinç Bilgin, Cavit Çağlar, Murat Demirel, Korkmaz Yiğit hapiste yattı.

         Çocukların 15 yaşından önce Kuran kurslarına gitmesi kanunla yasaklandı.

         Başörtülü kız öğrenciler hiçbir okula alınmadı. “Beş yılda 40 yıl geriledik.”  

         Notlarla 28 Şubat’a bakalım.

         Görünen nedeni: İrtica

         Görünmeyen nedeni: Türkiye’nin rotasının değiştirilmek istenmesi.

         Gizli nedeni: Ankara egemenlerinin, jakoben elitlerin kontrolü kaybetme korkuları.

         Gerçek nedeni: Para musluklarının istendiği gibi kullanılamaması.

         Araçlar: Hizbullah, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz, Akredite gazeteciler, akredite olmayan gazeteciler, yeşil sermaye, 10. Yıl Marşı, yemeklerde içki vurgusu, S.Demirel’in senfoni orkestrası konserinde söyledikleri, askeri birliklerde gece ışıklarının açık tutulması, İmam Hatip okulları, Kur’an kursları, laiklik, takiyye, türban, kamu alanı, BÇG raporları, AB vs. Yıkımda görev alan beşli çete:

            Fuat Miras (TOBB),  Refik Baydur (TİSK), Rıdvan Budak (DİSK),  Derviş Günday (TESK), Bayram Meral (TÜRK-İŞ)

         Nemalananlar: Onlar şimdi mağluplar.

         Ve mağdurları: Onlar şimdi Türkiye’yi kalkındırmakla meşguller

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SURİYE VE TÜREVLERİNE DAİR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SURİYE VE TÜREVLERİNE DAİR

SURİYE VE TÜREVLERİNE DAİR

         İhtiyatlı bir üslupla Suriye konusunu yazmaya çalışacağım inşaallah.

         Suriye denilince aklımıza hemen Türkiye, İran, Rusya, ABD, İsrail ve AB’nin bazı ülkeleri gelir. 

         Suriye denilince Kürt sorunu, PYD, PKK, IŞİD, mezhep ve etnik yapı gelir.

         Suriye denilince ana problem olarak terör ve göç gelir.

         Şimdi bunlarla ilgili bizi ilgilendiren kısımlarını yazmaya başlayabiliriz.

         1-Önce IŞİD konusu. IŞİD, esas itibariyle bir İran projesidir. Çünkü Suriye ve Esad, İran için vazgeçilmez olgulardır. İran Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) tehlike olarak görünce; Suriye kanalıyla Irak hapishanesindeki “El Kaide” tipi militanların serbest bırakılmasını sağladı. Sonra onları “Deyr-Ez Zor”da örgütledi. Adına da IŞİD denildi. IŞİD; ÖSO’nun elinde bulunan bölgeleri Suriye ordusunun desteği ile onlardan aldı. Son olarak da Musul vilayetini IŞİD aldı ve dev bir ordunun silahlarına el koydu. İşte dünya bu son olaya bağırmaya başladı. Ancak İran’ın istediği olmuştu; bölge karmakarışık bir hale gelmişti. Bu arada Türkiye’nin Fırat’ın batısına geçmek isteyen PYD’ye operasyon düzenlemesi “Kürt kuşağı” projesini bozduğu için hem Suriye’nin hem de İran’ın oyununu sarstı. Keza ABD ve İsrail de bu operasyondan rahatsız oldular. PYD, PKK’nın Suriye’deki yapılanmasıdır.

         2- Esad yönetimi IŞİD’e rağmen elinde tuttuğu %14’lük “butik devleti” korumakta zorlanınca, İran bu defa geçen Temmuz-Ağustos ayında Moskova’da birlikte hazırladıkları plan gereğince Rusya’yı oyunun içine itti. Bu oyun Rusya’nın tekrar dünyada başat devletlerden biri olması için “kapalı bölge oluşturmak düşüncesiyle” iyi bir fırsattı ve o da iştahla bu oyuna dahil oldu. Rusya’nın oyuna girmesi ABD’nin planını bozmadı ama değişikliklere yol açtı. Şimdi Halep’e yapılacak bir saldırının ardından “Halep’ten Türkiye’ye” göç başlarsa Türkiye için sıkıntı oluşturacaktır. Rusya bu işi yapmak için de PYD’yi kullanmak istemektedir. Türkiye’nin Rusya’ya itirazı ve uyarısı da en fazla bu noktada olmaktadır. Zaten Ruslar şu anda Tartus, Hama, Humus ve Lazkiye’ye geniş çaplı yerleşmek için kendileri için konutlar meydana getirmektedirler.

