• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
PARA NEDEN OYNAKTIR?
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

PARA NEDEN OYNAKTIR?

PARA NEDEN OYNAKTIR?

Para kadar ürkek bir nesne (değer ölçü birimi mi deseydim) yok herhalde. Bazı ülkelerde yalnız değer olarak değil, şekil olarak da fazla sabitesi yok. Gerçi hakkını da yemeyelim; paradaki bu şekildeki bir oynaklık kültür hayatında nümismatlar gibi bir gurubu meydana getirmiş. Devletlerin gelir-gider dengesinde, olumlu veya olumsuz anlamda para oynak bir nesne. Çünkü çıkar anaforunu yönlendiren, yeşil, mor, gül kurusu ve diğer renkleri muhtevi kaimeler değil midir? Karşılığında altın stoku var diye mi ABD durmadan dolar basıyor? Sömürüyü görmek istemiyorsa bir insan, ne gelir elden?
Doların Türk parası karşılığındaki son serüveni de ilginç doğrusu. 2002-2012 yılları arasında ciddi ciddi yerinde oturmuş. Elbette taş durduğu yerde ağırdır. Ne olmuşsa bu 2012 tarihinden sonra dolar bizde oynaklığa başlamış,
2003 yılında 1.50 olan dolar kuru, 2012 yılına kadar istikrarını hep korumuş. Durduğu yerde durmuş.
2004 kur 1.42;
2005 dolar kuru 1.34;
2006 dolar kuru 1.43;
2007 dolar kuru 1.30;
2008 dolar kuru 1.292;
2009 dolar kuru 1.547;
2010 dolar kuru 1.50;
2011 dolar kuru 1.60;
2012 dolar kuru 1.79.
2018 dolar kuru 4.04.
2002-2012 aralığı Türkiye ekonomisi hep zirveye doğru gittiği dönemler. Zira AK Parti hükümetinin reformcu dönemi. Türkiye’nin Batı’dan övgü üstüne övgü aldığı dönemler. Hakikaten kaliteye pasaport gerekmez. Acaba bütün iktidarlar da bütün yapacaklarını sekiz yılda mı yapıyorlar? Çünkü benzer başarılı tabloları geçmişte de dört yıllık sürelerde görmüştük. 1950-54, 1965-69, 1983-87 gibi. Bence üzerinde düşünmek gerekir. Devlet Bahçeli’nin seçim süreleri dolmadan her dönemde erken seçim istemesi ve bu isteğinin de kabul görmesi belki de bundandır. Malum kendisi ekonomi doktorudur.
Acaba 2002-2012 dönemlerinde saldırı yapmayanlar şimdi niye yapıyorlar? Bu konuda çok şeyler söylenebilir. Batı’nın oyunları bitmez elbette. Ahtapotun tek kolu yok ki kaçmak kolay olsun. Körlerin hepsini bir araya getirmek gerekir. Hani fili tarif ederken her biri bir kısmını tarif etmişti ya!
Enflasyondan kurtulmak mı istiyorsun, sanalı bırak, maddi varlıklara yönel. Bitcoin (yapay para) de belki en az dolar kadar güvenli ama ben yine de reel varlıklara yönelin diyorum. Buna likit kalmak da diyebilinir. G-8 veya G-10 denilen ülkelerin diğer 194 ülkenin sırtından geçindiğini hiç unutmamak gerekir. Enflasyon, gelişmemiş ülkelere verilen bir “yalancı emzik”.
Kainatta hareket halinde olmayan “şey” yoktur. Sadece bu harekete göre kendini ayarlayanlar ve ayarlayamayanlar vardır.
NEVZAT ÜLGER

Read More
EDEBİYAT ÜZERİNDEN İKTİSAT TARİHİ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EDEBİYAT ÜZERİNDEN İKTİSAT TARİHİ

