• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
ABD SAVAŞ ÇIKARTMAK ZORUNDA
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ABD SAVAŞ ÇIKARTMAK ZORUNDA

ABD SAVAŞ ÇIKARTMAK ZORUNDA

         1980’lerden itibaren hızla yükselişe geçen Amerikan bankacılık sektörü, 2000’li yıllara gelindiğinde ülkenin en büyük endüstrisi haline geldi. ABD Başkanı, ülkede her ailenin artık konut sahibi olarak “Amerikan rüyasına” ulaşabileceğini vurguladı.

         Ancak, ülkede konut alabilecek sınırlı sayıda yüksek gelirli orta-üst sınıf aileler olduğu için, bankalar toplumun alt sınıflarına konut satmanın ve mortgage vermenin yollarını aradı.

         ABD bankalarının kar iştahı o kadar artmıştı ki krediler, kredi derecelendirme sürecinde riskleri ölçmeden umarsızca verildi. Verilen kredilerin büyük bir kısmı konut kredisi olarak verildiği için kredi kullananlar kredileri ödemese bile sürekli artış gösteren konut fiyatları vardı. Ve en kötü ihtimal bankalar bu evleri satıp belki kar bile ederek konuyu kapatırlardı. Bununla birlikte artan bu kredi patlamasının sonucu olarak bankalar kaynak bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun da bir çözümü vardı elbette. Bankanın ipotek ettiği bu evleri, varlık teminatlı menkul kıymetleştirerek piyasada devredecek, kendilerine vadesi çok da uzun olmasa bile kaynak yaratmış olacaklardı. Fakat düşünmedikleri bir şey vardı: Konut fiyatları ya düşerse? Nitekim kredi alanlar kredilerin büyük bir kısmı ödenemeyince bankalar konutlara el koymuş, ama 3 birim kredi verdikleri evin değeri 1 birime düşmüştü. Bankacılık sektörü bunlardan etkilenmiş, sigortacılık sektörü de bu çıkarılan varlık teminatlı menkul kıymetleri sigortaladıkları için çok ciddi zararlar vermişti…

         Amerika’daki krizin diğer ülkelere de yansıyacağı düşüncesi, diğer ülkelerde dolaşan sıcak paraları ve yabancı yatırımların bir anda çekilmesinden kaynaklanıyordu. Nasıl ki bir bankanın batmasının en önemli sebeplerinden biri, bankadaki mevduatların kısa bir süre içerisinde tamamen çekilmesi sonucu kaynaklanıyorsa, ülkeler için de bu durum geçerliydi. Aynı örnek; Yunanistan’ın batmamasının sebebi, başta Almanya olmak üzere birkaç Avrupa ülkesinin, bir gün gelecek Yunanistan bize borçlarını ödeyecek düşüncesiyle ülkeye borç vermeye devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Onlar da biliyor ki eğer Yunanistan’dan para çekilirse; ülke batacak…

         Bunun sonucu olarak, gelişmiş ülkelerde büyümenin düşmesi, talebin gerilemesine yol açmış, gelişmekte olan ülkelerden yapılan ithalat azalmıştır. Bu durum sonucunda gelişmekte olan ülkelerin, ihracatlarının azalmasına ve ekonomilerinin küçülmesine yol açmıştır. Ekonomik olarak küçülmeye başlayan ülkelerde, işsizlik hızla artmıştır. İşsizliğin artması, iç talebi düşürmüş ve ekonomik kriz derinleşmeye başlamıştır. Kriz Türkiye ekonomisini de sermaye girişi ve ihracat kanallarından etkilemiştir.

         2008 finansal krizi sırasında veya sonrasına, hiçbir Amerikalı yetkili ya da banka yöneticisi yargılanmadı. ABD ekonomisinin zirvesinde bugün ABD’nin milli borcu 21,47 trilyon dolar, konut kredisi borcu 15,15 trilyon dolar seviyesinde bulunuyor.

          Yeni dönemin etkileri belli alanlarla sınırlı kalmayıp, hayatın bütününü etkiledi. Konut talebi, çalışma şartlarında değişiklikler, eğitimin içeriği, el sanatlarının mecburen bir kenara çekilmesi, devletlerin yönetim şekilleri adeta yeniden dizayn edildi.

           18. ve 19. yy. da meydana gelen “endüstri devrimi”, etkisi altına aldığı devletlerin aile hayatında, geleneklerinde, inançlarında, tarih ve coğrafyalarında, eğitimlerinde, üretimlerinde, tüketimlerinde, giyim ve kuşamlarında, siyasi olaylarının yönlendirilmesinde bir “değişme” meydana getirmiştir. Bu değişimi başlatan faktörlerin teknolojiden daha çok ideoloji olduğunu ileri sürenler dahi, teknolojinin değişimdeki rolünü kabul ediyorlar. Değişimin özellikle maddi yapıda olduğu alanlar için bu rol daha önemli kabul edilmektedir.

           Günümüzde ailenin, kendi çocuklarını ergenlik yaşına kadar eğitme işlevi dahi endüstrileşmenin etkisi ile değişime uğramıştır. Eğitim, kendi kendine yetme, mutlu olma çabası olmaktan çıkmış, ondan maddi kazanç elde edilen bir obje haline getirmiştir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SON İKİYÜZ YILDA DEĞİŞEN HAYATLAR
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SON İKİYÜZ YILDA DEĞİŞEN HAYATLAR

SON İKİYÜZ YILDA DEĞİŞEN HAYATLAR

         İnsanlık tarihi boyunca yapılan icat ve buluşlar alışılmış olan birçok bireysel ve toplumsal usul ve yöntemi hızla ve iştahla değişikliğe uğratmış, olumlu ve olumsuz yönleriyle bu gün yaşadığımız toplumsal yapıların oluşumunu sağlamıştır.

         1830-1870 tarihleri arasında geliştirilen demiryolları, o güne kadar at ve atlı arabalarla yapılan yolculukları iptal etmiştir.

         Yine buharlı gemilerin kullanılmaya başlamasıyla, yelkenli gemiler yok olma seviyesine düşmüştür. 1807 tarihi deniz donanmacılığını değiştirmiş, o güne kadar güçlü yelkenli gemileri olan devletler, buharlı gemilere sahip olamayınca hâkimiyetlerini kaybetmişlerdir.