         3- Türkiye, sayılan bu devletler tarafından sıkıştırılmakta ve takibe alınmaktadır. Ancak Türkiye bu noktada akıllı ve cesur davranarak şu hedefleri gerçekleştirmeye çalışmaktadır:

         – Olabildiği ölçüde Suriye’nin eski dokusunun korunması,

         – IŞİD’in sınırlarımızda yok edilmesini ihmal etmeden mücadeleyi devam ettirmek,

         – PYD-PKK’nın tehdit oluşturmasına izin vermemek,

         – Göçmen akınını durdurmak için, sınırda güvenli bölge teşkil etmekde dâhil uygun koşulları oluşturmak.

         4- Türkiye bunları yaparken yukarıda sayılan diğer aktörler de Türkiye’nin önüne çokça problemler çıkarmaktadırlar. Terör bunlardan biridir. Malum, savaşların özelleştirilmiş şekline terör deniyor. Terörün ve teröristin bir amacı ve hedefi yoktur, onun hedefi kendisine sağlanan imkânlara göre verilen görevi yapmaktır. Terörist için insanın herhangi bir eşyadan farkı yoktur, çünkü teröristler vahyi inançlardan arındırılmış, kapitalizm ve komünizm ölçülerine göre şekillendirilmişlerdir.

         5- Sykes-Picot antlaşması devam etmektedir. Şayet Türkiye Çanakkale Savaşını kazanmamış olsaydı bugün yeryüzünde Türkiye diye bir devlet olmayabilirdi. Çanakkale savaşı bu gizli anlaşmayı boşa çıkaran fevkalede bir destanın adıdır. Birinci Dünya Savaşından sonra Batı’nın içimizdeki unsurları eliyle diz çöktürdükleri bu ülke yeniden ayağa kalkmıştır. Özellikle 21.yüzyılla birlikte Türkiye’nin şahsında artık görünür olan İslam dünyasını tekrar karanlığa, görünmezliğe hapsetmek istemektedirler. 2000 yılı öncesinde birtakım finans ve darbelerle bu işi başarabiliyorlardı ancak artık bu ülke olumsuzluklara karşı mukavemet kazandı ve “emperyal” bir güç olmak için çok imkânının ve gücünün farkına vardı.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SIRA MEDYA VE FİNANSTA MI?
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SIRA MEDYA VE FİNANSTA MI?

SIRA MEDYA VE FİNANSTA MI?

         Ortalık toz duman. Ne çare ki korkunun ecele faydası yok. 28 Şubat darbesinin ekonomik soygun ayağı henüz yeni ortaya dökülecek gibi. Gerçi konu ile ilgili mahkemenin 80. oturumu yapılıyor ama işin ekonomik yönüne yeni gelindi. Yani o dönemde kimler banka sahibi oldu, kimler gazete patronu oldu, kimler devletin hangi iktisadi kuruluşunu hangi yolla aldı, kimler ne kadar paraya kavuştu, sonradan bu insanlar hangi kalkışmaları tekrar tekrar tetiklediler gibi soruların mahkemede görülmesi galiba yeni başlıyor.

         Darbeler askeri bir cunta tarafından gerçekleştirilmiştir ama bu işin siyaset, medya, ekonomik, STK ve holding destekleyicileri kimlerdir gibi soruların cevaplarını almaya sıra yeni gelmiştir. Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz bunun için mahkemeye çağrılıyor ve Aydın Doğan ve diğer holding patronlarının hırçınlığı biraz da bundan.

         28 Şubat darbesinin ülkeye verdiği parasal zararın en küçük rakamı 143 milyar dolar, en yükseği 381 milyar dolar olarak ifade ediliyor.

