• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
DOĞU BATI ARASINDA AKIL
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DOĞU BATI ARASINDA AKIL

DOĞU BATI ARASINDA AKIL

         İnsanoğlu “Samanyolu” adı verilen bir galakside, yine bir yıldız olan Güneş’le birlikte hareket eden arz (yer) üzerinde yaşamaktadır. İlim adamları diyor ki; bizim galaksimiz içinde aynen güneş sistemine benzer yüz milyardan fazla yıldız sistemi ve uzayda da milyarlarca galaksiler mevcuttur. Bizim üzerinde yaşadığımız yerküre, bu astronomik büyüklük içinde cesamet olarak önemli bir hacim olamazken, dahası bu küre üzerinde de insan denilen varlığın fiziki boyutları bir şey ifade etmemektedir. Öyleyse yeryüzünde  “insan” denilen bu varlığı önemli kılan nedir?

         İşte Batı ile Doğu arasındaki fark bu soruya verilecek cevapta önemli bir yer tutmaktadır. Batı, yalnız aklın verilerini esas alıp, vahyi bilgilere kapıları kapatınca, insanın yaratılışı konusunda “hikaye” anlatmakla yetinir oldu. Batlamyus’un “dünya hareketsizdir” tezi maalesef tam bin yıl kabul görmüştü. Batı eski taraftarlarının yarısından fazlasını kaybetti.

         Doğu ise bu soruya cevap verirken; “Allah yaratıkları içinde insana özel bir önem vermiş ve birçok şeyi de insanın kontrolüne bağlamıştır. Bilgi (ilim) ve adalet (hak) kavramları bunlardandır. Şüphe, gaye değil, gerçeği bulmak ve gerçek (yakini/tereddütsüz) bilgiye ulaşmak için bir vasıtadır diyordu Gazali. Dolayısıyla gerçekliği yansıtmayan ifadeler bilgi değildir. Zaten gerçeklik duygusu olmayan şeye bilgi değil belki ideoloji diyebiliriz. Neticede ilme sahip çıkılmayan yerde hakk/adalet olmaz. Adalet olmayınca da nizam olmaz” demiştir.

         Şimdi bu anlatımdan sonra şu soruya muhatap olmak kaçınılmazdır: Peki, bu gün Batı, teknolojiyi kullanma ve kalkınma seviyesi ile insan hakları ve düşünce hürriyeti konusunda bir hayli mesafe almışken, Doğu neden geri kalmışlık, kalkınamama ve insan hakları konusunda yerde sürünüyor?

         Soru haklı ve izah ister. Öncelikle Doğu’nun 8-15.yüzyıllarda matematik, astronomi, tıp, fizik ve kimya konularında Batı’ya ders verebilecek bir seviyesi vardı. Hepsi de filozof olan İbni Sina (v.1037), Farabi (v.950), Kindi (v.873), İbni Rüşt (v.1198) Batı için hala faydalanılan isimlerden bazılarıdır. Keza Türkler, 1055’ten itibaren kendi isimleriyle siyasi sahnedeki yerlerini aldılar ve önemli hizmetler yaptılar. Ancak, Doğu, yavaş yavaş kendilerine ait olan düşünce üretme tekniklerini terk ederek, ilim dünyasında önemini kaybetmiştir. Özellikle ilmi bir bütün olarak görmek yerine “din ilmi” diye bir ayırıma gittiklerinden, din ilmi olarak kabul etmedikleri fizik, kimya, felsefe, astronomi gibi ilimlerden uzaklaşmışlardır. Böylece de yaratılmışların tamamı ile ilgili birçok konuyla ilgilenmeyen bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Oysa bilimsel üretim; bir toplumun geçmiş tarihindeki etkinliklerinin bir bileşenidir. Dini ilimlerde ileri gitmiş insanlara nasıl alim deniyorsa, fen bilimlerinde de ileri gitmiş ilim erbabına alim denir. Hissi izahlarla konu geçiştirilmemelidir.

        “İlim” kavramının kendine özgü boyutlarının olduğu kabul edilerek, doğru düşünme kuralları içinde güvenilir bilgiye ulaşılmalıdır. Eşyanın görünen yüzü de bilinmeli, görünmeyen yüzü de bilinmelidir. Kur’an nasıl Allah’ın kitabı ise, kainat da Allah’ın kitabıdır. “İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir genişliğe sahiptir ki, çerçeve içine alınması zor olur. Ama o kadar da dardır ki iğneye mekan olamaz. Bazen bir noktada hapsolur, bazen de dünyayı bir karpuz gibi eline alır ve akıl odasında misafir eder. Bazen haddini aşar, bazen oldukça küçülür.” Çare isyanı marifet bilmemektir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BELEDİYE BAŞKANLIĞINI KİM KAZANIR?
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BELEDİYE BAŞKANLIĞINI KİM KAZANIR?

BELEDİYE BAŞKANLIĞINI KİM KAZANIR?

         Belediye Başkanlığı seçimlerini belirleyecek en birinci etken adaydır. Eğer aday güçlü ise hangi partiden aday olursa olsun seçimi kazanabilir. Nitekim bunun ülke genelinde de ilimizde de örnekleri vardır. Halen hayatta olan, kendisine sağlıklı bir ömür dilediğimiz Şükrü Kacar bağımsız aday olarak 1968 yerel yönetim seçiminde Elazığ belediye başkanlığını kazanmış ve her türlü engellemeye rağmen ismini Elazığ’ın başarılı belediye başkanları arasına yazdırmıştır. Konunun izahı açısından, 2004 yerel seçimini de iktidar partisi adayı kazanamamıştır.

