• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
DEVLETÇİLİK İNSAN MERKEZLİ DEĞİLDİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEVLETÇİLİK İNSAN MERKEZLİ DEĞİLDİR

DEVLETÇİLİK İNSAN MERKEZLİ DEĞİLDİR

         Elbette devletçilik de bir ekoldür ama insan merkezli değildir.

         Üretmek için çalışmak, yaşamak için tüketmek gerekir. Toplumsal dengenin kurulması için kural; herkes ürettiği kadar tüketirse denge oluşur. Dengenin devamlı olması için de bir miktar tasarruf gereklidir. Evet, yaşama arzusu çalışma arzusundan fazladır ama bunu normalin üzerine çıkarmak “hedonizm”dir.

         Şimdi para merkezli bir düşünce kurgusu yapalım.

         İlk kural; bir ülkede döviz kuru düşük ise ithalat artar ihracat düşer, döviz kuru yüksek ise ihracat artar ithalat düşer.

         Döviz kurunu düşürmek için piyasadaki yerli para miktarını artırmak gerekir, döviz kurunu yükseltmek için Türk Lirasını piyasadan çekmek gerekir. İyi ama metot nasıl olmalı?

         Para piyasadan nasıl çekilebilir veya miktarı nasıl azaltılabilir?

Faizleri yükseltirseniz para piyasadan çekilir ama yatırımlar durur. Piyasanın TL’ye ihtiyacı olduğu halde piyasadan TL’yi çekerseniz dolar belki düzelir ama ülkede ekonomik kriz olur. Para sıkıntısından dolayı borçlar ödenmez hale gelir ve ekonomik kriz başlar. Dövizin değeri düşse bile ekonomi tıkanır. Fabrikalar çalışmaz olur. Yeni yatırımlar olmaz. Millî ekonomi allak bullak olur.

         Faizleri hemen düşürürseniz yatırımlar çoğalır, piyasaya para girer ama bu sistem ancak mevsimlik dengeyi sağlamak için kullanılabilir. Uzun zaman için tam tersini yapar.

         Döviz rezervlerini Merkez Bankası’nda stoklayarak bulundurmak demek, ABD Merkez Bankası’na faiz ödemek demektir. Dolayısıyla yatırıma yönlendirmeden çok rezerv bulundurulursa ABD Merkez Bankası’na hizmet edilir, buna karşılık az rezerv bulundurulursa döviz dengesini kurmak zorlanır. Bu nedenle paranın imalat sanayisinde yatırıma yönelik olarak dolaşım hızının artırılması gerekir.

         MB döviz alıp satarak Türk Lirasını piyasadan çeker veya piyasaya sürer. Merkez Bankası bunu yapmıştır. Bunun tehlikesi, Merkez Bankası döviz rezervlerinin tükenmesidir. O takdirde bu metotla piyasadan lira çekilmez. Para politikası için reeskont ve zorunlu rezerv miktarları diye bir enstrüman var. Çift pasaportlu olmak bir avantajdır ama aynı zamanda hassas bir durumdur.

         Eğer ülkede ödemeleri ve ihaleleri dolarla yapıyorsanız durum hep aleyhimize olur. Bu konuda tetikçi ekonomistlerin söylediklerine itibar etmemek gerekir. Çünkü onların görevi ABD’nin ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarını korumaktır. Keza halk tasarruf etmek için dövizi tercih ediyorsa ekonomi yöneticilerinin buna çözüm bulmaları hem görevleri hem de bir zorunluluktur. Çünkü bu oyun bu ülkede çok oynandı. Halk çözümünü belki yeterince bilmiyor ama oyunun farkındadır. Çünkü olan elbette tüm ülkeye oluyor ama garibanların canı daha çok yanıyor. Müslüm Baba onun için; “Yakarsa dünyayı garibanlar yakar” diyordu.

         Siyasetçiler insanları devletçiliğe götüreceklerse özel bir gayret sarf etmelerine gerek yok, zaten bu ekolü baştan beri yaşıyor halk. Merkantilizm 16. Yüzyılın ekolüydü ve kapitalizmin ana okuluydu. Şimdi yeni şeyler söyleme zamanıdır.

         Temel kaide; hukuk düzeni içinde yaşamaktır. “Devletin dini adalettir.”

                                                            NEVZAT ÜLGER

Read More
YERLİLİK VE MİLLİLİK
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

YERLİLİK VE MİLLİLİK

YERLİLİK VE MİLLİLİK

      “Yerli ve milli” kavramları son zamanlarda siyasi söylemlerde çok kullanılan iki kelime olmakla birlikte, esas itibariyle Cumhuriyet tarihimiz boyunca hayatın çeşitli alanlarında; siyasi, tarihi, estetik, edebi ve sosyolojik kulvarlarda kullanılan ve tartışılan iki kavramdır.