         Bu yeni sayfanın açılmasına esas olan bir kasetten bahsediyor Faruk Aslan. Diyor ki; “Farz edin ki bu bir fareli köyü basan Donkişot’un hikâyesi: Kasetin çekildiği mekan, Gezi Parkı olaylarına maddi ve manevi destek veren İstanbul baronlarının, koç baronunun yönetim kurulu odası. Kimin çektiğini bilemiyorum ama üç dünya lideri bankanın temsilcisi masada baronla pazarlık yapıyor. Gazi Erçel, baronun sağ yanında, sol yanında kartel medyasının Türkiye medya imparatoru oturuyor. (Kızları New York’ta okurken babalarını böyle tarif edermiş). Deutchebank, Bank of America ve City Bank yetkilileri, Türkiye’den bir gecede beş milyar dolar çekeceklerini ve ülkenin devalüasyona gideceğini, Türk parasının ve ekonomisinin çökeceğini anlatıyor. Erçel ve imparatorun elinde birer liste var; listede 38 adet İstanbul baronun adı, bankaları ve aynı gece Merkez bankasından çekecekleri meblağ gözüküyor. En büyük vurgunu en büyük yapacak, holdingin büyüklüğüne göre hortumun miktarını baron efendi belirlemiş. Pazarlık kızışıyor, son kararı medya imparatoru ile Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün bir araya gelerek bir arada netleştirmesi kararlaştırılıyor. Kasedi çeken sanırım Sarı Levent’in ekibi…

         Sonra ne olduğunu biliyorsunuzdur umarım. Bu 38 İstanbul baronu aynı gece Merkez Bankası’ndan beş milyar dolar çekti. Üç yabancı banka da aynı miktarda parasını uçurdu ve 10 milyar dolarlık gedik nedeniyle ülke ekonomisi battı.  Bu yıkımdan sonra siyasete olan güvenin tamamen çökmesi ve AK Parti’nin tek başına iktidara yürümesi kaderin bir lütfu. Allah, kara hesaplar yapanların tuzağını hep başına çalmıştır. Bugün 10 milyar doları transfer etmekle ülke ekonomisi batırılamaz konuma geldi, 1 trilyon dolarlık ekonomiyi artık ne İstanbul baronları ne de global sermaye manipüle edebiliyor. Rahatsızlığın ana nedeni de bu olsa gerek!”

         Oynanan oyunlara dikkat etmek gerekiyor. Satır aralarını kaçırınca işin esprisi kaybolabiliyor. Mesela Şirin Payzın isimli TV programcısı yalnız program mı sunuyor yoksa HDP’nin sözcülüğünü de mi yapıyor? Benimki yalnızca bir merak. Türkiye’de seküler ve liberal kesimlerin hayat tarzları hakikaten tehdit altında mı? Çünkü bu kitlenin bir kısım insanları gizli ajandalardan bahsediyor. Bu kitlenin hesabı paraları çoğaltmak ve hükmetmek mi? Şimdi ikisini de kaybetmekle karşı karşıyalar. Ancak hayat tarzlarına karışan yok. Demek ki maksatları yaptıklarının ortaya/mahkemeye faş edilmemesi. Ama çaresi yok, hesap verecekler.

          “ Erdoğan’ın bir süre önce gizli kalmış parasal manipülasyonların tek tek ortaya çıkarılacağını söylemesi ve olası TBMM hortum komisyonu tehdidi, faiz lobisi ve yurt dışı işbirlikçilerini harekete geçirdi. Baronları korkutan kasetin kopyasının en az dört yerde bulunduğundan da haberdarım. Kasedin Başbakan Erdoğan’ın eline geçtiğini bir dostum söylemişti. 2001 yılında yurt dışına çıkarılan bir kopyası New York’ta bir posta kutusunda uzun süre kaldı. Daha sonra Mardinli bir Ermeni tarafından korumaya alındı. Ancak kasetin bu şahıs tarafından Evangelist neoconlara bizzat teslim edildiğini sanıyorum. Bir kopyası polis istihbaratta olduğu için önemi yok bunun. Bir nüshası halen okyanus ötesinde olabilir.”

          “28 Şubat’da kurtarılmak istenen acaba gerçekten vatan mıydı, yoksa bankalarda paşalarımızın adıyla birlikte battığı ortaya çıkan özel şirketlerin çıkarları mı? Dile kolay 21 banka battı, ülkemin milyar dolarları… Tüyü bitmemiş yetimin hakkını savcılar eğer soruşturmuyorsa, neyi soruşturacaklar?” Bu insanların hakkı 15 ağaç etmiyor mu?