         Partiler veya adaylar akılcı birliktelikler ve akılcı bir belediye meclisi üye listesi ile seçime girerlerse seçimi kazanabilirler. Nitekim 24 Haziran seçimlerinde ittifakların getirdiği sonuçlar iyi tahlil edilmelidir. Son genel seçimde seçilen CHP Milletvekili ittifak yapıldığı için seçilmiştir. Belediye meclisine aday gösterilen adaylar da seçimin sonucunu etkileyecektir. Her mahalleden iyi tespit edilmiş meclis üyesi adayları veya sahalarında isim yapmış ve toplumda pozitif bir algıya sahip meclis üyesi adayları da en az % 7-8 puanlık bir artı getirebilir. İyi tespit edilmemiş meclis üyelerinin şehre zarar verdiğini her zaman görebiliriz.

         Ekonomik gelişmeler halkın cebine tesir etmeye başlarsa seçim sonuçları oldukça farklı olabilir. Bu etkinin azaltılması konusunda da merkezi hükümet her türlü tedbiri alıyor. Ancak yerel yönetimlerdeki olumsuzlukların seçimlerin sonuçlarını etkileyeceğini unutmamalıyız.

         Belediye başkan adaylarının şehir için getirmek istediği projelerin/hizmetlerin hem iyi seçilmesi hem de topluma iyi anlatılmış olmasının seçim sonuçlarına önemli etki edeceği çok açıktır. Her şehrin sorunları bellidir. Bu aksaklıkların nasıl çözüleceği de üç aşağı beş yukarı bellidir. Eğer bu problemler hala çözülemiyorsa seçilenlerin ufkunu ve idareciliğini sorgulamak gerekir.

         İster iktidar partileri olsun ister iktidar olmayan partiler olsun, bütün partiler seçimleri kazanmalarının yanında seçime girdikleri il, ilçe ve belde sakinlerinin de mutlu olmalarına hizmet etmek için, belediye başkan adaylarını belirlerken;

         “para zaafı olmayan, defosu olmayan, uç fikirlere meyli olmayan, orta yolu benimseyen, şehrinin insanlarına ve çalışanlarına tepeden bakma kültürsüzlüğünü göstermeyen, proje üretebilen, üretilmiş projeyi uygulayabilme becerisi olan, dar bölgecilik yapmayan, vatanını ve milletini seven insanlar arasından belirlemelidir.”

         Çok partili hayatı önemli ölçüde başaran bu ülke, yerel yöneticilerini seçerken de hassas olmalıdır. Partiler adaylarını belirlerken, seçmen de oy kullanırken ülkesini, şehrini ve kendisini düşünmelidir.

         Diyelim ki seçildiniz. Riskler seçilebilmekten daha yüksektir. “Hemşehri dernekleri, eski akrabalar ya bir şikayet için gelirler, ya iş talebi ya da birilerini işe yerleştirmek için. Zaten teşkilat kendilerinden habersiz bu işlerin yapılmasına izin vermek istemez. Milletvekilleri de öyle. Bakanlıklardan da “talimat gibi talep”ler gelir. Bürokrasinin talepleri vardır. Cemaat, Vakıf, Dernek, herkesin birtakım istekleri vardır. Yapsan bir türlü, arkası gelir, yapmasan, arkalarını daha güçlü bir yerlere dayamışlardır. Yaparsan kahraman, yapmazsan hain ilan ederler.” ““Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç fark ettim taşın sert olduğunu. / Su insanı boğar, ateş yakarmış! / Her doğan günün bir dert olduğunu, / İnsan bu yaşa gelince anlarmış” diye Tarancı’nın dizelerini mırıldanmaya başladığında artık çok geç olmuştur. Dünya ahretin tarlasıdır. Ne ekersen onu biçersin.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İSLAM MEDENİYETİ VE BELEDİYELER
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İSLAM MEDENİYETİ VE BELEDİYELER

İSLAM MEDENİYETİ VE BELEDİYELER

          İşin erbabı diyor ki, insanlık tarihi boyunca kırk medeniyet oluşmuştur. Malum; medeniyetleri dinler, kültürleri etnisiteler meydana getirirler. Bu medeniyetlerden günümüzde yaşayanlarının sayısı beştir:

         -Çin Medeniyeti

         -Hint Medeniyeti

         -Batı Medeniyeti

         -Ortodoks Medeniyeti

         -İslam Medeniyeti

          İslam Medeniyeti, İslam Dini’ni kabul eden milletlerin el birliği ile meydana getirdikleri ortak bir medeniyetin adıdır. Bununla beraber bu medeniyetin kuruluş ve gelişmesinde Araplar, İranlılar ve Türklerin büyük payları olduğu bir gerçektir. 

         İslam Medeniyeti 18.yüzyılla birlikte görünür bir durgunluğa girmiştir. Özellikle Batı’nın ‘Buharlı Makine’yi buluşundan sonra dünya genelinde Batı tipi bir kalkınma hamlesine karşı hamle geliştiremeyen İslam Medeniyeti mensupları skalanın alt sıralarına gerilemiştir. Halbuki İslam Medeniyeti’nin sanat ve kültür alanındaki etkinliği mevcut olmakla birlikte, diğer medeniyetlerin kalkınma hamlelerini karşılayacak, onları dengeleyecek atılımlarından söz etmek biraz zordur.