         Coğrafi keşifler ve icatlar sonucunda değişim yalnız teknik alanda kalmamış, ülkelerin siyasi yapılanmalarında da değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle 20. yüzyılın tamamı bu siyasi değişimlerle ünlenmiştir. İlk çeyrekte çok partili hayat, ikinci çeyrekte faşizm, 1945’den sonra da birçok tonuyla kapitalizm ve demokrasi rüzgârları esmiştir. 21.yy ise bütün fikir akımları ile birlikte “din” rüzgârlarının yeniden esmesine ve yeniden ihya oluşumlarına sahne olmaktadır.

          Bu keşif ve buluşlardan sonra özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde oluşan dev küresel şirketlerin bir kısmının ciroları bazı devletlerden daha büyük hale gelmiştir. Bunlardan 85 kişinin bir yıllık geliri, dünyadaki üç buçuk milyar insanın yıllık gelirine eşit olmuştur. (2014 verilerine göre.)

          Emekleriyle geçinenler için durum henüz değişmiş değildir. Ülkeler ücretlere enflasyon oranında zam yapmışlar ama hiçbir zaman büyümeden yeteri kadar pay verilmemiştir. Servet ve iktidarın dağılımındaki adaletsizlik yüzünden büyük kitleler şuursuz bir yığın halindedirler. Retorikler kitlelerin adeta rahatlama seansları haline gelmiştir. İnsanlar istidatlarının değerlendirileceği gibi bir hissi taşımıyorlar. Çünkü gerek parasal dağılım gerekse görev dağılımlarında bilgi ve yetenekten daha çok nüfuz ve pazı gücü en üst seviyede kabul görmektedir. Batı bu konuda adımlar atarak “Vencure Capital” türü uygulamaları devreye alarak bireysel yeteneklere kapı aralamıştır. Doğu dünyası bu konuya henüz tam anlamı ile yoğunlaşamamıştır. Belki Türkiye’deki KOBİ uygulamalarını daha da iyileştirerek belli bir noktaya taşımak mümkündür. Ücretliler için henüz ciddi bir iyileştirmeden bahsetmek pek mümkün değildir. Zaten ücretli kitleye biçilmiş tek görev vardır: İtaat.

           Birinci Dünya Savaşı ilk hedefine ulaşmış, 1920’den sonra dünyada üç Müslüman ülke kalmıştı: Türkiye, İran ve Hindistan. Müslüman topluluklar ancak 2. Dünya Harbi’nden sonra, 1955 yılından itibaren oluşan Bağlantısızlar Hareketi’nden istifade ederek birer birer bağımsızlıklarına kavuşabilmişlerdir. Sanayileşme sonrasında batıda oluşan demokrasi hareketleri, Türkiye’de ancak 2. Dünya Savaşından sonra ve Batının zorlaması ile oluşmaya başlamıştır. Türkiye Rusya’nın baskısından kurtulmak için Batı bloğuna girmenin gerekli olduğu kanaatiyle hareket etmek ister. Ancak Batı bunun için çok partili hayatı şart olarak gördüğünden, Türkiye istemeyerek de olsa çok partili hayata geçmiştir. Nitekim 1970 yılından sonra meyve vermeye başlayan sivil hareketler, küresel güçler tarafından boğulmaya çalışılsa da sivilleşme çalışmaları hızla devam etmektedir.

           Coğrafi keşifler ve icatlar sonrasında, hem bireylerin hem de ailelerin ihtiyaçları ve talepleri eskiye oranla değişikliğe uğradı. Hatta tetiklenmiş ihtiyaç ve talepler, 20. asrın son çeyreğinden itibaren “hazcı talep-hazcı tüketim” denilen bir davranış türü geliştirdi. “Zenginlik ve refah gribi” olan “hazcı” tüketim alışkanlığı beraberinde birçok olumsuzluğu da getirmiştir. Rastgele kredi kartı kullanmak, moda, yeni nesil otomobiller, her sezona göre kıyafetler, orijinal ev eşyaları, alışveriş merkezleri, televizyonlar, gazeteler ve reklamlar hep bu gribin yayıcılarıdır. En önemli ve etkili bulaşma yolu eş-dost meclisleridir. Buna yeni moda tabirle mahalle baskısı da diyebiliriz. Hastalık aslında psikolojik. Modern zamanların insanının yakalandığı illet “tüketerek mutlu olma” hastalığı. Hastalık daha sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan depresyonun, mutsuzluğun, panik atağın, boşanmaların ve belki intiharların habercisi. Bu hastalıkta insanlar, kazandıklarından çok harcıyorlar ve normalde kavuşamayacakları şeyleri talep ediyorlar.

            Sonuçta ekonomi, borç sarmalının altına girerken, kaynaksız bunca tüketimi kaldıramayan ülkeler de bu bataklıkta çırpınıyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
ABD’NİN ORTADOĞU HESAPLARI
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ABD’NİN ORTADOĞU HESAPLARI

ABD’NİN ORTADOĞU HESAPLARI

     

ABD’nin Orta Doğu ile ilgili demokrasi talepleri daha özgür bir yaşamı teşvik etmek için değil, farklı iki amaçla yapılmaktadır:

         Birincisi mevcut siyasi kadroların el değiştirmesi yoluyla kendi kontrolündeki kişi ve gurupları seçtirmek, bunu yapamıyorsa yönetimleri kendi isteklerine razı etmek.

         İkincisi buradaki demokrasilerin gelecekte ideolojik faklılıklara değil, ırk ve mezhep temeline dayanak olmasını sağlamak.

         1980’lerin sonunda iki kutuplu sistemin sona ermesi ile birlikte dünyada soğuk savaş kavramı tarihe karışmış ve ekonomik anlamda kapitalizm, siyasal anlamda da Batı’ya özgü liberal demokrasilerin rakipsiz kaldığı yeni bir siyasal düzen oluşmuştur. Bu yeni sürece  “küreselleşme” adı verilmektedir. Bu sürecin temel karakteristiği “Batı liberal demokrasi” anlayışının tartışılmaz en iyi sistem olarak tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bu dönemde uluslararası ilişkilerde birtakım yapısal değişiklikler yaşandığı gibi uluslararası ilişkilerin aktörlerinde de bazı değişiklik ve çeşitlenmeler görülmüştür. Öyle ki bu gurupların iktidar olmaları ile söz sahibi olmalarının olmazsa olmaz şartı, Batı’ya koşulsuz biat etmektir.

