YEREL SEÇİMLER ÜZERİNE
YEREL SEÇİMLER ÜZERİNE
Zaman zaman içeriden ve dışarıdan yapılan baskılar sonucu zor pozisyonlara sokulsa da artık Türkiye bölgesinde ve dünya genelinde hatırı sayılır bir güce sahip. Genç nüfusuyla dikkat çekiyor ve güçlü olmanın önemli bir gereği olarak dünyada sayılı bir ordusu var. Bu hafta eğitim ve öğretime başlayan oniki sınıflı mecburi öğretime devam eden öğrencilerin sayısı 18 milyondan fazla.
Yönetimlerin mutluluk ve refahı halkın tamamına taşıması gerekiyor. Şu anda Türkiye’nin %78’lik büyük bir çoğunluğu bireysel borç sarmalı kıskacında. Önce ailevi ve çevresel baskılardan dolayı bir takım maddi şeylere sahip olmak için banka kredileri yoluyla borçlanmak zorunda hissediyor kendisini. Sonra da bu borçlarını ödemekte oldukça zorlanıyor. Çoğunluklada hoş olmayan neticeler çıkıyor ortaya. Zaman zaman dağılan ailelerin olduğunu görüyoruz maalesef.
Değişiklik olmazsa Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde öne çıkacak tercih nedenlerinin birincisi yerel hizmetler ise ikincisi de uygulanan genel ekonomik kararların kişilere neler kazandırdığı ile ilgili olacaktır. Merkezi hükümetin yaptıkları önemlidir ama yerel yönetimlerin yaptıkları ve toplumun yerel yöneticiler hakkında düşündükleri seçimlerdeki tercihlerinde çok daha önemlidir.
Kibirli olmak belki yöneticilerin kendi tercihleri ama seçmenler kendileri ile temas kurulmasından hoşlanıyor. Neticede seçmenin tayin ettiği bir görevlinin kendisine karşı afralı-tafralı davranışlardan hoşlanmıyor. Seçmen özgür ortamları önemsemektedir. Topluma karşı dile getirilen ifadelerle, yapılan anketlerdeki tespitlerin çeliştiğini çok rahat görebiliyoruz. Spot bir cümle ile ifade edersek; hürriyet, kimlik siyasetinin önünde görünüyor.
Evet, siyaset bir gelecek pompalama işidir ama beklentilerin yeterince yerine gelmemesi farklı sonuçlar doğurabilir. Söylemlerde dile getirilen şeylerin gerçekleşme oranın kabul görmesi şarttır.
Birçok siyaside “bürokratik davranış” görmeye başladı toplum. Halbuki “yasak/olmaz” kardeşim tahkirinden ziyade, siyasetçi çözüm üreten olmalıdır. Her tarafı görünür olan bir konuda seçmen niye siyasetçiye gitsin?
Topluma ne faydası varsa, bazı siyasi partilerin baskı yapmayı disiplin diye sunmalarının artık kabul görmediğini son seçimlerde çok rahat gördük.
Güç dediğimiz şey saat pili gibidir, kullanıldıkça ömründen birazı gider. Gerçekleşmeyen her beklenti, seçilmiş olanların her olumsuz davranışı bu güçten belli bir miktarını azaltır. Unutmayalım; aylık geliri 1604 lira olan seçmenle aylık geliri 100.000 lira olan seçmen aynı partiye değişik saiklerle oy verebiliyor. Yani homojen bir seçmen kitlesi oluşturmak artık çok zordur. Homojen davranışlara uygun seçmen oranını %40 olarak gösteriyor anketler. Geride henüz %60 duruyor. Hatta geçen gün İstanbul’dan gelen bir arkadaşımız bu oranı daha değişik olarak ifade etti.
Yerel seçimler için adaylar belirmeye başladı. Ne çare ki 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana adayları seçmen belirleyemiyor. Yoksa Türkiye’de belediye başkanlığı koltuklarında başka isimlerin olacağına kesinlikle inanıyorum. Seçmen yerine gelmeyecek beklentiler peşinde koşturulursa, hem yarışta gerilere düşme tehlikesi var hem de şehirlere cidden yazık oluyor. NEVZAT ÜLGER
ABD BAŞARILI OLAMAYACAK
ABD BAŞARILI OLAMAYACAK
ABD’nin başını çektiği tek kutuplu uluslararası sistem, ABD’nin eski etkinliğini ve aktörlüğünü gün geçtikçe kaybettiğini ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmaya başladığı çok kutuplu dünya şeklinde nitelenebilecek yeni bir düzene doğru yol almaya başlamıştır.
Başta Çin, Rusya, İran ve Türkiye gibi aktörler uluslararası gelişmelerde ve politikalarda etkin bir konuma gelmiştir.
ABD şu anda gelişmekte olan ekonomilerin borç krizini derinleştirmekte, ekonomilerini yavaşlatmakta ve doları yukarı çekmek suretiyle bu ülkelere dönük para akışını keserek ekonomilerinin yetersiz kalmasına çalışmaktadır.
Dolayısıyla küresel ekonomik sistem geniş çaplı bir savaş durumuna yönelik olduğu için de dünya için gerçek bir tehdittir. Çünkü küresel sistemin en önemli yaşama formülü savaştır.
Bununla beraber ABD’nin hâlihazırdaki mücadelesini salt ekonomik bir mücadele görmek yerine küresel çapta bir güç mücadelesinin tezahürleri olarak değerlendirmek gerekir.