         Peki, ne oldu da bu medeniyet durgunlaştı ve mensuplarını yarışmaya dahil edemedi? Şimdi bu yarışa dahil olmak için neler yapmaktadır?

         Burada temel konu; halkın, idarecinin, mükellefin, ustanın, sanatkarın, hülasa her bireyin “İslam İnsanı” haline gelmesidir. Üniversitelerimiz, vakıflarımız, STK’larımız, söz ve kalem erbabımız bu toplumun kendi medeniyetini yeniden ihyası için ayrı ayrı ve eşgüdüm halinde çaba sarf etmeleri gerekir. Kanaatimce bu konuda en önemli görev belediyelerimize düşmektedir. Belediyelerimiz diğer işleri nasıl yapıyorlarsa yapsınlar ama İslam İnsanı’nı oluşturmak için, ehil insanlar eliyle çalışma yürütmelidirler. Öyle iki görevli memur ve İslami hassasiyeti olmayan insanlarla kimse kusura bakmasın ama İslam Medeniyeti oluşturulmasına katkı sağlanmaz. Kötü niyet olmadığını kabul etsek bile belki tam aksine İslam Medeniyeti’nden uzaklaştırmaya hizmet edilir.

         Taşra şehirlerinde belediye teşkilatının diğer kurum ve kuruluşlardan daha önemli olduğunu izah etmek biraz çirkin olur zannımca. Çünkü belediyeler, masanın öbür tarafını olduğundan daha fazla masanın bu tarafını temsil etmektedirler. Bizim medeniyetimizin insan merkezli olduğunu unutmamak gerekir.

         Çok değil, beş ay sonra yerel yönetim seçimleri var. Yani yalnız adaylar belirleninceye kadar değil, seçimlere hatta daha fazla olarak konuların belediye ile olan ilgilerinden bahsedeceğiz. Çünkü belediyeler halka hizmet yeridir. Maksadımız güzeli yakalamaktır.

         Dinler insanı güzelleştirir, insan da medeniyeti. Unutmamak gerekir ki medeniyetler de canlıdır. Onun ihtiyaçlarını karşılamak gerekir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
TÜRKİYE KÜRESELLEŞME MİTİNİ YENER
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKİYE KÜRESELLEŞME MİTİNİ YENER

TÜRKİYE KÜRESELLEŞME MİTİNİ YENER

         Batı, Ortaçağ’ın bitiminden itibaren tahrif edilmiş ve topluma dayatılan Hıristiyanlık merkezli skolastik anlayışı reddederek onun yerine “Aydınlanma” felsefesini topluma kabul ettirmeye başlamıştır. Yeri gelmişken bir tespitimi de söylemem gerekirse; “Ortaçağ, Batı için karanlık bir çağdır ama Müslümanların altın çağıdır.”

         Batı, Aydınlanma felsefesiyle aklın dışında bir ölçü kabul etmeyerek hızla pozitivist bir anlayışa ulaşmıştır. Pozitivist anlayışla da Batı’da skolastik zihniyete ağır bir darbe vurulmuştur. Hatta ifrata kaçarak Oguste Comte ve Weber’in kabulleriyle “üç hal yasası”nı topluma sunarak aydınlanma dönemini toplumların ulaştığı en yüksek mertebe olarak lanse etmiştir. Böylece aydınlanmayı hem bir üstünlük hem de evrensel bir anlayış olarak mutlaklaştırmıştır.

         Bu gelişme sonucunda; Aydınlanma felsefesi nasıl pozitivist gibi despotik bir türevi doğurmuşsa o da modernizm adı altında küresel bir süreci başlatmıştır. Ama modernizm kısa sürede kendisini “postmodernizm” adı altında formatlayarak, pozitivizmi yer yer sınırlayarak öteki’yle (Batı dışındakilerle) diyalogu geliştirmiş ama zihniyetinde bir değişiklik yapmamıştır. Hele hele İslam’la diyalogu tamamen saf dışı etmiştir.

         Batı eğer İslam’la yapıcı bir diyaloga girmeyi kabul etseydi belki de kendi inancını bırakması gerekecekti. Bu ise insanoğlunun iktidar olma anlayışına uygun değildi. Bundan ötürü Batı kendi dışındaki dünyaya varlığını duyurmak ve hegemonyasını kabul ettirmek için üç harekette bulunmuştur:

         1-Haçlı Seferleri

         2 Sömürgecilik/Kolonyalizm

         3-Küreselleşme

         Bu davranışlarından birinci sıradakini kılıçla, ikinci sıradakini coğrafi keşifler vasıtasıyla hem kılıç hem de barbarlıkla yaparken, üçüncü sıradakini ise ideoloji ve finans yoluyla tatbik etmektedir.

         Batı, Kapitalizmin bir üst versiyonu olarak merkantilizmi, sömürgecilikte devlet yardımıyla soygunculuk olarak uygulamıştır. Bu metotla dünyadaki birçok medeniyeti ve bu medeniyet mensuplarını imha etmiştir. İnkalar, Astekler, Kızılderililer vd.

         Batı, medeniyet olgusunu kullanarak bir araya getirdiği diğer medeniyetleri kendi kontrolüne alarak onları etkisiz hale getirmektedir. Aynı metodu Papalık eliyle “dinler arası diyalog” başlığı altında İslam dünyası için de “medeniyetler çatışması” şeklinde kullanmakta iken, Türkiye bu oyunu fark ederek hemen karşı atağa geçmiş ve önce “medeniyetler arası diyalog” platformunu oluşturmuş, arkasından da “Ilımlı İslam” projesini fark ederek küreselleşme mekanizmalarından birini devre dışı bırakmıştır.

