• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
PARA, İLİM VE SİYASET
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

PARA, İLİM VE SİYASET

PARA, İLİM VE SİYASET

         Bir ülke ekonomisinin başarısını değerlendirirken üretim ve gelirinin yanında insanların refahını, yaşam kalitesini, gelirin adil dağılımını, sağlığı, eğitimi ve değişen çevre koşullarını da dikkate almak gerekir. Yoksa “kişi başına gelir” yalnız başına ortaya konursa toplumsal refah göz ardı edilmiş olur. Mesela gelir artışı adil olmayan bir şekilde bölünüyorsa ya da insanların sağlığı bozuluyorsa, fikir beyan etmede sıkıntılar varsa orada kişi başına gelir artsa da toplumsal refahın azalabileceğini kabul etmek gerekir.

         Bundan dolayı da “iktisadi gelişme” çok boyutlu bir süreç olarak kabul edilir. İktisadi gelişme ele alınırken; sağlık, eğitim, çevre, istihdam, yaşam koşulları, siyasi katılım, özgür yaşama, can ve mal emniyeti, yeteneklerini kullanabilme özgürlüğü, düşünce ve inanç hürriyeti gibi boyutlar da dikkate alınır.

         Sanayi devrimini tetikleyen buharlı makinenin icadından, 18.yüzyılın ikinci yarısından sonra özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da verimlilik arttı ve dünyanın diğer ülkelerini de etkisi altına aldı.

         Türkiye’de teknolojik enstrümanlar ancak 1930 yılından itibaren kullanılmaya başladı. Örneklendirirsek, tekstil ve Sümerbank ile madencilik ve Etibank hemen kendisini öne çıkarır. Kaldı ki 1930’lu yıllarda hayati önemi olan üç beyaz ve üç siyah konusu öncelikle ele alınan konulardır: Üç beyaz; şeker, un ve patiska, üç siyah; kömür, demir ve neft. Yani önce altı konunun milli olarak çözümüne gidilmiş; yiyecek, içecek, giyecek ile yakacak, barınak/konut ve enerji. Oldukça önemli çalışmalar.

         İkinci dünya savaşından sonra, özellikle 1950 sonrası tarımda teknolojinin kullanılmaya başlamasıyla, çoğunluğu kırsalda yaşayan ülke insanlarının cebi para, sofraları bol yiyecek gördü.

         1950 sonrasında elektrik üretimi alanında gösterilen başarı; Şeker Fabrikalarını, Çimento fabrikalarını, Et-Balık Kurumlarını, Gübre Sanayisini ve diğerlerini işletmeye açtı. Açılan iş alanlarının cazibesinden dolayı tarım kesimindeki önemli bir nüfus şehirlere göç etti. Tabi şehirleşme alanında yeterli yatırımlar yapılamadığından dolayı da bu yeni şehirliler(!) uzun bir süre konut diye barınaklarda/gecekondularda yaşadı. Ama bir değişimin de ateşleyicisi oldular. Çünkü o günün varoşlarında yaşayanların çocukları, daha sonra ülkenin idaresinde söz sahibi oldular. Çünkü zar-zor da olsa belli bir eğitimden geçtiler.

         1968 yılında yapımına başlanan Keban Barajı enerji boşluğunu uzun bir süre doldurmuş gibiydi. 1970’li yıllardan itibaren kullanılmaya başlanan manevi kalkınma söylemi bir kendine dönüş hareketi gibiydi.

         Bu gelişmelere ister çıkar çatışması denilsin ister kültürün değişmesi denilsin, neticede ülke belli bir ivmeyi yakalamıştı. Ondan sonra gelenlere düşen bu ivmeyi daha hızlandırmak ve toplumsal refahı artırmak anlamında daha yerli ve milli olmaktı. Bütün bu safhada temel dinamik devlet olmuştu.

         Devletçiliğin Türkiye iktisadi hayatındaki yerinin zayıflaması 1983 yılında başlar diyebiliriz. İhracata dayalı büyüme modeli (neoliberalizm) ile ülkemizin Anadolu insanları üretimle tanıştı. Dünyayla tanıştı, varlıklı hale geldi ve yerli üretim işletmelerinin sayısı arttı. İnsanlara iş alanları açıldı. Özel sektör giderek güçlendi. 

          Anadolu insanı artık para, ilim ve siyaset konularında ben de varım demeye başladı. Tabi siyasi ve iktisadi gücün de adil dağılımı gerekir. Eğer siyasi ve iktisadi güç belli bir gurupta kümelenme yaparsa toplumsal refah bozulabilir.

         Hangi alan olursa olsun, şaşmaz ölçü “adalet” olmalıdır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İZZETPAŞA VAKFI VE ÖZEL ÜNİVERSİTE
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İZZETPAŞA VAKFI VE ÖZEL ÜNİVERSİTE

