AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ
AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ
-Mersin/Gülnar’da “Akkuyu Nükleer Enerji Santrali”nin temeli 1 Nisan 2018 günü, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin’in katıldığı bir törenle atıldı.
Santralin yapımında 10.000 kişi, yapımından sonra 3.500 kişi istihdam edilecek. Her iki safhada da çalışanların 5/4’ü Türk çalışan olacaktır.
Oldukça stratejik bir yatırım olan santral 4 reaktörden meydana gelecek ve bu reaktörlerden biri 2023 yılında devreye alınacaktır. Verimli enerji ile birlikte; sanayi, tarım, uydu ve haberleşme ile sağlığa kazandıracağı nükleer teknoloji ile Türkiye hakikaten “yeni” unvanını gururla taşıyacaktır. Tamamı bittiğinde ülke ihtiyacının onda bir enerjisini karşılayacak olan santralin maliyeti 20 milyar dolar olacaktır. En ileri teknoloji ile yapılacak tesisin giderlerinin tamamı Ruslar tarafından karşılanacaktır.
Nükleer santraller 1950 yılında kurulmaya başlanmış. Bugün dünyada 32 ülkede nükleer santral var. Bizimle bu sayı 33 olacak. En fazla nükleer santral ABD’de var; 99 nükleer reaktör ile dünyada en çok kurulu güce sahip. Dünyada kurulu nükleer reaktörlerin toplam gücü 391.116 megavat.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali 4 reaktörle 4.800 megavat elektrik üretecek. Böylece petrol, doğalgaz ve kömüre dayalı olan enerji sepeti de daha sağlıklı bir hale gelecektir. Tesis 60 yıl işletmede kalacaktır.
Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmenin yolu daha bir netleşti diyebiliriz. Daha da önemlisi ileri bir teknoloji ile de tanışıklığımız artacaktır.
Türkiye ile Rusya “Varlık fonları” aralarında bir milyar dolar hacminde ortak bir fona imza atıldı. Başka ülkelerle de benzer görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Hem Türkiye hem de Rusya’da yapılacak yatırımlar için iyi bir platform olacak. Akkuyu Nükleer Enerji Santrali gibi. Kuruluş kanununda TVF’nun amaçları, “Sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak, yurtiçinde kamuya ait olan varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik, büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” şeklinde belirleniyor zaten.
“Değişir zemin-i mekan, gönül bi hoş olur,
Geldikçe serab-ı mazi dile, gönül sarhoş olur.” (Mehmet Zeren)
KALKINMA VE BÜYÜMEDE BATILILAŞMA
KALKINMA VE BÜYÜMEDE BATILILAŞMA
Kalkınmanın ve büyümenin ön koşulunu sanayileşme olarak tarif eden Batı, gelişmemiş ülkelere ihraç ettiği Batılılaşma ideolojisi vasıtasıyla sanayileşmeyi değil, iç gereklerden ziyade yabancı ülkelerin “aracı ve komisyoncu” ihtiyacını karşılamak için ticareti teşvik etmiştir. Dolayısıyla yerli burjuvazi diye isimlendirilen yerli girişimciler, üretken olmaktan ziyade bayi ya da komisyoncu olarak hayatlarını devam ettirmiştir.
1800’lerde başlayan Batıcılık, 1839 yılında resmiyet kazanmış, 1856 yılında da azınlıkları yerli nüfusun üzerinde haklara kavuşturmuştur. O yıllarda da sonraki zamanlarda da Batılılaşmanın esas işlevinin hakim zümreleri güçlendirmek olduğunu halk kitleleri anlayamadıklarından kendi yoksulluğunu Batılılaşmanın dış görüntüsünden bilmiştir. “Alttakilere din-iman, üstekilere han-hamam” anlayışını çağrıştırıyor adeta. Bu işin “ekonomik mekanizması”nı anlayamadığı için de Batı’nın yaşayış tarzını benimseyen kitleleri ve bürokrasiyi hep hedef almıştır. Hatta bu iş o kadar içselleştirmiş ki “ilericilik-gericilik” tartışması 21.yüzyıla kadar hep asrileşmenin reddi veya kabulü üzerinden devam etmiştir. Halk değişimin Cumhuriyetten 100 yıl önce başladığını görmezden gelmiştir. Batıcılığı ve oryantalizmi ciddi eleştirilerin günümüzden fazla uzaklara gitmediğini görmek gerekir. Siyasi anlamda da ciddi Batı eleştirisinin “Milli Görüş” patentinden sonra geliştiğini unutmamak, hatta bu konu için siyasi kulvarda Necmettin Erbakan’a özel bir yer açmak gerektiğini kabul etmek lazımdır. “İthal ikameci” model dahi onunla anlam kazanmıştır. Dış güçlerin “yerli sevicileri” Erbakan’ın sanayileşme düşünce ve hamlelerine az mı karşı çıktılar? Bakmayın şimdi günah çıkardıklarına.