         Küreselleşmenin banileri dünyayı bir sirk ve kendilerini de bu sirkteki hayvan terbiyecisi gibi görmektedirler. Bu noktada özel olarak Müslümanlar için şunu söylemek mümkündür zannederim: “İslam dünyasında genel olarak inanç, insanların içini ısıtmada ve ışıtmada tam faal olarak kabul edildiği halde, dışa karşı aynı ısıtma ve ışıtma işlevinde aktif hale getirilememektedir.”

         Bu konuda Türkiye aktif bir pozisyona geçmiştir diyebiliriz. Unutmayalım ki; Türkiye yalnız Türkiye değil, yalnız İslam dünyası da değil, belki tüm mazlum devletlerin ve mazlum insanların öznesidir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
CUMHURİYET ÜZERİNE
Kasım 13, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

CUMHURİYET ÜZERİNE

CUMHURİYET ÜZERİNE

         Cumhuriyetimizin kurulunun 95.yıldönümünde ülke olarak haklı bir gururu yaşıyoruz. Bu vesile ile İslam dünyasında tartışılan yönetim şekilleri konusunda iki konuyu sesli düşünmek istiyorum.

         Öncelikle belirtmek gerekirse; hükümet etme şekilleri/yönetim biçimleri  oligarşi ve demokrasi olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor.

         Oligarşi; azınlığa dayanan hükümet şekli, sadece belli bir gurubun içinde devir teslimi yapılan yönetimler, monarşik idareler bu guruba giriyor.

         Demokrasi ise; halkın veya halk çoğunluğunun hükümet şekli, halkın yönetime direkt veya temsili manada katıldığı yönetim biçimi demektir.

         Bu iki ana yönetim biçimi dışında, bu aslî şekillere olan yakınlık ve uzaklıklarına göre daha farklı yönetim biçimleri bulunabilir. Fakat farklı isim ve tanımlamalara zorlansalar da bütün yönetim biçimleri esas itibariyle ya demokrasi ya da oligarşi kapsamında yer alır.

        İslâm, bir din olarak devlet ve yönetim biçimlerine ilişkin bir belirleme getirmek yerine genel ilke ve amaçlar koymakla yetinmiş, insanlara da hem bu ilke ve amaçları hem de zamanın şartlarını dikkate alarak kendi yönetim biçimlerini belirleme ve düzenleme hak ve yetkisini bırakmıştır. Yönetimin meşruiyeti için en önemli şartı; adalettir. Adalet mülkün temelidir.

         Bu itibarla, gerek İslâm hukukunun klasik kaynaklarında ve gerekse çağımızda kaleme alınan bir çok eser vardır. Bu eserlerde ileri sürülen görüşleri, İslâm anayasa hukuku ve yönetim şekli ile ilgili görüşlerini, İslâm’ın alternatifsiz biçimde belirlenmiş hükümleri olarak değil, Müslüman yazarların, İslâm’ın genel ilkeleri ışığında ve kendilerini çevreleyen şartlar içinde daha âdil, daha düzenli ve daha dürüst bir yönetime ulaşma, mutlu ve müreffeh bir toplumu kurma yönündeki düşüncelerinin ve samimi gayretlerinin ürünleri olarak değerlendirmek gerekir.

         “Kur’an’da siyaset ve devlet, toplumların yönetim şekli, üretim araçları ve gelir paylaşım biçimleri konusunda özel ve ayrıntılı bir hüküm yer almaz; sadece genel dinî ve ahlâkî ilkeler hatırlatmakla yetinilir.”

         Bu, İslâm’ın evrensel bir din oluşunun, az gelişmişinden ve kabile hayatı yaşayanından en örgütlü olanına kadar bütün toplumları kuşatan bir davete sahip olmasının da tabii bir gereği ve sonucu olduğunu anlamak gerekir.

         Kur’an hükümlerinden hareketle Maverdi gibi siyaset konusunda eser yayımlayan alimler şu ilkeleri sıralıyorlar:

         1-Danışma, (istişare, şura-meclis)

         2-Haksızlık yapmama,

         3-Emaneti ehline verme, (liyakat)

         4-Adaleti gerçekleştirme, (hak-hukuk ve  eşitlik)

         5-Ahlâkı koruma, (dini ve milli değerler)

         6-Kamu düzenini koruma, (asayiş, emniyet-güvenlik)

         7-Mutlak olarak Allah’a ve Resulü’ne, adaletle hükmettikleri sürece de “sizden olan” diğer âmirlere itaati emreder. Bu genellemelerin yanında siyasal düşünce için hareket noktası yapılabilecek birtakım ilkesel hükümler de elbette vardır.

         Zaman ve mekan değişikliğinin yeni şartlar ve yeni oluşumlar meydana getirilirken asıl olanın “adalet” olduğunu akıldan çıkarmayalım. Eğer öyle olmasaydı Maverdi ve diğerlerinde zikredilen “Kureyş’ten olma” ilkesinin değişmez olması gerekirdi. Kaldı ki dört Raşit halifenin seçilme şekillerinin de, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve diğer İslam topluluklarında seçilme şekillerinin farklı olduğunu unutmamak gerekir. Ama etnik yapısı ne olursa olsun adaleti sağlayamayanlardan hiç de hayırla bahseden kimse yok.