İZZETPAŞA VAKFI VE ÖZEL ÜNİVERSİTE

         Daha önce yazdığım birkaç yazıda şehrimize yapılması gerekli olan hizmetleri sıralamıştım ve büyük de takdir toplamıştı. Bu listenin ilk sırasında da özel bir üniversite vardı. Şimdi bu yazıda bu muhayyel üniversitenin nasıl gerçekleştirilebileceğini kendi penceremden anlatmak istiyorum.
         Bilindiği üzere özel bir firmaya ilimizde devasa bir “Şehir Hastanesi” kurduruldu ve devlete ait bütün hastaneler bu hastanenin bünyesine alınarak yeni binaya taşındılar. Eski hastane binaları da bütün alet ve edevatlarıyla kapılarına kilit vurularak terk edildi. İyi mi oldu kötü mü mü oldu bu ayrı bir konu. Benim anlatmak istediğim konu; terk edilen bu binalar ve içindeki cihaz ve mefruşatlar, uygun kişi ve kuruluşlar eliyle özel bir üniversite kurulmasına yeterli olur düşüncesidir.
         İlimizde iyi işleyen ve güzel de hizmetler yapan önemli bir vakfımız var; “İzzetpaşa Vakfı”. Bu vakfın başında bir profesör öğretim üyesi; Prof. Dr. Necip İlhan var. Vakıf yönetim kurulunda da toplumun tanıdığı ufku açık insanlar var. Önemli de hizmetler yapıyorlar. Şimdi bu vakfımız ilimizde özel bir üniversite kurmak için eski “Eğitim ve Araştırma Hastanesi”nin iki kampusunu bina ve içindeki cihaz, alet ve edevat ve diğer mefruşatları ile birlikte devletten talep ederek biri Tıp Fakültesi olmak üzere üç fakülte ile özel bir üniversite kurabilir. Bu iki kampus ve binaları eski Devlet Hastanesi ile eski SSK hastanesidir. Elbette diğer şartlar yerine getirilerek iş tamamlanır. Böylece hem bu devasa tesisler değerlenir, hem en az 1.000 kişiye iş kapısı açılır. Ayrıca 15.000 öğrenci ile birlikte şehrimize günlük birkaç milyar para girişi olur. Öyle çok uzun boylu bir işten bahsetmiyorum. İlimizde beşeri sermaye az değil. Böyle güzide bir vakıf, bilinen mutemet insanlarla bu işi çok rahatlıkla başarabilir. 
         Böyle bir fırsat ve imkan varken, bu binaların yıkılarak yerlerine konut inşa edilmesini kim arzu edebilir? Eğer şehir kalkınsın diye çırpınan siyasilere bu konu götürülürse gayet hüsn-ü kabul göreceğinden ben şahsen eminim. Böylece hem mevcut şartlar değerlendirilmiş olur hem de ilimiz yeni bir üniversite ile Doğu Anadolu bölgesi’nin eğitim ve sağlık merkezi haline gelebilir. Sayın vakıf başkanı ve yönetimi biraz yorulurlar ama sonunda da büyük mutluluk duyacakları şehrimiz tarihinde şerefle yerlerini alırlar. Üzerinden tam 50 yıl geçti ama Fırat Üniversitesi denilince başta rahmetli Mustafa Temizer olmak üzere o günkü kurucular unutulmadı. Bu insanlara bu şehir hep minnettar kaldı.
         İzzetpaşa Vakfı’nın başkanı Sayın Necip İlhan ve yönetimindeki saygın insanların bu işi başaracaklarına bu toplum inanıyor. Çünkü konuyu açtığım her yerde bu insanlara güven duygusu çok yüksek. 
         Sayın İlhan, bu hayırlı hizmet size de yönetim kurulu üyelerinize de yakışır. Şartlar çok müsait. Biraz yorulmayı göze alarak bu şehre adınızı altın harflerle yazdırmak şansını kaçırmayın.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
ÖMÜR KISA KİMSEYE MİNNET EYLEME
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÖMÜR KISA KİMSEYE MİNNET EYLEME

ÖMÜR KISA KİMSEYE MİNNET EYLEME

           Bazı küçük anekdotlar, bir iki mısra, güzel bir hikaye bize çok şey anlatır. Belki bundandır; Kelile ve Dimne, Mantık’u Tayr asırlardır okunuyor ve gündemdeler. Nasreddin Hoca Timur’dan ve Bayezıd’dan daha kalıcı değil mi? Nasıl unutulur? İşte bunların benzeri türkü haline gelmiş birkaç mısra ve üç tane ibretlik olay.

                                         ***

          “Minnet eylemem”

          “Bir acayip derde düştüm herkes gider kârına / Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına / Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına / Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem”.

                                   ***

         “Kral, dondurucu bir kış mevsiminde gecenin soğuğunda nöbet tutan muhafıza  “Üşümüyor musun?” diye sorar. Muhafız “Ben alışığım Kralım” cevabını verir. Kral, “Olsun sana sıcak elbise getirmelerini emredeceğim” der ve gider. Ancak bir süre sonra içeri girdiğinde emri vermeyi unutur. Ertesi gün duvarın yanında muhafızın soğuktan donmuş cesedini görürler; duvara da bir şeyler karalanmıştır. Şöyle yazmaktadır: “Kralım soğuğa alışkındım; fakat senin sıcak elbise vaadin beni öldürdü.”

         Vaat, ümit doğurur. Vaat gerçekleşmezse ümit kırılır. Ümidi kırılan kişinin artık hayat bağı da kopmuştur.”  “Hayvan yularından, insan sözünden tutulur” demiş atalarımız.

                                        ***

      İnsanları aydınlattıkça mutlu yaşayan dört arkadaş mumdan, ismi ‘Barış’ olan birincisi bir gün, sohbet sırasında, “Kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim” der ve alevi hızla azalır, söner. İkincisi, “Biliyorsunuz benim adım ‘İnanç’, herkes benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor, o yüzden daha fazla yanık kalmama gerek yok” der ve hafif esen rüzgârın etkisiyle söner. Ben Sevgi’yim, diyerek üçüncüsü dile gelir, “Yanık kalmak için gücüm kalmadı, insanlar beni bir kenara bıraktı, önemsizleştim, insanlar kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular” der, hiç zaman yitirmeden söner. Odaya ansızın giren çocuk üç mumun yanmadığını görünce, “Neden yanmıyorsunuz, sizin sonsuza kadar yanmanız gerekirdi” der ve ağlamaya başlar. Çocuğun ağladığını gören dördüncü mum, “Korkma, ben hala yanarken diğer mumları yeniden yakabiliriz; ben ‘Umut’um” der.