         Bu iki kavram genellikle küresel baskılar karşısında, özgün duruş sergileyebilmek adına kullanılmakla birlikte, bazen de kendini dünyaya kapatmak adına kullanıldığına şahit olmaktayız. Bir başka ifade ile yerellik ile yerlilik arasındaki farka çok dikkat etmek gerekir.

         Mesela dilde “yerli” olmak adına yakın tarihimizde ne tahribatların ve düşünce fukaralıklarına şahit olmuşuzdur. Bu düşünceyi ortaya sürenlerin “yerli” olmak adına kullandıkları kelimelerle “düşünce ve sanat alanında özgün metinler meydana getirmek” ne kadar mümkün olabildi? Hatta 1970’li yıllardan itibaren uzun bir süre bu kavramlar “sağcılık ve solculuk” üzerinden sergilendi. Konu sağcılık ve solculuk üzerinden tartışılmakla da kendini dünyaya kapattı. Demek kavramların siyasi retorikten kurtarılarak entelektüel alana sürülmesi gerekmez mi? Tabi bu cümleyi bir “seçkinci gurup” oluşturmak alanına çekmeyi zinhar kastetmediğimi belirtmem gerekir.

         “Şehirlerimizin merkezi kaybolunca, düşüncelerin de merkezi belirsizleşir” diyor Bedri Gencer. Konuyu yazarlarımız üzerinden örneklendirmek gerekirse; Yahya Kemal terkibe dayalı bir motif olurken, Necip Fazıl daha politik ve biraz da dışlayıcıdır. Biraz daha ilerleyerek, fikir akımlarımızın arasında zaten bir homojenlikten bahsetmek pek mümkün olmasa gerek. Gerçi bu durum, yeni düşünce ve gelişmelere kanat açmak anlamına geleceğini kabul etmek gerekir. Mesela Türkiye’de “İslamcılığın” Türk sağının her tonu ile bir akrabalık taşımakla birlikte 1980 darbesinden sonra küresel sistemlere kapı araladığını söylemek mümkündür zannederim.

         Türk solu üzerinde söz söyleme yetkisine sahip olan Halil Berktay “sol ideolojisinin yapısı gereği kendisini önce yerli ve milli olandan ayırdığını fakat bu kavramlarla birleşmeden de siyaset yapamadığını” söylemektedir. “Solun da sağın da yerlilik noktasında eleştirilecek çok yönünün olduğuna” da dikkat çekerek, bu gurupları tahlil edecek insanların bu hareketlerle iç içe yaşamamış insanlar tarafından yapılmasının da bir başka dışlamaya yol açacağına vurgu yapmaktadır. Mesela “Anadolu İslamı” gibi bir kavramı “İslamcılığı” reddetmek için kullanan İlhan Selçuk’un İslam’la irtibatı ancak kültürel düzeydeydi ve yaptığı tanım da yanlış oldu.

         1980’den sonra “liberal sol” gibi nev-zuhur bir kavramın da önemli solcuların hayatlarında bir değişime neden olduğunu rahatlıkla tespit edebiliyoruz. Liberal-sol kavramının tedavüle girmesiyle birlikte de “akademik sol” dışında tutarlı bir sol kavramı pek kalmadı.

         Bu kavramlar özellikle Gezi Parkı olaylarıyla 15 Temmuz hain darbe girişimleri sonucunda toplumun büyük çoğunluğu tarafından önemle kullanılmaktadır. Kendisini yerli bir yapı olarak sunan, düşüncelerini dini ve yerli kavramlarla ifade eden bir yapının, aslında ne kadar yabancı ve gayri milli olduğunu 15 Temmuz olayında çok açık olarak gördük.

         Asıl sorunun “kendi zamanını ve yaşayışını kuramamak” olduğunu, bu olmadığı için de kavramlar konusunda ayrışmalar meydana geldiğini söyleyebiliriz. Örneklendirirsek; eğer Canan Karatay gibi Doğuyu ve Batıyı bilen biri olmasaydı, yemek kültürümüzde dahi yerli olmayı kaybedecektik demek aslında bir abartı değildir.

          Yerli ve milli konusunu kültür, edebiyat ve eğitim açısından da bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir.                                                                                                                                                                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
SİYASET VE GENÇLİK
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASET VE GENÇLİK

SİYASET VE GENÇLİK

         Geçen hafta yazdığım bir yazıda 30 yaşının altındaki gençleri anlamakta zorlanıyor toplum demiştim. 18-30 yaş arası seçmen sayısı da bir hayli yüksek işin doğrusu: 20 milyon. Yalnız 18-25 yaş arası seçmen sayısı 15 milyon. Demek ki konu önemli.