         Şekil şartlarını yerine getirenler için değil, “Adil Devlet Başkanları” için tevhid bayrağının gölgesi vaat ediliyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
ŞEHİRLEŞME VE BELEDİYELERİMİZ
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ŞEHİRLEŞME VE BELEDİYELERİMİZ

ŞEHİRLEŞME VE BELEDİYELERİMİZ

         İçinde yaşadığımız zaman dilimi artık şehirli olanların dünyasıdır. Kırsal kesim, şehirlerin tamamlayıcı bir parçası oldu. Zaten ülkemizdeki nüfusun % 92,3’ü şehirlerde yaşıyor diyor resmi rakamlar.

         Şehir, sosyolojinin en önde gelen konularından biri. Çünkü Batı şehirle sanayileşmeyi aynı zaman diliminde dikkatlere özellikle sunuyor. Kendisine bu yolla bir üstünlük payesi veriyor. Halbuki Urfa/Göktepe kazılarındaki bulgular; şehir ve medeniyet konularında Anadolu toprakları için farklı düşüncelere davetiye çıkarıyor. Ama Batıcılık akımı öyle baskın dayatmalar yapmış ki, yalnız şehirlerimizin ele alınış şeklini değil, şehirlerimizin yeniden inşası ve geliştirilmesi alanında da Doğu ve İslam şehirlerini aklına getiren az insan olmuş. 

         2011 yılında İngiltere’de %79 ve 2013 yılında ABD’de %88 oranında nüfus müstakil evlerde oturuyor. Bu oran 2011 Türkiye’sinde de % 40’tır. Şimdi kalkınmacı ve Batıcı iktisadi modelle çok katlı konutlar üretilmektedir. Hani belediyelerimizin söylemlerine göre evlerimiz mütevazi olacaktı, çevreyle uyumlu olacaktı, sade olacaktı. İnsanın enaniyetini, iktisadi gücün kibrini yansıtan yapılara izin verilmeyecek, her şey insan merkezli olacaktı!

         Günümüz şartlarında şehirleri mimarlardan çok müteahhitler şekillendiriyor. Meskenlerde bulunması gereken sağlamlık, kullanışlılık ve güzellik kavramlarının yerini menfaat, iktisadi kibirlilik ve estetikten uzaklaşma aldı. Zaten yatay ve dikey mimari de tam bununla ilgili değil mi?

         Cumhurbaşkanı bas bas yatay şehircilikten yana sözler söyledikçe, birçok taşra belediyesi üç kuruş uğruna dikey şehircilikte ısrar ediyor. Konu hakkında onlarca örnek ve nasıl yapıldığına ilişkin mebzul miktarda bilgi sunanlar var. Halbuki insanın iki özeli var diyor kaynaklar; ev ve mabet. Birey yatay boyutta eve, dikey boyutta yaratıcıya sığınır. “Ev kişinin dünyadaki cennetidir.”

         Birkaç şehrimiz hariç, çoğu şehirlerimizde tarihi eserler heba edildi. Bakmayın onların “tüketim malzemesi” olarak fazla konuşulmasına. Rakamlar yetkililerin anlattığı gibi söylemiyor. Sadece bu eski kalıntılar üzerinden geçici siyaset yapılıyor. Şehirlerimizin çoğu hep aynı biçimde olan, daha yüksek olmaya hevesli ama bir şeye de benzemeyen yapı blokları ile doldu. Bu izin ruhsatını nasıl aldın diye sorduğunuzda da rahatsız edici anlatımlara muhatap olmak söz konusu.

         Büyüyen şehirlerimizde yapılan plan ve projelerde önemli bir yabancılaşma, kimliksizlik var. Daha garibi şehrin planlamasını yapan kurumlarımızda kamusal, zamansal ve bireysel ihtiyaçlardan ziyade başka Saiklerle şehirlerin siluetiyle, estetiği ile ve ihtiyaçları dikkate alınmadan yürütülen bir yönetim anlayışını fark ediyoruz.

         Şehir ve mahalle sakinlerini çileden çıkaran yerel yönetim uygulamalarının faturasının merkezi hükümetlere ve parti merkezlerine çıkarılacağını unutmamak gerekir diye düşünüyorum.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
DEMOKRASİ ÇOĞULCULUKTUR
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEMOKRASİ ÇOĞULCULUKTUR

DEMOKRASİ ÇOĞULCULUKTUR

         Yargı bir türlü yasaları özgürlüklerden yana yorumlamayı hazmedemedi. Bizi birleştiren noktanın “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” olduğunu kabul etmezsek, hem düşünceye sınır çizmiş oluruz hem de hep tenkit olunan problemleri yaşamaya devam ederiz.

         İdeolojik bakış açısı maalesef bütün problemlerimizin baş sorumlusu. Yargı defansif davranırken bile toplumsal hassasiyetleri dikkate almalıdır. Çünkü ofansif olmak için genişi kucaklamak ve bağımsızlık düşüncesi yeterli. Şimdilerde buna “bireyselleşme” diyorlar. İnsanlar hep ödünç düşünce ve kelimelerle hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa yanaşma mantığını aşamazlar. Bireycilik akımından bahsetmiyorum. Birey olmayı sadece kişilikli olmak anlamında kullanıyorum. Elbette hoşumuza gitse de gitmese de  ülkenin bütün kurumları gibi yargı da bizim. “Yârin ile hoş musun/ Hoş olayım olmayayım/ O yâr benim kime ne” demiş ya Nesimi, aynen öyle.