         Batı; dünyayı istediği gibi biçimlendirerek, onu yönetmek istemekte, asla “hayır diyen bir ülke” istememektedir.

      Batılılar için; Orta Doğu’da mevcut otoriter ve totaliter devlet yapılarının devamı kendileri için en iyi seçenektir.

     11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu ülkeleri üzerine uygulayacağı politikalar için de yeni bir dönem başlattı.    Saldırıları gerçekleştirdiği iddia edilen  eylemcilerin kimlikleri ABD’nin bu bölgeye özel yaptırımlar uygulaması için uydurulmuş bir sebep olarak kullanıldı. Bu bölgede, İslam’ı ABD’ye zarar verebilen uluslararası tehditlerin kaynağı olarak düşünen ABD yönetimi, uluslararası terörizmi desteklediğini söylediği ülkelerdeki rejimleri değiştirme niyetini ortaya koydu.

         Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta yapılanlar ile Türkiye’de yapılmak istenen değişikliklerin ana teması budur. Bu işi başarıp başaramayacağı önemli değildi, önemli olan kendisinin hedefleriydi. Bugüne kadar Afganistan ve Irak’ta hep bunu yaptı. 

         Amerikan yönetimi sadece askeri gücünü kullanmıyordu; aynı zamanda Amerika’nın “yumuşak” gücüne başvuruyordu. Bu yöndeki esas aracı da ABD’nin “Ortadoğu‟da demokrasinin ve insan haklarının gelişimini, iktisadi kalkınmayı vb. destekleme” iddiasıyla oluşturduğu “Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi”dir. ABD bu yöndeki politikasını 2003 yılının sonlarında ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” üzerine yoğunlaşarak sürdürdü. Ancak bölgedeki seçimleri Müslümanların kazanması Batı’nın BOP projesini bozdu. Türkiye’nin İslam coğrafyasına etkileri Batı için oldukça rahatsız edici gelişmeler olarak kabul edildi.

         Her ne kadar ABD yöneticileri, resmi söylemlerinde demokrasi ve insan hakları gibi evrensel(!) kavramları gündeme getirseler de Büyük Ortadoğu Projesi’nin kökeninde; Amerikan dış politikasının stratejisi olan petrol ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak olduğu artık gizlenemez noktaya gelmiştir.

         Bölge ülkelerinin demokrasiye geçmelerini, bu vesile ile her yıl 2 milyar dolar yardımda bulunulan İsrail’in güvenliğini sağlamak, Irak savaşı sonrası dünya kamuoyunda yükselen Anti-Amerikancı söylemleri demokrasi söylemiyle bertaraf etmek var. Ayrıca demokratik söylemleri sıklıkla kullanarak bölge ülkelerinin radikal İslamcı örgütlerle mücadele etmesini sağlamak hususlarının yattığı ifade edilmektedir.

         Bunları yaparken  “ılımlı”, “politik talebi olmayan” ve “Batı’nın bölge politikalarıyla barışık” özellikler taşıyan hükümetler ve devletler oluşturmak niyetinde ve gayretindedir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
İSLAM İKTİSADI’NA BİR ADIM DAHA
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İSLAM İKTİSADI’NA BİR ADIM DAHA

İSLAM İKTİSADI’NA BİR ADIM DAHA

         Geçen yazımızda İslam İktisadı’na biraz değinmiştik. Bugün bir adım daha atıyoruz.

         Egemen Batı karşısında öykünmeci bir dile ve kendimizi Batıya/modernizme uydurma hastalığına kapılmadan, şiddete de bulaşmadan İslâm dünyasının ve insanlığın önü açılmalıdır. Bu çağın tiranlarına meydan okumanın, insanlığın sorunlarına çözüm üretmenin yolu bulunmalıdır.

“İslam iktisat” sisteminin ana belirleyicisi özel teşebbüstür. Esasen “Sonradan gelenlerin avantajı” iyi kullanılabilinirse, oluşmuş tecrübe birikiminden, en güzellerini çıkarmak pekâlâ mümkündür.

Günümüz toplumlarının çözüm bekleyen birçok probleminin halledilebilmesi için İslam iktisadına ihtiyaç vardır. Ama halkı Müslüman olan toplumların, son iki yüzyıldır örnek almaları gereken “İslam’ın Toplumsal Anlayışı” yerine, ‘Aydınlanma/pozitivizm’ zihniyetine uymaya çalışmaları, toplumları bozulmaya ve sömürülmeye götürmüştür. Çünkü “İslam İktisadı”,  adalet fikrini hareket noktası olarak esas alırken, Batı için önemli olan, nasıl olursa olsun gelirin artırılması düşüncesidir.

            Batıda “insan ekonomi içindir” ilkesine karşılık, İslam’da “iktisat insan içindir”.

           Muhteşem bir maziyi yeniden ihtişamlı bir istikbale bağlayacak köprüleri kurmak istiyorsak önce kaybolan güzelliklerin özlemini duymak gerekir.

            Günümüz insanı, yitirdiği güzelliklerin hasretini yürekten duyuyorsa her şeyden önce ideolojileri bırakmalıdır. Rahmetli Cemil Meriç’in tespitiyle, idraklerimize deli gömlekleri giydirmek istemiyorsak, deli gömlekleri mesabesindeki ideolojilerden kurtulmamız şarttır.

            Yaratılışındaki esas hikmet (Zariyat/56) Allah’a kulluk ve insanların mutluluğuna çalışmak olan insanın, önce beşeri ideolojilerin vazgeçilmez olmadığına inanması gerekir.

            Bu anlatımlar ışığında; İslam’a inanan insanın; Allah’la, insanlarla ve diğer varlıklarla ilişkilerini ayarlayan, varlık, bilgi ve değerler anlayışıyla bu sisteme dayalı bir çerçeve içinde oluşan iktisadi faaliyetlere “İslam İktisadı” diyebiliriz.