         Bizler aramızda hep tartışıyoruz, gençler “apolitik” diye. Halbuki gençler apolitik değil, sadece dünya görüşlerindeki politik anlayış farklı. Çevreyle çok ilgililer ama çevre tanımları bildiğimiz siyaset tanımlarına uymuyor. Örneğin onlar çevreyi ne ile tanımlıyorlarsa siz de onlara o konu ile ilgili şeyler söylediğiniz zaman sizi anlar ve siz onlara yaklaşabilirsiniz.

         Gençler siyaseti ciddi bir şey olarak değil, günlük hayatlarının içinden davranışlarla algılıyor. Yani siyaseti hayatın dışında özel bir alan olarak değil, hayatın içerisinde normal bir konu, normal bir hareket olarak görüyorlar. O nedenle de seçilmiş olmak onlar için farklı ama çok önemli olay değildir. Hele hele hiyerarşik bir ayrışmayı çirkin ve biraz da “lümpenlik” olarak görüyorlar.

         Onlar hayatlarının odak noktasındaki konularla ilişkileniyor. Dedikleri şu; “Biz arkadaşlarımızla siyaset konuşmuyoruz, çünkü siyaset bölücü bir şey.” Bu çok farklı sosyo-ekonomik bir profil ve farklı ideolojiden gelen genç seçmenler aynı konuları aynı dilde konuşuyor. Siyasetle uğraşan insanlar onların kurduğu dili öğrenebilirlerse onlara ulaşabilirler.

         Çok net bir ifade ile; “genç seçmen, kendisini siyasi partilerin müşterisi olarak görmüyor ve böyle görenlerden de hoşlanmıyor.”

         Devamlı “Siyaset, siyaset” diyerek onlara ulaşamazsınız. Ciddi olmakla asık suratlı olmak farklı şeyler olduğundan, gençler asık suratlı siyaset istemiyor. Bazı partilerin 50 yıldır yeterli başarı elde edememelerini biraz da burada aramak gerekmez mi?

         Dikkat edelim, gençler bir partiyi, bir lideri desteklemeye başladıkları zaman o lider ve parti görünür oluyor. Ama dikkatlerini başka taraflara çevirdikleri zaman, o parti biraz da kenara itiliyor. Konu ile ilgili çokça örnekler var.

         Gençler için de, genel sosyoloji için de seçmenler kalabalıklara bakıyor ama oy vermiyor. Zaten konu uzmanlarına göre kararlar biraz da seçimlerden önce veriliyor. Bir kavga görürsünüz, herkes durur, bakar ama kimse bir çözüm üretmez, müdahil de olmaz. Görgü şahidi yazayım deseniz bir kişi bulamazsınız. Seyircisi çok ama alıcısı yok.

         Ama yine de siyaset tamamen bir güç gösterisidir. Seçmen de bu güç gösterisinden etkileniyor. Siz mitingi sadece bir meydanda doluşmuş insanlar olarak görmeyin. Üç adım gerisine gidin. Bir liderin o şehre gitmesi bir artıdır. Çünkü seçmen “bana geldi” diyor. O parti teşkilatının o meydanı doldurmak gibi bir görevi vardır. O meydanı doldurabilmek için örgüt çalışır. Akşam haberlerinde televizyona çıkma bir avantaj sağlıyor. Seçmenle aynı dili konuşabildiğini gösteriyor, söylemlerini, vaatlerini yerelleştirebiliyor. Bunu televizyonda yapamaz. Televizyon konuşmacılarını dinleyen insanların daha çok 60 yaşının üzerindeki seçmenler olduğunu görüyoruz.

         Her seçmen kendi dünyasına hitap eden bir lider arıyor. “Bu da benim gibiydi” demek istiyor. Çok ilginçtir, seçmenler, liderler üzerinden çocuklarıyla ilgili hayaller kuruyor. Sosyo-ekonomik profili orta tabakadan bir seçmen, oradan gelmiş bir lideri görünce, kendi çocuğu için de hayal kurabiliyor. Oy vermenin benzerler arası bir dayanışma olduğu da doğrudur. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın orta tabakadan gelmiş bir profilinin olması çok büyük karşılık buldu. Esas olan aynı sosyo-kültürel sınıfın insanları olmalarıdır. Ama bu profilinizi unutmamanız gerekir.

         Time dergisi Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı kapak yapmış. Bence hiçbir önemi yoktur. Erdoğan’ın başarısı halktan aldığı oydur ve gerisi teferruattır.  

         Demek ki zamanlama ve seçmen profilini dikkate aldığımız kadar, seçilecekler profili de oldukça önemli. “Hem bana benzeyecek hem de başarılı olma ümidi veren bir hayat hikayesi olacak” diye bakıyor seçmen. Hele de gençler…

                                               NEVZAT ÜLGER

Read More
DEMOKRASİ KALKINMA-DARBE YIKIM DEMEKTİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEMOKRASİ KALKINMA-DARBE YIKIM DEMEKTİR

DEMOKRASİ KALKINMA-DARBE YIKIM DEMEKTİR

14 Mayıs 1950’de Türkiye’de 27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı son buldu. Demokrat Parti yüzde 53 oyla tek başına iktidara geldi ve ülkede tek parti dönemi sona erdi.