Halbuki 1826’dan sonra iktidar hep bürokratla seçkinler arasında paylaşılmış, halk hiçbir zaman yönetici olmadığından, hep bürokrasi söz sahibi olmuştur. 1950 yılında başlayan değişim hareketlerinde de bürokrasi inisiyatifi hiçbir zaman elinden kaçırmamıştır. Bu dünyanın her yerinde böyle mi işlemektedir diye baktığımızda, gelişmemiş ülkelerin hepsinde de böyle olduğunu görüyoruz. Bu anlamda önceleri bürokrasinin sözcülüğünü İttihat-Terakki yaparken, sonraları bu görevi önce bir siyasi parti yalnız başına, 1965 sonrasında da bir başka siyasi partiyle birlikte yapmıştır.
Batı kendi dışındaki ülkelere yardım yaparken; mesela ABD 1947 tarihinden sonra ülkemize (Truman Doktrini ve Marshall Yardımı) adı altında yaptığı yardımlar nedeniyle bize dikte ettirdiği özel şartları var. “Türkiye ABD Başkanının bilgi ve onayı olmadan yardımları amaç dışı kullanamayacak, yardımın kullanılması konusunda ABD temsilcisi ülkede serbestçe inceleme yaparken herhangi bir engelleme yapılmayacaktır” şartına dikkat etmek gerekir.
Netice olarak, Batılılaşma olgusunu savunan ve karşı çıkanların çok az bir kısmı yapılan işleyişin farkında olmuştur denebilir. Hatta sistem değişikliklerinin esas itibariyle birer “ekonomik değişiklik” olduğu çoğu zaman fark edilememiştir.
NEVZAT ÜLGER
KAPALI ÇARŞI RESTORE EDİLİYOR
KAPALI ÇARŞI RESTORE EDİLİYOR
Şehirleri canlı kılan belli mekanlar ve bu mekanların çağrıştırdığı yakın veya uzak geçmiştir. Elazığ Belediyesinin “Kapalı Çarşı”yı da restore ettireceğine ilişkin tanıtım toplantısında sayın başkanın konuşması esnasında ilimizin “meşhur” çarşıları gözümün önüne geldi. Dedim ki kendi kendime, eğer diğer çarşılara da ilgi gösterilseymiş şehirde herhangi bir yeri tanımlamakta oldukça kolaylık olurdu.
Kapalı çarşı kavramı, diyebiliriz ki ilimizde 1970 yılından sonraları yaygın olarak kullanılmaya başladı. Önceden bu çarşıya “kasaplar çarşısı” ya da yalnızca “kasaplar” diyordu toplumun büyük kesimi. Tıpkı Harput’a “Yukarı Şehir” dedikleri gibi. Kapalı çarşının “Postane Meydanı” tarafından girilmesi halinde ikinci sokağın köşesinde Demokrat Parti’nin sembollerinden olan bir de basmalı döküm çeşmesi vardı. Bir spor takımı da olan kapalı çarşı da en meşhur simalar o günlerde kasaplar ve sepetçilerdi.
Bu isim değişiklikleri iyi bir moda değil. Postane Meydanı, Bit Pazarı, Bakırcılar Çarşısı, Buğday Meydanı, Şıra Meydanı, Gazi Caddesi, İstasyon Caddesi, Yığınki, Kesrik, Müfettişlik, Baykara, Sako Mahallesi, Beyaz Çeşme, Harput, Gülmez Tepesi, Akpınar hep birer hayat tarzını yansıtıyordu. Yeni isimlerle bu hatıraları canlandırmak mümkün mü?
Kemal Sunal’ın bir filminde filmin esas oğlanına soruyorlar, “adın ne senin?” “Şaban” diyor o da. Soranlar “Ay ne değişik bir isim” deyince; “Yoo, doğduğumdan beri ismim aynı” diye cevap veriyordu.
Mekanların hangi topluma ait olduğunu belirleyen şey zannederim kültür ve bu kültüre göre oluşmuş bireylerdir. Toplum oraya bir başka ismi uygun görürse zaten değiştirir. Her ne ise bu da ayrı bir konu, ama bence önemli. İnsan kadar seçen, hem de bir sanatkar inceliği ile seçen en önemli varlıktır o. Bu nedenle de isimler otorite tarafından değil, toplum tarafından değiştirilmelidir. Birçok insanın eskiye hürmetle ve hasretle öykünmesi birçok yeninin eskiyi silememesinden olmalı herhalde.
Bit Meydanı, Şıra Meydanı, Bakırcılar Çarşısı, Buğday Meydanı, Gazi Caddesi böyle mi restore edilmeliydi? Bu mekanlardan bazılarının agorası vardı ama onları insanlar için değil, maalesef araçlar için kullanmışlar. Bunun için sayın başkan bir “kent meydanı” projesinden bahsediyor. İnşaallah gerçekleşir. Materyalizm ne salgın bir hastalık değil mi? Eski ile yeniyi buluşturmak mümkün olmaz mıydı? Arasta ve bedesten diye bir kavramı niye atlıyoruz? Dahası bu değişiklikleri yabancılar değil, biz yapıyoruz. Halbuki değişim başka şeydir, gelişme daha başka şeydir. Gelişme belli bir bilgi birikime dayanır, değişim öyle mi ya?