EDEBİYAT ÜZERİNDEN İKTİSAT TARİHİ

Yaşadığımız çağ “iktisat çağı”. İleri romancılar da yazdıkları romanlarına iktisadı, toplumların varsıllarını ve yoksullarını ustaca resmediyorlar. Hatta iktisatçıların ifade etmekten kaçındıkları birçok konuyu onlar romanlarında ifade ediyorlar. Roman, uzun hikayedir diyor erbabı. Elbette hem insanı hem toplumu anlatmak için roman önemli bir görev yapıyor. Batı da öyle değil mi? V. Hugo’nun Jean Valjean’ı olmasaydı, 18.yüzyılda Paris’te kanalizasyon olduğunu nasıl tespit edecektik!
Bizde iktisat-roman ilişkisi çok eski değil. Çünkü roman yazma geleneği eski değil. Ama aldığımız mesafeyi alınan “Nobel Ödülü” göstermiyor mu?
Bizde bu ekolun başlangıcı A. Mithat Efendi ile başlıyor. Kendisi devlet/siyaset adamı da olan üstadın 250 eseri var. 1890 yılında yazdığı “Müşahedat” romanında girişimcilik ve eşyanın fiyatlandırılmasını buluruz.
Halid Ziya Uşaklıgil ile romanımız ahlak dersi vermenin dışına çıktı. Romanda moderniteyi bizde başlatan edibimizdir Halid Ziya Uşaklıgil.
Yakup Kadri için cumhuriyet’in ilk 15 yılı mutluluk dönemi. Çünkü bu yıllar ekonomik kalkınma meselesidir ve ülke geleceği açısından sıcak savaştan daha önemlidir. Üç beyaz ile üç siyahın çözümüne giden yıllardır bu dönem. Yakup Kadri için Atatürk ne kadar perestişe layıksa, İnönü de o kadar nefrete muciptir. İsterseniz “Panorama”yı okuyun.
Kemal Tahir hem tahlil yapıyor hem ileriye bakışı davet ediyor. Daha analitik ve daha bağımsız. Anlatımının içerisine halkın inancını da kattığı için, solun hücumuna uğradı ama ne gam.
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Adalet Ağaoğlu konuyu biraz da aristokratça işliyor. Tanpınar topluma “Huzur”u hediye eden bir entelektüel huzursuz. Tanpınar’a göre musikinin de gelişmedeki rolü oldukça fazladır. Belki de “Mahur Beste” bunun için kaleme alındı.
Orhan Pamuk için toplumun her kesimi resmedilebilir bir alandır. Ama o ününü 1915 için kullandığı yakışıksız cümlelerle netameli hale getirdi. Toplumda görünür bir pozisyonda olanlar ağızlarına da kalemlerine de dikkat etmelidirler.
Fakir Baykurt ve Mahmut Makal olaya “Köy Enstitülü” penceresinden bakıyorlar. Dünya onların gözünde yalnız köy. Çizdikleri tablo yanlış değil. Yazdıklarında teknoloji akla gelmemiş. Onlar için 1950 yılı adeta Ortaçağ. Aslında resim yalnız Türkiye için değil, sanayi inkılabından öncesindeki bütün dünya için geçerli.
Yaşar Kemal biraz daha rahat, hem köy hem kent. Hepsinde de ideolojik bir duruş var. iktisat atlanamaz boyutlarda. Zihinlerimiz nelerle beslenmişse, imalatımız da ona göre olur. Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz.
İskender Pala ile tarihi kişilikler üzerinden roman, yeni bir ekol değil ama akıcı bir üsluba selam verdi. “AbumRabum” hem son terör olaylarını hem Ortadoğu’yu hem de bu konular üzerindeki iktisadı anlatıyor.
Bu konudaki son örnek, 2018’de yayımlanan, Şubat 2001’in, belki de cumhuriyet döneminin en önemli iktisadi krizini anlatan Şevket Süren’in “Savrulanlar” kitabı.
Güzel bir gelişme de, Müslüman yazarlar artık roman tadında tarihi tanıtımlar, uzun hikayeler, şiirler ve siyer kitapları yazıyorlar. Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu, Mustafa Özel, Mehmet Genç, Rasim Özdenören, Faruk Beşer, Mustafa Öztürk ve Ahmet Davutoğlu ustalardan sadece birkaçı.
NEVZAT ÜLGER

Read More
EMEKSİZ PARA KAZANMA
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