                                               ***

         Kur’an’ın en güzel kıssası kabul edilen Yusuf Kıssası’nda Hz. Yakup, oğullarına: ’’Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve kardeşini arayın. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; doğrusu kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” diye seslenir. Umut, imanın temelidir, ‘umut’u terk etmek, bir bakıma inancı terk etmek, imandan çıkmaktır. İmansız bir hayat da anlamsızdır. Her işe umutla başlar, inanç ve imanla devam ederiz. 

                                          ***

         Seyreyle güzel Kudret-i Mevla neler eyler

         Allah’a sığın Adl-i Teala neler eyler.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SİYASİLERİN DİKKATİNE
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASİLERİN DİKKATİNE

SİYASİLERİN DİKKATİNE

         Az gelişmiş ekonomilerde en önemli sorunlardan biri de ekonomiye devletin gittikçe hakim olmasıdır. Bu şu demektir: Yatırımı devlet yapacak- bütçe açık verecek. Devlet bu açığı kapatmak için iç ve dış borçlanmaya gidecek. Borçlanmayı yapabilmek için de yüksek faiz ödeyecek. Bu da beraberinde yüksek enflasyonu getirecek. Bu kısır döngüyü herkes de bilir ama yinede tekrar eder.

         Yüksek faize rağmen özel sektör yatırım yapmaz. Yani biz özel sektöre diyoruz ki; yüksek faize rağmen yatırım yap. Bu mümkün değil.

         Buradan esas konuya geçebiliriz; özel sektör yatırım yapsın ama faiz olmasın. Bunu sırf dini açıdan söylemiyorum, iktisaden de faizsizlik medeniliktir. İnanmayan Keynes’e müracaat edebilir. Dünyanın şiddetle faizsiz ekonomiye ihtiyacı var.

         Bu mümkün mü?

         Az gelişmiş ülkeler neden yeterince kalkınamadılar?

         Üretime dönük yatırım yok.

         Yatırım için beşeri sermaye mi yok?

         Var.

         O halde az gelişmiş ülkelerin genel problemi nedir?

         Yatırım için para yok.

         Peki, para bulunamaz mı?

         Nasıl?

         Risk sermaye şirketi vasıtasıyla.

         Risk sermaye şirketi nerede?

         Bunu hemen iki noktada bulabiliriz: 1-Halk Bankası vasıtasıyla hisse senedi alımı ve satımı yoluyla 2-Kalkınma bankaları vasıtasıyla.

         Önce Halk Bankası. Yapılacak küçük bir kanuni değişikle Halk Bankası kanalıyla hisse senedi alımı ve satımına izin verdiğimiz zaman konunun özü anlaşılacaktır.

         Bir defa Halk Bankası Türkiye’deki küçük sermayeyi ve küçük işletmeleri desteklemek, küçük işletmelere finansman sağlamak amacıyla kurulmuştur. Esas görevi de bu finansmanı kalkınma bankalarına benzer şekillerde sağlamaktır. Yani makine teçhizat alımında “kontrollü finansman” sağlamaktır. Konunun ikinci ayağı da yeni kurulacak şirketleri BORSA’ya kaydettirerek şirketlere kuruluş aşamasında hisse senetlerinin satılması veya satın alınması konusunda harekete geçmek. Tabi bankanın mudileri arasına SGK’larının da mudi olarak dahil edilmesiyle hem sermaye sağlanmış olacak hem de karların %70 veya 80’ini bu kurumlara aktararak bu sandıklara da, yatırımcıya da, ülkeye de rahat nefes aldırmak mümkündür. (Konu ile ilgili yapılmış ve yayımlanmış çalışmalar(ımız) mevcuttur.)

         Bu tip bir risk sermaye şirketi kuruluşu için Halk, Ziraat ve Vakıflar Bankalarının kalkınma bölümleri zaten kurulmuştur. Sadece Risk Sermaye Şirketi şeklinde çalışma yapabilmeleri için düzenleme gerekmektedir. Bu konu da siyasilere düşmektedir. Siyasi olmayan kaç kişi kaldı?

         İkinci kanal Kalkınma Bankaları’dır. Bu kuruluşlar da murabaha sistemini azaltarak Mudaraba, Müşaraka vd yatırım enstrümanlarını kullanmalıdırlar. Kira sertifikaları yatırımlar için ateşlenmeye hazır fırlatma araçlarıdır.

         Esas olan servetin miktarının değil, zihniyetin değişmesidir. Kaldı ki “büyüme fert başına düşen milli gelirin artması olduğu halde kalkınma ve gelişme, iktisadi yapı ile birlikte sosyal ve kültürel yapının da iyileştirilmesidir. Bu Batı literatürüdür. Esas hedef kalkınma ile birlikte toplumsal refahın sağlanması olmalıdır. Bunun da yolu, gelirin tabana yayılması için faizsiz ekonomi ve gelirin adil dağılımıdır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SİYASİ EĞİLİMLER VE DÜŞÜNCE EKOLLERİ
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASİ EĞİLİMLER VE DÜŞÜNCE EKOLLERİ

SİYASİ EĞİLİMLER VE DÜŞÜNCE EKOLLERİ

         Düşünce dünyası herkese yetecek kadar geniştir. Yeter ki yalnız “şu” görüş doğrudur, diğerleri yanlıştır sığlığına kapılmayalım. Çünkü böyle bir davranış ilim dünyasına da düşünce zenginliğine de uymaz.

