YEREL SEÇİMLER VE YENİ TÜRKİYE
YEREL SEÇİMLER VE YENİ TÜRKİYE
İnsan tarihin öznesidir. Bunun farkında olur ya da olmaz bu ayrı bir konu!
Umutları yeşerten insandır.
Siyaset de geleceğe belki ütopyaya oynamaktır.
Tercih edilen siyasetçi ve siyasi parti, umudu ve hayali gerçeğe dönüştürebilme, umutları yeşertme olasılığı en yüksek olan lider ve partidir.
Daha iyiyi istemek muhaliflik değil, belki kritik ederek daha ileriyi işaret etmektir. İtirazı ve itirafı olmayan insan düşünmüyor demektir. Bu anlamda Özal da, Erdoğan da iktidarda oldukları zaman dilimlerinde özellikle birer muhaliftirler. Böyle olmasaydı iki lider için de “Türkiye’yi haritaya koyan adam” nitelemesini hak edebilirler miydi? Şekilci bir Batı hayranlığına ikisi de prim vermediler.
Muhalefet… Neye muhalefet? Bürokratik oligarşiye, vesayetçiliğe, statikliğe ve insanı dışlama tavırlarına…
Kalkınma, insan hakları, adil gelir dağılımı, şehirleşme, din-devlet ilişkileri, adalet, fikir özgürlüğü, kalkınmış bir Türkiye her Türk vatandaşının rüyası…
Refahı artırmak ve felaha kulaç atmak, hürriyetleri artırmak, insanca yaşama bilinci, haksızlığa karşı durmak, yanlış uygulamaları dile getirmek hep “Yeni Türkiye” için, “Büyük Türkiye” için, “Kalkınmış Türkiye” için global hedefler…
Erkene alınma ihtimali de olan yerel seçimlere fazla zaman kalmadı. Yukarıdaki hedefleri yerelde, kendi standartlarında gerçekleştirecek adaylar partilerin tercihi olmalıdır. Cumhurbaşkanı yatay şehirleşme dedikçe sanki inadına dikey şehirleşmeyi seçen adaylarla bu iş olmaz. İktidarın değil kendi siyasetini yapan insanlarla bu iş olmaz. Komisyonların başlarına işin erbabını getirenler gerekir.
Yerel yönetimlere yetkilerin aktarılmasında belediyeler değil valiler tercih edildi. Birçok belediyenin maalesef şehirleşme, sanayileşme, ulaşım, toplumla bütünleşme ve çevre konularında kendilerinden beklenen hizmetleri üretemedikleri görüldüğünden merkezin bazı yetkileri seçilmişlere değil, atanmışlara aktarılacak gibi görünüyor.
Bu gün bu ülkede ve elbette her bir şehrimizde yaşayan insanların çoğunluğu eskiye oranla daha eğitimli, daha bilinçli, sosyal medyayla daha çok ilgili, birçoğu lisan bilen ve daha “şehirli” bireyler. Yeni Türkiye hedefinin bu yeni sosyolojisi elbette yeni siyasetçiler ve yeni siyasetler istiyor. Bu insanların siyasal ve toplumsal taleplerine ve de şikâyetlerine kulak vermek gerekir.
Aynı sudan iki defa yıkanılmıyor. 1945’in insanı 1955’de, 1970’in insanı 1983’de, 1994’in insanı 2001’de, 2009’un insanı da 2018’de aynı değildir. Elbette ki düşünceleri de beklentileri de değişiyor. Salt bundan dolayı dahi olsa bu değişen sosyolojiyi ve beklentilerini iyi okumak ve ona göre çözüm üretmek gerekiyor. 1965 ve 1969’da toplumun tercihi olan rahmetli Süleyman Demirel 1973 seçimlerinde toplumsal sosyolojiyi belki es geçtiğinden ötürü seçimleri kaybetti ve bir daha tek başına iktidar olamadı.
Türkiye hikâyesi olan bir ülke. Hem de asırları aşan hikâyelerin sahibi bir ülke. Bu hikâyeyi iyi okumak ve ona göre siyaset ve siyasetçi belirlemek gerekir. En azından insanlara saygı duymak anlamında dahi toplumsal taleplere dikkat etmek şarttır diye düşünüyorum.
NEVZAT ÜLGER
DÜNYA YENİDEN KURULURKEN TÜRKİYE
DÜNYA YENİDEN KURULURKEN TÜRKİYE
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyaya kabul ettirilen “Yeni Dünya Düzeni/küresel düzen” uygulamadan kaldırılıyor. Gerçi 1989 yılında Sovyetler Birliğinin oyundan düşmesinden sonra ABD tek tabanca haline gelmişti ama devam edemeyeceği artık anlaşılıyor. ABD’nin “tek kutuplu” hâkimiyet tezi geçerliliğini doldurdu. Elbette örtülü güç mücadeleleri belki daha örtülü olarak devam edecek. Hatta Doğu-Batı ayrışması daha da netleşebilir.