EMEKSİZ PARA KAZANMA

EMEKSİZ PARA KAZANMA

Yasal olmayan bir pozisyondan bahsetmiyorum. Konumuz kağıt para. Kâğıt paranın arkasındaki güç devlet olduğu için bir değer ölçüsüdür deniyor ama devlet 150 yıl önce Galata Bankerlerinin arkasında değil belki karşısında gibidir. Buna rağmen bankerlerin verdiği senetler dünyanın her yerinde geçiyordu, teknik tabirle konvertibilitesi vardı. O kağıt paralar için altının sanal karşılığı demekte ne sakınca olabilir ki? Ama kimse “emeksiz para kazanma” diye nitelemedi olayı. Bundan ötürü Osmanlı Bankası’ndan önce 1847 yılında Fransız orijinli bir banka vardı İstanbul’da. 1881 yılında kurulan Düyun-u Umumiye’nin ve Reji İdaresi’nin direksiyonunda onlar oturuyor ve Osmanlı’yı öğütüyorlardı. Bunun adına isterseniz emeksiz para kazanma da diyebilirsiniz. Bu mekanizmayı şimdilerde 15 aile işletiyor diyorlar. Bazen terör, bazen savaş çıkarıyorlar. Sokaklarından para akan yerler onlar için en önemli Pazar yerleri. Alçaklık ama elden ne gelir? Elbette para sirkülasyonları da onların marifeti. İkametgahlarını da İngiltere’ye taşımaya başlamışlar. İslami dolarların da merkezi maalesef Londra. Tarihi alışkanlık devam ediyor.
Robinson Cruse da bir İngiliz’in serüveni değil miydi? Sonradan adadan ayrılırken adayı orda kalanlara paylaştırır ama tapuyu kendi uhdesinde tutar yine de. Oldum olası bir sömürgeci mantığı. Emeksiz para kazanma İngiliz’in mesleği. Kötü yola düşmüş bir iktisat mantığı.
Bu iş artık küresel bir boyut kazandı. Semazenlerin pelerinlerinden kefen yaparak, yanına biraz gözyaşı, biraz da cübbe koydunuz mu “yanmaz kefen” elde edersiniz ve zahmetsiz para kazanmanın yolunu siz de bulmuşsunuz demektir. Ölçüyü aştınız mı bedelini ödersiniz.
Paranın en sağlıksız olduğu zamanlar, kurdan ötürü hasta olup değer kaybettiği zamandır. Oysa toplumun sağlıklı yaşayabilmesi için paranın da sağlıklı olması gerekiyor. Hatta para hasta olursa kişiler de hastalıktan kurtulamazlar.
Belki yarın, belki yarından da yakın bir zamanda 24 Haziran 2018’de seçimler olacak. İster erken seçim deyin, ister baskın seçim değin, fark etmez. Hep birlikte göreceğiz; para mı egemen halk mı? Yıldızlı semaların altında hamaset ne müthiş bir şey!
Bizim şehrimiz biraz fazla göç aldı. Gelenlerin birkaç şansları vardı. Kağıt parası çok olanlar girişimci olabildiler. Önceleri Gazi Caddesi’ndeki evlerde CHP kökenliler oturuyorlardı, şimdi genellikle yeni yeni yeşermeye başlayan tacirun. Gelenlerden mesleği olmayanlar işsizler kafilesine katılırlar. Bedevi kültür artık şehirde yadsınamaz bir hal almış. İçlerinde şair olanları da vardır elbette. Acı ve keder insanı şair yapar diyor bazı şairler.
Aşk mı? Eski aristokrat konak ve evlerde aşkın aruza dökülmüş hali var elbette: “Efsaneler yazardı sevday-ı aşka dair” Rahmi Harputi. Elbette Mehmet Ötergezer de (seyyar satıcı) aşık olur ama onunkine aşk değil biraz “serserilik” biraz da “ayranı yok içmeye” diye başlayan, “paran yoksa ne hakkın var sevmeye” diye devam eden bir sürü paralı bakışlar. Toplumun alt katmanlarının hikayesi Mustafa Kutlu’da var ama “Mahur Beste”de var mı bilmiyorum? Mustafa Kutlu modernizme eyvallah etmeyen hikâyecimiz.
Smith ve Marks aynı ağacın iki dalı. İkisi de aristokrat. İkisi de toplum kalabalıkları üzerine bina edilen mutlu azınlıkları kutsuyor. Birinde kağıt paradan, diğerinde proleteya üzerinden yüzde onluk bir azınlıkla hükümranlık kurma hayali. Her ne kadar modern iktisatta sermaye ve teknoloji emekle elde edilir diyorsa da, “emeksiz para kazanma metodu”, beşeri sistemlerin ana hedefidir.
Adaletsizlik ayakta kalmakta uzun ömürlü olmaz denirse de tarih öyle demiyor.
NEVZAT ÜLGER

Read More
ESAS OLAN DOĞRU BİLGİDİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ESAS OLAN DOĞRU BİLGİDİR