Türkiye ile ABD arasında sert siyasi ve ekonomik bir çatışma var. Siyasi ve ekonomik çatışmanın görünen adresi, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili suçlanan Amerikalı rahip Andrew Brunson. Ancak Türkiye’ye yönelik yeni ekonomik yaptırımlar getirilir, içeride ve Suriye’de terörist ve ayrılıkçı terör grupları silahlandırılarak ve mali destek verilerek etkin hale getirilmeye çalışılıyor. ABD’nin, Körfez ülkelerine Suriye’nin kuzey doğusundaki terör bölgelerini desteklemeleri için 150 milyon dolar göndermeleri çağrısı bu çerçevedeki önemli girişimlerden biridir.
Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde yakın geçmişe kıyasla belirgin biçimde değişen pozisyonu olduğu söylenebilir. ABD’nin PYD/PKK’ya Suriye’de destek vermeye başladığı ilk dönemler esas alınırsa Türkiye-ABD ilişkilerinin her geçen gün daha da gerilediğini söylemek mümkün. Öyle ki ABD 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ilk defa Türkiye’ye yaptırımlara başlamıştır.
ABD Büyükelçiliği, “Bir ABD’li yetkilinin yaptığı doların 7 lira olacağı tahminini” yalanlayan bir açıklama yapmıştı. Bu aslında diplomatik dille yapılan bir tehdit sinyaliydi. Nitekim ABD, dolar gücüne dayanarak Türkiye’ye karşı akıl dışı bir saldırıya geçti.
Bu durum esasında çatışmanın özü itibariyle rahip davasından daha derinlerde olduğunu da gösterir. Çekişme, Türkiye’nin doğuda, Afrika, Asya, Körfez ve ABD’nin siyasi ve ekonomik klasik nüfuz bölgeleriyle ilgilidir. Zira Türkiye şu an Afrika, Asya ve Arap Körfez bölgesinde oldukça güçlü ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri ilişkiler ağı kuruyor. Cumhurbaşkanının bu bölgelere yaptığı açılımlar oldukça önemlidir.
Ayrıca Türkiye ile ABD arasında yaşananlar sadece Türkiye’nin iç meselesi değildir. Aynı zamanda İslâm dünyasını da içeren birinci dereceden bir “özgürlük” savaşıdır.
Türkiye yeniden “sistemde bir yanlışlık var mı, yok mu?” diye düşünmeye ve çareler üretmeye başlamıştır. NEVZAT ÜLGER
“GOLAN KAPLICALARI” GEZİMİZ
“GOLAN KAPLICALARI” GEZİMİZ
Muammer Aksoy, Necati Erdem, Ahmet Eren, Lütfi Parlak ve bendeniz Nevzat Ülger’den oluşan gezi ekibimiz, 7 Eylül 2018 /Cuma günü, Karakoçan’a 18 km uzaklıkta, Peri Suyu’nun kenarında fevkalade bir güzellikte yaratılmış olan Golan Kaplıcalarını görmeye gittik. Muammer Aksoy ve Lütfi Parlak eğitimci, Necati Erdem Elazığ spor’un eski başkanlarındandır. Ahmet Eren Şehir Hastanemizin önemli doktorlarından olup dünya tatlısı bir insandır.
Sabah 08.00’de Muammer Aksoy bizleri tek tek evlerimizden alarak yola koyulduk. 35. km’de bulunan Nursan Tesislerinde kahvaltı yaptık. Yol boyunca Elazığ’a su isale hattının çekim çalışmaları nedeniyle, şehrin içme suyunun, barajdan Harput’a çift terfili sistemle basılıp, dinlendirilip, steril hale getirildikten sonra kendi cazibesiyle şehrin her tarafına ve hiçbir enerjiye ihtiyaç duyulmadan dağıtılması ve böylece 7/24 çalışan motopompların susturulması üzerine konuşarak yol almaya devam ediyoruz. Bu arada Kovancılar’ın sağlıklı şehirleşememesi ve benzer konular üzerine sohbetlerle Karakoçan’a geldik. Ancak gidişte de gelişte de Sayın Faik Güngör’ün ve Sayın Habip Yaşar’ın doğdukları köyleri de temaşa ettik. Bu sevgili Ahmet Sağlam’ı da andık.
Karakoçan’da kısa bir mola esnasında Karakoçan esnaflarından Ahmet Aksoy’un da söylediği nefis çaylarımızı içtik. Çokça Karakoçanlı insanımızla konuşma imkanımız oldu. Muammer Beyle Necati Beyin Karakoçan’ın belli ailelerinden olması da bizlere ilgiyi artırdı.
Hazırlanan program gereği olarak Cuma Namazı’nı Safkari Baba’nın medfun bulunduğu Demirdelen (Kafan) köyünde kılmak üzere hareket ettik. Köy meşelik bir alanın ortasında kurulmuş. İnsanlarının bir kısmıyla konuşma imkanımız oldu. Namazı kıldıktan sonra durak yapacağımız Üçbudak (Delikan)’a doğru hareket ettik. Bu köyün Soğuk Çeşme, Beyaz Çeşme, Altıntaş gibi isimleri de var.
Muammer Bey’in bir gün önceden yemek organizasyonu yaptığını köye varınca anlıyoruz. Ufak davar etinden çok nefis bir saç kavurması yedik. Bu arada köy sakinlerinden Cemal Dedeoğlu ile yemek boyunca bol sohbet imkanımız oldu. Köyde medfun bulunan Seyyit veya Pir Cemal Abdal esas olarak bir Türkmen. Pir Cemal’in babası Şah Delili Berkecan ise meşhur sufi ve şair Ebulvefa’nın öğrencisi. Kendisi Horasan erenlerindendir diyor Cemal Dedeoğlu. Önce Nevşehir’e, oradan Afyon’a, sonra Erzincan, bilahare Tunceli’ye ve nihayetinde de Üçbudak/Delikan köyüne gelmişler.