         Darbe dönemlerinin değişmez kuralı, tasarruflarının yargıya götürülmesini önleyici tedbirler almaktı. Bu uygulama nedeniyle çok insan mağdur oluyordu. Kimi başını örttüğü için, kimi şiir okuduğu için, kimi düşüncelerini özgürce ifade ettiği için, kimi siyasi bir partiye mensup olduğu için vs.

         İş o kadar ileri noktaya varmıştı ki, ülkeyi siyasiler değil, bürokrasi idare ediyordu. Vesayet kavramı daha çok son on beş yıla ait. Nitekim Cumhurbaşkanı, Danıştay toplantısında yaptığı konuşmada “eğer her şeyi size soracaksam, ben çeker giderim” demek zorunda kaldı.

         Demokrasi bu kadar zor ve çetrefil bir sistem değil aslında. Onu gerenler, daha çok toplumsal ittifakı görmek yerine ideolojik davrananlardır. Dünya genelinde ideolojilerin pek fazla önemli olmadığını görmezden gelenler, zannederim ideolojilerin varlığından beslenenlerdir.

         28 Şubat’ta yurt dışına okumaya giden öğrenciler, 12 Eylül’de mağdur olan insanlar, 27 Mayıs darbesinde yurt dışına gönderilen 147’ler hep demokrasi hazımsızlığı nedeniyle sıkıntı çekmişlerdi. “Mecburiyetler insanı mucit yapar” ilkesi uyarınca bu dönemlerin hepsinde de mağdur olan insanlar kendi çözümlerini, hem de en üst düzeyde üretmişlerdi. Hatta 147’lerden biri olan Prof. Dr. Fuat Sezgin adına Türkiye 2019 yılını “Fuat Sezgin” yılı ilan ediyor. Demek ki yargı anılan dönemlerde daha rasyonel davranabilseymiş belki de o gençlerin ve ilim adamlarının geçici mağduriyetleri olmayacakmış. Elbette olan da hayır vardır. Ama kurumlarımız da olanlardan dersler çıkarmalıdır. Yoksa “bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” repliği gibi skolastik bir anlayışı aşamayız.

         “Geciken adalet” kavramını yargı mensupları sık sık kullanırlar ama 2013 yılındaki bir uygulama hakkında da ne hikmetse 2018 yılının bitmesine üç ay kala karar verirler. Bu karar hangi saikle verilirse verilsin “geciken bir karar”dır. Kaldı ki alınan karar da politik davranışlar hariç, toplumda pek fazla memnuniyet meydana getirmedi.

          Devletlerin imanı adalettir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BAŞARI ÜZERİNE
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BAŞARI ÜZERİNE

BAŞARI ÜZERİNE

         Dünyada da ülkemizde de dikkate değer birçok başarı hikayesi vardır. Başarı ilimde, sanatta, yazı hayatında, şiirde, iktisadi hayatta, çalışma hayatında olabileceği gibi yöneticilik gibi değişik alanlarda da olabilir.

         Toplumda tutmaz denilen yatırımlar üzerinden başarı öyküsü yapanlar da var, dışarıdan okuyup fakülte bitirenler de, otuzuna basmadan başarıyı yakalayanlar da var, kırk yaşından sonra başarıyı yakalayanlar da. Tabi zengin bir varlığın içine doğanlar olduğu gibi hazır toplumsal statünün üzerine doğanlar da yok değil.

         Başarılı olan insanlar en azından bizim bölgemizde ve bizim ilimizde bu noktaya gelmelerini hangi adımlarla gerçekleştirdiler? Başarılı olmak mı, başarısızlık mı daha problemlidir? Acaba başarılı olmanın sırrı kendine güvenmekte midir? Şans önemli bir etmendir ama başarıyı getiren esas şey şans mıdır; yoksa çok çalışmak ve ısrarcı olmak mıdır? Süleyman Ateş’in “zekamdan ziyade fazla çalışmamla bazı şeyleri yakaladım” dediğini Diyanet İşleri Başkanı olduğu tarihteki bir konuşmasından hatırlıyorum.

         Esasen girişimcilik biraz da sınırları aşmaktır. O nedenle de başarı yolu herkese açıktır. “Zengin olana kadar zenginlerin yaşantısına özenmemek gerekir. Basamakları göremeyenlerin yükselmeleri mümkün değildir.”   

         Başarı, bazen hayal ettiğini hayatında görmektir. Bazen sıfırdan zirveye çıkmaktır. Bazen bir işi en iyi yapanlardan biri olabilmek; bazen dün yaptığı işi bugün daha iyi yapabilmektir.

         Başarı, içimizde tasarlayıp, dışımızda gerçekleştirdiğimiz bir şey midir, yoksa dışımızda hazırlanıp, içimize konulan bir şey mi?  “İnsan yürürken izler bulmalı, geçerken kendisi de izler bırakmalı” demiş biri. Başarı konusunda iz sürenlerin bakması gereken ilk yer, başarı öyküleridir.

         Zirvede gördüğümüz insanların önemli bir kısmı sıfırdan gelmiştir. Onlar da önce önemsenmediler, maddi imkâna sahip değildiler ve ilk denemelerinde genellikle başarısız oldular. Onları farklı kılan şey, olaylar karşısındaki tavırlarıydı. Yılmak, söylenmek, suçlamak yerine, hayallerinden aldıkları enerjiyle başarıya yürüdüler.

          Düzenli bir çalışma programı ve bir emek harcamadan hiç  bir konuda başarı elde edilemez. Peki, İnsanlar neden başarılı olmak ister? Başarılı olmak bir ihtiyaç mıdır? Bu da işin bir başka boyutudur. 