         Bir ülke hiçbir zaman yanlışta ittifak etmez. “Bu ümmet yanlış üzerinde görüş birliğine varmaz.” Hepimiz reddetme hakkına sahip olduğumuz gibi reddedilme durumuyla da karşılaşabilir.

         Düşünce diyalogları siyasi diyaloglardan önce gelir. Zaten siyasi liderlere diyalog yolunu açacak olan şey, düşünce adamları arası diyalogdur.

         Siyasi güçler aynı zamanda kültür ve düşünce eğilimlerine de tekabül eder. En azından bizim gibi ülkelerde bu böyledir. Çünkü siyaset ve kültür aynı kaynaktan besleniyor.

         Bu düşünceleri ülkemizdeki siyasi-kültürel ve edebi eğilimler açısından tahlile tabi tutabiliriz.

         Öncelikle bizde düşünce farklılaşması belki Tanzimat, belki Islahat fermanı sonrası başlar diyebiliriz. Bu tarihlerden sonra ilk defa “resmi” görüşün dışında da görüş olabileceği tezi kabul görmeye adım atmıştır. Bundan önce bol miktarda “skolastik” yığılmalar var.

         -1860 sonrası Osmanlıcılık ile başlayıp sonra İslamcılık ve Türkçülük diye ayrılan ekol, farklı siyasi konumlanmada öncüdür diyebiliriz. Gerçi İslami Hareket 1400 yıllık bir geleneğe sahiptir ama ülkemizde siyaset sahnesine çıkışı Namık Kemal ve Ali Suavi ile başlar denebilir. Çok partili hayatımız içerisinde en etkili ekoldür.

         -1800’lü yıllarda Batı ile kurduğumuz iletişim sonucunda yaygınlaşan Liberalizm için belirginleşmeyi daha çok Cevdet Paşa başarmıştır. Temel hedefi; anayasal sistem ve parlamenter rejim içerisinde milli devlet anlayışında reel ticaretin özgürleşmesine dayanır. En büyük yükselişini Turgut Özal’la yapmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca en temel argüman liberal ekoldür denebilir.

         -Solculuk tarihi geçmişi fazla olmayan esas itibariyle devletçilik esaslı bir sitemdir. Zaman zaman parlamakla birlikte daha çok toplum katmanlarının resmi zevatı içerisinde kabul görmüştür. Yüz yıllık bir geçmişi vardır. Önemli entelektüellere sahiptir.

         -Milliyetçilik, bir kısım kalem erbabı tarafından teorize edilen ve 1890 sonrasında devlet tarafından korunan bir akımdır. Zaman zaman tabanını genişlettiğine şahit olmaktayız. Daha çok devletçilik üzerinden siyaset yapmaktadır.

         Bu dört eğilim cumhuriyet tarihi boyunca farklı tonlarda olsa da genellikle iç içe yaşayabilmiştir. Bu esasen oldukça önemli bir kazanımdır. Bu eğilimlerin bir kısmı geleneksel, bir kısmı devrimci gibi sıfatlarla anlatılsa da neticede bu toplumun bünyesine göre şekil almış ekollerdir. Bu vatan herkese yetecek kadar geniş ve verimlidir.

         Düşüncenin önüne engeller konulmazsa bu ülkenin entelektüellerinin özgün düşünceler üretebileceğine inanıyorum şahsen. Bir düşünceyi tenkit edeceğimiz zaman dini ve milli kavramları kullanmadan eleştiri yapabilirsek düşünce üretmeye başlamışız demektir.

         Bu ülkenin düşünürleri; kendi üretmedikleri düşünceler üzerinden polemik yapmak, söz ustalığında ne kadar mahir olduklarını ispat etmek yerine; vatanın bütünlüğü, kamusal özgürlükler, toplumsal adalet, birlik ve beraberlik, özgün kimlik, kalkınma ve insan hakları konusunda doğru adım atarlarsa ülke de kazanır kendileri de…

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BİR ENTELEKTÜELİN ŞEHİR HASTAHANESİ İNTİBALARI
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİR ENTELEKTÜELİN ŞEHİR HASTAHANESİ İNTİBALARI

BİR ENTELEKTÜELİN ŞEHİR HASTAHANESİ İNTİBALARI

         Şehrimize bir panele katılmak için gelen Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı D. Mehmet Doğan ülkemizin önemli entelektüellerinden biridir. Bir lügat ve önemli kitap çalışmaları da olan Doğan kıdemli bir Nurettin Topçu takipçisidir. Doğan’ın, ilimizde yapılıp hizmete sunulan “Şehir Hastanesi” ile ilgili olarak intibaları doğrusu dikkatimi çekti. Sizler de okuyun istedim.

         (D.Mehmet Doğan/09.10.2018/Karar Gazetesi/ Makalenin bir kısmı)

         “Geçenlerde nüfusu 300 binlerde bir Anadolu şehrinde dolaşırken büyük bir hastane binasının önünden geçiyorduk. Bir tek Allahın kulu yok binanın bahçesinde. Şaşılmayacak gibi değil. Ankara’da hangi devlet hastanesine gitseniz, milletin yarısı orda zannedersiniz. Neden böyle bomboş bu hastane? Yoksa sağlıklılar şehrinde miyiz?