Yaklaşık yüzelli yıldır uygulanan “üst iktidar” formatları anlayışı, diyebiliriz ki çöktü. Yani önceleri İngiliz üst iktidarı ve ikinci dünya savaşı sonrasındaki ABD üst iktidar formatlarının artık kabul görmediğini anlamak gerekir. Çünkü dünyada bir güven krizi oluştu. Hatta ittifak ettiği söylenen ülkelerin dahi birbirlerinin kuyusunu kazdığı dikkatlerden kaçmadı.
Şimdi bölgesel güçlü devletlerin sınırlı sayıdaki birliktelikleri alıyor. Bu noktada yeniden öne çıkan devletler var; Rusya, Çin, Hindistan, Türkiye, İran gibi. Buna “çekirdek güç merkezi” de diyebiliriz. Tayyip Erdoğan’ın söylem ve davranışlarının Türkiye’yi bu yeni oluşumda yukarılara taşıyacaktır kanaatindeyim.
Bu saydığım devletlerin geçmişlerine dikkat edin lütfen; hepsi de geçmişte birer imparatorluk. Yani ideolojik ve siyasi kimliklerin yerini tarihsel kimlikler alıyor diye okuyabiliriz. Ülkelerin tarihsel kimlikleri öne çıkarılıyor. İmparatorluklar ve bölgesel etkinlikler gibi özellikler parlatılacak zannederim. Elbette AB ve ABD yine gözde oyuncular olarak sahadaki yerlerini koruyor.
Bu arada BM, NATO, AB, Afrika Birliği, Şanghay, Nafta gibi birliktelikler ile “doların belirleyici para” olma durumu da masaya yatırılacak. Erdoğan’ın devamlı “Dünya Beşten Büyüktür” ve “BM’de güç dengeleri gözetilmiyor” cümlelerini ya da çağrılarını bir de bu pencereden anlamak gerekir. ABD doların rezerv para kalması için çabalarken, saydığımız bu ülkeler ve daha başkaları da ticareti kendi parası ile yapmak istiyor. Görünen o ki; 21. Yüzyılın ilk yarısı bitmeden dünyada güç dengeleri değişecek.
Sevimli bir şey değil ama bundan sonra güvenlik, istikrar, ayakta kalma, güç biriktirme, kaynaklar ve iktidar gibi konular yeni kabuller olacak. Devletin önemi artacak ama buna karşılık bireyin hukuku biraz daha zayıflayacak gibi. Yani insanı yaşat ki devlet yaşasın söyleminin yerini belki de ya devlet başa, ya kuzgun leşe klişesi alacak. İbni Haldun tekrar “Haldunizm” mottosu ile efektif hale getirilecek. Elbette “süre” öngörüsü kırpılarak tedavüle sokulacaktır. Çünkü dünyanın ve ülkelerin yeni hedefleri bunu gerektiriyor.
Belki bir kısım insanlar rahatsız olacaklar ama; “Batı merkezli dünya algısı” geçerliliğini kaybetmiştir ve dünya daha farklı oluşuyor. Bu konuda Cumhurbaşkanımızın söylemlerine ve varılan sonuçlara dikkat edebilirsek değişimin yönünü ve nedenlerini de rahatlıkla bulabiliriz. Batı merkezli olmayan bu yeni oluşumda Türkiye önemli bir konumda olacak ve 21.yüzyıl Türkiye açısından “pozitif” bir anlam ifade edecektir diye düşünüyorum.
NEVZAT ÜLGER
ADİL GELİR DAĞILIMI ADALETİN GEREĞİDİR
ADİL GELİR DAĞILIMI ADALETİN GEREĞİDİR
Önümüzdeki temel soruyu kaçırmayalım: Hedef “refah toplumu”mu, “felah toplumu”mu olmalıdır? Bir adım daha atarak soruyu daha kapsamlı ve daha doyurucu hale getirelim; refah toplumunda felahı yakalamak mümkün değil mi?
Batı ideolojisi de bunu ister ama buna kafa yormuyor. Doğu toplumları da refah toplumunu meydana getiremediklerinden baştaki soruya odaklanamıyor. Ama bu yaşamsal sorunun da çözülmesi gerekiyor mutlaka.
Günümüzde dünyanın çözmek zorunda olduğu en büyük problem gelirin dağılımıdır. Eğer bu problem çözülemezse toplumsal patlama kaçınılmaz bir hale gelebilir. Gelir dağılımı sıradan ve herhangi bir ekonomik sorun değil, politik, ekonomik ve toplumsal bir sorundur. Bu sorun gelir eşitsizliğinden değil, dağılım adaletsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de, gelir dağılımı ile yoksulluk arasındaki ilişki aynı zamanda gelir dağılımı ile toplumsal refah arasında da doğru orantılı olarak durmaktadır. Yani gelir dağılımı ne kadar adil olursa yoksulluk o oranda azalacak, yoksulluğun azalması ile de toplumsal adalet ve mutluluk toplumun yüzüne yansıyacaktır.
Ülkeden ülkeye değişiklik göstermekle birlikte, sosyal düzenlemeler, işgücü piyasası, üretim faktörlerinin dağılımdaki fiyatlandırılmalar, bütçe açıkları ve dolaylı vergiler gelirin dağılımına tesir etmektedir.