Neyse, tekrar “Kapalı Çarşı”nın restorasyonu konusuna dönelim. Sunumda anlatılanlar güzeldi. Belli ki üzerinde çalışılmış. İnşallah değişmeden güzel bir gelişme sağlanır. Yürüyüp alışveriş yapmak için insanlara da yeterince yer ayrılmalıdır. Çünkü şu anda kapalı çarşıda yürüme zorluğu var.
Gerçek anlamda çarşı önemli bir konudur. Çarşı; bolluk ve bereket demektir. Hele bir de, gül alıp gül satarken, gülü gülle tartarken, etraf hep gül olursa ona da “Gül Medeniyeti” diyebiliriz.
NEVZAT ÜLGER
ELAZIĞ ODA SEÇİMLERİ
ELAZIĞ ODA SEÇİMLERİ
Eğer birazcık gelişmelere dikkat edebilmişsek, benim akranlarım üç farklı zaman dilimini birlikte yaşayarak öğrenmişizdir.
Nüfusun % 80’inin köylerde yaşadığı 50’li ve 60’lı yıllarda “tarım toplumu” olmanın özelliklerini yaşadık. O dönemin en itibarlı kesimi toprağı fazla olan, adına “ağa” denilen kimseler ve onların yakınları olanlardı. Varlık onların ellerinde olduğu için kendileri ve “kasaba politikacıları” ile birlikte ülkenin de söz sahibi kitlesiydi. Toprak, ticaret ve siyaset onlardan sorulurdu. Tipik tarım toplumu.
1960’ın ikinci yarısından sonra hissedilir bir ağırlıkta “modernite” argümanları öne çıkmıştı. Her türden düşüncenin revaçta olduğu, düşüncenin itibar gördüğü, kısmen de tepkici bir anlayışla dinin dışlandığı bir zaman dilimiydi bu yıllar. Bu akım en azından bizim ülkemizde 1990 yılına kadar devam etti. Siyaset kısa bir süre de olsa, Turgut Özal’ın sağladığı imkânlar ölçüsünde sıradan ailelerin çocuklarının parlamentoda söz sahibi olduğu bir dönemdi. Diyebiliriz ki; “ithal ikameci model” bu dönemde devreye sokuldu ve ülkemizde ilk defa KOBİ kavramı Özal’la başladı.
1990’dan itibaren özellikle iletişimin, bilgisayarın ve cep telefonlarının hakimiyetinin olduğu bir zaman dilimi başladı. Bu dönemin söz sahipleri artık ağalar değil, bilgili insanlar ve iş insanları oldular. Bunların toplumsal faaliyetleri önce STK denilen baskı guruplarında başladı, zamanla il ölçeğinde ticaret ve sanayi odalarında devam etti. TÜSİAD, MÜSİAD, ASKON vb esas anlamda Ticaret ve Sanayi Odalarına, Ticaret Borsalarına da birer alternatif olarak kurulmuşlardır.
İşte bu üçüncü döneme de küreselleşme dönemi deniyor. Önemli iş insanları toplum önüne kendi iş alanlarından başlayarak, STK’lar ve akabinde de TSO ve TSB yönetimine gelirler. Bu dönemin yönetim kadroları genellikle üniversite mezunudurlar. Önemli bir kısmının yabancı dilleri de vardır. Daha önemlisi “meslek sahibi”dirler. Bu özellikler olmadan da olur mu? Örnekleri çoktur.
Bu faaliyetin üçüncü ayağı ise parlamento basamağıdır. Bu insanlar “siyah-beyaz” plakalı mersedeslerden “kırmızı” plakalı mersedeslere geçmek eğilimindedirler ve bu da gelişmelerin işaret fişekleridir.
Buraya kadar yazdıklarım, biraz da ETSO seçimleri içindi aslında.
– 2 Nisan 2018 günü Yapılan Elazığ Ticaret ve Sanayi Odası seçimleriyle oda yönetimi değişti. Odanın yeni başkanı Asilhan Aslan oldu. Kendisini tebrik ediyorum. Hayırlı olsun. ETSO toplamda 6.000 üyeye sahip bir oda. Önemli bir potansiyeli var. Yapılacak da bir hayli proje var doğrusu. Kadroları bu işe yeterli midir onu bilmiyorum.
Yeni dönemin ETSO meclis başkanı da Ahmet Yaşa oldu. İki başkan da mühendis kökenliler. Genç ve dinamikler. İş hayatlarında iki başkan da başarılı birer örnektir.
Geçen dönemin başkanı İdris Alan’a da teşekkür ederiz. Özellikle cazibe merkezleri konusunda Elazığ’ı potaya o taşımıştı. “Mümkün olmaz gibi görüneni mümkün yapmak mümkündür” dedi ve başardı.
Yeni ETSO Başkanı Asilhan Aslan’ın seçimlerde kullandığı “Amaç net, Elazığ’a hizmet” parolasının tahakkukunu bekliyoruz artık. Allah muvaffak etsin.
