• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
ÖZLENEN İNSAN TİPİ
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÖZLENEN İNSAN TİPİ

ÖZLENEN İNSAN TİPİ

       Bir insan kendisiyle barışık, çevreyle barışık, ihtirassız ve hayatından lezzet alan insan olmalıdır. Tabi bu insanlar hak yemeyen, birbirlerine kötülük düşünmeyen insanlar. Dayanışmayı öne çıkaran insanlar. Ölçülü yiyip, ölçülü konuşanlardır.   

       Her şey bireyden başlıyor. Önce iyi insan olacak. Mesela Gandi, insanlarla savaşmadı ama kendi insanlarını hem rahatsız etti, hem de ikna etti. İyi bir hukukçuydu, Batıda eğitim almıştı ama çıkrıkla, dokuma tezgâhı ile bağımsızlık hareketini örgütledi. Halkı gibi yaşadı.

Bu insan tipi önemlidir ve şarttır. “Bu adamdan bana zarar gelmez” dedirtecek insan çok önemlidir. İyi insan elinden ve dilinden emin olunan insandır.

       Hep siyasî örgütlenmeye ağırlık veren insanlar, ülkeyi kurtarayım, dünyayı kurtarayım derken zamanla idealleri kayboluyor. Bütün parlak söylemlerine rağmen siyaset hala gücü kullanma mücadelesi olmaya devam ediyor. Hatta iktidara gelmek seçimle olmuyorsa başka şeyleri düşünenler var. Yani bireyler kendilerini düzelttiklerinde diğer oluşumlar kendiliğinden olur. İçinde yaşadığımız dünyada beklediğimiz müspet gelişmelerin olabilmesi için, tabi entelektüel manada gelişmelere ihtiyaç var ama Müslümanları örnek alarak Müslümanlaşma henüz beklenen düzeyde değil.

       İnsanlar, yalnız Allah’tan korkar ve diğer insanlar acaba ne der fobisinden kurtulursa bu iş hallolur. Müslümanlar “emin” insanlar olurlarsa bu iş hallolur. İnsanlar kul hakkı yiyerek zengin olmayı değil, bunu yapmadan nasıl kazanırız derlerse bu iş hallolur. Önemli olan bunlardır.

Bahsedilen ve arzulanan bu tipler ne uzaydaki bir olgudur, ne de hayaldir. Bu insanlar toplumlarının içinde yaşarlar, o topluma ait evlerde otururlar, onların çarşılarında dolaşırlar.

        Tarih, ne hikâye veya romandır, ne de mekanizma ve yöntemlerle ilişkisi olmayan bir süreçtir. Unutturulan veya yok edilmeye çalışılan geçmişin bilinmesi gerekir. Ancak maziyi bugüne taşımak hiç de kolay değildir.

        Bugün dünyada “İslamı defterden silme” ye azmetmiş düşmanca tavrın yerini “defterden silin(e)meyen İslam’la diyalog” arayışları almaya başlamıştır. Bu önemli bir gelişmedir ama dünya dengelerini hiç göz ardı etmemek gerekir.

        Tonybee, Wr. Montgomery Watt ve benzeri Batılı düşünürler; Batının, ihtiyaç duygularının çok azını karşıladığını ve bir kıtaya ait sorunun yalnız o kıtaya özgü kalmadığı bir çağda, söyleyecek sözü olan Müslümanlarla diyalogu zorunlu görmüşlerdir. “Değerlerin üstünlüğü” kavramının göreceli olduğunu unutmayalım.

        İlerleme fikri ahlaki değerlerden uzak, yalnız maddi kazanımlara dayanıyorsa ilerlemenin de mutlaka iyi olduğuna kuşku ile bakılır. Modern yaşantımızın hangi yönlerinin iyiye, hangi yönlerinin kötüye değişim manasına geldiğinin tartışılmasının anlamı da budur.

        İnsanın görevlerinden biri de dünyayı güzelleştirmek ve geliştirmektir. Hedef, insanın mutluluğu üzerinden toplumsal huzur ve refah olarak seçilirse dünyayı güzelleştirmek ve geliştirmek esas olur. Ne var ki hedef toplumun bir kısmının mutluluğu için “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışının hakimiyeti olursa resmin büyük bölümü mutsuz olmakla kalmaz, huzurun hakim olmadığı cinnet halinde bir toplum teşekkül eder.

      NEVZAT ÜLGER

Read More
YOKSULLUK AŞILABİLİR
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

YOKSULLUK AŞILABİLİR

YOKSULLUK AŞILABİLİR

       Yoksulluk bireysel ve ailevi bir sorun olduğu kadar kalkınmanın ve toplumsal barışın da önündeki en büyük engeldir. Denebilir ki yoksulluk problemini çözemeyen devletlerin gelecekleri büyük bir tehdit altındadır.

       Günümüz dünyasında üretim, ihtiyaçlardan bağımsız ve alabildiğine fazla olduğu halde yoksulluk hala devam ediyor.

       Yoksullukla mücadele bir merhamet olgusu olmadığı gibi bu kitleyi itibarsızlaştırma hiç değildir. Yoksul kitleyi Düşük Gelir veya Orta Gelir tuzağı riskine alıştırarak o noktada tutmak belki bir maharet sayılabilir ama adil yönetim anlayışı ile bağdaşmadığı konusunda toplumda tereddüt yoktur.