         DP’nin aldığı bu yüksek oyda şüphesiz onun temas ettiği sosyal tabanın büyük payı vardı.

         Şerif Mardin; “Demokrat Parti’nin, çevrenin kültürü niteliğiyle İslamiyet’e başvurarak elde ettiği büyük yankı, Demokrat Parti’nin seçim kampanyaları, değişim ve geçiş halinde bulunan birçok kırsal bölgeye yaşam tarzlarının küçük görülecek bir şey olmadığı inancını aşılamak için tam zamanında işin içine girdi. Böylece Demokrat Parti, İslamiyet’i ve kırsal değerleri yasallaştırdı (resmileştirdi)”. (1990)

         Cemil Koçak; “İlk defa yatırımlar yapılınca halk sonuçları görüyor. İnsanlar tek parti döneminde görmedikleri şekilde devlet katlarında kendi seslerini duyuyorlar. Demokrasinin ne olduğunu, gücünü görüyor halk ve sandık orada oldukça insan yerine konulacağını fark ediyor.(Koçak, 2011)

         Saffet Ulusoy; Adnan Menderes’in iktidarı sırasında Karadeniz’deki sulak yerlerin ıslahı sonucunda insanlar sıtmadan kurtuldu. Yeni yollar yapıldı. Tarımda makineleşme ve traktör alımının önü açıldı. Dışarıdan buğday alan Türkiye 1954 yılında buğday ihracatına başladı. Bu gelişme bile ülkeye büyük oranda iş potansiyeli oluşturdu. (Ulusoy, 2005)

         Ali Özek’e göre; Demokrat Parti döneminde her alanda büyük bir gelişme yaşandı. Şeker ve çimento fabrikaları gibi birçok fabrika Menderes tarafından kuruldu. Türkiye’de kiremit dahi üretilmiyordu. Ta Marsilya’dan geliyordu. Türkiye’de toplu iğne yapılmıyordu mesela. Bunların hepsinin yapımına başlanması Menderes Dönemi’nde oluyor. Kiremit fabrikası kurulduğunda gece gündüz üretim yapılmasına rağmen ihtiyaca yetişemiyordu. Demokrat Parti döneminde birçok insan haklı olarak zengin olmuştur, çünkü boş olan piyasaya ihtiyaç maddesi sunulduğu zaman millet harıl harıl alıyordu. (Özek Yıldırım,2012)

         Sanayileşme konusunda DP önceliği özel sektöre vermekle birlikte devlete ait ekonomik kuruluşları genişletmek ve yeni fabrikalar açmaktan da geri durmamıştır. Bu çerçevede 1950-1960 yılları içinde açılan bazı devlet işletmeleri şunlardır: Makine Kimya Endüstri Kurumu(1950), Denizcilik Bankası(1951), Et ve Balık Kurumu(1952), Devlet malzeme Ofisi(1954), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı(1954), Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları(1955) Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (1960). 1957 yılından sonra dış kredi alınmasının zorlaşması, ekonominin iyice dışa bağımlı hale gelmesi ekonomik durumu olumsuz etkilemiş ve yatırımlarda ciddi bir azalma görülmüştür.

         Ülkemizde ilk defa 1902 yılında Tarsus’ta kurulan bir santralle elektrik enerjisi üretimine başlanmıştır. Cumhuriyetin ilan edildiği sıralarda sadece İstanbul, Tarsus ve Adapazarı’nda elektrik enerjisi üretilmekte idi. 1925 yılında Türkiye’nin kurulu gücü 33.4 MW iken II. Dünya Savaşından sonra 1950-1960 yıllan arasında bu alanda önemli gelişmeler olmuştur. Bu dönemde, Sanyar (Sakarya), Seyhan (adana), Kemer (Nazilli), Hazar I-II (Elazığ), Göksu (Maraş), Kovada I-II (Eğridir), Hirfanlı (Kırıkkale), Demirköprü (Salihli-Manisa) gibi hidroelektrik, Soma ve Tunçbilek termik elektrik santralleri açılmış olup 1960 yılında Türkiye’nin kurulu gücü 1272.4 MW’a çıkarak elektrik enerjisi üretiminde büyük artış sağlanmıştır. (Yalçın Karabulut, Türkiye’de Elektrik Enerjisi Üretimi)

         Elektrik üretiminin arkasından Elazığ’a Şeker Fabrikası, Et-balık Kurumu, Çimento Fabrikası ve Azot Fabrikası kuruldu. Köylüler hem ekim ve gübreleme konusunda hem de hayvancılık konusunda rahatladı. Gelirleri arttı. Şehirde işsizlik konusu büyük çapta çözülürken, geliri artan insanlar da beton evlere, sulama kanallarına ve sosyal imkanlara kavuştu.