Bu nefis yemeğin ve sohbetin ardından Golan Kaplıcaları’na doğru hareket ettik. Nedenini bilemiyorum ama yollar oldukça kötü, Bu kadar güzel bir tabiatın kucağındaki Golan Kaplıcaları’na giden bu yol işin doğrusu buraya yakışmamış.
Golan Kaplıcaları hemen Peri Suyu ile birleşik. Allah bir tarafta buz gibi Peri Suyu’nu akıtırken hemen bitişiğinde de 80 derece sıcaklıktaki bir kaplıcayı kullarının istifadesine sunmuş. Peri Suyu’nun bir yakası Elazığ/Karakoçan toprakları, diğer yakası da Tunceli toprakları. Su üzerinde bir de “Asma Köprü” bulunuyor.
Golan Kaplıcaları üzerinde devlet güzel tesisler yapmış. Havuza dolu dolu akan iki koca oluk (6’lık boru) var. Gecelik kalınacak oteli de, müstakil kalınacak Bufalo Evleri de var. Mekan cıvıl cıvıl. Hem yerli hem de yabancı insanları görebiliyorsunuz. İşletmeciler de işlerine dikkat ediyor.
Tabiat bir harika. Meşeliklerle kaplı 2.000 m yükseklikteki dağların arasındaki bir vadide, etraf dağlardaki “Dağ Keçileri” ni seyretmeye dalmanız her zaman mümkün.
Dönüşte Karakoçan’da, Kalecik Barajı kenarında bir çay molası verdik. Kalecik Barajı 1969-1970 yılında yapılmış. İkindi sonrasında Kalecik Barajı’nın manzarasına doyum olmuyor. Karakoçan ilçemizle ilgili olarak şu tespiti yapmamı lutfen anlayışla karşılayın:
Karakoçan, Elazığ’ın ilçeleri içinde kentleşmeyi yakalamış bir ilçemiz. Kendinizi bir ilçede değil, bir şehir merkezinde hissediyorsunuz.
Bu güzel organizasyon ve cömertlik için de Muammer Aksoy’a ekip adına özellikle teşekkür ederim. Çok keyif aldığımız bir gezi oldu doğrusu. NEVZAT ÜLGER
MEDYANIN SONU MU?
MEDYANIN SONU MU?
Gazete yazarlığı veya TV yorumculuğu üzerine bir yazı yayımlandı. Yazarı bir ara çok popülerdi, şimdilerde o da eski popülaritesinde değil. İnternette görünen tıklanma sayıları kimseyi aldatmasın. Olay hiç de göründüğü gibi değil doğrusu. Konu ile ilgili yazının bir bölümü şöyle:
“Artık hiçbir köşe yazarı ya da diyelim köşe yazanların yüzde 99’u yankı oluşturmuyor. Ne söylediklerini halktan hiç kimsenin taktığı yok. Sözlerinin bir değeri kalmadı. Zaten çoğu köşe yazarının ismini toplumun yüzde 99,9’u tanımıyor. Köşe yazarları genelde “Benim halkta karşılığım var” diyerek kendi kendini kandırıyor. İster hükûmetin yanında ister hükûmetin muhalifi olsun bu fotoğraf değişmiyor. 3-4 sene öncenin çok okunan ideolojik yazarlarını da kimsenin taktığı yok.
Kemalistler de “Kemalizm geri dönecek biraz daha sabır” morfininden sıkıldı ve bunaldı. Kemalist yurttaşlarımız da üfürükçü gazeteciler tarafından kandırılmak istemiyor. O yüzden o tip yazarlar ne yazsa tutmuyor. Ancak “Türkiye’de dindarlar ve başörtülüler zulüm görmedi” gibi trollüklerle ilgi toplamaya çalışıyorlar. Toplumun büyük çoğunluğunun nefretini kazanmak zaten bitmek demektir. Öte yandan alternatif medya denen platformların da hiç yankı oluşturduğu yok. Medyascope bugüne kadar ciddi etki yapamadı ve özellikle 24 Haziran’dan önce tüm analizleri yanlış çıktı. Hiç öz eleştiri yaptıkları da yok. Yani yazarlık ve yorumculuk işine tam olarak bir ölü toprağı serpilmiş durumda.
Sadece köşe yazarı değil TV’lerde yorum yapan konuk havuzu da ölü ve bitik durumda. 250 kere ana akım ekrana çıktığı ve köşe de yazdığı hâlde toplumun hiç tanımadığı adam dolu ortalık. Eskiden bazı kişiler ilk TV’ye çıkışında bile olay oluştururlardı. Şimdi bu dönemin sonuna gelindi. 250 kere prime time’da ana akım ekrana çıkıp ve bir de köşe yazıp tanınmamak ve bilinmemek. Bu gerçekten akıl almaz bir başarı. Bu kadar silik ve buhar şahıs olabilmek. Mesela bana geçenlerde CHP’li bir dostum bir isim vererek, “Bu ara sizin kanatta AK Parti tepelerinde bu adam modaymış” dedi. O bahsettiği şahsın ismini ilk kez duymuştum. “E dedi ekranlara çıkıyor ya sürekli. Bana kendisi söyledi.” Sonra suratını görünce biraz anımsadım ama ismi aklımdan çıkmış. Sordum soruşturdum tanıyan yok. Ben değil kimse tanımıyor o kişiyi.”