Gelir dağılımı alt gelir gurupları aleyhine olursa toplumsal huzur kaybedilmiş olur.
Toplum fertlerinin, toplumda yaşayan her bireyin kanun önünde eşit olduğuna, toplumsal olaylar içerisinde etkin rol almada her ferdin istidat ve kabiliyetine göre muhakkak bir rol üstlenebileceğine inanması gerekir. Eğer rol dağıtımında, temsil edilme noktasında ahlaki ve evrensel hukuka uygun hareket edilmediğine inanılırsa toplumsal uyumdan bahsetmek zorlaşır.
Ülke kazanımları dağıtılırken güç odaklı, para merkezli, bürokratik inisiyatifli, makam merkezli gibi tercihler yerine, insan odaklı ve hak merkezli olmalıdır. Yaşadığımız dünyada insanlar evrensel/dünya ortalamasının kabul ettiği bir “adalet” istiyor. Hak kime aitse ona verilmeli, kimin hakkı çiğneniyorsa buna da engel olunmalıdır.
Doğru, kapitalizm nasıl olursa olsun sermaye temerküzüne (birkaç elde toplanmasına) dayanır. Yani kapitalizme göre kalkınma küçüklerin değil, büyüklerin görevi ve hakkıdır. Batı sistemine ciddi ciddi adapte olmuş insanların da başlıca savı budur. Halbuki toplumsal mutluluğun yolu gelirin adil dağılımından geçer. Yalnız Batı ilkelerine göre hüküm vermeyi ilke edinmiş insanların toplumsal mutluluktan bahsetme gibi bir gündem maddesi göstermeliktir.
Devletler, refahı ve felahı birlikte düşünmelidirler.
NEVZAT ÜLGER
MAHALLE ASABİYETİNDEN KURTULMAK
MAHALLE ASABİYETİNDEN KURTULMAK
Yanlış İslam anlayışlarının hakim olduğu toplumlarda sağlam ve düzgün İslam’a inanan ve bunu bozmadan yaşayabilen Müslümanlar, kapitalist sistemin içinde kendini bozmadan, Müslüman olmanın bütün gerekliliklerini yapacak kadar inancında sağlam, tabir yerindeyse “dosdoğru” olarak hayatlarını sürdürmektedirler.
Dinler de, yaşanmak için gelmiştir, yalnız anlatılmak için değil.
‘Tarım toplumu özelliklerinin tam olarak hakim olduğu bir dönem ve sosyal yapıda gelmiş olan İslam’ın, sanayi devrimi sonrası bilgi çağını yaşayan, ultra değişim geçirmiş bir dönemde nasıl anlaşılıp hayata geçirileceği’ üzerinde düşünenlerin sayısında da, bu düşüncelere karşı çıkanların sayısında da önemli bir artış var.
“Müslümanlar İslamiyet’e inanıyorlar ama bugünkü problemlerin nasıl çözüleceğini bulmak için yeterince çalışmıyorlar. İyi yönetim modelleri nelerdir, hangi krizden nasıl çıkılır, bu dini yozlaştıranlara karşı neler yapılabilir diye yeterince örgütlü bir çalışma gözükmüyor.”
Faiz kötü demekle yetiniyor ama faizsiz bir ekonomi modelini hayata geçirmek için bir gayret içine girip küçük de olsa uygulamalar yapmıyorlar. İslam Ekonomisi kavramından ve içeriğinden rahatsız olan Müslümanlar var! Halbuki kalkınmanın finansmanında İslami enstrümanlar var.
Eğitimimiz felç diyorlar ama birkaç yılda bir her şeye baştan başlamak dışında yapılan bir şey yok. İnsanlar ideolojilere hapsolmazlarsa çözüm bulmak kolaylaşır.
Üniversiteler, yönetimlerin yaptıklarına övgü dışında ne ile meşgul oluyorlar? Övgü ile sövgü arasında gidip gelen bir yapıdan ne beklenebilir?” Oysa üniversiteler “üniversal” düşünme alanları olmalıdır.
Tasavvuf tasavvuf iken insanı buradan dönüştürüyordu. O insan da Bağdat’tan Orta Asya’ya, Balkanlardan Afrika içlerine kadar o zamanın şartlarında hem maddi dünyayı hem kalpleri fethediyordu. Şimdi tasavvufun elinde yalnız “tac ile hırka” kaldı, neticede de çoğunlukla ruh/kalp/gönül dünyası çöktü. Geriye çokça gördüğümüz, tacı, hırkası ve postu yerinde özünü kaybetmiş uçurup kaçıranlar kaldı. İşin garibi hiçbir dini ölçüye dayanmayan anlatılara itibar edenlerin içinde okur-yazarlar da var.
Ulema cenahında da unvanı, ders kürsüsü yerinde ama aklını ve vicdanını ara sıra açığa çıkaran hocalar kaldı.