         Konunun önemli uzmanlarından Kemal Karpat da yaşanan değişime; “Bu gelişme bir bakıma Latin Amerika’da benzer bir şekilde gerçekleşen “orta kesimlerin” yükselişini andırıyordu.” (2007)

         1950′ den sonra Menderes’in izlediği politikalar alışılmış vesayetçiliğe karşı gösterdiği cüreti Menderes hayatıyla ödedi. Menderes, hiçbir zaman müesses nizamın bir parçası olmadı. Gerçekten de yapmaya çalıştığı, devlet aygıtını kullanarak orta sınıfı genişletmekti. (Karpat, 2007)

                                            NEVZAT ÜLGER

Read More
YENİ SEÇİM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

YENİ SEÇİM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER

YENİ SEÇİM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER

24 Haziran 2018 günü yapılacak seçimde temsil edilecek partiler/ daha net bir ifade ile ittifaklar netleşti. AK Parti ile MHP ve BBP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı” ile CHP, Saadet Partisi, İYİ Parti ve DP’nin oluşturduğu “Millet İttifakı” yarışacaklar. Bu ittifaklara dahil edilmeyen HDP ise seçime yalnız girecek.
Temsilde adalet ilkesi anlamında çok olumlu bir sistem. Peki, bu sistemde milletvekilleri nasıl hesaplanacak diye çok soruya muhatap olunuyor.
2016 yılı 16 Nisan’ında yapılan Anayasa değişikliğiyle seçim sistemi açısından getirilen temel değişiklikler;
-seçilme yaşının 25’den 18’e düşürülmesi,
-milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılması,
-halihazırda 4 yılda bir yapılmakta olan milletvekiliği genel seçimlerinin 5 yılda bir Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte yapılması,
-yasama ile yürütme erklerinin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılması, yasama yetkisinin Türkiye Büyük Milet Meclisi (TBMM) tarafından, yürütme yetkisinin ise Cumhurbaşkanı tarafından kullanılması esasının getirilmesi,
-bakan olarak görevlendirilenlerin milletvekilliğinin sona ermesi,
-Cumhurbaşkanlığına siyasi parti grupları, en son yapılan genel seçimlerde tek başına veya birlikte en az yüzde 5 oranında oy almış olan siyasi partiler ile en az yüz bin seçmen tarafından aday gösterilebilmesi olarak sıralanabilir.
-Ayrıca yeni çıkarılan 7102 sayılı Kanunla siyasi partilerin seçimlere resmi olarak ittifak kurarak girebilmeleri imkanı getirilmiştir.
Buna göre milletvekili hesaplaması yapılırken ittifaklar tek bir parti gibi değerlendirilerek ittifaka katılan partilerin aldığı toplam oy adedi üzerinden öncelikle ittifaklar ve seçime tek başına giren partiler arasında D’Hondt sistemiyle milletvekili dağıtımı yapılacaktır. Sonra da ittifakların çıkarmaya hak kazandığı milletvekili sayısı ittifakta yer alan partiler arasında partilerin kendi aldıkları oy adedine göre yine D’Hondt sistemiyle dağıtılacaktır. Yani ittifaklar adeta bir seçim bölgesi gibi düşünülecektir. Ayrıca ittifakta yer alan partilerin her biri ittifakın toplam oy oranının yüzde 10’luk seçim barajını aşması durumunda, ittifak etmiş olan o gurubun bütün partileri seçim barajını aşmış kabul edilecektir. Temsilde yelpaze genişleyecektir.
İttifak sisteminde milletvekilli sayılarının tam olarak nasıl hesaplanacağına dair uygulamalı bir örnek;
CHP, SP, İYİ P, DP ittifakı seçime girdi ve oyların % 45’ini aldı diyelim. Peki milletvekilini nasıl çıkaracak bu partiler.
Bunlardan (örnek olsun diye) bir parti yüzde 10’dan daha az oy almış olsa da, ittifak barajı aştığından o parti de barajı aşmış kabul edilecektir. Partisi her ne kadar kendi oy oranıyla ülke barajını aşamamış olsa da kendi ittifakının toplam oy oranı yüzde on’dan fazla oy aldığı için o bölgede oyu yetiyorsa milletvekili çıkarmaya hak kazanacaktır. Diğer partiler zaten barajı aşmıştır. Dolayısıyla bütün partiler hesaba dahil edilecektir.
Yani önce ittifak tek bir partiymiş gibi kabul edilerek vekil hesabı yapılacaktır. İkinci adımda ittifakın çıkardığı milletvekillikleri partiler arasında dağıtılacaktır. Bu defa ittifak bir seçim bölgesi gibi düşünülecektir.
Şayet milletvekili hesabı eski sistemde yapıldığı gibi yapılmış olsaydı baraj altında kalan parti hiç vekil çıkaramayacaktı.
NEVZAT ÜLGER