“Bu ülkede birçok gazete köşe yazarsız çıksa hiç kimsenin fark etmeyeceğini ifade ettim. Fakat sonra objektif analiz edince bu tahlilimin az kaldığını gördüm. Bazı gazeteler yarın çıkmasa iddia ediyorum kimse farkına varmaz. Bunların arasında ismi sözde büyük olan ve dev maaşların verildiği gazeteler de var. O gazetelerin çıkıp çıkmadığını toplum asla umursamaz. Bayiler, bakkallar bile o gazetelerin baskı yapmadığının farkına varmaz. Ancak akşama doğru biri, “Yahu bugün şu gazete çıkmamış” derse, bayi de “Aaaaa galiba gelmemiş” der. Mesela geçen yıl bir haber kanalı kapandı, 2 ay kimse o kanalın kapandığını fark etmedi. Aslında bu “Medyanın Sonu” olgusuna mı işaret ediyor? En azından Türkiye özelinde durum bu mu?”
Meşhur laftır: “Geldiğinde boşluk kapatan insanlardan değil gittiğinde boşluğu kapanamayan insanlardan ol” NEVZAT ÜLGER
SİYASET ÜZERİNDEN SAĞCILIK VE SOLCULUK
SİYASET ÜZERİNDEN SAĞCILIK VE SOLCULUK
SİYASET ÜZERİNDEN SAĞCILIK VE SOLCULUK
Partiler küresel sermayenin fikri. Eğer ülke gelişmişse iki partili sistem, gelişme yoksa tek partili veya ikiden fazla partili sistem. Ülkelere dikkat edilirse konu daha bir netleşir. Siyasi partiler üç kategoride toplanıyor genellikle:
1-Merkezlerin oluşturduğu partiler.
2-Kişilerle kaim olan partiler.
3-Görüşlere dayalı partiler.
Aslında bir siyasi partide bu üç özellik de olabilir ama onu belirleyen baskın unsura göre bu tasnif yapılıyor.
CHP merkez tarafından oluşturulmuş bir partidir. Merkezin her dediğine evet demeyen veya yeni şeyler söylemek isteyen kişiler de CHP’den ayrılarak ayrı partiler kurmuşlardır. Bunlardan bazılarını siyasi gözlemciler “muvazaa” partisi olarak niteliyorlar.
DP (Demokrat Parti), CHP’den ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü öncülüğünde kurulmuş bir partidir ve “devletçilik” ilkesi yerine “liberalizm” ekolünü benimseyerek farklı bir kulvar açmışlardır.
AP (Adalet Partisi) ve DYP (Doğru Yol Partisi), DP’nin devamı olarak kurulmuşlardır. Hatta bunlardan birinin genel başkanı, bu kulvarda bir başka siyasi parti kurulduğu zaman; “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam” diyebilmişti.
ANAP (Anavatan Partisi) esas itibariyle liberal bir parti olmanın dışında, kendi partilerinden memnun olmayan, CHP’Lİ, DYP’li, MHP’li ve MSP’li (Milli Selamet Partisi) mensubu siyasilerin kurduğu bir partidir.
AK Parti genel olarak MSP veya Milli Görüş kökenli siyasilerin kurduğu bir parti olmakla birlikte, son seçimde daha çok milliyetçi ve devletçi siyasetçilerin itibar ettikleri bir partidir. Erdoğan bu parti için hem lider hem de tek belirleyicidir.
Menderes, Demirel, Özal, Yılmaz, Çiller ve Erdoğan’ın bazı konulardaki görüşlerini ayrık tutarsak aynı çizgide siyaset yapan liderlerdir. Türkeş, Yazıcıoğlu, Destici ve Kurtulmuş önemli siyasetçiler ama birinci noktayı yakalayamadılar. Erbakan ise zannederim tek sivil siyasi parti kurucusu olarak kaldı şimdilik. MSP/RP lider eksenli olmakla birlikte, görüş eksenli bir parti oluşu da kabul görmektedir.
Sayılan bu partilerin çoğu “lider” eksenli guruba girmektedirler. Bu tasnifi zaman zaman zorlayanlar olsa da lider ağırlıklı parti olma vasfı hep devam etmektedir.
Bu partiler bazı önemli gazeteci ve fikir adamlarınca genellikle desteklendiler.
Sağda; Necip Fazıl, Osman Yüksel, Nurettin Topçu, Ahmet Arvasi, Nihal Atsız, Ahmet Kabaklı, Taha Akyol, Nazlı Ilıcak bunlardan bazıları.
Solda; Burhan Felek, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, İlhan Selçuk, Cüneyt Arcayürek, Uğur Mumcu, Hasan Cemal vb.
MSP/RP açısından; M.Akif İnan, Rasim Özdenören, İsmet Özel, Sadık Albayrak vb.
Bu tasniflere dâhil olmayıp ama kabul gören sağda da, solda da, İslamcılarda da kabul gören yazarlar da vardır. Hayrettin Karaman, Mehmet Şevket Eygi vb.
Gelecekte siyasetin ağır topları, yeni görüşlere ağırlık veren partiler olacak gibi görünüyor. NEVZAT ÜLGER
“HÜRRİYET VE MALİKİYET DÖNEMİ”
“HÜRRİYET VE MALİKİYET DÖNEMİ”
Dünya altı günde yaratıldı diyor Kur’an. Burada geçen gün kavramı, dünya günüyle bin yıla da, elli bin yıla da tekabül edebileceğini yine Kur’an açıklıyor. Bu altı günün altı devir olduğunu ifade eden düşünce adamları da var.