İktisat, kendine özgü kuralları olan bir bilimdir.  İslam iktisadı da ilkeleri ve prensipleri olan bir bilim dalı olduğuna göre, İslam’ın genel kurallarına göre işleyen prensipleri, kuralları ve kaynakları vardır.

Bugün halkı Müslüman olan ülkelerin içinde bulunduğu iktisadi durumlarına bakarak, bu geri kalmışlığı İslam’a mal etmek çok yanlış bir anlayış, bilgisizce ve kasıtlı bir yaklaşım, şaşı bir bakıştır. İslamiyet 7. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar çok parlak bir uygarlık ortaya çıkardığına göre, sorunun kaynağı İslam değil Müslümanlardır. Ayrıca ülkelerdeki iktisat uygulayıcılarının diğer bir ifade ile hükümet edenlerin, adında İslam kelimesinin bulunduğuna takılmadan, bu ülkelerin siyasi yapılarının ve toplumsal uygulamalarının İslam dini ile uyumlu olup olmadıklarına bakılmalıdır.

İslam iktisadı, diğer iktisadi sistemlerden tamamen bağımsız, buna karşılık İslam’ın genel prensipleri ile iç içedir.  İslam, düalizmi kesinlikle kabul etmez. Yani hem Müslüman hem kapitalist veya hem Müslüman hem komünist olunamaz. Aralarında kan uyuşmazlığı vardır.

           Esasen toplumsal hareketliliğin de kültürel ve sosyal yapının da esas yönlendiricisi ekonomi değil, din’dir. Bireysel kültürlerin de toplumsal kültürlerin de oluşmasını sağlayan esas unsur dindir.

           İslam iktisadının bağımsız bir bilgi dalı oluşu yalnızca bir bilim dalı ortaya koymak anlayışından değil, İslam inancının içeriğinden kaynaklanmaktadır.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BİR TOPLUMSAL ARAŞTIRMA
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİR TOPLUMSAL ARAŞTIRMA

YAHYA KEMAL VE “EVE DÖNEN ADAM”

         Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’yı anlatırken “Eve dönen adam” kavramını kullanıyor Beşir Ayvazoğlu. Eve dönen adam; kendi dünyasından uzaklaşan, ancak yabancı iklimlerde sancılı arayışlarından sonra içinden çıktıkları kültürün değerlerini yeniden keşfederek “eve dönen” aydınların yaşadıkları macerayı anlatmak için kullanılmaktadır.

         Yahya Kemal ömrünün sonuna kadar kadın sıcaklığı ile ısınan bir evin hasretini çekmiştir. Hatta çok sevdiği (Nazım Hikmet’in annesi) Celile Hanım’la evliliğinden son anda, nikâh masasına birkaç adım kala vazgeçmiş, bir daha da evliliği hiç düşünmemiştir.

         Yahya Kemal “Evlad-ı Fatihan”dandır. Evlad-ı Fatihan; Rumeli’nin fethi sırasında Anadolu’dan göç ettirilerek bu bölgedeki şehir ve kasabalara yerleştirilmiş Türklerin soyundan gelenleri ifade etmektedir. Hatta Yahya Kemal bu kavramı “Kaybolan Şehir” adlı şiirinde kullanır: “Üsküp ki Yıldırım Bayezid Han diyarıdır, / Evlad-ı Fatihan’a onun yadigârıdır.”

         Üsküp, Yahya Kemal’in doğup büyüdüğü şehirdir. Üsküp, hep ezan sesleri ile birlikte onun hatıralarını şekillendirir. Hatta hatıralarını anlatırken; “Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini dinleye dinleye yetiştiğini, ezanlar başladığı zaman evlerini ve bütün Üsküp’ü bir mabet sessizliğinin kapladığını, sokaklarda ruhani bir rüzgârın dolaştığını ve annesinin dudaklarının İsm-i Celal’le kımıldadığını” söyler. Devamında da “Bin üç yüz yıl önce peygamberin Bilal-i Habeşi’den dinlediği ezan, yüzyıllar sonra “kendi gök kubbemiz”de hem dini, hem milli bir musiki olmuştur.” demektedir.

         Müslüman çocuklarının dini ve milli terbiyesinde ezan seslerinin son derece tesirli olduğuna inanıyordu Yahya Kemal. O, “Ezan ve Kur’an” başlıklı yazısında, devletin iki manevi temelini sayarken; Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ile Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadet Dairesi önünde okuttuğu ve hala okunan Kur’an’ı zikreder.

         Bilindiği üzere Yahya Kemal’in söz konusu yazıları, o tarihte işgal altındaki İstanbul’da ve bütün yurtta büyük bir heyecanla karşılanmış ve etkili olmuştu. Kendisi aynı zamanda Lozan Delegasyonu’nda yer almıştır. Bayrak gibi ezan da bağımsızlık sembolü olarak ayrı bir öneme sahiptir. Günümüzde de “bu bayrak inmez, bu ezan dinmez” mottosu hala hepimizi heyecana boğmaz mı? Hatta Yahya Kemal’e “Samatya’dan bir asker anası” imzasıyla gelen şöyle bir mektup dikkate değer doğrusu:

         “Yahya Kemal Beyefendiye,

         Muhterem beyefendi oğlumuz. Yazdığın makale İstanbul’un ücra bir köşesinde milletin kuvvet-i ahlakisine bakarak mütekellim, seccadesinin üzerinde halikına onlar için intibah (uyanıklık, hassasiyet) ve necat (kurtuluş) dileyip ancak mevtini (ölümünü) bekleyen bir valideye ruh ve hayat verdi. Bu güzel sözlerinden ümit ettim ki milletim uyanacak ve âli dininin ulvi edebi ile mütehallık (yeni bir huy kazanmış) olarak levs-i maasiden (pislikten) yıkanacak.”

         Yahya Kemal’e göre; “Büyük şair, büyük edip olmaktan daha önemli üç şey var: Birincisi evlenip bir yuva kurmak, ikincisi bir ev sahibi olmak, üçüncüsü bir tarafta kimseye muhtaç olmayacak kadar parası bulunmak. Ben bunların üçünü de yapamadım. Akşam oldu mu dostlar dağılır, evlerine gider. Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım. Ne şiir, ne kitap ve ne dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler.”