NEVZAT ÜLGER
(BATI TİPİ) SERBEST-REKABETÇİ PİYASA
(BATI TİPİ) SERBEST-REKABETÇİ PİYASA
Basından; “Dünyada en zengin sekiz kişinin sahip olduğu para, 3 milyar 700 milyon kişinin sahip olduğu paraya eşit.”
Bir iktisatçının (D. Pareto-öl. 1923) tespiti; “unutulmamalıdır ki; devlet kurumları, hükümetler, sosyal ve ekonomik yapı her zaman değişir, tarih boyunca da hep değişmiştir. Değişmeyen tek olgu, bürokrasinin-elitlerin-burjuvazinin varlığıdır/hakimiyetidir.”
Marksist teori yıllarca “tekelci kapitalizm”den bahsetti ama biz hep boş verin komünistin söylediklerine dedik. Yani adam diyordu ki; “serbest piyasa-rekabet ekonomisi bir aldatmacadır. Neticede büyük şirketlerin tekeli oluşur. Bunlar da yerli şirketleri yutar. Neticede oluşan bu küresel şirketler oligopol ( 2-7 şirketin hakimiyetinde şekillenen) piyasayı oluştururlar.” Uygulamalar, 1989 yılında hayal ülkesi tarafından teorileri iptal edilen devletçi/ütopyacı bir adamı haklı çıkardı.
Günümüzde küresel sermayeyi meydana getiren en büyük halkalardan biri olan Rockefeller de “rekabet günahtır” dememiş miydi? Piyasada görüntüsü ve satışı kuvvetli olan şirket, görüntüsü kötü ve zayıf olanı satın alarak işlerin devamını sağlıyorlar.
Batı tipi bu kalkınma ve büyüme modelini terk ederek kendi bünyesine göre bir kalkınma ve büyüme modeline geçemeyen G-10 dışındaki bütün ülkeler “kalkınma-ilerleme” kısır döngüsünü oynamaya devam ediyor. Kolay olmadığını herkes de kabul ediyor ama mükafatının da zevkli ve büyük olduğunu iyi anlamak gerekir.
Bize devamlı hayal kurdurtuyorlar; “arabamın markası ne olsun, evi hangi semtte ve hangi gökdelende alayım, hangi Batı ideolojisini savunmalıyım, ne kadar feminist olsam, çocuğumu hangi ülkenin kolejine göndersem, yolun paralısını ve ona uygun olan arabayı almak daha iyi değil mi vd.”
Son yıllarda belli hastalıklar çoğaldı. Hastalar ölünce de sadece ecel gündeme getiriliyor. (Cebriyecilik). Ölümün kutsandığı ve yaşamaktan daha sevimli gösterildiği bir zaman dilimini yaşıyoruz. İyi ki Canan Karatay hoca da var. Hiç değilse bizi yemek ve ilaç konusunda uyarıyor ve düşünmeye davet ediyor. Karatay’a yapılan hücumlara dikkat edin. Oyunun kurucuları hep aynı; ilaç firmaları, hayvansal ve bitkisel yiyecek firmaları. Aşı firmaları da var diyorsunuz elbette. Cumhurbaşkanı aşı olmak istemedi de kampanya çoğunlukla dışarıya ödediğimiz 350 milyon dolarla kaldı. Önce hastalık mikrobunu gönderiyorlar sonra da aşısını. Kumar bağımlılığı var mı? Var. Alkol bağımlılığı, sigara bağımlılığı, sapıklık derecesinde seks bağımlılığı var mı? Var. Televizyon bağımlılığı var. Bunlardan bahsederiz de “yeme-içme” bağımlılığından hiç bahsetmeyiz. Acaba düşünme gücümüzü ve güçsüzlüğümüzü gıda ile mi kontrol ediyorlar? Davranışlarımızla yiyip-içtiklerimizin arasında bir bağ yok mu acaba?
Küresel sermaye içinde, belki devletler içinde en kolay idare edilecek insanlar düşünme ve okumadan uzak (ilim, din, hukuk, sanat, teknik, dil problemi yaşayan) insanların oluşturduğu “tüketiciler” gurubu olduğundan, onu sağlamaya mı çalışıyorlar?
NEVZAT ÜLGER
İŞLENMEMİŞ ELMAS; ERBAKAN
İŞLENMEMİŞ ELMAS; ERBAKAN
1973 genel seçimlerinden sonra 26 Ocak 1974’te CHP-MSP koalisyonu kuruldu. Bu koalisyon aslında Ortak Pazar’a karşı çıkan ve İslam dünyasına açılımı savunan MSP politikasını ’milli görüş’ ismiyle ortaya koyarak amaçlarının maddi ve özellikle manevi kalkınmayı sağlamak olduğunu belirttiği bir oluşumdu.
1.Ecevit Hükümeti olarak da anılan 37.Cumhuriyet Hükümeti’nin (26 Ocak 1974 – 17 Kasım 1974) en bilinen icraatı 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’dır
Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit’in üzerinde anlaştığı koalisyon hükümetinin ilan edilmesine sadece bir gün kalmıştı. Bu koalisyon, Türkiye’nin 37. hükümeti olacaktı. Tarihler, 25 Ocak 1974’ü gösteriyordu. Bir gün sonra ilan edilecek yeni hükümette, Milli Selamet Partisi (MSP) lideri Erbakan’ın en öncelikli şartı, yeraltı kaynaklarının özellikle de stratejik önem arz eden bor madenlerinin millileştirilmesiydi.