Bu altı günün veya devrin her birini sosyolojik veya iktisadi birer dönem sayarsak, bu güne kadar bu altı devrin beş devrini yaşadık diyor bazı düşünce adamları.
Bu devirleri ayrı ayrı özellikleri ile birlikte sıralayacak olursak;
1-İnsanların olgun manası ile toplu olarak yaşamaya başlamadıkları bir dönemden bahsedebiliriz. İnsanların ihtiyaçlarının doyma, örtünme ve barınmadan ibaret olduğunu ifade etmekte bir sakınca yok.
2-İnsanların biraz daha kalabalıklaştığı, dar anlamda da olsa ihtiyaçlarının biraz daha çeşitlendiği, köylerin oluşmaya başladığı bir dönemdir diyebiliriz.
3-Nüfus arştı ile birlikte köylerin bir kısmının kasabaya dönüştüğü, şehir hayatına doğru önemli bir aşamanın geçildiği dönemdir bu dönem. Bu dönemde ziraat yapılan topraklar biraz daha genişlemiş, insanların kendi bireysel güçlerinin dışında yardımcılara olan ihtiyaç artmıştır. Ciddi manada bir tarım toplumu oluşmuş ve maalesef güçlü ve zorba insanlar da bir kısım insanları köleleştirmişlerdir. Öyle ki kölelik kanıksanmaya başlamıştır. Bu tarih dilimi Nemrut dönemi ile başlamıştır ki, bu tarih de M.Ö. 2000’li yıllardan başlayarak uzun bir zaman dilimine yayılır.
Bir kısım insanların topraklarına el konulmuş, kendileri de alınıp-satılır olmuştur. Coğrafi keşiflerle yapılan da bu değil mi? 19.yüzyıllara kadar bu tabloyu görebiliyoruz.
4-Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan “Sanayi İnkılabı”nın başlamasından sonra, İngiltere, İspanya, Portekiz, Fransa gibi ülkeler coğrafi keşiflerle birlikte gittikleri yerlerdeki yer altı ve yerüstü kaynaklara el koymuş, insanlarını köleleştirirken, karşı koyanları toptan imha etmişlerdir.
5-Önceleri köleleştirdikleri bu insanları ve tahakküm kurdukları diğer ülkeleri bu defa devletleştirerek özgürleştirdiler. Ancak kurdukları iktisadi ayak oyunları yoluyla, o ülkelerin yöneticilerini ve yöneticilerine tesir edecek insanlarını “mankurt”laştırdılar.
İslam’ın şiddetle karşı çıktığı faiz yoluyla, o ülkelerin gelirlerini kendi ülkelerine zahmetsiz olarak taşıdılar. Bazı kişi ve guruplar öyle obez bir duruma geldiler ki; sekiz milyarderin geliri 50 devletten fazla oldu. Deniliyor ki şimdilerde 62 en zenginin geliri dünyanın tamamının gelirine bedel. Hala 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan “Yeni Dünya Düzeni” hayatiyetini sürdürüyor. BM beş devlet, NATO bir devlet.
6-Şimdi altıncı devire başlıyoruz artık. Ama bu geçiş oldukça sancılı olacağa benziyor. Terör, vekalet savaşları, ekonomik ayak oyunları, darbeler vd. Bu yeni devir “Hürriyet ve sahiplik” dönemi olacak diyor bir güzel adam. Cumhurbaşkanının “Dünya beşten büyüktür” cümlesi de bu dönemin mottolarından olacak zannederim. NEVZAT ÜLGER
SERBEST PİYASA-FİYATLAR-LİYAKAT
SERBEST PİYASA-FİYATLAR-LİYAKAT
Eskiden arz da talep de ihtiyaca göre oluşuyordu. Yer yer sapmalar olsa bile bu kural işliyordu. O dönemlerde ve işin aslında da acaba; fiyatlar bu arz ve talebe göre mi oluşuyordu, yoksa fiyatlar mı bu arz ve talebi belirliyordu? Yani talebin artması halinde de, arzın artması halinde de veya tam tersi durumlarda da fiyatlar oluşuyordu. Burada dikkat edilmesi gereken hassas nokta şudur kanaatimce; fiyat kavramı, arz ve talebe göre mi oluşuyor, arz ve talep fiyatlara göre mi oluşuyor. Yani fiyatlar mı arz ve talebin fonksiyonu, yoksa arz ve talep mi fiyatların fonksiyonudur?
Günümüzde fiyatlar arz ve talebin fonksiyonu olarak alındığı için serbest piyasa kuralları yerine “vahşi kapitalizm” kuralları işlemektedir. Diğer bir ifade ile piyasalara devamlı müdahaleler yapılmaktadır. Müdahalesiz bir ekonomi uygulamasına geçilememesinin en önemli eşiği burası gibi görünmektedir. Çünkü piyasalara müdahale edilmeyen günler adeta yok gibidir.
Geçmişte gıda maddeleri ile zorunlu ihtiyaçlara “narh” (devletin fiyat uygulamasında sınır belirlemesi) uygulanmıştır ama bu istisnadır. Halbuki günümüzde piyasa ayarlamaları tüketici için olmaktan ziyade üretici esas alınarak yapılmaktadır. Çünkü baskı gurubu olarak onlar daha çok etkindirler. Kavga da pastanın dağılımından çıkmaktadır zaten. Pasta büyütülmediği sürece kavga dar alanda ve güçlülerin lehine sonuçlanacak bir atmosferde hep yürütülecektir. Halbuki üretim artırılabilirse hem kavga azalacak, hem de pasta büyüyeceğinden insanların gelir haneleri yükselecektir.