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKİYE HAK ETTİĞİ YERİ ALMALIDIR

TÜRKİYE HAK ETTİĞİ YERİ ALMALIDIR

        Türkiye geçmişte dünya siyasetine yön vermiş olan tarihini, özellikle son yıllardaki yetişen nesillerce tekrar hatırlamaya başladığı için dış kaynaklı da olan iç siyasetteki bütün kavga, gürültü, hay-huylara rağmen tekrar başını kaldırarak hem küresel konumumuzu hem  de iç yapımızı yeniden gözden geçiriyor. Yalnız içerdeki kavgalara bakarak etrafımızdaki olayları görmemezlikten gelmemeliyiz. Dünyadaki siyasi ve iktisadi olaylara bakarak kırılmaları ve gelişmeleri iyi değerlendirmek gerekir kanaatimce. Çok boyutlu, sabitleri daha az olan yeni uluslar arası ortamın Türkiye ile olan bağlantılarını iyi değerlendiremezsek hak ettiğimiz yeri alamayız. Sonuçta da bir kısmımız hamaset, bir kısmımız etnik kayırmacılık, bir kısmımız mezhepçilik yapmaya devam ederiz. Toplumda düşünce üzerine nutuk atanlar lütfen önce kendileri düşünmeyi denemelidirler.

        Yaklaşık yüz elli-iki yüz yıldır İslam dünyası kendi dışından empoze edilen bir hayatı yaşamaya ve yaşayışın dili ile tartışmaya zorlanıyor. Bunlar arasında toplumu en çok meşgul eden konulardan biri de “siyaset” ve “iktisattır”.

         Batıda egemen olan siyasal düzen ya da teorilerin İslam dünyasında kendine yer bulma çabaları sonucu, İslam geleneğinde yerleşik bazı düşünce ve anlayışları eleştirilere uğratmıştır.

         İslam dünyasının kendine özgü koşullarında, “İslam eksenli fikri ve teorik” faaliyetlerde bulunmaya çalışan düşünce ve siyaset adamları, “Batı eksenli fikri ve teorik” faaliyetlerde bulunan (modernizme evet diyen) aydınlar ve siyasetçiler aynı topluma hitap ediyorlar. Toplumun her katmanı da bu toplumda yaşayan, ama düşünce referansları ayrı olan bu insanları bazen şaşkınlıkla, bazen hayranlıkla okuyor ve dinliyor. Aynı konuda, aynı anda iki zıt düşünceyi hayretle takip ediyor.

         Bunlardan bir grup için siyaset ve devletin taşınması gereken yerin adil siyaset, adil temsiliyet ve hayırlı idare olmasına karşılık, diğer grup için ise siyasetin ve devletin taşınması gereken yerin Batı normları ve hâkim güçlerden referans almış bir idare olmasıdır.

         Bir grup, emaneti ehline vermeyi esas alırken, diğer grup emaneti kendi adamına vermeyi temel mesele olarak anlamıştır.

         Bir grup vicdanının sesini dinleyip, ilahi emirlerin dinlenmesine göndermeler yaparken, diğer bir grup, daha çok ve mutlaka modernizmin referans alınmasını öne çıkarmıştır.       

        İnsanın yaratılış ve dünyaya gönderilişindeki temel espri kulluktur. Ancak insanın görevlerinden biri de dünyayı güzelleştirmek ve geliştirmektir. Hedef, insanın mutluluğu üzerinden toplumsal huzur ve refah olarak seçilirse dünyayı güzelleştirmek ve geliştirmek esas olur. Ne var ki hedef toplumun bir kısmının mutluluğu için bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler anlayışının hakimiyeti olursa resmin büyük bölümü mutsuz olmakla kalmaz, huzurun hakim olmadığı cinnet halindeki bir toplumun üyeleri olurlar.