1973 İsrail-Arap savaşının ertesinde Arapların petrol ambargosu nedeniyle zor günler yaşayan ABD Başkanı Richard Nixon yönetimi, 1974’teki koalisyon ortağı olan Necmeddin Erbakan’ın Türkiye’deki petrol ve bor madenlerini millileştirme atağı karşısında adeta teyakkuza geçti. Hükümetin ilanından bir gün önce, 25 Ocak 1974 cuma günü Ankara elçisiyle Washington arasında kripto trafiği had safhaya ulaştı.
CHP-MSP arasındaki protokolün 60. maddesindeki, ‘Yeraltı kaynaklarımızın işletilmesinin devletçe tanzimi sağlanacak, bu arada stratejik nitelik taşıyan bor mineralleri hukuk kuralları çerçevesinde devletleştirilecektir’ ifadeleri karşısında alarma geçen ABD’nin Ankara büyükelçisi, Washington’a ‘MSP ve CHP’nin üzerinde anlaştığı protokol bugün saat 09:00’da imzalanacak. Bu arada, Dışişlerini uyarmalıyım ki protokolde petrol ve bor madenlerinin millileştirilmesi ve afyon ekiminin yeniden düzenlenmesiyle ilgili birçok madde bulunuyor’ diye uyarı faksı geçiyor.
Türkiye saatiyle 15.01’de geçilen başka bir kripto da ise, ‘Bor madenlerinin millileştirileceği protokole genel olarak bakıldığında Türk dış politikasında önemli bir kaymanın yaşanmayacağı görülüyor. Sadece protokolde Kıbrıs’ta bağımsız bir federal devlet çağrısı dikkat çekiyor’ denilmiş.
24 Ocak 1974 tarihinde ABD’nin Ankara büyükelçisi ülkesine gönderdiği wikilix belgesinde Ecevit’i şöyle değerlendiriyor:
“Dinamik ve çekici. Olağanın dışında ilginç bir kişilik. Hayalperest bir şair ile güçlü rakipler karşısında uzun süre varlığını korumayı başarmış pragmatik bir politikacının karışımı.”
Koalisyon ortağı Necmettin Erbakan için ise;
“işlenmemiş bir elmasın halkta uyandırdığı tuhaf ilgiyi çekerken bile en kötüsünden bir fırsatçı gibi görünüyor’ ifadesi kullanılmış.
Daha sonraki belgelerde özellikle Erbakan’ın Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaretten yola çıkarak, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerinin arttığına dikkat çekiliyor.
2007’de gizliliği kaldırılan CIA belgelerine göre dönemin Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Ankara’yı 1974’de Kıbrıs’a harekat düzenlemesi için teşvik ediyor ve bunun için Türkiye’ye silah akışına izin veriyor. 2007’de yayınlanan 700 belge içerisinde, Kissinger’ın Ankara’ya sağladığı silah ve finansal desteğin ‘yasadışı’ yollardan olduğu vurgulanıyor. Belgelerde Kissinger’ın bizzat planlayıcı değil ancak teşvik edici rol oynadığı belirtiliyor. Dahası o dönem Türkiye’de faaliyet gösteren bir CIA ajanı Kissinger’ın, perde arkasında dönemin ‘ultra sağcı milliyetçi’ 12 Eylül 1980 darbesinin aktörü Kenan Evren ile ilişki içinde olduğunu, ardından bu ilişkilerin doğrudan ilişkiye dönüştüğünü söylerken; “Çünkü ikisi de sosyal demokrat Ecevit’ten nefret ediyordu. Beyaz Saray da Ecevit’i sevmiyordu’ ifadesini kullanıyor. (Kaynak: Yeni Şafak)
Belki mübalağa olacak ama Milli Görüş çıkışlı partiler ve liderler bu güne kadar hep belirleyici olmuşlardır. Unutmayın; Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım hep milli görüş çıkışlılardır.
NEVZAT ÜLGER
HARPUT ESAS KİMLİĞİNE KAVUŞUYOR
HARPUT ESAS KİMLİĞİNE KAVUŞUYOR
Harput ve Kapalı Çarşı restorasyon projelerinin lansman/tanıtım toplantısı 21 Mart 2018 günü akşamı saat 20.00’de büyük bir katılımla yapıldı.
Lansman/tanıtım toplantısına Vali Çetin Oktay Kaldırım, Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz, kurum müdürleri, öğretim görevlileri, STK temsilciler, mahalle muhtarları, medya mensupları ve çok sayıda davetli katıldı.