ESAS OLAN DOĞRU BİLGİDİR

Harputizade Hacı Mustafa Efendi’nin, Alman Filozofu Louis Büchner’in “Madde ve Kuvvet” isimli eserine yazdığı “Red ve İspat” isimli reddiye kitabını okurken şuna kanaatim hasıl oldu ki; “sufilik (sufi bilgi kuramı) Batiniliğe ve modern sapmalara yeterli eleştiriyi yöneltemez.” Çünkü sufilik her türlü haklı ve haksız görüşe sadece saygılı davranmakla kalmaz, onun yanlışlarını da dile getirmekten şiddetle kaçınır. İlim adamı öğle değildir, hakikati arar devamlı, eğer skolastik değilse.
Bir adım daha atarak; “resmi anlayışlar da modern farklılıklara doyurucu cevap veremez” demekte bir sakınca yoktur zannederim. Çünkü resmi görüşler daha çok defansiftir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı’nın deizm için yaptığı son açıklamaları, DİB mensuplarının mensubiyetten ileri gelen memnuniyetinden başka toplumda konuya ilgi duyan hiç kimseyi memnun etmemiştir. Amirlerinin gözüne girmeyi ve onlar tarafından övülmeyi seven insanlar “teba” zihniyetlidirler, vatandaş-birey olmayı bilmiyorlardır. Bu insanlar için hürriyetten ve şahsiyetten bahsetmek belki ikicilik olur, belki de zararlıdır.
Bir başka adam hala daha iman-amel (büyük günah işleyenin durumu) konusunda itikadi mezhebinin etkisinden kurtulamıyor. Amel imanın bir cüzü ise katil, hırsız, zani ve emeksiz zenginler için ne yapıyorsun diye sorarlar adama değil mi?
O hala rüya, ilham ve keşif bir bilgi kaynağıdır demeye devam ediyor. Beşeri ve sosyal değerler ile kalkınma arasındaki teorik ve tarihsel bağı görmemekte ısrar ediyor.
“Tedbir-i menzilden” (ev yönetimi anlayışından) ilm-i servet (daha fazla servet edinme) anlayışına geçildiğini görmemek için özel bir çaba harcıyor. Çünkü ülkenin geliri hakkında da, gelirin nereye ve nasıl harcandığından da, gelirin adil bir şekilde dağıtılıp dağıtılmadığı hakkında da bilgi edinmek istemiyor. Zenginlik de vergiler de adil dağıtılmalıdır ilkesinden haberi yok.
“Ezmanın tegayyürü (değişmesi) ile ahkamın (hükümlerin) tegayyürü inkar edilemez” ilkesinin dinle değil, uygulamalarla ilgili olduğunu anlamıyor. Mustafa Özel de buna dikkat çekmek için, “romancılarımız iktisat bilmez, iktisatçılarımız roman okumaz” diyor. Yani bilge tek kanatla uçamaz diyor. Örneklendirirken olumlu anlamda Goethe’yi örnek veriyor. Goethe hem iyi bir iktisatçı hem de ünlü bir şairdir. Ama toplumlar onu şair ve bilge konumlarıyla tanır. Elbette “iktisatçı- şair” gibi bir tanımlama kulağa hiç de hoş gelmezdi zaten. “Su Ürünleri Mühendisi” ne kadar sevimlidir diye bir düşünün isterseniz. “Fenni sünnetçi” tanımlaması, belki berberlerin sünnetçilik yaptıkları zaman diliminde bir şeydi ama şimdi öğle midir ya?!
Tekrar konumuza dönersek; Kur’an ve Hadis (Sünnet) yeterince iyi anlaşılmadığı ve topluma sunulmadığı için olsa gerek ki; Müslümanların siyasi ve iktisadi tarihlerinin büyük bir bölümü, özgürlük sorunları yaşayarak, iktisadi olarak da düşük hayat standardı, bozuk gelir dağılımı ve neticede de fakirlik içinde geçmiştir.
Hayırlı ümmet olma vasfına geçmek için, işe kendimizi düzeltmekten başlamalıyız.
NEVZAT ÜLGER

Read More
DEİZM, SEKÜLERİZMİN ÇOCUĞUDUR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEİZM, SEKÜLERİZMİN ÇOCUĞUDUR

DEİZM, SEKÜLERİZMİN ÇOCUĞUDUR

Sayıları marjinal da olsa bu toplumda bir deist gurup var. Deist; dinleri reddederek yaratıcıyı akıl yoluyla bulmaya çalışan insana deniyor. Yaratıcının varlığını da sadece ilk yaratmakla sınırlı tutup, sonrası için muktedir olmayan bir yaratıcı anlayışı. Aklı/muhakemeyi öncelemekten ziyade onu yücelten bir anlayış. Rasyonalizmin kulakları çınlasın.
Konu elbette ateizmle, hedonizm ve narsizmle birlikte incelenmelidir. Keza mealcilik akımını da bu incelemenin dışında tutmamak gerekir kanaatimce. Ayrıca toplumda dindar denilen kitlenin, İslam’ın kurallarını yok sayarak hayatını “kafasına göre takılarak” yaşamasını nasıl konunun dışında tutabiliriz? Yani kişi Müslüman olduğunu, hatta özellikle dindar olduğunu söylüyor ama İslami ilkeler onun hayatını belirlemede hiçbir fonksiyona sahip değil. Tıpkı tenkit ettiği deist gibi modern bir hayat yaşamayı “dindarlık” olarak kabul ediyor.
Hoşumuza gitsin veya gitmesin, modern hayat bizim hayatımızı şekillendiren kuralları koyuyor. Son iki yüz yıllık bir Batılılaşma düşüncesinin sonucunu yaşıyor toplum. Batılılaşma (modernite) İslam’ı isim olarak değil ama pratik olarak birçok Müslüman’ı İslami hayatın dışına çıkardı.
Hani meşhur bir darbımeseldir; “kişi inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanır.”
Bizim neslimiz üç sistemi birlikte yaşıyor demiştim geçen haftaki yazımda. Tarım toplumu, modernizm ve küreselleşme. İşte günümüzde genellikle küreselleşmenin bir türevi olan dijital dönemin başlangıcı olarak kabul edilen 1990 ve sonrası yıllarda doğan insanları daha çok bu yeni akıma ilgi duydu. Kabul etmeliyiz ki 1990 yılı sonrasında doğan nesille aramızda olayları algılama farklılığı var. Eğer bu durumu görmezden gelirsek problemlerimizi çözemeyiz zannederim. Tabi konunun yaratıcı ile kul kavramı ile din, Peygamber, vahiy kavramları ile ilgisi var. Tarikat ve cemaatlerin olumsuz söz ve davranışlarının, skolastik dini anlayış (çözüm üretemeyen nakilcilik) ile hayatı siyaset kurumu üzerinden okuyup fikir ve düşünce üretmeyi mensubu olduğu siyasi oluşuma göre yapanlarla da ilgisi var elbette.
Sivil Toplum Kuruluşu denilen oluşumlar kendilerini yeniden gözden geçirmeli diye bir düşünce geliyor aklıma. Aslında STK’lar seküler bir geleneği yaşatmak için mi yoksa sivil geleneği yaşatmak için mi var olduklarını yeniden düşünmelidirler. Bu kuruluşların Türkiye’nin “milli meselesi” olarak kabul ettiğim İslam’ın siyasi düzendeki yerinin ne olacağı üzerinde çalışmaları gerekmez mi? Bu oluşumların fonlar ve mali konular kadar, kadın ve gençlik konusunu da gündemlerine almaları gerekmez mi? Bir adım daha atarak şöyle söylemek mümkün müdür acaba; STK’lar elbette siyaset ve iktidar dışı kalmamalı ama devletten çok halkla bütünleşmelidirler. Çünkü devlet buyurgandır ve kendisini her pozisyonda koruyabilecek bir yapıdadır. Toplum ise kendisini STK’lar yoluyla ifade eder. Kaldı ki esas itibariyle “Siyasi Partiler” de birer STK’dır.
Deizm sakın sekülerleşmenin çocuğu olmasın?
NEVZAT ÜLGER