       Yoksulluk tarifinde “günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli geliri olmamak “ diye tarif edilmekle birlikte, kişinin içinde yaşadığı toplumun sahip olduğu refah düzeyinin altında olan gelir miktarı da yoksulluk göstergesidir.

       Milli gelirden eğitime ayrılan pay ve miktarın azlığı yoksulluğa neden olduğu gibi ahlaki bozulmayı da beraberinde getiren nedenler arasındadır.

       Türkiye’de 1924 yılından sonra medeniyet değişikliğine gidilirken, bu değişiklikleri gerçekleştirmek ve sanayileşmeye geçebilmek için bazı aileler ve kişiler özel kayırılma sepeti içine alınarak, ilk 30 yılda 250-300 aile lokomotif ve yönlendirici olarak seçilmiştir. 1950’li yıllarda “her mahalleye bir milyoner” fikri öne çıkmıştı. “İthal İkameci Model” marifetiyle ülkede seçkinci bir gurup oluşturulmuştur. Bu model ülkenin büyük çoğunluğuna bir mecburiyet olarak benimsetilerek 1983 yılına kadar devam ettirilmişti. Daha çok sermaye sahipleri ve işçi kitlesi pastadan pay almaya başlamışlardı. Ancak pastadan pay alması gereken paydaşların sayısı arttıkça darbelerle karşılandığını da unutmamak gerekir.

       “Enflasyona dayalı kalkınma modeli” marifetiyle, orta ve alt gelir guruplarından sermaye sahiplerine ve özellikle rantiye kesimine kaynak aktarımı sağlanmış, rantiyecilik iyi gelir getirdiğinden üretime yönelik yatırım yerine finans sektörü tercih edilmiştir.

        1983 yılında Küçük ve Orta Boy İşletmeler eliyle ülkede kalkınma hamlesi başlatılmış, gelir kısmen de olsa tabana yayılarak hem işsizlik azaltılmış hem de kalkınma hamlelerine girişilmiştir.

        On yılda bir yapılan darbeler başlı başına ekonomik ve toplumsal kriz dönemleri olduğundan, kaynaklar devamlı kayırılmış olan ailelere aktarılmış, ülke devamlı bu darbeler ve darbeciler eliyle vesayet altında tutulmuştur.

        Bu yapılanmaya paralel bir kısır döngü oluşturularak, ülke devamlı iç ve dış borçlanma yoluyla, kazanımlarının yerli ve yabancı rantiyeye transfer edilmesinin önüne geçememiştir.

        Eğitime ayrılan pay, uzun süre, milli gelirin pek az bir kısmını oluşturduğundan, insanlar kalifiye duruma gelememiş, hem iktisadi faaliyetlerin çeşitlenmesi yetersiz kalmış hem de işsizlik ve yoksulluk çemberi kırılamamıştır.

        Dolaylı vergiler yapısı gereği ülkedeki yoksul kitlenin aleyhine olmuş, buna karşılık defolu bir gelişmişlik yaşanmıştır.

        Hayat standardını yükseltmek için köylerden şehirlere ve küçük şehirlerden büyük kentlere göçler ancak kayıt dışı istihdamı, düşük ücreti ve toplumsal dönüşüm adına kıt kültürlü bir hareketlenmeyi getirmiştir.

        Son yıllarda, düşük gelir guruplarına kamu aracılığı eliyle yapılan gelir transferi, eğitim ve öğretim ile sağlık hizmetlerinde iyileştirmeye kısmen muvaffak olmuş; ancak sermaye temerküzü adil hale getirilemediğinden beklenen sonuç tam alınamamıştır. Şirketlerin % 51’ni elinde bulunduran ortaklar kar dağıtmama kararı aldıklarında hem vergi vermemekteler hem de küçük ortakların gelir elde etmeleri önlenmektedir.

        Bu ülkede repo ve faiz gelirlerinin vergiye tabi olmaması da, paranın üretime yönelik yatırım yerine repo ve faizli hesaplara gittiği bir hakikattir. Para üretime yönelik yatırıma gitmeyince, ülkede yatırım kültürü oluşmamakta, bunun yerine daha çok hizmet sektörü gelişmektedir.

        Zenginlik veya yoksulluk kavramlarını mücerret manada iyi veya kötü olarak değerlendirmeden önce toplumun ve devletin onu nasıl algıladığına bakmak gerekir. Yani toplum mutlak manada fakirliğe sahip çıkmamalı, serveti de kaldırıp atmamalıdır.

   

                                                                                                                                                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
100 GÜNLÜK HEDEFLER
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

100 GÜNLÜK HEDEFLER

100 GÜNLÜK HEDEFLER

         2002 yılından önce oldukça itibar görüyordu 100 günlük programlar. Özellikle Demirel hükümetlerinin seçimler öncesi kullandığı önemli enstrümanlarıydı 100 günlük programlar. Ülkede yaşayan insanların yapacaklarına ve düşüncelerine, yatırımların zamanlamasına tesir ediyordu.

         Yeni bir sisteme geçmiş olmamız nedeniyle Cumhurbaşkanı da 100 günlük bir program yayınladı. Toplam tutarı ilk etapta 46 milyar liralık 400 projeyi açıkladı. Pakette ekonomi başlıkları oldukça fazla yer tutuyor. Cumhurbaşkanı “Türkiye’nin ekonomik bir savaşta olduğunu” söyledi ve 15 Temmuz ve diğer terör olaylarının hedefinin Türkiye’yi geri bıraktırmak olduğunu ekledi. Tabi yeni hükümetin önceliğinin ekonomi olması piyasalara güven verir elbette. Listeye alınan 400 projenin 48 tanesi savunma sanayi projesi. İHA, SİHA, Altay Tank, Lazer Silahlı Sistemi bunlardan bazıları.