Harput’ta yapacakları restorasyon çalışmaları ile Harput’un mistik havasını alınabilir duruma getireceklerini vurgulayan Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz, “Harput’ta 2014 yılından sonra attığımız en önemli adım, defni yasaklamaktır. Harput bir mezarlıklar şehri ya da (yalnız) yeme içme şehri olmamalı. Biz Harput’u gezilebilir bir şehir, her taşının, toprağının, binasının derinlemesine incelenmesi gereken turist rehberleri tarafından anlatılması gereken bir şehir olarak görüyoruz. Harput’u ve Elazığ’ın tarihi kimliğini yazılara dökmemiz, kitap haline getirmemiz ve gelecek nesillere bunu taşımamız gerekir. Bu açıdan Harput’a kuzey çevre yolunun kazandıracağı değer çok çok önemlidir. Harput devlet yolu veya kuzey çevre yolu, Harput’a farklı bir ulaşım ağının oluşmasına vesile olacaktır. “Hüseynikten çıktım şeher yoluna” türküsünün o şehir yolu mitolojisini, mistiğini ve güzelliğini vermek için “Hüseynikten Harput’a giden şehir yolunu” da inşallah 2018 yılı planlamamız içinde yapımına başlayacağız. 2019 yılında da inşallah bitireceğiz. İhalesini yaptığımız bütün çalışmaları bir yıllık süre içinde bitirip hizmete açacağız.
Harput ne kadar tarihi misyona sahip ise kapalı çarşımız da bir o kadar tarihi misyona sahiptir. Biz Elazığ Belediyesi olarak her hafta kapalı çarşıyı 80 derece sıcak su ve deterjanla yıkıyoruz. O eski halinden bir eser kalmadığını sizler görüyorsunuz. Ancak bu yetmez. Kapalı çarşının aynı zamanda mimari olarak da kapalı çarşılara uygun hale gelmesi gerekirdi. Mimarlarımız konu üzerinde uzun bir çalışma yaptılar. Kapalı çarşının giriş kapıları Osmanlı hanındaki giriş kapısı şekline geldi. İçerideki bütün iş yerlerinin dış mimarisi, tabelaları, görüntüleri birbirini tamamlayacak ve göze hoş gelecek şekilde yapıldı.”
“Elâzığ, Harput, kadim bir şehir. 4000 yıllık birikimin, kültürün, sanatın, edebiyatın, musikinin yerleştiği bir kent. Tarihten beri, süzülerek gelen bir kent. Biz 4 bin yıllık birikimin üzerinde yer alıyoruz. Öncelikle 4 bin yıl boyunca bu topraklarda hizmet vermiş olan ve bize bu muhteşem mirası bırakmış olanlara çok teşekkür ediyoruz. Onlara minnettarız. Bizler, onların yaptıklarını korumaya, yaptıklarına uygun olarak yapmaya gayret ediyoruz. Bundan yüzyıllar önce Harput’u, Harput’taki tarihi eserleri, Harput Kalesi’ni, Harput’taki hamamları, camileri ve kiliseleri öylesine güzel yapmışlar ki, yaşanılacak bir kent nasıl olur diye düşünürsek, dönüp Harput’a bakmamız lazım. O yaşanılacak kentin yeniden diriltmek, yeniden hayata kazandırmak, yeniden tarihe ve turizme kazandırmak da bizim en asli görevlerimizden. Harput’taki sokak sağlıklaştırma çalışmasını, İstanbul Teknik Üniversitesi ile birlikte yapıyoruz. Harput’ta yapacağımız restorasyon çalışmalarıyla, birkaç yıl sonra tarihi dokusuyla ve geçmişiyle, gezilebilir ve yaşanılabilir duruma gelecektir.”
“Harput ve Harput’a yapılacak olan çalışmalar bizim için çok önemli. Yazarlarımız, şairlerimiz, roman yazarlarımız Harput ve Elazığ tarihi ile ilgili neyi kaleme alırlarsa onu basmayı ve belediyenin kültür etkinlikleri arasında yayınlamayı biz belediye olarak görev kabul ediyoruz. Harput’un ve Elazığ’ın tarihi kimliğini, yazılara dökmeliyiz ve kitap haline getirmeliyiz. Gelecek nesillere bunu taşımalıyız” dedi.
Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz bu çalışmasıyla inanın önemli bir fark meydana getirecektir. Başarılar Sayın Başkan.
NEVZAT ÜLGER
YÜKSEK ZEKÂLI ÇOCUKLAR ÜZERİNE
YÜKSEK ZEKÂLI ÇOCUKLAR ÜZERİNE
Daha önce yüksek zekâlı çocuklarla ilgili olarak birkaç makale yazmıştım. Ülkelerin kalkınmasının elbette topyekün çalışmakla olacağını ancak nitelikli kalkınmanın da nitelikli insanlarla olacağını kabul etmek gerekir. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan bir proje, geç kalınmış da olsa sevindirici oldu doğrusu. Çünkü resmi rakamlar Türkiye’de 600 binden fazla üstün zekalı çocuk olduğunu söylüyor.