Read More
İNANIYORUZ VE DÜŞÜNÜYORUZ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İNANIYORUZ VE DÜŞÜNÜYORUZ

İNANIYORUZ VE DÜŞÜNÜYORUZ

Çok değil, bundan yüz yirmi-yüz otuz yıl öncesine kadar zengin yer altı kaynaklarımız ve geniş bir coğrafyamız vardı. Yani toplum fertlerinin müreffeh bir hayat sürmesi için yeterli kaynaklarımız vardı. Böyle bir varlık, iyi değerlendirilebilseydi maddi kalkınma için belki yeterliydi ama değerlendiremedik. Tabi değerlendiremeyince de geniş ülke topraklarını devam ettiremedik.
Neden?
Şimdilerde çok daha iyi anlıyoruz ki, bu varlığın gelişerek devamı için serbest düşünce ortamı içerisinde “bilgi üretme” ameliyesine ve geliştirilip yaşatılması gereken insani değerlere ihtiyaç vardı. Resmi düşünce elbette önemlidir ama resmi düşüncenin odak noktasını iktidar kaygısı oluşturur denilmesinde sakınca var mı? Bu nedenle defansif değil ofansif olan sivil düşünce ritmine ihtiyaç vardı.
Hala daha bin yıl öncesinde yaşamış bir düşünce insanının, üç yüz sene önce yaşamış bir sosyologun, yüz yıl önce yaşamış bir siyaset kuramcısının görüşlerinden adeta aşılamaz birer çalışma alanı olarak bahsediyoruz. 1920 yılına kadar hukuk ve felsefe eğitimine, bu tarihten sonra da farklı “düşünce insanı”na pek olumlu iltifat edilmedi. Mesela Nurettin Topçu yurtdışı eğitimini başarı ile tamamlayarak yurda döndü ve zamanla “doçent” oldu ama ona üniversitelerde değil hep liselerde görev verildi. Çünkü Nurettin Topçu farklı düşünüyordu. Farklı bakış açısıyla başlayıp sonradan görüş değiştirmedi, hep farklı düşünmeye devam etti. Görev vermedik de ne oldu, ülke zarar etti.
Hem aynı dini bilginin farklı yorumlanmasına tahammül edemedik, hem de bilgi transferinde maharet gösteremedik. Farklı düşünmeyi, karşı çıkmak olarak anladık ve farklılıkları bastırdık. Halbuki “Veda Hutbesi”nde hazreti peygamber; “Bu anlattıklarımı burada bulunanlar, burada bulunmayanlara nakletsinler. Umulur ki daha iyi anlayanlar bulunur” diyordu. Demek ki aynı metnin dinamikliğini unutmayarak, farklı yorumlara kulak verip onları anlamaya çalışmalıyız. Hoşgörü dediğimiz şey yalnız şahsi kusurlarımızı “hoş görme” becerisi (!) değildir.
Elbette özelde Türkiye’de, genelde bütün İslam coğrafyasında bir hayli artılarımız var ve bunlarla övünmek de hakkımızdır. Ama karşı karşıya kaldığımız sorunları iyi tanıyıp, bunlar üzerinde bizim de kusurlarımızı görmemiz gerekmez mi? İşte bunun için eleştirel ve özgürlükçü düşünce yapısına ve ortamına ihtiyaç var.
İtirazı ve itirafı olmayan kafa yapıları ile toplumsal ilerleme ne derece mümkün olabilir ki? İtirazı ve itirafı olmayan insan için bir çift hamaset, bir çift de skolastik söz ettiniz mi mesele bitmiştir. Eskiden “ağa” denilen toplum güdücülerinin okumaya ve medeniyete karşı çıkışları hep kendi sistemlerinin zarar görmesini engellemek için değil miydi?
Bizim artık şehir toplumu olmanın icaplarını daha güzel yaşamak arzu ve isteğimizi hep diri tutmamız gerekir. “Eğer Allah insanları yekdiğeri ile dengelemeseydi yeryüzü fesada uğrardı.”
NEVZAT ÜLGER