Read More
İKİ BLOKLU SEÇİM
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İKİ BLOKLU SEÇİM

İKİ BLOKLU SEÇİM


Türkiye’nin geleceğinin parlak olması açısından; “kuvvetler ayrılığına dayalı güçlü bir demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin evrensel kriterler seviyesinde uygulandığı, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik kural ve ilkelerinin geçerli olduğu” bir işleyiş gereklidir.
Türkiye gibi demokrasi tecrübesi defalarca darbelere maruz kalmış, sosyolojik anlamda “cemaat kültürü”nden demokratik kültüre evrilmeyi başaramamış toplumlarda, ne yazık ki uzlaşmaya giden yollar barikatlarla dolu. Siyasi partilerimiz adeta kapalı birer cemaat yapısı gibi. Her şeyden önce her partinin genetik kodları kendi kapalı cemaat yapılarının sınırları dışına çıkmaya izin vermiyor. Çünkü fikir üretmeye dayalı bir toplumsal anlayışımız biraz sıkıntılı.
Her şeye rağmen, biraz da şartların zorlamasıyla partiler daha çok sistem analizi üzerinden giderek iki blokta toplandılar.
Önce AK Parti ve MHP köşeli çıkışları en azından birbirlerine karşı kullanmayarak bir blok oluşturdular. Adını da “Cumhur İttifakı” koydular. Partili Cumhurbaşkanlığı anlayışı üzerinde anlaşma.
Ardından CHP, Saadet Partisi, İYİ Parti ve DP kendi aralarında bir blok oluşturdular. Adına da “Demokrasi Birliği” dediler. Parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı anlayışı üzerinde anlaşma.
Bu oluşumlar elbette partilerin tavanda bir araya gelmelerini sağladı ama esas olan tabanda birlikteliğin sağlanmasıdır. Geçen referandumda, tavandaki birleşmenin tabana yansımadığını görmüştük. Ama önemli bir işlevi olmuştu bu tavan birleşmesinin; en azından tepedeki kavgalar kısmen azaldığı için toplum da fazla gerilmemişti.
Bu birleşmeler üzerinden birkaç tahlil yapılırsa şöyle demek mümkün olabilir:
Toplumda genel kanı; Bahçeli’nin partisini korumak adına bu dönemde yapabileceği en rasyonel davranışta bulunduğu üzerinedir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütün değişimci gayretlerine rağmen, CHP’li bazı isimler 1930’lardan kalma paradigmalarının dışına çıkmaya cesaret edemiyor. Partilerine ait “mutluluk dönemi” söylemini partinin yarısı terk edemiyor. Sosyolojik manada ‘cemaatçilik’ dediğimiz şey de budur. Yani kendisini geniş bir rasyonel akla kapatıp, geleneksel particilik zihniyetinin dışına çıkamamak.
Türkiye demokrasisinin de, bireysel gelişmenin de en büyük düşmanı, kendinden olmayana tahammülsüz olmak değil midir?
İYİ Parti… Tepkisel olan bir hareketi büyütmek için ısrarcı tutumları olan bir parti. Onlarda da bir ideolojik aidiyet taassubu var. Elbette bunu aşmak isteyen Meral Akşener ve bazı partililer var ama hala eski berberlere tıraş olmayı marifet sayanlar da az değil. Kim bilir, belki de bu şekilde siyaset yapmalarının temelinde başka saikler vardır.
Süreçte en rasyonel tavır sergileyen liderin Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu olduğu üzerinde toplumda genel bir kanı var. Toplumda meydana getirilen algı bağlamında en sivri olması gereken Saadet lideri Karamollaoğlu, uzlaşma kültürünün en doğru örneğini sergilemiştir. 
Seçim sürecinin kısa olmasının mahzurları kadar, getirilerinin de olduğu bir süreci yaşıyoruz. Ülkemize hayırlı olur inşallah.
NEVZAT ÜLGER

Read More
ÇEMİŞGEZEK GEZİMİZ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÇEMİŞGEZEK GEZİMİZ