          Kuşkusuz herkesin güzel bir ev, güzel bir araba yani daha genel bir ifadeyle maddi özgürlüğün olduğu bir yaşam her insanın ortak hayali olabilir. Eğer başka insanlara muhtaç olmadan kendi ayaklarınız üzerinde durmak için yapacağınız işte başarılı olmak zorundasınız. Hatta hedefiniz çok büyük ise başarılı biri olmak bir tarafa yaptığınız işin ”en iyisi” olmanız gerekebilir.

          Hedefiniz ne kadar büyük olursa, alnınızdan akacak olan ter de o kadar fazla olacaktır. Hayatın hangi alanında olursa olsun hayatın bizatihi kendisinde hep bir yarış vardır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“ADALET KÂİNATIN RUHUDUR.”
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“ADALET KÂİNATIN RUHUDUR.”

“ADALET KÂİNATIN RUHUDUR.”

         Dünya üçüncü ekonomik dönemini yaşıyor. Birinci dönemi olan “Tarım Toplumu” anlayışı sanayi devrimi ile kapanmıştı. İkinci dönem de “İletişim Devrimi” ile son bulmuştu.

         İddialarımızı ispatlamamız geriyor elbette. 18.yüzyıla kadar “Tarım Toplumu” düzeninde yaşayan dünya, makineleşmeye geçilirken, özellikle buharlı makinenin icadından sonra, insanın bedeni gücünün makineyle rekabet edemeyeceğini anlamıştı. Karasabanın bir ayda yapacağı işi, traktör bir günde yapabiliyordu.

         Sonra 1990’lardan itibaren bilgisayar dönemi başladı. Şimdilerde bilginin akış hacmi ve hızı büyümüş, bilgiye ulaşmada zaman ve mekan kavramı yeni bir anlam kazanmıştır. Artık insanlar birer “bilgi işçisi” haline geliyorlar. Dünya ve bilgi, insanların ceplerinde ve ellerinde. Bir “tık” sesinden sonra istediğini karşısında buluyor günümüz insanı.

         Gelinen noktada iktisat kuramlarının birçoğu alt üst oldu. Önce sermaye, emek, tabiat ve girişim olan faktörler sonra sermaye ve emek ikilisine indirgendi. Artık doğal kaynaklar yalnız başına rekabet gücünü oluşturamıyor. İşte Libya, Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve diğerleri. Bu ülkelerin her şeyi enerji olarak görmesi ile bilgi toplumuna yönelik bir AR-GE üretememeleri sonucu ya ülkelerinin yıkılmasına ya da peyk durumuna düşmelerine şahit oldular. Emperyalizmin oyunlarına karşı oyun geliştirebilmek için ülke insanlarının serbest düşünmelerine ve serbest konuşabilmelerine fırsat verilseydi sonları böyle olmayabilirdi. “Ülkeler kılıçla alınır, ancak adaletle korunur.”

         Şimdilerde kalkınmakta olan ülkeler için yol ve köprüler belki bir şeydir ama kalkınmış ülkelerde yol ve köprülerde daha az çelik kullanılmakta, bilgisayar üretiminde ise hemen hemen hiç doğal kaynak kullanılmamaktadır.

         Bir adım daha atarak, artık üretilen malların üzerinde de devletlerin değil, üretenlerin imzalarının olduğunu söyleyebiliriz. Hangi ülkenin arabasını değil, hangi marka arabayı aldığından bahsediyor tüketici. Çünkü “sermaye yoğun ürünler” artık zengin ülkelerde üretilmiyor. Mesela bir Türk girişimci Sudan’da, Hindistan’da belki de Newyork’da yatırım yapabiliyor. Geçen gün Kanada’da oturan bir Türk girişimcinin, Newyork’da iş kurduğunun nasıllığı üzerine konuştuk. Sermayenin aradığı şey; yatırım yapacağı ülkede can ve mal emniyetinin olması ile hukukun işlemesidir. Artık zengin bir ülkede işçi olmak daha yüksek ücret anlamına gelmiyor. Bu anlatılanlardan sonra; “karşılaştırmalı üstünlüğün ölçüsü bilgi ve yetenektir” dediğimiz anda eski karşılaştırmalı üstünlük teorisinin ne anlamı kalır? Günümüzde bilgiyi yönetmekte mahir olanlar aynı zamanda başarıyı yakalayabilenlerdir.

         İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına kayıtlı menkul kıymetler yalnız Türkiye’ye mi aittir? Aynı anda dünya borsaları ile entegrasyon yapabiliyor. Mekanın ve zamanın önemi azaldı!

         Yazılanlardan sonra projektörleri dünyada en çok bilinen bir kuruma, Birleşmiş Milletler teşkilatına çevirelim. Merkezi ekonomilerin emretme hevesleri ta 1989 yılında kaldı. SSCB dağıldı. Artık bürokrasinin her şeyi ben bilirim anlayışına yer yok. Serbest piyasa ekonomisi aşağı yukarı dünyanın her ülkesinde benimsendi. Ancak katılımcı demokrasiyi de çok iyi çalıştırmak gerekmektedir. En görüneninden olmak üzere; BM, katılımcılığı değil de, seçkinciliği benimseyen yapısıyla dünyada huzursuzluğun ve adaletsizliğin merkezlerinden olduğunu birçok devlet yetkilisi yüksek sesle haykırıyor. “Dünya beşten büyüktür.” “Adalet kâinatın ruhudur.” Cumhurbaşkanı’nın Danıştay konuşmasına dikkat edelim.