         Elbette farkındadır bu toplum; dünya siyaseti ve ekonomisi yeni yeni şekiller almaktadır. Bu değişiklik 1989 yılında Rusya’nın sistem değişikliğine gitmesi ile kısmen de çökmesi sonucu artık yeni bir hal almıştır. Avrupa artık eski gücünde değildir. Dünya sistemi yiğit politikacılar tarafından artık alenen eleştiriliyor. Türkiye, Brezilya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin etki gücü daha artacaktır. Müslüman bir ülke olduğu için devamlı çelme takılan Türkiye, oyun dışına itilmeye çalışılıyor. Bu uluslararası çelmelere içerden de yardımcı olmaya çalışan kişi ve kuruluşların sözlerine değil, lütfen yaptıkları ile yapmak istediklerine dikkat edelim.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
POZİTİVİZM BİR DİNDİR
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

POZİTİVİZM BİR DİNDİR

POZİTİVİZM BİR DİNDİR

         19. Asır pozitivizm için uygun gelişme şartlarını ortaya çıkarmıştır. Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte (1798-1857) olup, ispatlamaya dayanan bir ekoldür. Zaten eski ismi “İspatiye” olarak bilinir. İlmin kuruluşundaki esas dinamik zihne değil, deneye dayanır. Deneyle ölçülemeyen hiçbir şeyi kabul etmezler. Üç hal kanunu ile; “teolojik, metafizik ve pozitif hal”, zihnin aşamalarıdır der. Halbuki din, felsefe ve ilim birbirlerinin yerine ikame edilemezler. Hatta Meyerson, Comte’nin ilim anlayışının hayali olduğunu söylemiş, bu tasnifin ilme uygun düşmediğini savunmuştur. Comte’a göre atom, molekül, esir, nötron ve proton gibi kavramlar elle tutulamadığı için muteber değildir. O bu tutumuyla Türkiye elitleri tarafından ne hikmetse taşlanmamıştır. Comte daha sonradan yazdığı kitapla “İnsanlık dini”nin kuruculuğunu yapmıştır. Türkiye’de de Emile Durkheim sosyolojisi olarak okutulmuştur. Bizdeki tilmizleri; Beşir Fuad, Ahmet Rıza ve Ziya Gökalp’tir. Okullara “pozitivizmin amentüsü” İslam’ın amentüsüne bir alternatif olarak resmi kanallarla sokulmuştur. Kabe yerine anıtkabir önerilmiş, ezan konusunda peygambere reddiyeler yazılmıştır. Pozitivizm yirminci yüzyılın yarısından sonra itibardan düşmeye başlamış bir ekoldür. Pozitivizm; gerçek bilginin ancak duyu organları aracılığı ile elde edilebileceğini kabul ederek vahyi, ilhamı ve mantıksal çıkarım yoluyla elde edilen bilgileri gerçek ve sağlam bilgi alanı dışına itmek istemiştir.

         Feminizm adına kadın aileden kopartılarak nikahlı yaşamın dışında “birlikte olma” anlayışı ile din dışı bir hayat yoluna itilerek kutsallardan uzaklaştırılmış, çocuk yapmaktan soğutulmuş, adeta anlık yaşayan biri olmuştur. Feminist olduğunu söyleyen bir kadın yazara, aile hayatını sorduğumda, rahatlıkla evli bir erkeğin tuttuğu ikinci bir evde karşı olduğunu söylediği çok eşliliği bizzat yaşadığını çok yakın bir tarihte anlatmıştı. Sadece dünyalık için bütün aşkın değerleri yok sayan bir anlayış.     

         Tanzimat’tan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen sürede ve Cumhuriyet döneminde pozitivizm gerek edebiyatta gerek düşünce hayatında en önemli amillerden biri olmuş, düşünce hayatımız ve edebiyatımız Cumhuriyet döneminde baskın olarak pozitivist özellikler göstermiştir. Cumhuriyet sonrası yazarları arasında “İslam dışı” düşünceye katılmamış hikâyeci, romancı ve makale yazarı bulmak zorlaşmıştır. Bu akım 1970’li yıllardan sonra etkisini azaltmakla birlikte hala devam etmektedir. Günümüzde ise postmodernizmin etkisiyle pozitivizm köküne dayanan modernist süreç etkisini bir hayli kaybetmiş, deney / gözlem yoluyla elde edilmiş tek ve değişmez kabul edilen bilgilerin yanına sezgiler ile İslam dinini esas alan doğrular gelmiştir.