         “Bilim insanlarının yurda dönüş seferberliğinin başlatılacağı” önemli bir madde. Buna tersine beyin göçü de diyebiliriz. Elbette bunun en önemli alt yapısı düşünce alan ve imkanlarının genişletilmesidir herhalde.

         Bu kararlar içerisinde hemen dikkat çeken birkaç maddeyi sıralayalım:

         -1926 yılında kurulan ve 2001 yılında bankacılık işlemleri durdurulan Emlak Bankası tekrar faaliyete geçecek. Tabi bütün bankacılık hizmetlerini yapacak ama ağırlıklı olarak “konut, arsa ve gayrimenkul” alanlarında yoğunlaşacaktır.

         -Yatırımcılarımız açısından en önemli başlıklardan biri de; cari açığın düşürülmesine katkı yapacak yüksek teknolojik yatırımların önünü açacak olan Kalkınma Bankacılığı’nın işlerliğe kavuşturulmasıdır. Bu banka anlayışı yoluyla kalkınmış ülkelerdeki gibi ekonomi yeniden yapılandırılarak faiz yükünün kaldırılması hedeflenmektedir.

         -Kamuya yeni eleman alınması eğitim ve güvenlikle sınırlı kalmalıdır. Çünkü şişirilmiş devlet kadroları aslında hantallaşmanın en önemli nedenidir.

         -En düşük maaş 1000 lira olacak denildi ama seçim öncesi seslendirilen 3600 ek göstergeye ilişkin bir cümleyi belki de ben göremedim.

         -Şehit ve gazi yakınlarının SGK borçlarının terkin edileceği cümlesini önemli bir vefa ve sosyal devlet olmanın bir icabı olarak görmek gerekir.

         -Yargı da hedef süre uygulaması maddesi hukukun işleyişi açısından bir ilerleme olarak görülmesi gerekir. Yani soruşturma ve yargılamaların ilan edilecek sürede tamamlanması sağlanacaktır. Mesnetsiz olarak ihbar sistemi yeniden tanzim edilecektir.

         Başarıyı bakanlar yakalamaya çalışacaklardır. Başarabilirlerse, 100 günde yüzlerin gülmesi önemli bir hedeftir.

                                                            NEVZAT ÜLGER

Read More
NİÇİN DİYANET TV?  
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

NİÇİN DİYANET TV?  

NİÇİN DİYANET TV?

          Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde oluşturulan “Türkiye  Diyanet Vakfı”,  ‘Diyanet TV’ adıyla bir kanal kurdu diyor yazılı medya. Vakıf da kendi mevzuatı içerisinde oluşturduğu bir şirket vasıtasıyla RTÜK’ten yayın lisansı alarak gazete ve dergi de yayınlayabilecek.

         “Diyanet TV” adıyla kurulan kanal, kamu yayıncılığı ilkelerinden bağımsız şekilde sadece RTÜK ilkelerine göre dini içerikli özel televizyon yayıncılığı yapacak.

         Ben bu teşebbüsün gerekli ve gecikmiş bir girişim olduğu kanaatindeyim. Çünkü “cemaat, tarikat” işleyişlerinde bir yerlerin ölçüler belirleyip görüş serdetmesi gerekiyor. Zira bir kısım insanların yaptıkları çirkin (dinle bağdaşmayan) söz ve davranışlarından bütün cemaat ve tarikatlar kadar toplumun inançlı kesimi de sıkıntı çekmektedir.

         Elbette böyle bir yapılanma hiçbir zaman sivil hareketleri engellemek adına değil,”paralel din” oluşturma gayretlerine karşı olmalıdır.

        Konu ile ilgili olarak iki din görevlisinin yazdıklarına bakalım:

         “Adam toplamak isteyen de dini kullanıyor; para toplamak isteyen de dini kullanıyor; makam mevki kazanmak veya yükselmek isteyen de dini kullanıyor; birilerine kin duyan da, öfkesini boşaltmak isteyen de, ezen de ezilen de hep dini kullanıyor.” ( Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı/ İstanbul Eski Müftüsü)

          “Tarikatların, cemaatlerin ve dinî yapıya katkı sağlamak isteyenlerin Diyanet İşleri Başkanlığı veya başka bir kurum tarafından denetlenmesinden başka bir çare yoktur. Eğer böyle bir denetleme mekanizması kurulursa bunlar hedeflerinin ne olduğunu açık ve şeffaf olarak ilan ederler, üye sayılarını ve ekonomik güçlerini deklare ederek hizmet ederlerse elbette katkı sağlarlar” diyordu. Hocamız şu önemli uyarıyı da yapmıştı: “(Cemaatlerin) ne ekonomik güçlerinin ne insan güçlerinin ne hedeflerinin belli olduğu karanlık bir güç sahibi olmaları her zaman potansiyel olarak bir tehlike olmaları sonucunu doğuracaktır. Onun için devletin bu manada adımlar atması gerekiyor.” (Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz/İstanbul Müftüsü)

          Bu TV’ye ihtiyaç var. Çünkü İslam’da Ruhban Sınıfı yok ama birileri kendilerini adeta “dinin sahibi” adına hareket ettiğini söylüyor.

         İslam’da endüljans belgesi yok. Hakkıyla tevbe ettikten sonra bütün günahlar affolunur. Ama birileri ancak kendilerine bağlanılması halinde günahlarının af olunacağını söylüyor.