Milli Eğitim Bakanlığı IQ’su “130 ile 165” arasında değişen 621 bin 75 dahi çocuk keşfedilmeyi bekliyor diyor. Bakanlık son yıllarda bu konuda yeni projeleri devreye sokarken bazı illerde okullar açmaya başladı. Ancak yıllardır bazı ülkeler Türkiye’de kurdukları vakıflar ile bu amaç doğrultusunda Türkiye’nin hazinelerini çalıyor. MEB’in Bilim ve Sanat Okulları’nda (BİLSEM) eğitim gören dahi çocukları yıllığı 50 ila 100 bin TL arasında değişen kendi okullarında ücretsiz olarak okumaya ikna eden bu kuruluşlar, çocuklarını kendi okullarına vermek istemeyen ailelere de belli oranlarda maddi yardım teklif ediyor. “Neden bu çocuklar zorla alınmak isteniyor?” Çünkü onlar nitelikli kalkınma için yüksek zekâlılara ihtiyaç olduğunu görüyorlar.
Türkiye’de lise eğitimini tamamlayan bu çocuklar daha sonra yeteneğine göre ABD, İsrail, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin üniversitelere gönderiliyor. Burada ise belli şirketler veya vakıflar devreye giriyor ve öğrencinin yurtdışında eğitim gördüğü süre boyunca tüm masrafları karşılanıyor. Öğrencilik döneminde bu şirketlerde staj imkânı da veriliyor. Mezun olduktan sonra ise öğrenciye üstü kapalı olarak “Size yıllardır yatırım yaptık. Sıra sizde” mesajı veriliyor. Böylece bu öğrenciler Türkiye’nin elinden alınıp kendi ülkelerinin hizmetine sunulmuş oluyor. Türkiye’nin kendi hazinesi başkasının lehine, kendisinin aleyhine kullanılmış oluyor.
Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri ise özel yetenekli çocuklar için yeterli imkânın sağlanmasında geç kalındığını kabul ediyor artık. Şöyle söylüyorlar; “Türkiye’nin bu konuda attığı adımların yetersiz kalması bazı ülkelerin buraya yoğunlaşmasına sebep oldu. Şu anda Türkiye’de üstün yetenekli çocuk sayısı bizim tahminimizce 600 binin üzerinde. Keşfedilmeyi bekleyen çok çocuğumuz var. Bu çocuklar bizim hazinemiz. Bunları hiç kimseye kaptırmadan bizim şekillendirmemiz ve bu gücü bizim yönetmemiz lazım. İnşallah İstanbul’da yeni açtığımız ve açmayı planladığımız okullarla önümüzdeki yıllarda daha iyi bir gelecek bizi bekliyor diyebiliriz.”
Sürekli geçmişi yaşadığı için önünü bile göremez hale gelen şişkin egolardan kendimizi ayırmalıyız. Hamaset yapmak belki bir şeydir ama çok şey değildir. Doktrinden değil hayattan beslenmek gerektiğini hayat bize ağır bir faturayla gösterdi.
Son kullanım tarihini tamamlamış bazı düşünce ve davranışların hala bir inat kümesi olarak varlığını sürdürmelerine artık izin vermemeliyiz. Sağlıklı düşünmek için bilime ve bilgiye olan ihtiyacı bu üstün zekâlı çocuklar daha çabuk sağlarlar.
NEVZAT ÜLGER
ÜÇ BEYAZ VE ÜÇ SİYAH
ÜÇ BEYAZ VE ÜÇ SİYAH
Lozan Barış görüşmelerinin anlaşma sağlanamadan kesilmesi üzerine 4 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de “l. İzmir İktisat Kongresi” toplandı. Toplantının amacı hem Lozan’da dayatılan şartları görüşmek hem de kalkınma için neler yapılabileceğinin tespitini yapmaktı.
Türkiye’de ekonomik alanda faaliyet gösteren her meslek grubundan temsilciler Yeni Türk Devletinin ekonomik durumunu görüşmek üzere İzmir’de bir araya gelmişlerdi. Çiftçi sanayici tüccar ve işçi kesimlerinden toplam 1135 kişinin katıldığı bu kongredeki görüşmeler sonucunda birtakım iktisadi ilkeler kabul edilmişti.
İzmir İktisat Kongresinin açılışında bir konuşma yapan Mustafa Kemal Paşa şunları söylemiştir: ”Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz az zamanda söner.” Bu konuşmaların ardından alınan Misak-ı İktisadinin maddeleri şunlardır:
1-Yerli mallarının kullanılması sağlanmalıdır.
2-İnsanımızın kalkındırılması için teknik eğitim geliştirilmelidir.
3-Ham maddesi yurt içinde olan sanayi dalları kurulmalıdır
4-Küçük imalattan büyük işletmelere geçilmelidir
5-Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalıdır
6-Demiryolu inşaatı programa bağlanmalıdır
7-Yabancıların kurduğu tekellerden kaçınılmalıdır
8-İşçilerin durumu düzeltilmelidir
30 Haziran 1930’da ticareti geliştirmek amacıyla Merkez Bankası kurulması oldukça önemli bir konudur.
Keza 1924 yılında girişimci ve işverenlere kredi sağlamak amacıyla İş Bankası kuruldu.
Cumhuriyet yönetiminin ekonomik engelleri ve zorlukları aşması için üç beyaz ve üç siyah konusunun çözüme kavuşturulması gerekiyordu.
Üç beyaz ve üç siyah.