Read More
TURGUT ÖZAL (25. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ)
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TURGUT ÖZAL (25. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ)

TURGUT ÖZAL (25. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ)

Turgut Özal’ı belirgin olarak ben şahsen 1979 yılında, Başbakan Süleyman Demirel tarafından hem Başbakanlık Müsteşarı hem de Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Vekili olarak görevlendirmesi aşamasında “belirleyici” vasfıyla tanıdım. Evet, ondan önce MSP listesinden İzmir milletvekili adayı olmuştu ama kazanamamıştı. Askerler tarafından 1980 yılında darbe yapılmış ve Bülent Ulusu tarafından kurulan hükümette ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev almıştı. Bilahare bu görevinden istifa ederek Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurmuş, 1983 yılında yapılan genel seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başararak Başbakan olmuştu.
Halkın beklentisinden ziyade Özal’ın “kalkınmış Türkiye” hayali vardı. Halk dış dünyayı ve dünyadaki gelişmeleri bilmediğinden, Özal ve ekibi ülkeyi hem kalkındıracak hem de “gelir dağılımını” adil hale getirmenin mücadelesini verecekti. Yenilikler peşpeşe yapılmaya başladı:
ABD pazarlarından alınan beyaz eşya fabrikaları artık Türkiye’de kuruldu.
KOBİ kavramı ve dolayısı ile “Anadolu Sermayesi” onunla para ile, ticaretle, bilimle ve siyasetle tanıştı. MÜSİAD onunla iş alemindeki yerini aldı. MÜSİAD konusu aslında ayrı bir yazıda anlatılacaktır inşallah. Erol Yarar, Ali Bayramoğlu ve diğerleri o yıllarda kutlu insanlardı. Sonra gelenler ve günümüzde de Abdurahman Kaan Bey de öyle elbette.
Telefonlar önce araçlara, ardından da ceplere onunla taşındı, sabit telefonlardaki bekleme süresi onunla kalktı.
Yalnız TRT’ye ait olan siyah-beyaz TV’ler renkli ve özel TV olarak çoğaldı, her ilde birkaç tane TV ve radyo kuruldu, haberleşme uydusu Özal’la TÜRKSAT oldu.
Türk lirası onunla konvertibl hale geldi, döviz taşıma işi onunla serbest hale geldi. Döviz büroları ile tanışmak onun sayesinde oldu.
Özal kaçakçılığı kaldıran Başbakandır. Altın kaçakçılığı onunla son buldu. Gerçi Özal bunları az kalsın hayatıyla ta 80’li yıllarda ödeyecekti.
Özal olmasaydı, belki çok sonraları bilişim teknolojisini tanıyor olacak olan “z” gençliği diye bir aksiyoner kitle ile de tanışma fırsatı bulamayacaktık çoğunlukla.
Bürokrasinin azaltılması ve işlem sayılarının düşürülmesini ancak Özal yapabilirdi. Nitekim 2,5 milyar dolara çakılıp kalmış ihracatı 14 misli artırmayı gerçekleştiren Başbakandı Özal.
Medyanın çeşitlenmesini Özal sağladı. Her düşünce adamı onun döneminde düşündüklerini korkusuzca söyledi. Kendisine yöneltilen tenkitleri olgunlukla karşıladı, makul cevaplar verdi.
Özal’dan önce Başbakanların ve Cumhurbaşkanlarının yurt dışına gitmeleri enderdir. Özal, yalnız kendisi gitmekle kalmadı, her gidişinde 200-300 kişilik de iş adamları kafilesini götürerek Türkiye’yi dünyaya, dünyayı da Türkiye’ye açtı.
1984 yılında PKK ilk cinayet işlediği zaman; “GAP olmasaydı PKK olmazdı” dedi. Atatürk Barajı yalnız Türk mühendisleri ile Türk işçilerinin eseri olmuştu. O gün için bu olağanüstü bir olaydı. Emniyet güçlerimizin (polis ve jandarmanın) modernizasyonu o zaman başladı. Profesyonel ordu kavramı ilk defa devlet ricalinin ağzından o dönemde telaffuz edildi.
Antalya, Özal’dan önce, 67 vilayetten biriydi sadece. Antalya onunla dünya gündemine girdi.
Sıra mühendisliğinden Cumhurbaşkanlığına kadar önemli görevler ve önemli işler. Son görevi Cumhurbaşkanı makamı olmuştu.
Çok az yazabildik ama olsun.
Özal; Türkiye’yi dünya haritasında görünür kılan adamdı.
Allah rahmet etsin.
NEVZAT ÜLGER