         Muhatabım derin bir “of” çekti. Israr etmesem açılmayacaktı. Şehrin muhtelif yerlerindeki üç büyük hastane bir günde terk edilip şehrin kenarına inşa edilmiş yeni hastaneye taşınılmış. Sanmayın ki mobilyalar, alet edevat, hatta tıbbi cihazlar taşınsın. Her şey olduğu gibi bırakılmış ve aniden yeni hastaneye göçülmüş. Eski binalara kilit vurulmuş, içlerinde şeytanlar cumalık topluyor! Bu yapıların içlerindeki malzeme ile çürümeye terk edildiğini söylesek, yanlış olmaz.

         Atalarımız “eskisi olmayanın yenisi olmaz” derler. Sağlık hizmetlerinde son yıllarda halkı memnun eden büyük gelişmeler yaşandı. Sağlık Bakanlığı bütçesi bütün bütçelerin önüne geçti. Şimdi de tasarruf denilip duruyor, ama sağlıkta tasarruf olmaz.

         Bu sağlıkta israf olacağı anlamına mı gelir?

         Şimdi bu şehirde tek devlet hastanesi var ve şehir bir baştan öte başa 20 kilometre. Fakir fukara bu tek hastaneye nasıl ulaşacak? “Efendim otobüsler, dolmuşlar var” vs. Zaten maddi durumu yerinde olanlar özel hastanelere gider, halkın en yakın sağlık kuruluşuna gitmesi hakkını neden dikkate almıyoruz?

         Benzer uygulamalar ülkemizin bazı şehirlerinde de varmış. Devletimiz çok zengin demek ki. Milyarlık binaları, içinde malzemeleriyle âtıl bırakmayı önemsemeyecek kadar varlıklı hem de. Öyleyse neden tasarruftan bahsediyoruz? Milyarlık cihazları hastahane binalarına kilitleyip çürümeye terk etmek neyin tasarrufu? Bu arada vatandaşın zaman israfı, fazladan yol harcamaları da mühimsenmiyor.

         “Balık baştan kokar” çok köklü bir atasözümüz. İlk Şinasi’nin derlediği Durub-ı Emsal’i Osmaniye’de karşılaşırız bu özlü sözle. Bir de açıklayıcı mısra vardır: “Balık baştan kokar derler fesadın başı malûmdur!”

                                  ***

         Kurumlaşma süreklilikle olur. Devlet bir binayı terk ediyorsa, bunun ciddi bir sebebi olmalıdır. Mesela depremde yıkılma tehlikesi gibi. Sağlık Bakanlığı binası gibi şehrin kimliğinde yeri olan bir yapıyı terk etmek sadece israf değildir, şehre karşı işlenmiş bir suçtur.

         Sağlıkta tasarruf olmaz fakat israf da olmaz. Bu düpedüz israftır!”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İKTİDAR VAZGEÇİLMEZDİR
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İKTİDAR VAZGEÇİLMEZDİR

İKTİDAR VAZGEÇİLMEZDİR

        Anadolu’da kurulan Türkiye devletinin 1299 yılından günümüze kadar geçen siyasal sürecini tasnifle işe başlayalım. Birinci aşaması, kuruluşundan 1909 yılına kadar geçen geleneksel dönem, ikincisi 1909-1918 yılına kadar ki İttihat ve Terakki Partisi dönemi ve üçüncüsü de Kurtuluş Savaşı’ndan günümüze kadar devam eden dönem diye bir tasnif bir bakıma makuldür. Gerçi üçüncü dönemi yani 1919’dan günümüze kadar geçen dönemi de belki ikiye, belki daha fazla dönemler halinde de incelemek mümkündür. Mesela 1950 öncesi ve 1950 sonrası diye de üzerinde konuşmak mümkündür. Çünkü gerek düşünce hayatımızda ve gerekse iktisadi hayatımızda da bu dönemler itibariyle bir hayli farkların olduğu yadsınamaz. Ancak 1950 öncesini de 1919-1938 ve 1938-1950 şeklinde ayırmakta isabetsizlik olmadığı gibi, 1950 sonrasını da 1950-1980 ve 1980 ve sonrası diye de ayırabiliriz. 1923-1938 döneminde üç beyaz ve üç siyah için çözümler üretilmeye çalışıldığı gibi, 1980 sonrasında da siyaset, bilim ve paranın dağılımı konularında önemli adımlar atıldığını kabul ederek diğer dönemler için de belirleyici parametrelerin olduğunu söyleyebiliriz. 1950’den sonra özellikle elektrik santralleri vasıtasıyla şeker, çimento ve azot fabrikaları ile Et-Balık Kurumlarının kurulmaları belirleyici özelliklerdir. 1968 yılında temeli atılıp 1974 yılında üretime alınan Keban Barajı belirleyicilikte oldukça önemlidir.

         Türkiye’de siyasi ve fikri akımlarla siyasi liderlerin bir irtibatı vardır demekte ne mahzur var? Siyasi liderin davranışları ve kişisel kaprisleri siyasi akımları gerçekten etkilemekte değil midir? Osmanlıcılık akımını Namık Kemal ve Ali Süavi’den ayrı düşünemeyiz zannederim. Türkçülük akımını İttihat ve Terakki Teşkilatı’ndan, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’dan, Talat, Cemal ve Enver Paşalardan, Batıcılığı Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri ve Ziya Gökalp’tan, İslamcılığı Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi Yazır ve Bediüzzaman’dan ayrı düşünebilir miyiz? 