Önce üç beyaz: Un, şeker, patiska. Yiyecek, içecek ve giyecek konusu bu üç beyazla çok yakın ilgiliydi o yıllarda.
Sonra üç siyah: Kömür, demir ve petrol (neft). Yakacak, ulaştırma ve yer altı kaynaklarının işletilmesi.
Bunun için ithal ikamesi uygulandı. Yani dışarıdan alınan malzemenin yerine yerlilerinin yapılması esası.
Elbette yerli malı kullanma alışkanlığı gerekiyordu.
1933 yılında Sümerbank üç beyazdan biri olan patiska için kuruldu. Görevi sanayi planının uygulanmasını sağlamak için finansal destek. Ama esas görevi; kurulacak diğer devlet kuruluşlarına örnek olmak.
1935 yılında Maden Tetkik Araştırma (MTA), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) ve enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Etibank kurulmuştur.
Ulaştırma konusu önemli ölçüde demiryolu şebekesiyle çözülüyordu.
Üç beyaz ve üç siyah konusu o günün şartlarına göre çok iyi tespit edilmiş çözümleyici tespitlerdir.
NEVZAT ÜLGER
KONUT FİYATLARI NİÇİN YÜKSEK?
KONUT FİYATLARI NİÇİN YÜKSEK?
Resmi açıklamalara göre; 31 Aralı 2017 tarihi itibariyle inşaat sektörünün bankalara olan borcu toplam 311 milyar lira.
187 milyarı bankaların inşaat firmalarına kullandırdığı nakit,
124 milyarı da teminat mektubu ve borç taahhütleri.
Yine BDDK verilerine göre, 31 Aralık 2017 itibariyle bireylerin bankalara olan borcu 192 milyar lira.
Yani bankaların inşaat sektörüne verdiği toplam kredi 503 milyar lira.
Bankacılık sektörünün aynı tarih itibariyle kredi hacmi biraz fazlası ile 2 trilyon lira. (2,43 trilyon) Yani bankaların toplam kredi hacminin % 25’ini inşaat sektörü kullanıyor. Türkiye’de satılan 1,4 milyon adet dairenin %34’ü bankalar eliyle satılmış. (İpotekli konut kredisi.) Görüntüde bankalar rahat gözüküyor ama acaba gerçek böyle mi onu bilemiyoruz işin doğrusu.
Türkiye’de inşaat konut üretimi de özsermaye ile değil büyük oranda banka kredileriyle yapılıyor. Keza bireysel konut alıcıları da konutları banka kredisi ile alıyor. Konuyu biraz açalım:
Bankalar müteahhide 500 bin liralık kredi verdiklerinde, 5 yılda 381 bin lira faiz alıyorlar. (Aylık %1,99 yaklaşık yıllık %25 faiz). Tabii olarak ödenen bu faiz hemen maliyete ekleniyor.
Bu defa konut alıcısına aylık %1,3 yıllık ortalama %15-16 faizle kredi veriyor.Eğer süre uzun olursa, mesela 240 aylık 200 bin liraya iki katı oranında faizi de alıcı ödüyor.
Şimdi burada müteahhit yıpranmıyor, aksine kazanıyor. Banka iki taraflı, hem müteahhitten hem de alıcıdan kazanıyor. Bazen hem yapıcısı hem de satıcısı banka olabiliyor. Alıcı da başka şartları yokmuş gibi bu krediden faydalanıyor ama oldukça zararda.
Böylece normal maliyeti 300 bin lira olup, 400 bin liraya satılması gereken bir daire, alıcıya 800 bin lira olarak satılıyor.
Peki konut fiyatları talep azalmasına karşın neden düşmüyor? Çünkü bankalar verdikleri her türlü kredi için yalnız gayrimenkul ipoteği kabul ediyorlar. İster ticari kredi talep edin, ister zirai, ister yatırım kredisi talep edin, banka gayrimenkul ipoteğinden başkasını kabul etmediğinden, ticaret adamları sırf bu maksatla da olsa konut alıyorlar. Diğer bir ifade ile her kesim adeta bankalar tarafından konut almaya zorlanıyor.
Bu şartlarda 1600 lira alan bir asgari ücretli nasıl ev alacak? Metropollerde yaşayan tek maaşlılar nasıl konut alacaklar?
Acımasız ve korkunç bir sistem bu. Hâlbuki nüfusu her yıl bir milyon artan bu ülkede yılda 300 bin konuta, 500 bin kişiye de çalışma alanına ihtiyaç var. Yani kalkınma hızımızın %7’nin altına düşmemesi gerekiyor. Ama bu faiz çarkıyla bu iş olmaz işin doğrusu.
Son yılların en fazla kar eden kuruluşları bankalar olmasında yatırımcı mı olsun? Finansman zorluğu aşılmadan kalkınma ve büyüme biraz sıkıntılı olur galiba. Sanayi kuruluşları karlarının %51’ini bankalara faiz olarak ödüyor.
Cumhurbaşkanı haklı; faiz sebep, enflasyon neticedir. Peki çözümü hükümet nasıl uygulayacak?
NEVZAT ÜLGER