Read More
SERBEST DÜŞÜNCE GELİŞME DEMEKTİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SERBEST DÜŞÜNCE GELİŞME DEMEKTİR

SERBEST DÜŞÜNCE GELİŞME DEMEKTİR

Eskiden de, günümüzde de resmi “kültür” ve “düşünce üretim biçimi” kendisi gibi olmayanı karşıt ilan edip, olumsuzlamaya indirerek, -adına ister duyarlı insanları diyelim ister farklı düşünceye sahip insanları diyelim- dışlamayı hep tekrar etmiştir.
Denilebilir ki onlar, yani dışlayanlar kimlerdir? Tüm dünyadan karma olarak birkaçını sıralayalım;
-Galile “dünya dönüyor” dediği için onu hapse atan ve muhakeme huzurunda da, bu fikrini inkara zorlayanlar kimlerse onlardır. Halbuki “dünya düz ve hareketsizdir” diyen Batlamyus’u tam bin sene tekrarlamayı marifet bilmişti Batı. (Batlamyus, İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı ve astronom. Yaklaşık olarak 85 ve 165 yılları arasında yaşadığı kabul edilir.) Yanlış söylemek problem değil, problem toplumsal kabullerin dışına çıkmakla başlıyor.
-Hallacı Mansur’u, sırf kendileri gibi düşünmüyor diye darağacına gönderenler kimlerse yine aynı kafa yapısında olanlar.
-Sokrat’ı baldıran zehirini içmeye mecbur edenler kimlerse yine aynı kafalar.
-İbni Teymiye’yi yerden yere vurup, sonra onun fetvaları ile amel edenler kimlerse yine o yetersizlerdir.
-Muhiddin-i Arabi’yi farklı düşüncesinden dolayı tekfire kadar gidenler, kılıcı kadar kalemi de kuvvetli olan Yavuz’un Arabi’nin; Şam’ın ve Mısır’ın fetih yoluyla alınacağını anlatımından sonra “Sin (Selim) Şin’e (Şam’a) girdiği zaman Muhyiddin’in kabri ortaya çıkacaktır” ibaresinin de bulunduğu kitaplarını okumasından sonra sesleri kesilenler kimlerse yine o güce perestiş edenlerdir.
-Albert Einstein’in kürsüsünü daha 20.yüzyılda terke mecbur edenler kimlerse, yine onlara ve onların takipçilerine bakmak gerekir.
-Yüz yirmi yıl önce kendileri gibi düşünmedikleri için, daha sonra onlara sıkıntı üstüne sıkıntı çektirenler kimlerse yine onlardır.
-28 Şubat’ta, kendilerinden farklı düşündüğü ve giyindiği için hayatı onlara zehir edenler kimlerse onlardır.
Ah bu insanlar! Kendilerine farklı olanı gösterenlerle kendi fikri sabitinden başka her fikre düşman olanlar hem ülkelerine hem de insanlık alemine bilerek ya da bilmeyerek düşmanlık yapmış olmuyorlar mı? İyi niyetli olmak, hele hele toplumsal olaylarda, asla yanlış yapmaya mani değildir.
Fikirlerinden ötürü taşlanmış, ülkesini terk etmiş ne çok insanı şimdi fikirlerinden dolayı törenlerle anıyor insanlar. Hukukun tam oturmadığı toplumların acı hikayeleri çoğunlukla bunlar üzerinedir. Akif de, Nazım da, Kevseri de, Adnan Adıvar ve Halide Edip vb de hep sıkıntılı bir dönem geçiren bilim, sanat ve düşünce adamlarıdır.
“Fikrim firarda, tezlere sığmaz” demiş şair.
NEVZAT ÜLGER

Read More
OYUNU FARK EDİYORUZ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