         Netice olarak, Avrupa’nın birçok şehrini gerek görevli ve gerekse görev dışı dolaşan ve temaşa eden Yahya Kemal, fikren ve edeben evine dönmüştür. Buna “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” delildir. Lakin bireysel evine hiç kavuşamamıştır.

         Yahya Kemal’in “Bu halk bu iklimde ezelden beri sakindir ve bu iklime bu mimariden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz” dediği bu topraklar sonuna kadar milli bir o kadar da bizimdir.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BİR TOPLUMSAL ARAŞTIRMA
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİR TOPLUMSAL ARAŞTIRMA

BİR TOPLUMSAL ARAŞTIRMA

         KONDA, 2008 ile 2018 yılları arasını kapsayan toplumsal değişim raporunu yayımladı.

         Araştırma sonuçlarına göre; apartmanlaşma artsa da, ev sahibi olmada azalma var.

         Toplum daha eğitimli hale gelmiş ama annelerin üçte biri, babaların altıda biri hala okur-yazar değil.

         Mutluluğun oranı 57’den 52’ye düşmüş.

         Evlenme yaşı ilerlemiş. Evlenenler karşılıklı anlaşma ile evleniyorlar. Ancak görücü usulü evlenme daha fazla. Evli olanların oranı azalmış, bekarların oranı artmış. (Birlikte yaşama diye bir olgu var.)

         Devlet çalışanı ve esnafın oranı artmış, çiftçi ve işçi oranında düşme olmuş. Esnaf sayısında artış, çiftçilerin sayısı ise nerede ise yok olma sınırında.

         Akıllı telefon sahipleri sürekli çıkışta. İnternet kullanımı artmış.

         Gençlerin yüzde sekseni ülke ekonomisini takip etmiyor. Yine gençlerin %84’ü para ve finans kavramına yabancı.

         Gazete okuma oranı 61’den 26’ya düşmüş. (%10’a düşebilir.)

         Sosyal medya kullanımı 38’den 72’ye çıkmış.

         Geleneksel muhafazakârlık 37’den 45’e çıkmış ama dindar muhafazakarlık 32’den 25’e düşmüş. (Din değil, din kültürü artmış)

         Kendisini dindar olarak tanımlayanların oranı yüzde 55’ten yüzde 51’e gerilemiş.

         Başörtüsü oranı yüzde 52’den bir puanlık artış göstererek yüzde 53’e yükselmiş.

         İnançlı olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 31’den üç puanlık bir artışla yüzde 34’e yükselmiş,

         Oruç tutanların oranı da yüzde 77’den yüzde 65’e gerilemiş.

         Ülke, hedeflenen, istenen noktaya gelemedi. Peki neden? Neden böyle oldu? Cevaplanması gereken bir soru.

         Aslında sorun 1990’lı yılların ortalarından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştı. Kırsaldan gelen, kırsalın sosyolojik özelliklerini taşıyan dindarlar, bu özellikleriyle topluma bulaşmadan biraz da kapalı bir çevrede yaşıyorlardı. Genellikle “hemşerilik” üzerine mahalleler (getto demeyi sevmiyorum) oluşturmuşlardı. Ancak yeni nesillerle beraber yeni alışkanlıklar ve hayat şekilleri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Ama o zamanki gençler, ailelerine ve büyük dindar aile yapısına ters düşmemek için seslerini çok yükseltmediler. Lakin hayatlarına tam da oturtamadıkları şeyler vardı. Batı’ya karşıyım diyen gençlik esas olarak tam bir Batılı gibi yaşıyordu. Tüketim alışkanlıkları ve sorunları tartışma şekilleri hep Batı ölçüleri üzerinden yapılıyordu. Hatta çoğunlukla da bizim topluma ait olmayan meseleler üzerine günlerce konuşulduğu oluyordu. Diğer bir ifade ile; alttan alta gençlerin çoğu, karşı olduklarını söyledikleri bir dünyaya öykünüyorlardı.

         Sistem böyle işliyor. Toplumun milli gelir artışı (GSMH) konuşulur ama gelirin adil dağılımı gündeme taşınmaz. Halbuki medeniyetin temel ölçüsü, gelirin ne kadar arttığından daha ziyade gelirin nasıl kullanıldığıdır. Devletçi bir anlayışın etkisi ile daha çok itaat kültürü gelişti. Bir yetki ve menfaat dağılımı var. Menfaati olanlar da manzarayı farklı gösteriyorlar. Alt gelir gurubuna da başkalarının varlığı ile övünmek kalıyor.

         İstatistik dersi okuyanlar çok iyi bilirler ki, toplumsal araştırmalar ve istatistikler her türlü yoruma yatkındırlar. Dolayısı ile bu rakamları ilgili olan her yorumcu başka türlü yorumlayabilir, kuyruklu yalan masum kalır.

         İtiraz ve itiraf (muhakeme etme) mantığı ile düşünenler gelişmelerin nedenlerini görüyorlar, eleştiriyorlar, ama genel eğilim böyle olmadığı için fazla yankı bulmuyor.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
“DİN KÜLTÜRÜ” DİN DEĞİLDİR
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“DİN KÜLTÜRÜ” DİN DEĞİLDİR

“DİN KÜLTÜRÜ” DİN DEĞİLDİR

          Geçen hafta yazdığım “İslam ve Kültür” konusuna biraz daha devam etmemi isteyen telefonlar aldım. Konuyu biraz daha kristalize etmem gerektiğinden bazı şeyler daha söylemeliyim.

          İslam’ın sahibi; Müslümanlar değil, Allah’tır. Müslümanlar İslam’ın sahibi değil, talibidir. Eğer bir dinin sahibi o dinin inananları olursa, o din kültür dini olur, insan yapısı bir din olur. Hrıstiyanlık ve Yahudilik böyle saptırılmıştır. Yahudiliği Yahudiler, Hristiyanlığı Hristiyanlar inşa etmiştir. Fakat İslam’ı Müslümanlar değil, Allah inşa etmiştir.

         Müslümanların inşa ettiği şeye; “İslam Kültürü” denir.