Din dediğimiz iman, muamelat ve ahlak konuları İslam’da bellidir. Kuran’ın emrettiği oku emrini yerine getiren bireyler araştırırlar, anlarlar ve anladıklarını da diğer insanlara anlatırlar. Yazılan eserlerdeki fikirleri özümserler ve yaşadıkları hayatla bütünleştirmeye çalışırlar. Önem verdiği konu olduğu için de, okuduklarının hepsini anlar ve zihinlerine yerleştirirler. Böyle bir kişiyi, hangi insan dinle kandırmaya çalışırsa çalışsın, bu kişi esas ölçüyü bildiği için kandırılamaz.
Karamsar olmak olumsuzluğunu hedeflemiyorum. Söylemek istediğim, “mahalle asabiyetinden” kurtulmak gerektiği tezine dikkat çekmektir.
İslam’da keyfilik yoktur, deliller gerekir ve delillere dayanmayan şeyler kişisel içtihat olur ve sadece o kişiyi bağlar. Rüya, ilham ve sezgi ölçü olamaz. Önemli olan naslara dayalı kabuller olmalıdır. Eğer böyle olursa din bir rant kapısı değil, hayatın kendisi olur.
NEVZAT ÜLGER
VAHDET-İ VÜCUT ÜZERİNE
VAHDET-İ VÜCUT ÜZERİNE
Vahdet-i vücutçuluk anlayışının tarikat dünyasında önemli bir yeri vardır. Bu anlamda da Muhiddin-i Arabi her ne kadar 11. ve 12. yüzyılda yaşamış olsa da “o bu gündedir” demekte bir sakınca olmaz. Çünkü hala benimseyenleri, reddedenleri ve tartışanları var. Bin yıldır gündemde.
Vahdet-i Vücud için sonradan önemli bir eleştiriyi 17.yüzyılda İmam Rabbani yapacak ama Arabi’nin çağdaşı olan İbni Teymiye bu anlayışa karşı oldukça sert eleştiriler yönelterek hem insanların bu konuya ilişkin ufuklarını genişletecek hem de alim olarak bir görev ifa etmiş olacaktır.
Arabi de, Teymiye de, Rabbani de esas itibariyle oldukça vasıflı ve Allah’a yakınlık oluşturmaya çaba sarfeden birer yıldızdırlar. Zaten öyle olmasaydı, 1000 yıl sonra veya 500 yıl sonra nasıl gündem oluşturabilirlerdi?
İnsan dünyaya gelmeden önce fiiliyata çıkmamış bir ruhtan ibaretti. Farklı bir boyutta ve beş boyut üzerinde yaşıyordu. Dünyaya gelip beden gemisinin içine yerleşince bu boyutlardan birini kaybetti. Üç boyutlu olarak dördüncü boyut üzerinde yaşamaya başladı. Ancak birtakım üstün meziyetlerini de, beşinci boyutu kaybettiği için yaşayamaz oldu. İşte o meziyetlerini tekrar kazanabilmek için yaşayışında önemli ilkelere yer verir.
Genel olarak felsefenin İslam alemine yayılmasıyla, “fena fillah” anlayışı bazı değişimlere uğrayarak “Vahdet-i Vücud” anlayışına dönüşmüştür. Zaten İbni Arabi’den önce bu çapta bir görüş serdeden kimse olmamıştır. Bayezid-i Bestami riyazat anlamında önemli şeyler söylüyordu ama Arabi “Vahdet-i Vücud” anlayışı ile çok farklı bir konuma konuşlanıyordu. Bu işte Bayezid’in öncülünden de, Sadreddin Konevi’nin sistemleştirmesinden de söz edilebilir elbette.
İslam’da; dinamik kutbun Allah olması kaydıyla, Allah ile alem, Allah ile insan arasında daima bir ilişki vardır. Yoksa Allah –haşa- atıl değil daima yaratandır. Her olayve her şey ‘o “ol” deyince ancak olur.
İbni Teymiye, Arabi’nin vahdet-i vucut anlayışını tenkit ederken; “bu ekolün ilahlığı “Rab”lığa indirgediğini, dini emirleri kevni emir (tabiat kanunu) gibi görmeye başladığını” söyler. “Dini emirler kevni emirler gibi görünmeye başlayınca, Allah’ın dini varlık nedenini kaybeder ve keyfileşir.” Çünkü “dini emirler yerine kevni emirler üzerinden bakılacak olursa, herhangi bir varlığa tapanla Allah’a tapan arasında fark kalmaz.” Oysa bu yanlıştır. İnsan İlah kavramı üzerinden dine yaklaşınca emirler ve yasakları görür, iradesini kullandığı doğrultuda Müslüman veya kafir olur. Ama Rab kavramı üzerinden hareket eden Vahdet-i Vücutçular herkesi Müslüman olarak görürler; çünkü O Rabbü’l Alemindir diyorlar. Kafir de olsa her insanın rızkını veren Allah’dır, çünkü o rabbü’l alemindir. Halbuki Allah alemleri yaratıp öylece bırakmamış, onda şer’i kanunlar da var etmiştir. Yani kafir kevni kanunları inkar ederek değil, ilahi emirleri kabul etmediğinden kafir olmuştur. Özetle; Allah, bütün yaratıkları besleyip büyütmekle, terbiye etme fiili ile Rabb, onlara bir takım dini emir ve yasaklar koyma yönüyle de İlahtır.