Sistemdeki mantık değişmezse, kavgayı hangi gurubun kazanacağının pek de önemi olmayacaktır. Çünkü hedef kavgasız ve gelirin adil dağılımı üzerine olması gerekir. Yani hedef adil bölüşüm ile ferdin ve toplumun mutluluğu olmalıdır. Kalkınan bir ülke olmak için de en önemli unsurun üretim olduğu aşikardır.
“Yeni dönemin ve geleceğin daha güzel, daha verimli ve daha da uzun süreli olması için kendimizi, fikirlerimizi, uygulamalarımızı, kararlarımızı devamlılık arz edecek şekilde öz eleştiriye ve tavsiyelere uyarak ‘muhasebeye’ tabi tutmalıyız.”
Zorluklarımızı meydan okuyarak aşmak için güçlü bir ekonomik yapıya sahip olmamız şart. Bunun için de büyümeyi üretime dayalı büyümeyle değiştirmek durumundayız. Özellikle katma değeri yüksek ürünlere olan ihtiyacımızı akılda tutmak zorundayız. Aksi takdirde meydan okumanın bir anlamı kalmaz. İnsanlar haklı olarak geçimlerini ve mutluluklarını daha iyi durumdakilerle kıyaslama yoluna giderler ve muhasebe yaparlar.
Cumhurbaşkanımız devamlı “faiz sebep, enflasyon neticedir” diyor ama gerek parti birimlerinin, gerekse üniversitelerimizin her hangi bir çalışmasına şahit olamıyoruz. Partilerin AR-GE birimi ile siyaset üretme birimlerinin konu ile ilgili çalışmasını bilmek istiyor toplum. Üniversitelerin iktisat fakültelerinde bitirme tezleri, yüksek lisans ve doktora çalışmalarının bir kaçının faizsiz sistem üzerine olması gerekmez mi? Bir konunun nasıl olduğu bilinmeden, mevcut bir uygulamaya karşı olmanın bir kıymet-i harbiyesi olur mu?
Liyakat, liyakat, liyakat. NEVZAT ÜLGER
ELAZIĞLI KÜLTÜR İNSANLARIMIZ – 1
ELAZIĞLI KÜLTÜR İNSANLARIMIZ - 1
Türkiye’de kültür denince genelde İstanbul akla gelir. Bir parça Ankara ve biraz da İzmir illerimiz anımsansa da, taşranın kültür haritasında yer alması biraz da lokal. Ancak bununla birlikte taşra şehirlerinin de kendi içlerinde yerel meşhurları veya meçhul meşhurları vardır elbette. Bunlar belli mekanlarda toplandıkları gibi münferit olarak kültür taşıyıcılığı yapanları da vardır. Tabi bunlardan bahsederken resmi görev yapanları değil, sivil düşünen ve sivil yaşayanları kastediyorum. Kişinin devlet memuru olması ayrı bir konudur, benim kastettiğim “sıradan vatandaşa yakın olanlar”dır.
1970 sonrasında Sadi Baba’nın (Sadi Özen) İzzetpaşa Pasajı’ında kitapçılık yapan küçük bir işyeri vardı. Hem İslamcıların, hem Milliyetçilerin hem de sosyal demokratların uğrak yeriydi. Orayı şimdi oğlu Muhammed Özen işletiyor. Sadi Baba daha sonra Aksaray’da (Yığınki) baba evinin yerinde yaptırdığı “Darul Hazen”de yaşadı.. Darul Hazen her fikirden insanın uğrak yeriydi. Zaten cenazesinin defnindeki kalabalık da bunu gösterdi. Sadi Baba bir entelektüeldi, mutasavvıftı. Aşka ve kültüre önem veren bir kadiri şeyhiydi.
Türk Ocağı da entelektüellerin devam ettiği bir kuruluş. Resmi yönünü görmezsek, her hafta yaptığı “bir konu bir konuk” toplantıları ilgi merkezi olmaya devam ediyor. Ahmet Eren, Lütfi Parlak, Habip Yaşar ve Birol Bulut Türk Ocağı başkanlığı yapan entelektüel insanlarımızdır.
Manas Yayınevi, kültür faaliyetlerini öne çıkaran önemli bir merkezimizdir. Şener Bulut, Bedrettin Keleştimur, Günerkan Aydoğmuş ve Mithat Yılmaz bu yayınevinde kültür faaliyetlerinin öncülerinden. Ayrıca Zekeriya Bican, Naci Sönmez, Doğan Sever ve Tuncer Sönmez bu mekanın hem işleyişine hem de kültür faaliyetlerine devamlı katılan entelektüeller.
Bizim Külliye, İzzetpaşa Camii Vakfı’nın patronajlığında önemli bir kültür hizmeti yapan yerlerden. Nazım Payam, Necati Kanter, Ömer Kazazoğlu, Kemal Batmaz, Mahmut Bahar, Gıyasettin Dağ hem “Bizim Külliye” dergisinin hazırlığında görev yapıyorlar hem de kalem erbabı olan şair ve nasirlerimizden.
Elazığ Musiki Cemiyeti, meşk yapmak isteyen, aynı zamanda kendileri de müzik alanında konuşabilen, söyleyebilen ve sazende konumunda insanlarımızın toplandığı bir yer. M. Kemal Perk’in başkanlığında yürütülen Musiki Cemiyeti faaliyetlerinden olan “Salı Meşk”lerine katılan Faik Tufan, Rüştü Emir, Mithat Coşkun, Nadir Cihangiroğlu, Adnan Tangülü, Adnan Çilesiz, Ahmet Fatih Eren, Abdullah Kıraç, Hafız Mesut ve Selahattin Yıldırım aynı zamanda birer entelektüel.