         Cumhuriyet dönemini Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Erbakan, Gül, Erdoğan, Davutoğlu ve Yıldırım isimlerinden ayrı düşünebilir miyiz? Hatta bu sayılan dönemlerin tamamını; İslam’dan, Milliyetçilikten, Batıcılıktan, devletçilikten ve İslamcılıktan ayrı düşünmek mümkün mü?              

        Ekonomik yapıyı şekillendiren siyasilerden ve bürokratlardan kimler hangi pozisyonda bulundu, kimler ülke için olumlu işlerin arkasındaki isim olurken, kimler bilerek veya ahmakça hangi olumsuz pozisyonlarda bulundu. Bunların içinde kripto davranışlar sergileyenler var mıydı? Varsa bunlar en azından pozisyonları itibariyle kimlerdi?

         Coğrafi keşifler elbette durup dururken başlamadı. Evet insanların dünya hakkında bilgileri artmıştı ama Batı’nın özellikle dünyanın bilinen önemli noktalarını kaybetmesi, İstanbul’un ve boğazların Osmanlıların eline geçmesi, coğrafi keşif fikrini tetikleyen nedenler olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle Osmanlıların 1453 yılında Kontstantinopol’ü (İstanbul’u) Roma’nın (Batı’nın) elinden almasından sonra, Doğu-Batı ticaretinin can damarı olan boğazlar Müslümanların eline geçti. Batı, ipek ve baharat yollarını kullanarak Doğu ile ticaret yapmak için Osmanlı’ya geçiş (gümrük) vergisi ödemek zorunda kalmıştı. Bu durumda da Batı, ya vergi vermeye devam ederek ticaretine devam edecekti, ya da iç denizleri aşmak için çareler arayacaktı. Osmanlı ise ticaret yollarına ve bilvesile ticarete olan hakimiyetinin devamı için, yani Batı’nın eskiden olduğu gibi yine boğazları kullanmalarını teşvik etmek adına, daha sonraki yıllarda Batı’ya kapitülasyonlar adı altında ticaret teşvikleri verecekti. (Nevzat Ülger, Doğu’da ve Batı’da Bilim ve Düşünce)

         Bu konuda iki sütun üzerinden yürümek gerekir kanaatindeyim; ideoloji anlamında siyaset ve bu siyasetin sonucunda oluşan iktisat. Bazen siyaset bazen de iktisat özne durumunda olabiliyorlar. Tabi unutmamak gerekir ki, gücün olduğu her yerde hem kümelenmeler hem de birtakım riskler vardır. Çünkü gücün at koşturduğu saha; genellikle paranın ve ikbalin olduğu alandır. Konuyu biraz köşeli ifade edecek olursak; iktidar tatlı olduğu kadar risklidir de. Zaten tarih boyunca bütün siyasi mücadeleler din rengine boyansa da, para sesleri ile çalkalansa da, ülkenin kurtarılması gibi retorikleri durmadan tekrarlasa da esas hedefi iktidarı yakalamaktır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KAPİTALİZMİN KRİZİ KAPİTALİMLE AŞILMAZ
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KAPİTALİZMİN KRİZİ KAPİTALİMLE AŞILMAZ

KAPİTALİZMİN KRİZİ KAPİTALİMLE AŞILMAZ

         En ciddi sorunumuz kapitalist ilişki biçimlerinin İslâmî olan bütün alanları, iktisadımızı, siyasal hayatımızı yönlendiriyor olmasıdır herhalde. Kapitalist dünya sisteminin Türkiye’yi yönetmesine itiraz ediyor olsak da ciddi bir alternatif üretemiyoruz.

         Kendi değerlerimizden üretilmiş bir modelimiz olmadığı sürece yapılacak çalışmalar, küresel finans sisteminin değirmenine su taşımaktan öteye geçmeyecektir.

         Geldiğimiz noktada, alternatif bir modelle, farklı değerlerle değerlerimiz üzerine inşa edilmiş bir yapının sıkıntılarından kurtulmak mümkün olabilir.

       Türkiye’nin ekonomik olarak karşı karşıya kaldığı durumu, salt Türkiye’nin ekonomik yapısı ile ilgili görerek bir değerlendirme yapmak yanlıştır. Şüphesiz bunun da altında iktisada, modern rasyonaliteye ve teknik dünyaya duyulan sonsuz güven var aslında. Modern iktisat disiplininin yaşadığımız dünyayı köklü bir sorgulamaya tabi tutacak ve çözüm anlamında ciddi olanaklar sunduğunu söylemek güçtür. TBMM Başkanı Binali Yıldırım güzel söyledi: “Dünyanın yıllık GSMH’sı 80 trilyon dolar ve dünya nüfusu da 7,5 milyar. Yani adil bölüşüm yapılacak olsa kişi başına yıllık 10.000 dolardan fazla düşüyor. Ama kapitalizmin böyle bir hedefi yok.”

       Kapitalizmin karakteri söz konusu olduğunda ister iktisat isterse de genel sosyal teori bağlamında algılanışına ilişkin birbirini büyük ölçüde tamamlayan ama hayli çeşitlenmiş tasvirleri görülür. Bu bağlamda geçmişte gerek ABD’de gerekse Avrupa’da kapitalizmin aşırılıklarını törpüleyen düşünceler ve politikalar ileri sürülmüştü. Bizde böyle bir alternatif üretme çabaları henüz oldukça yenidir ve bırakın Batı’yı henüz kendi insanımız için dahi inandırıcılığı yeterli değildir.