         Bütün uğraşlara rağmen sayılan bu ekoller eski üstünlüklerini kaybetmiş, 21. yüzyılla birlikte din tekrar geri gelmeye başlamıştır. Ancak bir kadın yazar ve entelektüelimizin tabiri ile bu ekollerden şöyle ya da böyle etkilenmeyen az insan kalmıştır. (… varsa beri gelsin. A.Alatlı) Her şeye rağmen Müslümanların düşünce ve siyaset sahnesinde tekrar yer alarak, aktif tefekkür dönemlerine başlamaları sonucu, 21. yüzyılda din(ler) tekrar görünür olmuşlardır.

         Görünen o ki, Batı, oldum olası çeşitli isimler ve çeşitli ekoller adı altında dini, hayatın dışına taşımaya gayret etmiştir. Hatta dini, hayatın dışına taşımaya güç yetiremediği zamanlarda da dinin aslını değiştirerek din adına dinsizlik yapmaya özel bir gayret göstermiştir. Ancak ismini günümüze kadar taşıyabilen birtakım düşünce adamlarını da sinesinden çıkarmayı başarmıştır. Daha ileri giderek; özellikle 18.-20. asırlarda meydana gelen icat ve buluşların kahir ekseriyeti Batı’ya aittir dersek mübalağa olmaz umarım. Batı; Hıristiyanlığın değil ama kilisenin baskısından kurtulmak için çok çalıştı. Zannederim başka da bir yol kalmadığı için dinin dışına çıktı çoğunlukla. Yani bir din- ilim çatışmasından bahsedilecekse bu Batı dünyası için geçerli olup, ilgili bölümde anlatıldığı gibi İslam-ilim çatışmasından bahsedilemez. Tabi bu arada iki medeniyet içinde de sırf ilim maksadıyla çalışan ilmin her dalında da ilim adamlarının olduğu gerçeği bir vakıadır.

         Son dört asır içinde hem Doğu’da, hem de Batı’da özgürlük adına insanlar farkında olarak veya olmayarak modern bir köleleşme yoluna sokulmuşlardır. Özellikle kapitalizmin gemi azıya aldığı zamanlarda insanlar adeta hazlarının ve arzularının kölesi haline getirilmişlerdir. Bu algı günümüzde insanları hız, haz ve uyarılmış istemlerinin kontrolüne amade kılmıştır. Uyarılmış istekler, tüketim hazcılığı ve insanların doymak bilmeyen şehvet ve arzuları onları “modern köleleşme” süreci içerisine sokarak, insanları mutsuz etmekle kalmayıp, normal dışı davranışlara zorlamaktadır.

          Batı tipi sanayileşme yoluyla kalkınma ve ilerlemenin tek çıkış yolu olduğu konusunda artık kuşkular iyice artmıştır. Bu toplumlarda insanın yalnızlığı artık ortak konulardadır. İnsan bunalmakta, toplum çözülmektedir. Yalnız paraya ve kara dayanan düşünce biçimi maalesef doğu toplumlarını da, İslam toplumlarını da sıkıca sarmalamıştır.

         Doğu dünyasında Müslüman bilim adamları geçmiş miraslarını tekrar hayata döndürmeye çalışmaktadırlar. Bu alanda Türkiye, Pakistan, Mısır ve başka ülkelerin son yıllarda aldıkları bilimsel ve ekonomik ilerleme dikkat çekici boyutlardadır. Dünyanın her yanındaki bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri hazmetmiş Müslüman bilim adamları ülkeleri için çok şeyler yapmaya çalışmaktadırlar. Siyasi mekanizmalar da bu insanların önünü açarak onlara yeni imkânlar sunmaktadır. Günümüz Doğu toplumlarında yeterince hayata geçirilemeyen en büyük eksiklik “İslami Anlayış” ile “İslami Pratiklerdir.” Bunlar da akıl ve iradenin alanına girmektedir. Günümüzde halkı Müslüman olan ülkelerde ciddi olumlu hareketler vardır ve bu ülkelerin gelecekleri için ümit vaat etmektedirler.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
TÜRKİYE AB’DEN AVANTAJLI
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKİYE AB’DEN AVANTAJLI

TÜRKİYE AB’DEN AVANTAJLI

         Türkiye ile tüm AB arasında önemli bir güç gösterisine şahit olmaktayız. Bu kavgada elbette AB’nin bazı avantajları var ama Türkiye’nin avantajlarının AB’den fazla olduğunu söylemek hiç de abartı değildir.