ÇEMİŞGEZEK GEZİMİZ

27 Nisa 2018 Cuma günü saat 14.00’da Cuma namazı çıkışından sonra iş insanları Orhan Elgin, Celal Arslanoğlu, Prof. Dr. Vedat Tanyıldızı ve bendeniz Nevzat Ülger’den oluşan gezi ekibimiz aracımızla Çemişgezek feribotu iskelesine vardık. Bir çay içiminden sonra gemiyle Çemişgezek topraklarına geçtik.
Yirmi km.lik şahane bir tabiatın doyumsuz temaşası ile Çemişgezek ilçe merkezine giriş yapıyoruz.
Çemişgezek tarihini genel olarak 1200’lü yılların başından başlatıyor yerel gezi arkadaşlarımız Çetin Yılmaz, Sezai Akın ve Serkan Özer.
Bu arkadaşlarımızdan Çetin Yılmaz esnaf olup, halen “Cami ve İmam Hatip Okulu Yaptırma ve Yaşatma Derneği” başkanı. Çetin Yılmaz; “tanıtım eksikliğimizi ve dışarıdan gelecek konukların geceleyeceği bir yapı oluşturabilirsek Çemişgezek çok turist çeken bir yer olabilir” diyor. Çetin Yılmaz’ın halen ilçenin tamamına hitap eden bir umumi kütüphaneyi de faal tuttuğunu önemle belirtmeliyim.
Sezai Akın ilçede yerel gazeteci. İlçeyle ilgili çok güzel bir belgesel hazırlamış. Ulusal televizyonlarda yayımlanmış olan bu belgeselin dışında, İHA muhabirliği de yapmaktadır. Gezimiz boyunca bilgilerinden istifade ettik.
Serkan Özer, Yelmaniye Camii İmam-Hatibi. Bu cami Tepebaşı Mahallesi’nde olup, yapım tarihi 1404. Harput’ta medfun bulunan İmam Efendi (Osman Bedreddin Erzurimi) de burada imamlık yapmış. Serkan Özer yörenin geçmiş tarihini irfan geleneği üzerinden çok güzel anlatıyor. Caminin önünden baktığınız zaman karşı “Mırnavi” dağındaki “Derviş Hücreleri”ni (İn Delikleri’ni) görebilirsiniz.
Çemişgezek 1518 yılında Yavuz Sultan Selim zamanında Diyarbakır eyaletine bağlanır. 1568 yılında yapılan yeni bir düzenleme ile Çemişgezek Erzurum Beylerbeyliğine, 1609 yılında tekrar Diyâr-ı Bekr Beylerbeyliğine bağlanır. Çemişgezek bu şekilde uzun yıllar Diyarbakır Eyaletine bağlı bir sancak olarak idare edildikten sonra 1858 yılında kazaya dönüştürülerek Harput’a bağlanır.
1925 yılında Elazığ’a bağlanan Çemişgezek, 30 Aralık 1946 tarihinde Tunceli iline bağlanmıştır. Bugün ilçeye bağlı 31 köy muhtarlığı ve 29 mezrası bulunmaktadır.
Çemişgezek muhafazakar bir yapıya sahip olup, kültürel olarak Elazığ’a benzemektedir. Nüfusu 3.000 civarında.
İlçeye girişinizde “Uzunkaya” üzerinde yapılmış olan bir dağ keçisi ile bir kınalı keklik sizi karşılar.
Tagar Çayı ilçeye büyük bir değer katıyor. Çay üzerinde bir de elektrik santrali var. Çay üzerindeki “Tagar Köprüsü”ne baktığınız zaman Mostar köprüsünü görmüş gibi olursunuz. Köprü 1986 yılında tadilat görmüş.
Süleymaniye Cami 1200 yılında yapılmış. Caminin beşyüz metre yakınında Uzun Hasan ve Bayram Baba’nın mezarları var.
“Hamidiye Medresesi” esas yapısını koruyor. Giriş kapısının iki yanında şahane taş işleme sanatını gösteren “Damlagöz” simetrik şekilleri var. Binayı sonradan dönemin Belediye Başkanı İlhan Saraçoğlu almış. Şimdi binanın ikinci katını Levent Saraçoğlu yazlık olarak kullanıyor.
Herkesi Çemişgezek’i görmeye davet ediyor burada anlattıklarımın dışındaki çok sayıdaki tarihi yapı ve tablo gibi bir tabiat. Tagar Köprüsü üzerinde durup Tagar Çayı’nın sesini dinlemeye doyum olmuyor. Hele de hemen karşı yamaçtaki dağ keçilerinin hareketlerini görmek hakikaten bir ayrıcalıktır.
NEVZAT ÜLGER

Read More
TÜRKİYE ALTINLARINI KURTARDI
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