         Hoşumuza gitse de gitmese de dünyada bir küreselleşme rüzgarı esiyor. Düşünen insanların bu rüzgârdan Türkiye nasıl faydalanır konusunda çaba sarf etmeleri gerekir. Emperyalizmin en koyu olduğu bir zaman diliminde “devlet” kurabilen bu ülkenin insanları küreselleşme hareketine karşı da çözümler üretebilir diye düşünüyorum.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
ELAZIĞ BASIN TARİHİ VE “SADA” DERGİSİ
Kasım 12, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ELAZIĞ BASIN TARİHİ VE “SADA” DERGİSİ

ELAZIĞ BASIN TARİHİ VE “SADA” DERGİSİ

         Elazığ’da basın tarihi anlamında gazeteyi esas alırsak ilk gazete 1883 yılında resmi olarak çıkarılmaya başlanan “Mamuratü’l Aziz” gazetesidir. Daha sonraları da üç ayrı gazete daha çıkartılarak kalem erbabının sayısı artırılacaktı.

         Elazığ basın tarihi ile uğraşan kime sorsanız, ilimizdeki en eski dergi olarak da size “FIRAT” mecmuasını gösterir. Kaynak olarak da İshak Sunguroğlu’nun “Harput Yollarında” isimli eserini işaret eder. Bunun da nedeni, yeni neslin Osmanlıca okuyup yazma noktasında biraz yetersiz olmalarının yanında toplumda öne çıkmış insanlara fazla güvenmeleri gelmektedir. Bilgiler biraz da dedi-dedi şeklinde skolastik bir anlayışla tekrar ediliyor oluşuyla ilgilidir zannederim.

         Kaynaklar matbaanın 1866 yılında Elazığ’a geldiğini söylüyor. 1883 yılından itibaren de “Mamuratü’l-aziz” gazetesi bir taşra şehri olan Harput’ta ilk gazete olarak kayda geçer. Daha sonra dört ayrı gazete daha (Şark gazetesi, Satvet-i Milliye gazetesi, Yeni Mefkure gazetesi ve Turan gazetesi) yayımlanır ama şimdiki nesil ancak o yıllarda yayımlanmaya başlayan ve 2016 yılına kadar yayınına devam eden “Turan” gazetesini bilir.

         Elazığ’da yayımlanan “Fırat” mecmuası 1920 doğumludur. Ancak ömrü çok uzun olmamış. Dergi daha sonraları 1962 yılında “Yeni Fırat” olarak yayımlanacaktır. Hatta çıkış amaçlarının aynı olduğunu belirtmek için Yeni Fırat dergisinin ilk sayısında “Fırat” mecmuasının çıkış yazısı yer almıştır.

         İnönü Üniversitesi öğretim üyesi Ahmet Faruk Güler, Elazığ basın tarihinde yayımlanan ilk mecmuanın Fırat değil “SADA” mecmuası olduğunu tespit ediyor. (Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Basın Tarihi III. cilt) Sada mecmuası miladi 22 Kasım 1909 tarihinde Elazığ’da yayın hayatına başlıyor ve ancak iki sayı çıkıyor. Hem yayın tarihi hem mecmuanın sahibi ve müdürü olarak Abdullah Cevdet kaydından anlıyoruz ki mecmua II.Meşrutiyetin ilanıyla yakından ilgilidir. Abdullah Cevdet aynı zamanda İttihat-Terakki Cemiyeti üyesi ve kurucularından olup, 1920 sonrasında yapılacak olan değişimlerde de önemli bir etkinliğe sahiptir. Meşrutiyet’in önemli bir hareket olduğu, hatta rejim değişikliğine kapı aralayan gecikmiş bir hareket olduğu aşikardır. Malum olduğu üzere Abdullah Cevdet Harput/Arapkir nüfusuna kayıtlı ve dönemin önde gelen pozitivistlerindendir. O dönemde üniversite tahsilinin ne kadar önemli olduğu ve Abdullah Cevdet’in de doktor olduğu kayda değer doğrusu. Zaten mecmuanın çıkış yazısında da yayımlanan dergilerde insanların düşünce dünyaları için, II. Meşrutiyet ile edebi ve ilmi boyutlarda yazılara yer verileceğine vurgu vardır.

         Dergi ikinci sayısını miladi 6 Aralık 1909 tarihinde çıkarır. Bu sayıda daha ziyade Almanya’nın güçlenmesinden bahseder. Birinci Dünya Savaşı öncesi İttihatçılar için Almanya yakınlaşması ana konudur. İttihatçıların Almanya tutkuları meşhurdur.

         Milli Kütüphane’de süreli yayınlar bölümünde bulunan derginin içeriğinden elbette ayrıca bahsedebiliriz. Fakat öne çıkarmak istediğimiz konu Elazığ’da ilk dergi yayıncılığının 1920 olmayıp 1909 olduğunu vurgulamaktır. Bu yayın bize Harput’un o dönemde önemli bir kültür merkezi olduğunu göstermektedir.

         19. yüzyılın başlarından itibaren başlayan Batılılaşma akımında daha sonraları gazete ve dergilerin önemi açıktır. Çünkü bu yayınlar aynı zamanda önemli birer kültür taşıyıcısı olarak insanlara doğrudan erişimi sağlayan araçlardır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 21
  • 22
  • 23
  • 24
  • 25
  • 26
  • 27

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 39
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10295

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.