         İslam’da afaroz yok. İslam dogmatik değil, skolastik düşünceye yer vermez.  Ama birileri yeni bir şey üretmeyi “küfür”le denk saymayı din üzerinden söylemeye devam ediyor.

         Çünkü dini gruplar, cemaatler ve tarikatlarda baştaki lider her şeydir. O, kutsal bir kişidir, her şeyi bilir ve ahrette de kurtarıcıdır.

          ‘Bizim şeyhimize gelmiş-geçmiş bin yılın ilmi verildi’ adeta bir mottodur. Tabi kimse de sormaz; böyle bir ilim varsa, başka şeyleri araştırmaya ne gerek var?  Ama gelişen dünya karşısında İslam dünyasının durumu hiç sorgulanmaz.

         Diyanetin bu girişimi hayırlı bir teşebbüstür ve sivilleşmeye değil, deviyant türü davranışlara karşıdır.

                                                                                                                                                                                 NEVZAT ÜLGER

Read More
KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

        Buzulların erimesi arttı diyor araştırmacılar.

        Yağmur miktarındaki sağanak şeklinde yağışlarda artış hemen fark ediliyor.

         Denizlerin su düzeyinde yükselme olduğunu bilim adamları açıklıyor.

         Fırtına ve sel hasarlarının arttığını hepimiz rahatlıkla TV ekranlarından her gün izliyoruz.

         Buharlaşma miktarında artışı hissedebiliyoruz.

         Kuraklık ve çölleşme kavramlarını konuşmayan insan kalmadı.

         Ülkemizin de içerisinde yer aldığı Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğine karşı yerkürenin en hassas bölgelerinden birisidir. Akdeniz Havzası’nda gerçekleşecek 2 derecelik bir sıcaklık artışı, beklenmeyen hava olayları, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve bunlar dolayısıyla biyolojik çeşitlilik kaybı, tarımsal verim kaybı ve en önemlisi kuraklık ve buna bağlı olarak verimsizlik etkilerini hissettirecektir.
           “Türkiye’nin Yarınları Projesi Sonuç Raporu”na göre iklim değişikliğinin başlıca etkileri şöyle olacak deniliyor:
          Sıcaklık artışı 2030’lu yılların sonuna kadar sınırlı kalacak, ancak bu dönemden sonra hızlı bir artış gözlenecek, 
          Mevsimsel ve bölgesel farklılıklar göstermekle beraber sıcaklık artışının eskiye oranla kış mevsiminde 4°C, yazın ise 6°C civarına ulaşması bekleniyor.

          Kış yağışlarında Türkiye’nin genelinde azalma görülürken bir tek Kuzey Anadolu’nun doğu yarısında yağışlarda artış görülecek.
         Rapor, Türkiye’nin yakın gelecekte daha sıcak, daha kurak ve yağışlar açısından daha belirsiz bir iklim yapısına sahip olacağını ortaya koyuyor. 

        Genel anlamda küresel ısınmanın çoğunun insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonlarına atfedilebilmesi son derece düşündürücüdür.

         Küresel iklim değişikliğinin temel nedenleri arasında; enerji tüketimi, toprak kullanımı biçimi ve sanayinin gelişmesi diye anılabilir.. İklim değişikliğinin asıl nedeni atmosferdeki “sera gazlarının” artmasıdır diyor uzmanlar. Sera gazı emisyonlarının insan faaliyetleri ile arttığı bilinmektedir. Karbondioksit (CO 2) en önemli sera gazı olup; araç egzozlarından, ısınma amaçlı yakılan yakıtlardan, fabrika bacalarından atmosfere bırakılmaktadır.

         İklim değişikliği insan yaşamı için giderek artan bir tehdit haline gelmiştir. Küresel iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan çok çeşitli sağlık sorunları ile gün geçtikçe daha sık karşılaşılmaya başlanmıştır.

         Sıcakların artması polen mevsiminin uzamasına ve astım gibi allerjik hastalıkların artışına da neden olmaktadır diyor uzmanlar.

         Dar anlamda TRB1 diye adlandırılan Elazığ-Malatya-Bingöl-Tunceli hinterlandında durum nedir ve neler yapılabilir sorusuna cevap arayalım şimdi.

                                                                                                                                                                    NEVZAT ÜLGER      

Read More
NEDEN SAVAŞ ÇIKARIYORLAR?
Eylül 25, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

NEDEN SAVAŞ ÇIKARIYORLAR?

NEDEN SAVAŞ ÇIKARIYORLAR?  

         “2007-2014 Gelişmekte Olan Ülkelere Konvansiyonel Silah Satışı” başlıklı rapor, başta ABD ile Rusya’nın, özellikle gelişmekte olan ülkelere giderek artan düzeyde silah satışı gerçekleştirdiğini ortaya koymuştu. Rapora göre, 2011-2014 yıllarında ABD 115 milyar dolar, Rusya ise 41,7 milyar dolarlık satış ile gelişmekte olan ülkelere en fazla silah satan iki ülke oldu.

          Silah satışından ABD, 2007-2014 yılları arasında 250 milyar dolar, Rusya ise 85 milyar dolar gelir elde etti. Araştırma sonuçlarına göre, bu dönemde tüm uluslararası silah satışları içinde gelişmekte olan ülkelere yapılan silah satışlarının oranı, % 86’ya ulaştı.
         Gelişmekte olan ülkeler arasında silah alımı 2007-2014 yıllarında Suudi Arabistan’ın 86,6 milyar dolar ile “en fazla silah alım anlaşması yapan ülke” olması. Bu rakamın yaklaşık 60 milyar doları sadece ABD ile yapılan anlaşmaları kapsıyor.