         Allah “Size dininizi eksiksiz tamamladım” diyor. Tamamlanmış olan şey ilave kabul etmez. Onun için bu Allah’ın dinidir. Bu dinin kaynağı vahiydir. Bu dinin müntesiplerinin ürettiği kültür ‘din’ değil, din kültürüdür.

         Din kültürü beşeridir. Din kültürü ile din arasındaki fark; Allah ile kul arasındaki fark kadardır. Müslüman’ım diyenler, dincilik yapmayı bırakıp, samimi olarak ‘İslam nedir’ diye okumaya, araştırmaya başladıkları zaman, hayat çok farklı hale gelecek.

         Toplumda kendine “dini gurup” diyen oluşumlar genellikle sekülerleşti. Sekülerleşme; ‘dünyevileşme’dir. Dinî gurupların dünyevileştiğini görmek için fazla zeki olmaya gerek yok, dinde samimi olmak yeter. Dinî gurup denilen oluşumların çoğu bir çıkar gurubuna dönüştü. Bunlara dinî gurup demek zorlaştı doğrusu. 

         Din, güç elde etme manivelası ve aracı olmamalı. Din dindir, kul da kuldur. Dine yaslanıp güç elde eden, dini kullanıyor demektir. Dinin amacı bu değildir. Dinin amacı insana yardımcı olmak, vahyin amacı akla yardımcı olmak, ibadetlerin amacı ahlaka yardımcı olmaktır.

         İnsanlık giderek bilgide ilerliyor. Yani insanlık artık rüşt çağına erdi. Onun için son nebi, ikindi vakti, son çeyrekte geldi. Bu, insanlığın rüşt çağına erdiğinin göstergesidir. Son Nebi’ye kadar rehberlik insandaydı. Son Nebi’den sonra rehberlik artık insanda değil ilkelerdedir. Artık peygamber gelmeyecektir. Hz. Peygamberin irtihalinden sonra rehber artık ilkelerdir. Peygamber Efendimiz, yerine belli bir isim değil, ilkeleri uygulayabilecek biri gelsin istedi. Öyle de oldu. Allah resulünün halifesi ilkeleri askıya almak isteyenlerle savaştı. Çünkü ilkelerin yaşaması hayatiydi.

         Günümüzde bilgiye ulaşmak artık çok kolaylaştı. Artık üç kuruşluk bilgiyi kendi tekeline alıp da onu satarak kendine statü elde etme dönemi bitti. Skolastik anlayış dönemi kapandı. Yani, fikir üretmeyip, yalnız nakledenler artık allâme sayılmayacak. Kaldı ki; bilgi taşıma eğer yalnız başına bir kerametse, bugünün allamesi google olduğundan saygı için google’ın önünde ihtiramla durmak gerekmez mi? 

         İtirazı ve itirafı olmayan kafalarla toplum ileri gidemez. İyi düşünemeyenlere medeni ölü diyenler var. Ömrünü hamaset yaparak geçirenler ve onunla geçinenler acaba rasyonel düşünemiyor mu? Sürekli geçmişi yaşadığı için önünü göremez hale gelen şişkin egolardan kendimizi kurtarmalıyız. Tabi, hamaset yapmak belki bir şeydir ama çok şey değildir.

          Müzakere kültürümüz pek yok. Neden müzakere kültürü yok? Çünkü müzakere ciddi çalışmayı, bir masada oturmayı, karşılıklı bir araya gelmeyi gerektirir. Sonunda da ‘söz’ vermek gerekir. Maalesef bu coğrafya disiplinli çalışmaya ve söz vermeye henüz gelemedi. Oysa yeni nesil sorguluyor. Niçin diye soruyor. Niçin diye sorulan bir yerde umut olur. Yeni nesil yalan söylemeyi de pek bilmiyor, pat diye inandığını söylüyor. Yeni nesil daha dürüst, buna karşılık sorumluluk alma konusunda yeterince istekli değiller, ama düzelir. Ne de olsa içinde bulunduğumuz devir refah ve konfor çağı.  

         Kur’an esasen herhangi bir devlet yönetim biçimiyle ilgilenmez. Kur’an’ın kutsal bir devlet yönetim biçimi önerisi yoktur. Kur’an, devlet yönetmenin ilkeleri ile ilgilenir ve bu ilkeleri koyar: Hakikat-adalet- merhamet-liyakat ve ehliyet- meşveret.

         İnsanın fıtratı, huzura ve iyiliğe yatkındır. Allah insanı ihtiyaçsız yarattı. Eğer öyle olmasaydı zenginler hep sağlıklı ve mutlu, fakirler de hasta ve mutsuz olurlardı. Halbuki böyle bir durum yok. Din de Allah’ın, kul da Allah’ın. Yaratılan her şeyin sahibi Allah’tır. Allah’a teslim ol ve rahat et.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
KORKU YALNIZ BİR DUYGU DEĞİLDİR
Kasım 22, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KORKU YALNIZ BİR DUYGU DEĞİLDİR

KORKU YALNIZ BİR DUYGU DEĞİLDİR

         “Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir.” 

         “Korkarak yaşıyorsan sadece hayatı seyredersin.” 

          “Korku, yalanı doğurur.”

          “İnsanları harekete geçirmek için iki manivela vardır. Menfaat ve korku.”

         “Ben deliden çok kurnazdan korkarım/ Cahilden ziyade yobazdan korkarım/ Bedenimdeki hastalıklardan değil,/  Adalete düşen marazdan korkarım.” (Abdurrahim Karakoç)

         Korkunun paronayak haline getirdiği ve korkunun sürekli teyakkuzda tuttuğu bir toplumu yönetmek kolaydır.

         Korku insanları birey olmaktan çıkartır. O artık düşüncenin değil, korkunun idare ettiği bir “meful” haline gelir. Artık “alayı” tek kişi olmuştur.

         Korkunun hakim olduğu toplum aynılaşır. Herkes aynılaşınca artık o toplumda yanlışları kabul ettirmek mümkün değildir. Herkesin futbol hastası olduğu bir toplumda, basketbolun futbolun yerini almasını isteyerek kimseyi ikna etmek mümkün olmaz.