        Keynes, 1929’da büyük bir bunalıma girmiş dünya ekonomisinin bu bunalıma neden girdiğini ve kendi kendine bu bunalımdan neden çıkamayacağını, ama çıkış yollarının da neler olduğunu göstermiştir. Ekonomi politiğin piyasa sisteminin süreklilik arz eden zaaflarına karşı, mantıksal zeminde devletin müdahale alanına cevaz vermiş, bu sayede refah devletine ilişkin devlet uygulamalarının teorik meşruiyetini sağlamış oluyordu. Hatta bu yönüyle, kapitalizmin yeniden paylaşımcı bir müdahaleye konu edilip daha yaşanabilir bir düzene dönüşmesinin yolunu göstermiştir. Sosyal devlet anlayışı Batı için birazda buradan gelir.

          Keynes, 1929 kriziyle en derin bunalımını yaşayan dünya kapitalizminin, tutarlı bir devlet teorisiyle yeniden inşasını en rafine ve zekice bir şekilde sağlayan isimdir.

         Bir başka düşünür (Veblen); “Gösterişçi tüketimin modern dünyadaki tezahürlerini ortaya koyar. Ayrıca kapitalizmi parasal güçler olarak tasvir ettiği işletme ile üretici güçler olarak tanımladığı endüstri arasındaki dinamik bir zıtlaşma üzerinden ele alır. Parasal güçler yalnızca paradan para kazanma peşinde olan ve faaliyetleri özünde spekülatif olan güçlerdir. Bunlar kârlarını artırmak için gerektiğinde üretimi dahi sabote ederler” demektedir. Kapitalizme yönelik entelektüel hücumunu en sert şekilde üretkenlikten kopan bir finansallaşmanın belirleyici olduğu boyutuna yöneltmek gerektiği her geçen gün daha da önemli hale geliyor.

            İktisatçılar kapitalden bahsederken, bir uzmanlık bilgisi aktarımında bulunuyormuş gibi davransalar da, aslında son derece ontolojik bir talebi dillendirmektedirler. Yani kapitalizm böyle bir şeydir zaten. Onun yapısı budur. Sermaye temerküzü için dengenin bozulması zorunludur. Teknolojiyle kapitalizm arasındaki ilişki önemli bir ortak ilgi odağıdır. Bu kapitalizmin esas temelidir. İster istemez her kapitalist girişimci er geç bu gelişime uymak zorundadır.

          Bugün, Batılı dünyanın içerisini ve dışarısını hem netleştirmenin hem de onu aşacak düşüncenin yurtlandığı yerin neresi olacağının da belirsiz olduğunu söylemek gerekir. Bu belirsizlik içinde endüstriyel düzeni aşmak isteyenlerin ise bu düzenin neresinde olduklarını veya bu düzenle dertlerinin nedenli olduğunu maalesef bilemiyoruz. Şurası son derece açık; kendini tehdit eden, eleştiriyi de teşvik eden “yenilikçi kapitalizm” dışında, ne içinde yaşadığımız teknik dünyayı ne de onun ekonomik yansımalarını felsefi düzeyde sorgulayacak köklü düşünceler geliştirilemiyoruz.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BİLGİ VE UZMANLIK YOL GÖSTERİCİDİR
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİLGİ VE UZMANLIK YOL GÖSTERİCİDİR

BİLGİ VE UZMANLIK YOL GÖSTERİCİDİR

         Türkiye’de ve bütün dünyada girişimci olacak şirketlerin esas problemi finansman mıdır, teknoloji midir?

         Malum yeni ve teknolojik yatırım, Rusya’dan tomruk alıp Türkiye’de kereste haline getirip yurt içinde satmak veya İran’a gönderme işi değildir. Yeni yatırım, yeni şeyler ortaya koyarak fark oluşturmaktır. Bu iş için esasta risk sermaye şirketleri gerekir ama henüz ülkemizde yok. Hemen ifade edeyim; Halk Bankası bu amaçla kurulmuş bir banka değil midir? Elbette yasal düzenlemelerden sonra, Halk Bankası “Risk Sermaye Şirketi” haline gelebilir. Belki esas değişiklik kredi vermek yerine iş ortaklığı şeklinde işe başlayacak olmasıdır.

         Sorunun ister birinci şıkkına yani finansman şıkkına, ister ikinci şıkkına yani teknoloji şıkkına öncelik verin iki durumda da yeni girişimler için “Sanayi ve Ticaret Odaları”nda muhakkak iyi yetişmiş mühendislere ve iktisatçılara yer verilmelidir. Bu odaların gelirleri de harcamaları da esas itibariyle küçümsenemez. Dolayısı ile odaların bünyelerinde yalnız diploma sahibi olarak değil, hem yeni girişimcilere hem de teknoloji geliştirmek isteyen yatırımcılara rehberlik etmek üzere iyi yetişmiş mühendis ve iktisatçı istihdamı şarttır. Bir adam 30 yıldır işini kurmuş ve belli bir başarıyı yakalamışsa zaten kimseyi kendi işine müdahale ettirmez. Ama yeterli birikime sahip olmayan firmalar ve yeni girişimciler öyle mi ya? Bu iş öyle hatır-gönül ilişkisi ile geçiştirilecek konu değildir. Netice de zarar eden yalnız yatırımcı olmaz, daha uzun vadede ülke zarar eder. Malum ülkemizde henüz “firma değerlendirme şirketleri” yok. Dolayısı ile özellikle yeni yatırımcıyı ve tevsi yatırımı yapacak kişi ve kuruluşlara yön gösterebilecek yetişmiş mühendis ve iktisatçılar gerekir. Mesela şehrimizde A firması, bilançoları ile birçok devlet ve özel sektör bankalarından ve devlet teşviklerinden faydalanmayı hak ettiği halde hala daha rehber eksikliğinden bu olanaklardan faydalanamamaktadır. Yakinen şahit olduklarım oldu. Bu yetişmiş insanları belki her firma istihdam edemez ama bu işlevi Ticaret ve Sanayi Odaları rahatlıkla yapabilirler. Bu şehirde yetişmiş finansçı ve mühendisler var. Onlar da bu işi zevkle yaparlar zannederim. Neticede bu iş hem şehre hizmet hem de yatırımcıyı düzlüğe çıkarmaktır.