         Aynı dönemde Hindistan 38,1 milyar dolarlık silah anlaşması ile ikinci sırada gelirken Irak 27,3 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 22,6 milyar dolar ve Güney Kore 20,4 milyar dolarlık anlaşmalarla bu ülkeleri takip etti.

         ABD’nin beş büyük savunma şirketi Suriye’deki savaşın asıl kazananı oldu. Dünyanın bir numaralı silah üreticisi ABD’nin en büyük beş silah ve savunma şirketinin piyasa değeri, Arap Baharı ve Suriye savaşı süresince büyük artış gösterdi.

         Açıklamada ayrıca, PKK’nın Suriye kolu PYD ve terör örgütü DAEŞ’in saldırılarında yüz binlerce kişinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

         Dünya nüfusunun beşte birini barındıran Çin’in kendi haline bırakılması zaten düşünülemezdi. Çin, komünizmi, kendi inisiyatifi ile değil, dünya emperyal güçlerinin organize ettiği kombinezonlar sonucu bırakıyordu. Şimdi hem ABD’nin hem de Avrupa’nın üretim hacmi, iç pazar ihtiyacının çok üstüne çıktığı için dünyada savaş ve terörün bitmesi adına “İnsan merkezli bir medeniyetin” dünyaya nizam vermesi gerekmektedir. Mümkün müdür? Elbette mümkündür, çünkü tarihte bunun örnekleri vardır.

         Bugün Afganistan, Libya, Suriye, Irak, Mısır, Yemen, Tunus gibi ülkelerde sömürü heveslisi emperyal Batı ile darbecilerin hedefleri birleşmiştir. Yerli ajanlar ve darbeciler menfaatleri için kendi ülkelerinin kapana alınmasına, belki de istila edilmesine evet demek alçaklığını göstermektedirler. Bu yerli işbirlikçilere mülkler ve servetler veren, şimdilerde “üst akıl” denilen sömürgeci güçlerdir. Bu güçler servete kavuştukça da kendilerini hanedan gibi görmekte ve bu güçlerini yönetimleri etki altına almak için kullanmaktadırlar. Bu yeni sömürge hareketi aslında ikinci dünya savaşından sonra “Yeni Dünya Düzeni” adı altında kendisini dünyaya tanıttı. Batılı şirketler önce ticari şirketler şeklinde ülkelere yerleştiler ve siyasi partilerin zayıf taraflarını kullanarak kendi amaçları için koşturabilecekleri yönetimleri başa geçirmenin mücadelesini verdiler. 

          Savaşlar ve darbeler bunun için bitmiyor. Eğer Cumhurbaşkanı’nın basiretli ve cesur çıkışı olmasaydı bizim ülkemiz de bu alçakça duruma maruz kalacaktı.

                                                                                                                                                                     NEVZAT ÜLGER

Read More
BATI NEDEN TEDİRGİN?
Eylül 16, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BATI NEDEN TEDİRGİN?

BATI NEDEN TEDİRGİN?

         1989 yılında Rusya’nın sistem değişikliğine giderek küçülmesinden sonra, Batı hep “Siyasal İslam” ve “Ilımlı İslam” kavramlarını piyasaya pompalıyor. Artık komünizm tehlikesinden değil, İslam’ın uyanışından korkulmaktadır. Bu kavramlara İslam dünyasından balıklama atlayan birçok insan, gurup ve sosyolog oldu. Aslında bu kişi ve gurupların esas amacı iktidara gelmek veya iktidarda önemli bir figür olabilmektir. Aynı kitle veya başkaları Batı’nın tutumunu sergilemek adına ne “Siyasal Hıristiyanlık” gibi bir kavramı kullandı ne de bu kavramların yanına yaklaştı. İşte şimdilerde, Batı’nın kullanılmasından hoşlanmadığı ancak pek popüler olan “neo-emperyalizm”, Vatikan’ın emrinde olan “Siyasal Hıristiyanlık” eliyle yürütülüyor. Batıdaki Hıristiyan partilere dikkat edilirse konu hemen anlaşılır.

         20.yüzyılın üçüncü çeyreğinden başlamak üzere, özellikle 21.yüzyılla birlikte genelde dinler, özelde İslam ve Müslümanlar mabetlerinden dışarı çıkmaya başladılar. Artık Müslümanlar sosyo-ekonomik meselelerin, sosyo-kültürel meselelerin ve sosyo-siyasal meselelerin içinde yer almaya başladılar. Edilgen olmayı terk ederek etken bir konumu tercih etmeye başladılar. Türkiye, “bölgedeki hiçbir olaya yabancı kalamayız” diyerek yeni pozisyonunu Batı’ya rağmen net olarak gösterdi.

         Gerek Batı’nın ve gerekse Doğu’nun, belki kullandıkları dil itibariyle farklı şeyler söylüyorlarmış algısını da iyi tahlil etmek gerekir.

         Bu gün yurt dışından ve yurt içinden, sinelerindeki maneviyatı alınmış gayrı memnunlar ne kadar Batı’nın dümen suyunda gidiyorlarsa, buna mukabil Müslümanlar da artık ilimde, siyasette, sosyal hayatta ve iktisadi yaşayışta “aktif tevekkül” devrini yeniden başlatmışlardır. Batı, uyanışın ileri boyutlara doğru hızla ivme kazandığını gördüğünden, İslam ülkeleri için “Ilımlı İslam” gibi bir kavramı empoze ediyor.