         Korkan, farklı olanı düşman olarak görür. Kendisi gibi düşünmeyen haindir. Bu bölümü 1970-80 arasında çok net görmüştük. CHP’li olmayanlar halk düşmanı, AP’li olanlar garanti Amerikancı, MSP’li olmayanlar inançtan anlamaz, MHP’li olmayanlar garanti komünistti o yıllarda!

         Korkunun olduğu yerde akıl devrede değildir. Sorgulamaz, düşünmez. Öyle ise toplumda sürekli bir “öcü” yaşatılmalıdır.

         Korku üzerine yaşayanlar bugün dost gördüğünü çok kolaylıkla yarın düşman olarak tanımlayabilir. Çünkü onun için asıl olan kendisi gibi düşünmektir. Farklılıklar onu hep korkutur. En güzel şey “kurşun asker” olmaktır!

         Korkunun hakim olduğu yerde insan özne olmaktan çıkar. Çünkü onun sağlıklı düşünme şansı yoktur, onun için en iyisi itaat etmektir. İtaat et, rahat et.

         Son yüzyılda yaşatılan en uzun korku; “irtica” korkusu olmuştu ama korkulan olmadı. İnanmayan KONDA’nın, Türkiye’nin son on yılını resmeden araştırmasına baksın.

         İkinci en uzun korku; “komünizm gelecek” korkusu olmuştu. 1989 yılında Sovyetler Birliği dağılınca “alayında” rahatlama oldu. Ne çok kış mevsimleri komünizm gelmesin diye canlar kendilerini siper etmişti.

         Sonra; “başörtüsü” korkusu salındı ortalığa. Görüldü ki doğu cephesinde değişen bir şey yok ve “hortlatmacılarda” rahatlama oldu.

         Son 70 yılın en büyük korkusu; “CHP gelir” korkusu oldu. Gerçi CHP geldi ama son yetmiş yıllık çok partili hayatın iktidarları genellikle muhafazakarlar oldu. Değişen sosyoloji bütün sivrilikleri absorbe ediyor ancak yine de bir korku ortamı oluşturmak gerekiyor herhalde.

         Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’nin 14. İstişare Toplantısında (2009) AK Parti mensuplarına söylediği şu sözleri oldukça önemliydi ve konumuz açısından çok iyi değerlendirilmelidir:

         “Yaşanılan acıları, millet olarak yaşanan travmaları, milletimizin derin hafızasını, kolektif bilincini bir korku aracı olarak kullananlar çıkabiliyor. Atılan her adımda geçmişte yaşananları hatırlatıp bu milleti korkuya mahkum etmek, korkuya teslim etmek isteyenler çıkabiliyor. Yani bir korku toplumu oluşturma gayreti içerisinde olanlar çıkabiliyor.”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
SARI YELEKLİLER ÜZERİNDEN BİRAZ TARİH
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SARI YELEKLİLER ÜZERİNDEN BİRAZ TARİH

SARI YELEKLİLER ÜZERİNDEN BİRAZ TARİH

        15. Asır Rönesans için alt yapı oluşturma dönemlerinin hızlandığı bir asır. Ortaçağ’ın kapanıp, Yeniçağ’ın açılmasına neden olan, Batı dünyasını etkisi altına almış olan bir düşünceler toplamının adıdır Rönesans. Batı Fatih Sultan Mehmet’i nasıl unutur.

         Rönesans “Allah merkezli bir dünya tasavvurundan insan merkezli bir evren tasavvuruna geçiş” için kullanılır. Din merkezli olmaktan çıkıp dünyevileşmeyi ve bireyciliği savunur. İtalya’da başlamış ve sonra tüm Avrupa’ya yayılmış bir harekettir.

         O güne kadar kilisenin Latin alfabesi üzerinde aşırı bir ısrarı ve hassasiyeti vardı. Çünkü herkes Latince bilmiyordu ve kilisenin aleyhine yazılar bile olsa onları sınırlı sayıdaki insanlar okuyor ve halk bunları öğrenemiyordu. Bir bakıma kilise bilginin yaygınlaşmasını istemiyordu. Çok tuhaf, Latin alfabesinin Türkiye’de kullanılmaya başlamasından sonra bu alfebeye “Türkçe” denilmesi hala devam ediyor.

          Rönesans, “Doğu” karşısında uzun zamanlardır geriye düşmüş olan Avrupa’nın, ticaret ve Coğrafi Keşiflerle yükselişinin tescili olmuştur. İtalyan Rönesans’ı bu dönemin başlangıcı sayılan sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. İki anlamı içerir. İlki antik klasik metinlerin tekrar keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamalarının tespitidir. İkinci olarak bu entelektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. “Batı”, kendini bir kavram olarak değil, bir değer olarak dünyaya tescil ettirdi.

         Rönesans döneminin yayılmacılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; büyük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur. Şehir medeniyet demektir. Oysa Müslümanlar şehri hemen 622’de keşfetmişler ve “Medine”yi kurmuşlardı.

          “Rönesans insanın keşfedilmesidir.” deniyor. Orta çağ Batı için karanlık çağ ama Müslümanlar için altın çağdır. Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’sında insanın hiçbir kıymeti yoktu. Bunun için “Karanlık Çağ” deniyor. Engizisyon mahkemelerinde yüz binlerce insan haksız yere ve çok defa sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Aslında Batı denilen gelişmiş ülkelerin bu gün Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de, Afganistan’da, Yemen’de ve Libya’da yaptıkları da bu söylenenlerden farklı değildir.

         Papazlar çeşitli menfaatler karşılığında günahları affediyorlardı. Hatta cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insanî esaslar kaybolmuştu. Tabi bu konu, Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğu tarafından güya kabul edileceği 4. asra kadar gider.  

         Roma Hıristiyanlığı kabul etmiş gibi gözüküyordu ama esasta; Hıristiyanlık Romalılaşmıştır. Bu asır, Tanrının insan konumuna getirildiği tarihtir. Roma’nın Hıristiyanlığı kabul şartı “teslisti” zaten. Dolayısı ile de papazların günahları affetmeleri ve cennetten arsa vermeleri çok doğaldı bu anlayışta. Çünkü tanrı insanlaşmıştı ve “din adamları”.da vekildi!