OYUNU FARK EDİYORUZ

OYUNU FARK EDİYORUZ

Sömürü düzeni şimdilerde biraz karışık ve sofistike hale geldi ama fazla da değiştiği söylenemez doğrusu. Küresel sermaye, para ve para ile ölçülebilen şeylere “tanrı” deme alışkanlığını bırakamadı. İnsanların yiyecekleri ile tarımı ile hayvancılığı ile genel anlamda sağlıkları ile oynamaya devam ediyorlar. Son 30-40 yılda mebzul oranda ortaya çıkan hastalıkların nedeni yiyeceklerdir diyor uzmanlar. Önce hasta edip sonra da tedavi için ilaç satıyorlar.
Sistemin işleyişi basit: eğer gelişmiş bir ülke değilseniz, bunun yanında değerli madenleriniz veya bereketli topraklarınız varsa, ya bu küresel güçlerle anlaşacaksınız ya da onlar bir neden bulup ülkelerin kontrolünü ele geçirmeye çalışacaklardır. Küresel sermayeyle birlikte hareket eden güçlü ülkeler, diğer ülkelerin iç ve dış işlerine müdahale ederek, onların değerlerini sömürmeyi en tabii hakları sayıyorlar. Dahası bu sömürü çarkını işletirken, demokrasi, adalet, kalkınma gibi kavramları ve sömürülecek hedefteki o ülkenin insanlarının becerilerini ve güçlerini kullanmaktadırlar.
Bugünkü mekanizmayı işleten kurumlar genel olarak 1945 sonrasında kuruldu. Önce savaşın yıkıntı haline getirdiği Avrupa ülkelerini kalkındırdılar, ardından da dünyada açık pazara uygun bir ekonomik yapı oluşturdular. OECD, NATO, Dünya Bankası, IMF hep bu amaçla kurulmuştur. G-8 denen ülkeler (ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya, Japonya) dünya gelirinin % 65’ine sahipler. ABD, İngiltere ve İsrail bu işin planlama ve kumanda merkezi. Bu merkezde; politikacılar, bürokratlar, iş adamları, ordu mensupları, diplomatlar, istihbaratçılar, ismi STK oluşumların adamları var. Elbette en büyük güç; ABD’nin küresel şirketleridir. ABD halkı da bu şirketlerin çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu küresel şirketler dünya ticaretinin yarısını kendi aralarında yapmaktadırlar.
Bakmayın demokrasi dediklerine, esas itibariyle bu mekanizma için demokrasi bir engeldir. Dolayısı ile demokrasilerin askıya alınmasında mahsur yoktur diyorlar.
Ne kadar çok savaş çıkarsa o kadar çok kazanırlar. Silah üreticileri ve tacirleri trilyon dolarları terörden ve savaştan kazanmaktadırlar. ABD kendisine devamlı düşman üreterek bu mekanizmayı sürdürüyor. Zaten ABD dışındaki güçlerin hepsi bölgeseldir. Silah satışında ABD’den sonraki ülke Rusya’dır.
Devletlerin bağımsızlıkları sadece görünürde olmalı ve yerel yöneticiler bu ikiyüzlü durumu ustalıkla kamufle etmeyi başarmalıdırlar.
Kapitalizmi savunma görevini, “komünizmi önlemek” adına yıllarca ülkelerin sağcılarına-milliyetçilerine yaptırdılar. 1946-1991 arasındaki her olay ya irtica, ya da komünizm etiketi ile yaftalanarak “farklı düşünmek kötüdür” dendi. 1971, 1980 ve 1997 darbelerinin gerekçeleri bunlar değil miydi? Müslümanlar da “yeşil komünist” olmakla suçlanmıştı. Alt kademe bu işi anlamadı ama muhakkak anlayanlar vardı. “Bu kış muhakkak komünizm gelecek” repliği ile tam 45 yıl geçirdik. Kimler için kurallar işlemiyorsa onlara dikkat etmek gerekir. Bu oyunu fark edenler, bedel olarak hayatlarını verdiler. Muhsin Yazıcıoğlu bunlardandı. Yazıcıoğlu’na, Erbakan’a ve H. Celal Güzel’e vefatlarından sonra iltifat üstüne iltifatlar yağdırılıyor ama onlara yaşadıkları zamanlarda toplum gerekli desteği verdi mi? İnsan kaynaklarını niye bu kadar heba ediyoruz acaba?
“Soğuk savaş” oyunu şimdilerde İngiltere’de yeniden hazırlandı, ABD eliyle bütün dünyaya pazarlanıyor.
Evet, Batı medeniyeti kendi karakterini sergiliyor ama toprak medeniyeti mensupları olarak bizler üzerimize düşeni olgun manada yapmıyoruz zannederim. Kurtuluş ağlamakta değil, yapabileceklerimizi yasal çerçeve içerisinde yapmakla olacaktır. Görevimiz gayret göstermektir, sonuç bize ait değildir.
NEVZAT ÜLGER

Read More
TAŞERON İŞÇİLERİ HUKUKA KAVUŞTU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TAŞERON İŞÇİLERİ HUKUKA KAVUŞTU

TAŞERON İŞÇİLERİ HUKUKA KAVUŞTU

– 2 Nisan 2018 tarihi itibariyle 900.000 taşeron işçisi kadroya geçirildi. Bu olay oldukça önemlidir. Çünkü 1604 lira olan aylık ücretlerine %10 zam yapılmasının yanında, iş kanunu uyarınca yılda 52 günlük de ikramiye alacaklarından bayramları mutlu ve kutlu geçecektir. Ayrıca üç aylık sözleşme farkı alacaklarını da belirtelim. Bu konu hakikaten oldukça önemlidir. Zira çalışanlar yasanın teminatında olacaklar, kimsenin lütfu ile yaşamayacaklardır.
Belki mecburiyetti ama taşeron işçiliği Türkiye’ye, hele hele İslami hassasiyeti ağır basan bir iktidara hiç uygun değildi. Hükümet hem kendisini, hem iki milyon aileyi hem de bizleri rahatlattı doğrusu, teşekkürler.
NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 32
  • 33
  • 34
  • 35
  • 36
  • 37
  • 38

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 66
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10322

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.