         Ilımlı İslam; gerçek İslam’ın hakimiyetini önlemek için kullanılan yön saptırıcı bir araçtır. Yani Ilımlı İslam, sahih İslam’ı alt edinceye kadar Batı’nın kendince kullandığı durdurucu ve yavaşlatıcı bir silahı ve uydurmasıdır.

        Müslüman Dünyası’nda yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren tedrici de olsa ilmi, teknik ve finansal noktalarda, yeniden diriliş hareketi olduğunu rahatlıkla gözlemlemek mümkündür. “Müslüman dünyasındaki canlılığın motor gücü İslam dinidir/İslâmcılıktır”. Evet, Müslüman dünyasında bir şeyler oluyor! Bu dünya artık eskisi gibi değil. Bir dinamizm var. Zaten Batı’yı rahatsız eden de bu.

         Batı da Doğu da eğer samimi iseler henüz özgürlük problemini çözemedi. Gelirin adil dağılımını çözemedi. Yazılı, sözlü ve görsel hürriyet konusunu, hukuk ve insan hakları konusunu, kadın ve çocuk hakları konusunu, işsizlik ve açlık sorununu, uyuşturucu ile mücadele konusunu, etnik yapılara dayalı üstünlük iddiaları sorununu ve terörizm konusunu çözüme kavuşturabilmiş değildir.                                                                                                                         NEVZAT ÜLGER

Read More
EDEBİYAT VE İKTİSAT
Eylül 16, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EDEBİYAT VE İKTİSAT

EDEBİYAT VE İKTİSAT

         Yaşadığımız çağın adı; “iktisat çağı”. Edebiyat üzerinden bu çağ anlatılabilir mi? Kesinlikle; evet. İleri romancılar yazdıkları romanlarına iktisadı, toplumların varsıllarını ve yoksullarını ustaca resmediyorlar. Hatta iktisatçıların ifade etmekten kaçındıkları birçok konuyu onlar romanlarında ifade ediyorlar. Roman, uzun hikayedir. Elbette hem insanı, hem toplumu anlatmak için roman önemli bir görev yapıyor. Şairleri olmayan toplumun, bülbülü olmayan solgun bahçeden ne farkı kalır? Batı da öyle değil mi? V. Hugo’nun Jean Valjean’ı olmasaydı, 18.yüzyılda Paris’te kanalizasyon olduğunu nasıl tespit edecektik!

         Bizde iktisat-roman ilişkisi çok eski değil. Çünkü roman yazma geleneği eski değil. Ama aldığımız mesafeyi alınan “Nobel Ödülü” gösteriyor.

         Bizde bu ekolun başlangıcı A. Mithat Efendi ile başlıyor. Kendisi devlet/siyaset adamı da olan üstadın 250 eseri var. 1890 yılında yazdığı “Müşahedat” romanında girişimcilik ve eşyanın fiyatlandırılmasını buluruz. A. Mithat Efendi, toplum için örnek olmayı seçmiş kendisine görev olarak.

         Halid Ziya Uşaklıgil ile romanımız ahlak dersi vermenin dışına çıktı ilk defa. Romanda moderniteyi bizde başlatan edibimizdir Halid Ziya.

        Yakup Kadri için cumhuriyet’in ilk 15 yılı mutluluk dönemi. Çünkü bu yıllar ekonomik kalkınma dönemidir ve ülke geleceği açısından sıcak savaştan daha önemlidir. Üç beyaz ile üç siyahın çözüm yılları. Un, şeker ve patiska-kömür, demir ve neft. Çok önemli. Yakup Kadri için Atatürk ne kadar perestişe layıksa, İnönü de o kadar nefrete muciptir. İsterseniz “Panorama”yı okuyun.

         Kemal Tahir hem tahlil yapıyor hem ileriye bakışa davet ediyor. Daha analitik ve daha bağımsız. Anlatımının içerisine halkın inancını da kattığı için, solun hücumuna uğradı ama ne gam. Atilla İlhan ve İdris Küçükömer’le aynı kulvarın koşucuları. Cemil Meriç de bu kulvarda işe başlamıştı.

         Ahmet Hamdi Tanpınar ve Adalet Ağaoğlu konuyu biraz da aristokratça işliyor. Tanpınar topluma “Huzur”u hediye eden bir entelektüel huzursuz. Tanpınar’a göre musikinin de gelişmedeki rolü oldukça fazladır. Kim bilir, belki de “Mahur Beste” bunun için kaleme alındı.

         Orhan Pamuk için toplumun her kesimi resmedilebilir bir alandır. Ama o ününü 1915 için kullandığı cümlelerle netameli hale getirdi. Toplumda görünür bir pozisyonda olanlar ağızlarına da kalemlerine de dikkat etmelidirler.

         Fakir Baykurt ve Mahmut Makal olaya “Köy Enstitülü” penceresinden bakıyorlar. Dünya onların gözünde yalnız köy. Fikri sabiteleri böyle. Çizdikleri tablo yanlış değil. Yazdıklarında teknoloji hiç akla gelmemiş. Onlar için 1950 yılı adeta Ortaçağ. Aslında resim yalnız Türkiye için değil, sanayi inkılabının öncesindeki bütün dünya için geçerli.