Vahdet-i Vucud sisteminde Allah’a çok özel bir yer verilmiş olmakla birlikte, Kuran’da geçen Allah kavramından farklıdır. Çünkü onlara göre, mesela; alemin kıdemi meselesi ehli sünnete uymaz.
Güneşin ışınları güneşle ilgilidir ancak güneşin kendisi değildir. Bu konuda yakın geçmişte Bediüzzaman’ın söyledikleri de önem arzeder; “her şey O değil, her şey ondandır” diyor. “Heme ost değil, heme ezost.”
Allah herkesin rabbi, Müslümanların İlahıdır. O odur, alem de alemdir.
NEVZAT ÜLGER
ABD VE DOLAR KAYBEDECEK
ABD VE DOLAR KAYBEDECEK
İnsanlık tarihinin belli bir döneminden sonra bir değişim ve biriktirme aracı olarak kullanılan paranın son yüz yıllık dönemine dikkat edersek ABD’nin hırçınlığını ve başta Türkiye olmak üzere birçok ülkenin de ABD’ye itirazlarını daha iyi anlayabiliriz.
1871-1913 yıllarında her devlet sahip olduğu altın miktarınca para basıyor. Tamamen altına endeksli bir dönem. Dünyada hakim kağıt para ise pound. “Güneş Batmayan Ülke” antentinin banisi sömürgecilik ve emperyalizm.
FED de 1913 yılında kuruluyor ve kağıt paranın altın miktarına oranını beşte ikiye düşürüyor. Bu sistem de 1935 yılına kadar devam ediyor. Rezerv para yine pound. ABD söz sahibi değil ama masada yeri var.
1944 yılında Bretton Woods antlaşmasına göre kağıt paranın tabi olduğu altın oranı yok ediliyor. Pound’un yerini de “dolar” alıyor. Yeni dünya düzeni. O yıl itibariyle ABD’nin elinde 20.000 ton (evet yirmi bin ton) altın vardır. ABD diyor ki ülkeler benim paramla uluslar arası ticaret yapacaklar ve bana getirilen dolarlara karşılık altın vereceğim. Böylece bütün paralar dolara bağlanıyor ve 1971 yılına kadar dolar getiren ülkelere tam 12.000 ton altın veriyor ABD. Sistem 1971-3 yılında sona eriyor.
ABD hâkimiyetini kaybetmek istemediğinden 1973 yılında, her türlü baskıyı (demokratik haklarını!) kullanıp petrol üreten ülkelere “OPEC” adı altında bir birlik kurdurarak satışlarını dolarla yaptırıyor. Yani petrol yalnız dolarla alınıp satılıyordu artık. Bu tarihten sonra dolar altına bağımlı olmadan istenildiği kadar basılıyor. Artık “Petro-dolar” kavramı sıradan bir kavramı tedavüldedir. Gayet iyi hatırlanacağı gibi ABD’deki inşaatlarla ilgili (Morgıç) meydana gelen 2008 dünya finansal krizinde, ABD Avrupa’daki ve kendi ülkesindeki bankaları fonlamak için tonlarla karşılıksız dolar basmıştı. Bankaların fiktif bilançoları üzerine uzun konuşmalara ve yazılara şahitlik etmiştik. Belki şimdilerde de banka bilançolarına teenni ile yaklaşmak gerekebilir. Unutmayın 2001 krizinde de batan bankaların bilançoları fiktifti, çünkü o bilançolara göre batmaması gereken 26 banka batmıştı.
1973 birazda paranın kırılma tarihidir. Çünkü dolar gücünü çok çok kaybetmiştir. Ama ülkeler kasalarındaki dolar kadar para basmaktadırlar. Fazla basabilirsiniz lakin paranız anında değer kaybeder ve çok kısa zamanda kriz başlar. Daha açıkça, para rezervinizi FED’e uydurmak gibi bir durum devam ediyor.
Türkiye son birkaç yılda altın rezervini yükseltti. Böylece yeni bir “altın para” girişiminde yaya kalmayacaktır. Çünkü periyotlara dikkat ederseniz “her etap” 25 ile 35 yıl sürüyor. ABD şimdi uzatmaları oynuyor. Yeni bir sisteme geçiş çalışmaları sonuçlandırılabilir.
AB tekrar para hakimiyetine kavuşmak istiyor ama ABD de hakimiyetin kendisinde kalmasına çalışıyor. Şimdi Çin, Rusya, Türkiye gibi süper ligin yeni oyuncuları var. Hatta bu ülkeler kendi aralarındaki ticaretlerini milli paraları üzerinden yapmak istiyorlar. Önlerindeki engel ise ticaretlerinin denk olmaması, yani bazı ülkelerin sattıkları çok yüksek ve denkleştirmek için çareler aranıyor.