         Ticaret ve Sanayi Odası başkan ve yöneticilerinin büyük çoğunluğu teknik ve finans alanında yüksek öğrenim görmüş insanlardan oluşuyor. Bu önemli bir avantajdır. Bu avantajı iyi kullanmaları gerekir. Kaldı ki hem yönetim kurulu başkanı hem meclis başkanı hem de yönetim kurulu üyeleri zaten yatırım ve yönetim konularında bir hayli tecrübeliler. Geçmiş yönetim periyotlarını incelemeye alırlarsa, hangi yönetimin hangi alanda başarı kazandıklarını daha net görebilirler. Hatalar her zaman mümkündür, önemli olan faydalı alanlarda alınan mesafedir.

         Bilgiye ve uzmanlığa prim vermek gerekir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KALKINMA BANKALARI FAİZSİZ Mİ?
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KALKINMA BANKALARI FAİZSİZ Mİ?

KALKINMA BANKALARI FAİZSİZ Mİ?

         Biri eski bir bankacı, diğeri tüccar/girişimci ile birlikte katılım bankaları ile konvansiyonel bankalarının işleyiş farkları ya da benzerlikleri üzerinden yatırım ve toplumsal kar konusunu konuşuyoruz.

         Diğer arkadaşların konuşmalarının ardından benim söylediklerimi aktarmak istiyorum esas olarak.

         Tüm dünyada bütün bankalar para alıp satmaktadırlar. Elbette bu işlemi yaparken de bu işin birtakım riskleri vardır. Bu risklere finansal riskler adı veriliyor.

         -Krediyi alan borçlunun parayı geri ödeme riski,

         -Ülkedeki enflasyon,

         -Uzun dönemde meydana gelebilecek riskler.

         Dünyadaki bütün Merkez Bankaları, paranın alınıp satılmasında ortaya çıkabilecek risklerin azaltılması için kendi aralarında “likidite oranları” gibi önemli bir sistem geliştirmişler. Amaç; para arzı ile talebi arasında ortaya çıkabilecek karlar. Akıllıca bir sistem.

         Şimdi işin diğer yakasına bakalım: Kalkınma bankalarının kuruluş felsefelerine göre para alınıp satılmayacaktı. O zaman da yukarıda sayılan sistemden faydalanamayacaktı. Kalkınma bankalarının esas işlevi ve riski, para riski değil, iş riski olmalıdır. Kalkınma bankalarının kuruluş gayeleri budur. İşte burada Kalkınma Bankalarının yapmaları gereken şey; “iş riskleri”ni minimize edecek yöntemler geliştirmektir. Niçin geliştiremiyorlar/geliştirmiyorlar?

         Kalkınma Bankaları üzerinden baktığımız zaman, hedef kar mıdır, mudi sayısı mıdır yoksa toplumda bir algı değişikliği meydana getirmek midir?

         Burada önemli bir konuyu ifade etmek istiyorum: Bir tüccar yurt içinden veya yurt dışından mal alacağı zaman bakar, konvansiyonel bankaya mı çok ödeyecek, kalkınma bankasına mı? Birinde nakit alıp-verme işlemi var, diğerinde “murabaha” denilen bir işlem. Hiç şüpheniz olmasın; hangisi daha karlı ise ona yönelecektir. Elbette fazla ödemeye rağmen faizsiz sistemi tercih edenler de var. Nitekim ben böyle iki tüccara bizzat şahit oldum. Demek ki murabaha sistemi olağanüstü durumlarda başvurulacak bir enstrüman olmalıdır yoksa kalkınma bankalarının piyasanın % 5-10’unda kalmaları hiç değişmeyecektir.

         Öyle ise kalkınma bankalarının işleyiş tarzlarında bir yanlışlık var. Tabi düşünmeden de edemiyoruz; “Muşaraka/şirketleşme” denilen risk şirketi uygulamasına geçmenin mahsurlarını minimize ederek “Venture Capital” uygulamasına geçmek gerekmez mi? ABD gibi bir ülke Venture Caital sistemini yalnız kar ve kalkınma yönüyle tercih ederken, Müslüman ülkeler hem inançları gereği hem de kar maksimizasyonu açısından bu sisteme geçmeyi neden düşünmezler? Unutmayalım bu sistem, kapitalizmin birtakım risklerini de minimize ediyor. İslam karı destekleyen bir dindir. Çünkü zekat vermek için varlıklı olmak gerekir.

         Kalkınma bankaları parası olan mudilerle sağlıklı girişimciler arasındaki fonksiyonunu toplumun kalkınmasına ve dönüşmesine kullanmalıdır. Böyle olursa kaynak da çoğalır, kaynağı kullanacak sağlıklı girişimciler de. Tabi önce yasal düzenleme gerekir. Konu hissi değil, ilmidir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 22
  • 23
  • 24
  • 25
  • 26
  • 27
  • 28

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 38
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10294

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.