         Yaşar Kemal biraz daha rahat, hem köy hem kent. Hepsinde de ideolojik bir duruş var. iktisat atlanamaz boyutlarda. Yaşar Kemal’in meşhur romanı “İnce Memed” bir masa üstü çalışması.

         Orhan Kemal “Devlet Kuşu” romanında Demokrat Parti’nin “her mahallede bir milyoner”  hedefini, siluet gibi her sayfada işler. Sonraları hem Ayhan Işık’ın hem de Kemal Sunal’ın başrol aldıkları “Avare Mustafa” da zaten Deve Kuşu’nun sinemaya uyarlanmış şeklidir.

         İskender Pala ile tarihi kişilikler üzerinden roman, yeni bir ekol değil ama akıcı bir üsluba selam verdi. “AbumRabum” hem son terör olaylarını, hem Ortadoğu’yu hem de bu konular üzerindeki iktisadı anlatıyor.

         Bu konudaki son örnek, 2018’de yayımlanan, Şubat 2001’in, belki de cumhuriyet döneminin en önemli iktisadi krizini anlatan Şevket Süren’in “Savrulanlar” kitabı.

         Güzel bir gelişme tabi, yazarlar artık roman tadında tarihi tanıtımlar, uzun hikayeler, şiirler ve siyer kitapları yazıyorlar. Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu, Mustafa Özel, Mehmet Genç, Rasim Özdenören, Faruk Beşer, Mustafa Öztürk ve Ahmet Davutoğlu ustalardan sadece birkaçı.

         Alman Geothe, “hiçbir eser en mükemmel değildir, belki çok güzeldir denebilir” diyor.

         “Dört Köşeli Üçgen”i merak edenler roman okumalıdır.

                                                                                                                                                                    NEVZAT ÜLGER      

 

Read More
İPLER KİMİN ELİNDE
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İPLER KİMİN ELİNDE

İPLER KİMİN ELİNDE

Farklı düşünmek güzeldir ama kutuplaşma olmaması kaydıyla. Elbette farklı düşünmenin faziletine de inanmak lazım. Modern toplumlarda farklılıklar ırka dayanabilir, dine dayanabilir, çıkara dayanabilir, anlamsız bir slogana dayanabilir, farklı çözümlere dayanabilir. 
Yakın zamanlara kadar faizli sistem çok iyi işliyordu. ABD dolar üretiyor, İngiltere dolar’ı çalıştırıyordu. Batı üstünlüğü devam ediyordu. Endüstrinin hızla gelişip ardından dünyada tam istihdam sağlanınca dolar kendine uygun yer bulamadı. Bütün dünya ekonomik krize girdi.
Bu krizin ardından iki ülke arasında fikir ayrılığı başladı: ABD ekonomik kriz çıkarıp savaşla dengeyi sürdürmek isterken, İngiltere ise kendi şirketleri zarar göreceği için bunu kabul etmiyor. ABD istediğim şekilde kullanabilirim düşüncesiyle bir Müslüman çocuğunu, Obama’yı başkan yaptı ama Obama bütün baskılara rağmen, ancak vekaletler yoluyla teröre destek verdi. Oysa yönetimde ABD’ye şiddet yanlısı bir isim gerekiyordu. Küresel sermaye tarafından Trump iktidara getirildi. Bu konuda küresel sermaye istediğini yaptırdı ama fatura Ruslara kesildi.
Şimdi faizler yükseltiliyor. İşin tuhaf yanı; faiz yükselse de sermaye kazanıyor, faizler düşse de. Yükselince paradan para kazanıyor, düşünce de devletlerin tahvillerini satın alarak senetlerden kazanıyor.
Şimdi dünyanın önemli bir bölümünde enflasyon var. Dolar yükselmeye başladı. Hemen ekonomistler devreye girdi ve faizin yükselmesi gerektiğini söylediler.  Diyorlar ki enflasyon yükselince faizi yükseltme yoluna gitmezseniz ekonomi çarkı durur. Sisteme göre bu defa enflasyon tekrar yükselir. Bu oyuna; faiz-enflasyon sarmalı deniyor. Faizli sistemlerin krize girmelerinin nedeni budur herhalde. Ama krizi de atlatmak gerekir. Yolu; Libya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi önce her türlü ağır silahlarla şehirleri yıkacaksınız, sonra da onların yerlerine yeni kentler kurarsınız. Kağıt paraya alan açmak gerekli diyorlar. Elbette faizli kredi ile. Kazan kazan. Aslında kazananı da belli, kaybedeni de.
Ne çare; insanlar artık savaşmak istemiyor. Ülke yönetimleri de bu işe gönüllü evet demiyor. Perişan edilerek, yer altı ve yerüstü zenginliklerine el konulacak ülke de azaldı. Savaş çıkaracak, dolduruşa gelecek yönetici de, halk da kalmadı.
Geçici sergerdelikler de, eşkıyalıklar da artık cazibesini kaybetti. Çünkü görüldü ki; görevi biten adam ya dağlarda öldürülüyor, ya hapislerde ömür çürütüyor. Kaldı ki devletlerin gücü karşısında, başıbozukların da on paralık gücü ve kıymeti yok. Hani Suriye’deki terör yığınlarına dört bin tır silah verdiler Türk Ordusu ile savaşmaları için, ne oldu?  Hepsi silahları bırakıp kaçtı. Artık devletlerle savaşacak terörist de oluşturulamıyor.
Türkiye, en üst düzeyde seslendirdiği “Dünya beşten büyüktür” mottosu ile Batı’nın ve BM’in bu modern sömürgecilik felsefesine karşı çıkmıştır. Bu çıkış yenidünya için de bir uyanış meşalesi durumuna gelmiştir artık. Türkiye artık birinci ligde mücadele ediyor.
NEVZAT ÜLGER