         Türkiye, AB’nin demografik yapısının en yumuşak karnı olduğunu çok iyi görmektedir. Cumhurbaşkanı, AB’yi en korkutan şeyin göçmen şoku olduğunu çok iyi görerek ses tonunu yüksek tutmakta herhangi bir mahzur görmemektedir.

         Bu gün itibari ile Suriye ve Irak’tan gelen mülteci sayısı 3 milyonu aşıyor. Mültecilere harcanan para da 30 milyar doları buluyor. Bu mültecilerin çoğunluğu da Avrupa’yı ulaşılması gereken dünya cenneti olarak düşünüyor. Avrupa’ya geçebilmenin en rahat yolun da Türkiye’den geçtiği düşüncesini hep akıllarında tutuyorlar. Bu durum da Türkiye’nin Avrupa’ya karşı kullanabileceği en önemli “insan tusinamisi”dir. Bu olasılık AB’yi korkutan en büyük ihtimaldir.

         AB, Türkiye için 65 yıllık bir kızıl elma olarak varlığını devam ettirdi. Ancak gerek AB’nin son tutumu, gerekse Türkiye’nin kalkınmada aldığı müspet yol eski cazibeyi biraz azalttı. Özellikle AB’nin ödemesi gereken paraları ödememesi ve üyelik dosyasındaki yavaş ilerleme, AB hedefini oldukça zayıflatıyor.

         Bu sığınmacı durumu ve AB’ye yürümelerinin serbest bırakılması korkusu Türkiye’nin elini güçlendirirken, AB’yi de havuç-sopa karşısındaki tavşan durumuna düşürüyor.

         Müslüman nüfusun AB’de devamlı arttığı ve bazı Müslümanların AB’de siyasi partilerde önemli noktalara gelmeleri de oldukça avantajlı bir pozisyondur. Hatta İsrail raporlarında bu siyasi yükselişlere dikkat çekiliyor. Dahası araştırmalarda üçüncü ve dördüncü kuşağın önemli bir bölümünün “babalarından ziyade dindar oldukları” yönündedir. Cumhurbaşkanının Avrupa’da yaşayan Türklere beş çocuk doğurmaları, onları iyi okullarda okutarak en iyi semtlerde oturmaya teşvik etmesi de AB’yi korkutuyor.

         Yapılan demografik tahminler Türkiye’nin nüfusunun önümüzdeki 30 yıl içerisinde 100 milyonu aşacağını gösteriyor. Buna karşılık da AB’nin nüfusu hızla yaşlanıyor. Bu müspet gelişme durumu kalkınma hareketleri için de geçerlidir. Bu konuda iş adamı Hüsnü Yeğin anlatıyor:

         “Özal’la tüm dünyayı dolaştık. Çin’e de birlikte gitmiştik. 1986’da Moskova’ya bir kez daha geldik. Burada International Hotel’de üç iş adamı ile bir odada kaldığımızı hatırlıyorum. Aşağıda sadece tavuk kızartan bir yer vardı ve yiyeceği de uzun kuyruklar halinde oradan alıyorduk. Tüm bunları gördükten sonra Rusya’nın ve Türkiye’nin bugünkü hali inanılmaz. Avrupa’ya gittiğinizde 30 yıl önce nasılsa şimdi de pek fazla bir değişiklik göremezsiniz.”

         Durum artık çok değişti. Hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan ve Bakanlar artık ayaklarına basıldığını hissettikleri anda AB’yi tenkit etmekte ve hatta tehdit ermekte sakınca görmüyorlar.

         Görünen o ki; yönetim kademeleri donanımlı ve şartları iyi değerlendirdikleri zaman, bütün kırılganlığına rağmen kalkınan Türkiye elindeki imkânlarla AB ile daha rahat pazarlık yapabilmekte, insanlarına da güven kazandırmaktadır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 17
  • 18
  • 19
  • 20
  • 21
  • 22
  • 23

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 39
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10295

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.