Türkiye, Merkez Bankası’nın büyük hissedarlığını devlete aldı. Sorunu çözebilecek mi? Cumhurbaşkanı arzulu ve bu konuda çaba gösteriyor. Cumhurbaşkanının ifadesi ile “yerli ve milli” düşünmek ve davranmak şarttır.
NEVZAT ÜLGER
İŞ BANKASI YENİDEN GÜNDEMDE
İŞ BANKASI YENİDEN GÜNDEMDE
Siyasi partiler ticaretle uğraşabilirler mi? Konu cevaba göre şekillenir zannederim. Tabi ortada bir de vasiyet var.
Önce bankanın ortaklık yapısı:
İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: % 39,95
Atatürk Hisseleri (Cumhuriyet Halk Partisi)*: % 28,09
Halka açık pay: % 31,96.
Cumhurbaşkanı’nın CHP İş Bankası’ndan vazgeçmeli ve bankadaki CHP hisseleri devletin olmalıdır demesinden sonra polemikler de başladı.
İş Bankası 25 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. İsmail Cem diyor ki; “ Atatürk’ün mal varlığının iki kaynağı vardır. Biri Hindistan’dan Milli Mücadeleye yardım için Atatürk’ün şahsına gönderilen paradır.” Hindistan’dan gönderilen paranın 500-600-bin lira civarında olduğu sanılıyor. Atatürk bu paranın 500.000 lirasını Büyük Taarruz’dan önce, maliyenin karşılayamadığı bazı özel giderleri için Garp Cephesi Kumandanlığı emrine vermişti. Zaferden sonra bu 500.000 liranın 380.000 küsur lirası, bir Bakanlar Kurulu kararıyla kendisine geri verildi. Atatürk de bu paranın 250.000 lirasını Türkiye İş Bankası’na kuruluş sermayesi olarak vermiştir.
İş Bankasının kurucuları :
Atatürk’ün dışındakiler; Mahmut Celal Bayar, Kılıç Ali, Hasan Saka, Uşsakizade Mahmut Muammer (Latife Hanım’ın babası), Ali Ramiz ve Şürekası, Dr. Fikret, Ragıp Paşazade Şakir.
Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Soydan, Genel Müdür Celal Bayar.
Üyeler: Salih Bozok, Kılıç Ali, Kınacızade Şakir, Fuat Buka.
Bu banka çok kısa sürede kapitalist imal edecek ve ülkenin iktisadi hakimiyeti bu banka kanalı ile zenginleşenlerin olacaktır. (İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi).
İş Bankası 25 Ağustos 1924’de 250 000 TL’ si ödenmiş bir milyon liralık sermaye ile kuruldu. Bankaya kuruluş sermayesini Mustafa Kemal verdi.
Atatürk daha sonra 1938 yılında, ölümüne kısa bir süre kala bütün mallarını hazineye bağışladı. Bu arada banka hisseleri de CHP’ne bırakıldı.
Vasiyette, CHP’ne bırakılan hisselerle ilgili bölüm şöyledir:
“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayri menkul emvalimi CHP’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum.
- Nükut ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2- Her seneki nemadan bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe Makbule’ye ayda 1000, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 TL ve Rukiye ve Nebile’ye şimdilik 100’er lira verilecektir.
3- Sabiha Gökçen’e bir ev alınabilecek ayrıca para verilecektir.
4- Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5- İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6- Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.
Şimdi bu paranın “İş Bankası” sermayesinin %28.9’una tekabül ettiği söyleniyor. Ancak bu para “Siyasi Partiler Yasası” uyarınca faaliyet gösteren CHP’sine verilmişti. İşte tartışılan kısım da burası.
Prof. Osman Altuğ diyor ki; “İş Bankası Türkiye Cumhuriyeti’nin öz varlıklarından bir tanesidir. Burada rahatsız edici olan İş Bankası Yönetim kurulunda CHP’nin temsil edilmesidir. Ancak temsil edilip edilmemesine karar verecek olan İş Bankası Genel Kurulu’dur.” NEVZAT ÜLGER
BİRAZ GAYRET LÜTFEN -2
BİRAZ GAYRET LÜTFEN -2
Geçmişten günümüze kadar gerçekleştirilmesini beklediğimiz bazı konuları aşağıya çıkarıyorum. Bunların bir kısmı belediyece, bir kısmı valilikçe, bir kısmı da merkezi hükümetçe yapılacak hizmetlerdir. Tabi birinci sıradaki özel üniversite konusunu da bir ya da birkaç özel girişimci yapmalıdır. Milletvekilleri konuyu merkezi hükümete taşımalı, belediye ve valilik de kendilerince yapılabilecek projeleri realize etmelidirler.
Yeni Bir Üniversite (Özel)
Sulama Projeleri (Kuzova, Uluova vd)
Yeni Toplu konut Alanları
Harput’a Teleferik Yapılması
Bedelsiz Arsa Tahsisi Konusu
Sektörel Sanayi Siteleri (Sektörel Kümelenme)
Şehirde en az Üç Noktaya Konferans ve Toplantı Salonu
Baskil İçin Kayısı İşleme Tesisi ve arıcılık (Kayısı için ilk adım atıldı.)