Read More
15 TEMMUZ 2016 ILIMLI İSLAM PROJESİDİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

15 TEMMUZ 2016 ILIMLI İSLAM PROJESİDİR

15 TEMMUZ 2016 ILIMLI İSLAM PROJESİDİR

11 Eylül 2001’e kadar olan elli yıllık süreçte ABD’nin İslam dünyasına yönelik politikası, büyük ölçüde bölgedeki statükonun korunmasının kendi çıkarlarına en iyi hizmet edeceği yönündeydi. Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Fas gibi ülkeler ABD ile iyi ilişkiler içinde idi. 11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu politikası için de yeni bir dönem başlattı. Bush yönetimi terörizmin kaynağı olarak gördüğü siyasi olguları ortadan kaldırmak için en iyi yolun bölge ülkelerine demokrasi getirmek (ne demekse) söylemi olduğuna inanmaktaydı. Irak harekâtı ile birlikte “demokratikleştirme” iddiası Washington’un Orta Doğu’da sürdürdüğü hegemonya mücadelesinin başlıca ideolojik bahanesi haline geldi.
ABD’nin Orta Doğu ile ilgili demokrasi talepleri daha özgür bir yaşamı teşvik etmek için değil, farklı iki amaçla yapılmaktadır: Birincisi mevcut siyasi kadroların el değiştirmesi yoluyla kendi kontrolündeki kişi ve gurupları seçtirmek, ikincisi buradaki demokrasilerin gelecekte ideolojik faklılıklara değil ırk ve mezhep temeline dayanacak olmasını sağlamak. Buradaki ırk ve mezhep farklılıklarının öne çıkarılmasının Müslümanların birbirlerine rakip/düşman haline getirilmek olduğunu izah etmeye gerek yok zannederim. Böylece bir yanda parası olup medyayı da kontrol ederek seçilme şansına kavuşanlar, diğer yandan ırk ve mezhep temelinde farklılaşma ve ayrışan toplum nedeni ile o ülkeye has milli ve yerli güçlerin oluşmasını engellemeye çaba sarf edenler.
1980’lerin sonunda iki kutuplu sistemin sona ermesi ile birlikte dünyada soğuk savaş kavramı tarihe karışmış ve ekonomik anlamda kapitalizm, siyasal anlamda da Batı liberal demokrasilerinin rakipsiz kaldığı yeni bir siyasal düzen oluşmuştur. Bu yeni sürece “küreselleşme” adı verilmektedir. Bu sürecin temel karakteristiği Batı liberal demokrasi anlayışının tartışılmaz en iyi sistem olarak tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılmasıdır.
Bu dönemde uluslararası ilişkilerde birtakım yapısal değişiklikler yaşandığı gibi uluslararası ilişkilerin aktörlerinde de bazı değişiklik ve çeşitlenmeler görülmüştür. Öyle ki bu gurupların iktidar olmaları ile söz sahibi olmalarının olmazsa olmaz şartı, Batı’ya koşulsuz biat etmek olduğu kabul görmeye başlar. Bu gurupların da hedefi iktidar olup, söz ve para sahibi olmaktır zaten.
Batı; dünyayı istediği gibi biçimlendirerek, onu yönetmek istemekte, asla “hayır diyen bir ülke” istememektedir.
Batılılar için; Orta Doğu’da mevcut otoriter ve totaliter devlet yapılarının devamı İslami yönetimlerden hem daha iyi hem de en iyi Batı kalkanıdırlar.
     11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu ve İslam politikası için de yeni bir dönem başlattı.    Saldırıları gerçekleştirdiği iddia edilen  eylemcilerin kimlikleri ABD’nin bu bölgeye özel yaptırımlar uygulaması için uydurulmuş bir sebep olarak kullanıldı.. Bu bölgedeki statükonun, sosyal ve iktisadi koşulların yol açtığı İslami aşırılığın(!) ABD’ye de zarar verebilen uluslararası tehditlerin kaynağı olduğunu düşünen ABD yönetimi, uluslararası terörizmi desteklediğine inanılan ülkelerdeki rejimleri değiştirme niyetini ortaya koydu. Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Irak’ta yapılanlar ile Türkiye’de yapılmak istenen değişikliklerin ana teması budur. Hakikatin böyle olup olmaması önemli değildi, önemli olan kendisinin hedefleriydi. Bugüne kadar Afganistan ve Irak’ta hep bunu yaptı. Amerikan yönetimi sadece askeri gücünü kullanmıyordu; aynı zamanda Amerika’nın “yumuşak” gücüne başvuruyordu.
Ancak bölgedeki seçimleri Müslümanların kazanması Batı’nın BOP projesini bozdu. Mısır’da Mursi’nin, Türkiye’de AK Parti’nin kazanması ile Türkiye’nin İslam coğrafyasına etkileri Batı için oldukça rahatsız edici gelişmeler olarak kabul edildi. Mısır planını uygulayabildi. Türkiye’de ise; görünürde yerli gibi duran fakat aslında uluslar arası güçlerin maşası olan bir örgüt eliyle hazırladığı 15 Temmuz 2016 darbe planı geri tepti.
NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 26
  • 27
  • 28
  • 29
  • 30
  • 31
  • 32

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 57
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10313

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.