         Dünya’nın döndüğü kanısına varan Galile ve daha pek çok düşünür çeşitli işkenceler görmüş, pek çoğu öldürülmüştür. Bu itibarla Rönesans hareketi ilim ve teknolojideki ilerlemeden ziyade, insana yapılan baskılara, Batı’daki zulümlere bir başkaldırıdır.

         Avrupa’daki “Sarı Yelekliler” ve ABD’deki diğer yürüyüşleri insanların sömürüye ve barbarlığa karşı başlattıkları yeni bir isyan hareketi olarak okumakta hiçbir sakınca yoktur.

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
BİRAZ FANTAZİ-BİRAZ HALİMİZ
Kasım 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİRAZ FANTAZİ-BİRAZ HALİMİZ

BİRAZ FANTAZİ-BİRAZ HALİMİZ

        Her reaksiyoner fikir ve hareketin bir başlangıcı vardır. Bizde bu günkü fikir akımları dediğimiz “üç tarzı siyaset” genelde Islahat Fermanı sonrası ortaya çıktı. Sonra o fikir akımı mensuplarının içinde yer aldığı çok değişik oluşumlar gelişti. Sıralayalım:

         Bilim, sebepleri ve aklı putlaştırdı, bilim adamları, Batı’yı. Modernizm salgınına yakalanan her devlet, Batı’nın yaptığının aynısını yaptı. Batı ‘Savaş çıkartıp silah satmaya çalışıyor’ dediler, aynısını yapmaya başladılar. Batı’ya düşman oldular ama hiçbir zaman Batı’nın medeniyet oluşturduğunu ve insanlığın medeniyetlerin birikimleri ile geliştiğini kabullenmediler.    

         Erkekler parayı. Kadınlar modayı putlaştırdı. Anne ve babalar üniversiteyi putlaştırdı, dershaneler paraya kavuşmak için öğrenciyi. Tam bir yüzyıl efsunkar pozitivizmin; itirazsız, savunmasız, gönüllü ve şaşmaz esiri olduk.

         İnsanlar televizyonları, bilgisayarları, cep telefonlarını putlaştırdı, kadınlar evlerini ve eşyalarını, erkekler arabalarını, paralarını ve makamlarını.
         Ama evler kadınları hizmetçi, arabalar erkekleri servis şoförü, paraları da hepsini köle yaparak intikamlarını aldılar.

         Gençler interneti putlaştırdı, yaşlılar saygıyı. İnternet aracılığıyla dünyayla bir arada yaşayan insanlar ve gençler de, Batı’nın teknolojisiyle yaşamaya alıştılar. Yaşlılar da hala beklenti içerisinde bir şeyler yapmak yerine hala kendi anlayışlarındaki saygıyı bekliyorlar. Önemli olan tevazudur, lükse meyletmemektir, gösterişsiz sade hayat yaşamaktır’ dediler ve bunun tam tersini yaptılar.

         Şarkılar aşk’ı, diziler çarpık ilişkileri putlaştırdı. Melankoli daha çok şarkıların, nikahsız yaşama Batı’nın eseri.

         Sınavlar ayrı bir put, sınavlara dayalı vaad edilen hayat ayrı bir put oldu.  Ama sınavlar, en güzel yılları yok edip intikamını aldı.

         İnsanlar siyasete ziyadesiyle perestiş etti. Sabah akşam siyaset konuşarak, bir yerlere taraf olarak diğerine düşmanlık çoğaldı. Ama siyaset de yalancı cennetler vaaderek insanlardan intikamını aldı.

         Üniversiteleri o kadar putlaştırdık ki üniversiteye gidemeyen çocuklarımıza böcekler gibi davrandık. Ama çocuklarımız da bizden uzaklaşarak intikam aldı.

         Devleti öyle bir anlattık ki, devletlerin görevinin insanlarını mutlu etmek olduğunu unuttuk. Ama devlet de insanlarını silikleştirerek intikam aldı. İnsanlara bir lokma bir hırka diyen birtakım insanlar lüks içinde, dava diyenler mülk içinde yaşamaya başladı.

         Demokrasiyi o kadar putlaştırdık ki. demokrasi adı ile yapılan her zulme sesimizi çıkaramaz olduk. İzm’ler en kaypak ve her kılıfa girebilen yalancı emzik oldu toplumlara. Ne kadar emersen em, karın doyurmaz. Ama demokrasiler de abesliklerin önünde poz vererek intikamlarını aldı.

         Bir güzel adamın dilinden; “Yıllar öylece geçti. Ben içtikçe susuzluğum artıyordu, yedikçe açlığım, konuştukça sessizliğim, duydukça yanıtsız kalışım, sahip oldukça yoksulluğum, elde ettikçe yoksunluğum, yaklaştıkça uzaklığım, başarılı oldukça yenikliğim, ünlendikçe tanınmazlığım, kalabalıklara karıştıkça yalnızlığım, doldukça boşluğum, sevindikçe üzgünlüğüm, zenginleştikçe muhtaçlığım, tanıştıkça yabancılığım artıyordu…”

         “Ey kadir olan Allah’ım, alimlerimize mes’uliyet,/ halkımıza ilim, dindarlarımıza din,/ müminlerimize aydınlık, aydınlarımıza iman,/ tutucularımıza kavrayış, kavramışlarımıza tutuculuk,/ kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize şeref/ yaşlılarımıza bilgi, gençlerimize asalet,/ öğretmenlerimize inanç, öğrencilerimize inanç,/ uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade,/ muhafazakarlarımıza hareket, suskunlarımıza feryat,/ yazarlarımıza güvenirlilik, sanatçılarımıza dert,/ şairlerimize şuur, araştırmacılarımıza hedef,/ tebliğlerimize gerçek, kıskançlarımıza şifa,/ bencillerimize insaf, sevenlerimize edeb,/ mezheplerimize vahdet, halkımıza kendini bilme,/ tüm milletimize, samimiyet, himmet, özveri,/  kurtuluşa yaraşırlık ve izzet bağışla…”

                                                                                                                                                                                                       NEVZAT ÜLGER       

Read More
  • 14
  • 15
  • 16
  • 17
  • 18
  • 19
  • 20

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 63
  • Dünkü Ziyaret: 255
  • Toplam Ziyaret: 56252

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.