Keban’da Balıkçılığın Geliştirilmesi
Ağın’da Ceviz ve Badem sektörünün Geliştirilmesi
Maden’de yeniden Bakır İşletmeciliği
Sivrice’ye Yaz ve Kış Turizmi, arıcılık. Elazığ-Diyarbakır Yolunun gidiş yolu Hazar Gölünün Sağına, geliş yolu yine mevcut yol olmalıdır.
Alacakaya’da Mermer ve krom Sanayinin geliştirilmesi.
Kovancılar’da hayvancılık ve Et İşleme Tesisleri.
Karakoçan’da Hayvancılık ve buna dayalı Tesisler
Palu’da Turizm ve El Dokuma Halıcılık
Arıcak’da El Dokuma Halıcılık
Müze (Kent Müzesi)
Şehir tiyatrosu
Meşhurlar müzesi (Resimleri ve tanıtım yazılarıyla)
Kültür Parkta “masal şatosu”
Kültür Parkta ve Cip Barajında gondollar veya sandallar
Kapsamlı bir “Hayvanat Bahçesi”
Yemeniciler çarşısında “El Sanatları Çarşısı”
İzzetpaşa, Nailbey, Rızaiye, Akpınar, Kültür, Mustafapaşa, Yıldızbağları, Yenimahalle, Sürsürü, Kızılay ve Çarşı mahallelerinde örnek kentsel dönüşüm yapıları
Sürsürü, Yıldızbağları, Aksaray ve Salıbaba mahallelerinde doğal park alanları
Dört semtte birer tane “Hanımlar Şatosu”
Dört semtte birer tane “Emekliler Şatosu”
Dört semtte birer tane “Spor Salonu”
Bir tane de Batı yakasında “Küçük Sanayi Sitesi”
Şehir içme suyunun ve imkan dahilindeki arazilerde sulamanın baraj suyundan temin edilmesi (İklim değişikliği raporlarına bakılsın)
Demiryoluna Paralel bir Raylı sistem yapılarak, Hankendi-Yurtbaşı arasında belli brajmanlarla “Banliyo Treni” (İsim daha farklı da olabilir) konulmalıdır.
Harput’ta belediye öncülüğünde 300 adet “Harput Evi” yapımı yapılırsa şehir kazanır. Maksat halka hizmet olursa siyasetin de daha bir esprisi olur.
NEVZAT ÜLGER
ENFLASYON VE KRİZ ÜZERİNE
ENFLASYON VE KRİZ ÜZERİNE
Arz ve talep dengeye geliyorsa adil/dengeli bölüşüm var demektir. Piyasaya fazla müdahale arz-talep dengesini bozar ve adil bölüşüm de kaybolur. Arz ve talep dengesinin oluşabilmesi için denge faktörü olan fiyatlar serbest bırakılmalıdır.
Aslında fiyatlar üreticiler ile tüketiciler arasında haberleşme aracıdır. Tüketicinin üreticiye ‘şu malları üret, ihtiyacım var’ şu malları üretme, ihtiyacım yok’ cümlelerini fiyatlar söyler.
Diğer bir ifade ile fiyatlar arz ve talebi dengede tuttuğu gibi üretim ve tüketimi de eşit kılar. Arz ve talep fiyatlara göre oluşur. Yani arz ve talep fiyatların fonksiyonudur dememizde bir sakınca yoktur.
Halkın elindeki satın alma gücü değişmelidir ki fiyatlar da gerektiği şekilde değişsin. Tabi bu konu pastanın paylaşılması ile, yani gelirin dağılımı ile ilgili bir konu. Eğer halkın eline üretim yapılmadan yani emeksiz satın alma gücü geçerse bütün malların fiyatları artar ve ilk anda gereksiz üretim yapılır, sonra mallar çöpe atılır. Ama bu arada da geliri artmayan gurup da fakirleşir.
Şunu da ifade edelim ki; günümüzde çeşitli mekanizmalarla meydana getirilen “ihtiyaçlar” çoğunlukla zorunlu olmayıp daha çok hazcılık ve mahalle baskısı üzerine kuruludur.
Faiz, üretilmeyen mallar karşılığı rantiyeye satın alma gücü sağlamakta, bu da arz ve talep kanunlarını ve dengesini bozmaktadır.
Bir tarafta karnını doyurmaya çalışan bir kitle olurken diğer tarafta da hazcılık (hedononizm) uğruna israf pik yapar.
Enflasyon; üretilmeyen mal karşılığı halka sağlanan satın alma gücüdür. Gereksiz yerlerdeki fiyatların artması ve paylaşmada dengenin bozulmasıdır. Bunun ana kaynağı faizdir ve esas itibariyle enflasyon; alt gelir guruplarından üst gelir guruplarına haksız para aktarmaktır.
Enflasyon, mallar artmadan paranın artması iken kriz ise parada bir değişiklik olmadan veya eksilmeden malların azalmasıdır. Hatta piyasada mal çoktur ama alışveriş durduğundan piyasada durgunluk başlar. ‘İşler kesat’ kavramı daha çok bunun için kullanılıyor. Kriz kontrol altına alınamazsa iflaslara, normal dışı işlere yol açabilir.