Görünür olmaktan özellikle kaçan Cemaleddin Emiroğlu, güvenilir bir müracaat insanı ve yazarlarımızdandır. Özellikle Arapça ve Osmanlıca eserleri latinize ederek toplumun istifadesine sunmuştur. Çokça ziyaret edeni vardır.
Şükrü Kacar, hem eğitimci hem bürokrat hem de siyasetçi olan bir kültür abidemizdir. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan tutarlı bir yazar ve şairimizdir. Kendisi aynı zamanda Elazığ Belediye Başkanlığı yapmıştır.
Celal Aslanoğlu hem bir entelektüel hem de entelektüelleri ofisinde toplayabilen bir işadamımızdır.
İbrahim Gök, önemli avukatlarımızdan olmanın yanında aynı zamanda kendisi de entelektüel olan bir kültür hamisidir.
Ulusal basında da görev yapmış olan Hayrettin Ayaz ilimizin önemli bir entelektüelidir. Bilgi bikrimi yüksektir. Sivil düşünebilen önemli bir düşünce adamımızdır.
Mustafa Tuğ, ticaretle birlikte kültür adamlarını da toplar mekanında. Kendisi hem kültür hem de düşünce adamlarımızdandır.
Naci Onur, Elazığlı şair, yazar ve müzik adamlarını kitaplarla toplumun huzuruna çıkaran bir yazı erbabı, bir entelektüel.
Nuri Karababa, kültür yönüyle öne çıkmak istemeyen ciddi bir entelektüelimizdir. Geçmişte önemli görevler yapmıştır.
Ali Yücel Uygur, siyaset dünyasının bilinen bir şahsiyetidir ama onun kültür adamlığı bana göre daha ileridir. Ofisinde; siyasiler, entelektüeller, şair ve yazarlar her zaman görülebilir.
Mehmet Cebeci, Hadi Önal, Ömer Serdar, Selim Erdoğan, Nevzat Ülger, Ahmet Aksın, Beşir Aşan, Tarık Özcan, Ahmet Buran, Ahmet Tevfik Ozan, Mustafa Türkgülü, Vedat Tanyıldızı, Kenan Peker, Enver Çakar, Kürşat Çelik, İlhami Bulut, Bilal Civelek, Ekrem Katı, Şükrü Baş, Mahir Gürbüz, Faik Güngör, Muammer Aksoy, İhsan Yaşa, Nejat Yılmaz, Hasan Uzun, Mehmet Topal, Mehmet Kuzu, Mahir Yılmaz, Bünyami Erdem önemli kültür insanlarımızdır.
Bekir Ali Demirel kitapları olan entelektüel bir bürokratımızdır. Şimdi Didim’de yaşıyor.
Mehmet Zeren, kırktan fazla eser vermiş bir entelektüelimizdir. Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Bir süredir “Ahmetoğlu Rumi” mahlası ile divan şiirleri yazıyor.
Öğretmen Evi genel olarak her fikir akımı mensubunun rahatlıkla uğradığı önemli bir merkez. İl dışından gelen misafirlerin de rahatlıkla ağırlandığı mekânlarımızdan biri. NEVZAT ÜLGER
ÜRÜN GÜZELLEMESİNDEN EKONOMİYE
ÜRÜN GÜZELLEMESİNDEN EKONOMİYE
Ayçekirdeği (çiğdem) Trakya’da bol yetiştirilir.
Ananas nerde yetişir?
Fındık niçin özellikle Karadeniz bölgesinde yetişir de Antalya’da yetişmez?
Çay deyince akla hemen Rize gelir.
Domatesi, Rusya niçin bizden alır da kendisi yetiştirmeyi düşünmez?
Bizde yetişen muz ile Afrika’da yetişen muzun tadı aynı mıdır?
Karadeniz’den çıkarılan somon ile İskandinavya’dan getirilen somonun fiyatının farklı olması sadece uzaklığıyla ilgili değildir her halde.
Tüketiciler niçin Karadeniz hamsisini tercih eder de Marmara’dan çıkan hamsiyi tercih etmez? (Balık kültürüm yetersiz)
Çin’den getirilen sarımsak daha ucuz ve gösterişli olduğu halde marketlerde niçin Taşköprü sarımsağı, yüksek fiyatına rağmen tercih edilir?
Kayısı deyince Malatya,
Karpuz deyince Adana ve Diyarbakır,
Üzüm denilince İzmir, Manisa ve Elazığ akla gelir.
Şeftali deyince Bursa öncelikle akla gelir de başka yerler niye gelmez?
Meksika’da yetiştirilen pirincin kalitesi ile Tosya’da yetiştirilen pirincin kalitesi aynı mıdır? Güzel Osmancık’ı nasıl tatmaz insanlar.
Ürünler aynı olduğu halde farklılıkları ortaya koyan, belirleyici olan nedir? Şu bölgede yetişen ürünün kalori ve protein oranı ile diğerinin arasındaki oran aynı mıdır?
Ürün aynı, tercih farklı; sebep, kalite. Kalitede belirleyici olan, toprak ve iklim. İklim, sadece coğrafi bir terim değil; sosyolojinin iklimi yok mu?
İskoçlar cimridir; ama Türkler vericidir.
Türk paylaşır; ama Alman paylaşmaz. Alman usulü ödemenin ne olduğunu hepimiz biliriz.