Savaş olur, kuraklık olur, hastalık olur, göç olur, çeşitli sebeplerden ya tüketim fazlalaşır ya üretim azalır, dolayısıyla piyasada para aynı kaldığı halde fiyatlar yükselir. Bu krizdir. Bu anlaşılır bir şeydir ama günümüzde birtakım para oyunları ile de kriz meydana getirilebiliyor.
Krizlerin enflasyondan farkı vardır. Enflasyonda her şeyin fiyatı “devamlı” arttığı halde krizlerde taşınmazların fiyatları düşer, buna karşılık yıllık tüketim mallarının fiyatları yükselir. Bu da arz ve talep kanunları gereği üreticileri yapılaşma yerine yıllık tüketim mallarına yöneltir.
Dünyada kriz oluyorken Türkiye’de kriz olacak diye bir kural yok ama etkileme olabilir. Bu gibi durumlarda taşınmazlar ithal ve ihraç edilemediği için dünya piyasalarına uyum sağlayamaz ama ithal ve ihraç edilen mallar dünya piyasaları ile uyum sağladığı için arz ve talep durumuna müdahale yoluyla piyasa daha kolay dengelenir.
Para ve üretim üzerinden düşünürsek; insanlık altın paranın, ülkeler üretimin, iller şehirleşmenin, kırsal alanlar tarım ve ziraatın artması ile denge kurabilir. Yani kentlerde ticaret ve sanayi, kırsal alanda da ürünler artıyorsa kriz ve enflasyon oluşmaz.
Kolay mı, maharet de burada işte.
NEVZAT ÜLGER
BİRAZ GAYRET LÜTFEN
BİRAZ GAYRET LÜTFEN
AK Parti’nin iktidara geldiği tarihten günümüze kadar gerçekleştirilmesini beklediğimiz bazı konuları aşağıya çıkarıyorum. Bunların bir kısmı belediyece, bir kısmı valilikçe, bir kısmı da merkezi hükümetçe yapılacak hizmetlerdir. Milletvekilleri konuyu merkezi hükümete taşımalı, belediye ve valilik de kendilerince yapılabilecek projeleri realize etmelidirler.
Yeni Bir Üniversite (Özel)
Sulama Projeleri (Kuzova, Uluova vd)
Yeni Toplu konut Alanları
Harput’a Teleferik Yapılması
Bedelsiz Arsa Tahsisi Konusu
Sektörel Sanayi Siteleri (Sektörel Kümelenme)
Şehirde en az Üç Noktaya Konferans ve Toplantı Salonu
Baskil İçin Kayısı İşleme Tesisi ve arıcılık
Keban’da Balıkçılığın Geliştirilmesi
Ağın’da ceviz ve Badem sektörünün Geliştirilmesi
Maden’de yeniden Bakır İşletmeciliği
Sivrice’ye Yaz ve Kış Turizmi, arıcılık. Elazığ-Diyarbakır Yolunun gidiş yolu Hazar Gölünün Sağına, geliş yolu yine mevcut yol olmalıdır.
Alacakaya’da Mermer ve krom Sanayinin geliştirilmesi.
Kovancılar’da hayvancılık ve Et İşleme Tesisleri.
Karakoçan’da Hayvancılık ve buna dayalı Tesisler
Palu’da Turizm ve El Dokuma Halıcılık
Arıcak’da El Dokuma Halıcılık
Müze (Kent Müzesi)
Şehir tiyatrosu
Meşhurlar müzesi (Resimleri ve tanıtım yazılarıyla)
Kültür Parkta “masal şatosu”
Kültür Parkta ve Cip Barajında gondollar veya sandallar
Kapsamlı bir “Hayvanat Bahçesi”
Yemeniciler çarşısında “El Sanatları Çarşısı”
İzzetpaşa, Nailbey, Rızaiye, Akpınar, Kültür, Mustafapaşa, Yıldızbağları, Yenimahalle, Sürsürü, Kızılay ve Çarşı mahallelerinde örnek kentsel dönüşüm yapıları
Sürsürü, Yıldızbağları, Aksaray ve Salıbaba mahallelerinde doğal park alanları
Dört semtte birer tane “Hanımlar Şatosu”
Dört semtte birer tane “Emekliler Şatosu”
Dört semtte birer tane “Spor Salonu”
Bir tane de Batı yakasında “Küçük Sanayi Sitesi”
Şehir içme suyunun ve imkan dahilindeki arazilerde sulamanın baraj suyundan temin edilmesi
Demiryoluna Paralel bir Raylı sistem yapılarak, Hankendi-Yurtbaşı arasında belli brajmanlarla “Banliyo Treni” (İsim daha farklı da olabilir) konulmalıdır.
Harput’ta belediye öncülüğünde 300 adet “Harput Evi” yapımı yapılırsa şehir kazanır. Maksat halka hizmet olursa siyasetin de daha bir esprisi olur.
NEVZAT ÜLGER