Niye Karadeniz insanı tez canlıdır da Güney insanı daha ağır hareket eder? Sabır, saygı, güven, sevgi, dürüstlük bütün ülkelerde ve coğrafyalarda aynı oranda mı insan yaşamına yansımıştır?
Sanayi devrimi, ardından gelen kentleşme süreci ve son olarak küreselleşmenin kuşatıcılığı karşısında toplumsal direnç mekanizmasını kuvvetlendirmekten başka çare yoktur.
Mümtaz Turhan; toplumdaki bu değişim kapasitesini kültür değişimi başlığı ile değerlendirir. Orada ayrımı yapılan ve değişimi kaçınılmaz olan maddi ve manevi kültür unsurları iyi kontrol edilemezse devletin insan unsuru ciddi şekilde sarsılabilir diyor.
Bugün pek çok Avrupa ülkesinin güçlü teknoloji veya daha yüksek bir milli gelire rağmen içinden çıkamadığı sorun da budur. Kendilerine uygun bir değerler sistemini kontrol edememek.
Bu noktada Erol Güngör’e kulak verebiliriz. Güngör o yıllarda küreselleşme süreci kendisini gösterirken batılılaşma/modernleşme olgusu hakkında “tekniğini alalım gerisini bırakalım” diyenlere özetle şöyle diyordu: “Üretilen aslında o tekniğin bir ürünüdür, tekniğin de nasıl üretildiğini almak gerekir.” İşte bu noktada Güngör, kendi kültürel sistemimizi güçlü ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı dirençli kılabilirsek, endişeleri ortadan kaldırabiliriz diyor.
Alınan tedbirler şu an için likidite sorununu çözdü. Bu da kur üzerinde olumlu etki yarattı. Makroekonomik temellerle, cari açıkla, bütçeyle ve enflasyonla ilgili uzun vadeli en azından orta vadeli bir perspektif ortaya konulmalı. NEVZAT ÜLGER
MAKYEVELİZM
MAKYEVELİZM
“Hükümdar” Machiavelli’in siyaset bilimi üzerine yazdığı önemli eserinin adı. Kendisi 1496 yılında Floransa’da doğup, ileriki yıllarda çeşitli devlet kademelerinde görev yapmış, bu vesileyle de birçok devletin yönetimlerini incelemiş bir kuramcı. Tabi Osmanlı’yı da incelemiş ve dahası “Doğu” denilince o hep Osmanlı’yı anlamıştır. Aslında Osmanlı şemsiye bir ülke. Diğer birçok ülke onun kanatları arasında yaşıyor.
Machiavelli’nin kurduğu devlet sistemine onun adına izafeten “Makyavelizm” denir.
Makyavelizm için tek ilke; “Amaca giden her yol mübahtır” anlayışı. Zaten onun hedefi öteki dünyayı değil bu dünyayı kurtarmaktır. Teklif ettiği yönetim biçimi ise; “mutlak monarşi”dir. Mutlak monarşinin başında bulunan yönetici ise; “Hükümdar”dır.
Ona göre Hükümdar’ı; hiçbir kurum, hiçbir kişi, hiçbir kanun, kural ve ilke etkileyemez. Ancak bu yetmez; o dinin, ahlakın ve her türlü moral değerin etki alanının dışındadır. Hükümdar; insanları dize getirecek her türlü araca başvurabilir, yalan söylemesi gerekiyorsa yalan söyler, öldürmesi gerekiyorsa öldürür. Gerekiyorsa dine ve ahlaka aykırı davranmasında bir sakınca yoktur. Hükümdara (İtalya’da) yazdığı mektupta; “halkın tabiatını anlamak için hükümdar, hükümdarın tabiatını iyi anlamak için de halk olmak gereklidir” diyor.
Hükümdar kendisinden önceki yöneticilerin anılarını ve gerekçelerini siler; çünkü her yeni hükümdar bir sonraki için beklentiler doğurur.
Hükümdar olmakla, seni oraya taşıyan insanları, onların umdukları ölçüde memnun edemezsin diyor Machiavelli. Ne var ki beklentilerine kavuşamayanlar hükümdarın getirdiği sıkıntılara katlanmaktan da vazgeçerler genellikle.
Yeni hükümdar için iki şey çok elzemdir diyor Makyevelizm: Eski hükümdarın soyunu kurutmak ve eski yönetimin yasalarını değiştirmek. Elbette yeni fethedilen yerlerde o bölgenin insanları ya sevindirilmeli ya da ezilmelidir.
Hükümdar ülkeyi kendi taraftarı olan bakanlarla yönetirken en büyük otorite olduğu unutulmayacaktır. Yönetime taşıdıklarının hepsi onun emrindedirler. Bu şekilde devleti idare edenler geleceklerini hükümdara borçlu olduklarını bilir ve onu desteklemek için ellerinden geleni yaparlar. Bu yolda en iyi yöneticiler de, halkın çoğunluğunun düşüncelerine en yakın olan kimseler olacaktır.
Machiavelli’e göre; sıradan bir vatandaş iken hükümdar olmak önemli bir şanstır ama bu yeni pozisyon aynı zamanda erdemli olmayı gerektirir. İnsan şansa ne kadar az güvenirse, elindekini o kadar dikkatli muhafaza eder. Şansa tek borçlu oldukları şey fırsattır. Eğer bu fırsat doğmamış olsaydı erdemleri fazla işe yaramazdı. Elbette o da bu erdemini ülkenin saygınlığı, refah ve mutluluğu için kullanır. NEVZAT ÜLGER