TÜRKİYE ALTINLARINI KURTARDI

TÜRKİYE ALTINLARINI KURTARDI

2008 dünya finansal krizinde bilhassa “Batı merkezli finans sitemi” çöktü. Eğer kurtarma paketleri devreye sokulmasaydı çok daha büyük finansal patlamalar olacaktı. Bu paketleri karşılamak için de dünya devletleri mevcut para miktarlarının birkaç misli kağıt para bastılar. Böylece kağıt paralar itibar kaybetti ve sağlam para olarak nitelenen altın ve gümüşe ilgi arttı. Şimdi cevabı aranan soru şu: “Dolar merkezli para sisteminin yerine nasıl bir “küresel para” uygulamaya konulacak?”
Tabi yeni bir para sistemine geçilmesi için iki seçenek var diyor işin uzmanları; “ya yeni bir finansal kriz ya da dünyayı etkileyecek büyüklükte bir askeri savaş” çıkarılacak.
Bu giriş cümlelerinden sonra olayın Türkiye ile olan münasebetine bakabiliriz. Bu konu ülkemizdeki üç olayla yakından ilgili diye düşünüyorum:
-17-25 Aralık olayları niçin yapıldı,
-Halk Bankası’nın başına gelenlerin nedeni,
-Dünya altın karşılığı yeni bir para sistemine geçerse ne olur?
Tarih 2012 Kasım ayı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Endonezya’ya yaptığı ziyaretinde bir konuşma yapıyor: “IMF dolar yerine neden altın kullanmıyor?” Soru çok net ve oldukça can alıcı bir merkeze dokunmuştu. Cümlenin açıklaması; yeni bir para düzenine geçerek, rezerv para olarak altın kullanılmalı diyor Erdoğan.
İşte bu tarihi takip eden günlerde, 17-25 Aralık 2012’de, Halk Bankası hedef seçilerek küresel çapta bir hareket başlatıldı. Neden Halk Bankası? Çünkü Türkiye İran ile ticaretini Halk Bankası üzerinden, doları paranteze alarak, altınla alışveriş yapıyordu. Bu arada 2008 dünya finansal krizinden sonra Türkiye altın rezervini de üç yılda altı kat artırarak 580 tona çıkarmıştı.
Nitekim R. Tayyip Erdoğan bu defa Cumhurbaşkanı sıfatıyla 16 Nisan 2018 tarihinde IMF’nin dolar değil, altın kullanması önerisini tekrarladı.
2017 itibariyle ABD’de tuttuğumuz 28 ton altın Londra ve İsviçre’ye gönderildi diyor resmi makamlar. Yine 2017 itibariyle BAE ve İsviçre’den merkez bankamıza 236 ton altın getirilmiş. Ayrıca körfez ülkelerinin altınlarını da sertifikalayarak Türkiye’de tutacağız. (Bakanın ifadesi)
Başlarken iki savaştan birinin yani; ya finans ya da askeri savaşın çıkarılacağını söylerken elbette ki dünyadaki gelişmelere dikkat etmek gerekiyor. Basılan paranın normalde ülkelerin GSMH’nın yüzde onunu aşmaması gerekirken yüzde yüzü aşan ülkeler var. Japonya ve İsviçre gibi. Ayrıca “Bitcoin” en fazla Japonya’da itibar görüyor. Düz mantıkla söylersek; Japonya ve bazı ülkeler yaklaşan küresel krize yapay paralarla hazırlanıyor. Venezuela’da Chavez’in başına neler neler gelmişti ama o da 160 ton altınını ABD’den geri almayı başarmıştı.
Yani Türkiye dünyayı “altın para”ya davet ettikten sonra, hem 12-25 Aralık olaylarıyla, hem de Halk Bankası’na yapılan operasyonlar üzerinden cezalandırılmaya çalışılıyor. Ancak kendi altınlarını kurtardığı gibi, dünyada bir uyanış hareketine de öncülük ettiği için tarihi öneme sahiptir.
Artık bizde de dünyada da “altın geri çağırma” hareketi hızla yayılıyor. Olan çeşitli oyunlarla ülkelerin altınlarını kendi kasalarında tutan öncelikle ABD ile İngiltere’ye olacaktır.
NEVZAT ÜLGER

Read More
“MIŞMIŞMATİK”, İL KALKINMASI, ETSO
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“MIŞMIŞMATİK”, İL KALKINMASI, ETSO

“MIŞMIŞMATİK”, İL KALKINMASI, ETSO

Geçmişte önemli bir girişim olarak Elazığ/Baskil’de entegre bir kayısı fabrikası için yatırıma başlanmış ve bir hayli de mesafe alınmıştı. Sonra bu tesis, tesisin faaliyete geçmesi durumunda, bölgesel paranın yönü değişeceğinden, bazı kişi ve kuruluşların girişimleri sonucu yıkılmaya terk edildi. Tesisi tekrar faaliyete geçirmek için bazı adımlar atıldı ama sonuç alınamadı. O yıllarda Baskil başta olmak üzere, Elazığ’da elde edilen kayısı, Malatya’da piyasaya sürülen kayısı miktarının %40’nı oluşturuyor diyordu resmi kayıtlar. Bu konu tekrar gündeme taşınabilir mi? Etkili ve yetkili çevrelerin tutumlarına bağlı elbette. Mesela Elazığ Ticaret ve Sanayi Odası için oldukça önemli bir proje olarak düşünülebilir.
Baskil için kayısı tesisi, Sivrice için Hazar Gölü merkez alınarak Diyarbakır’a gidiş ve gelişlerin gölün sağından olması, Keban için Balıkçılık konusuna hassasiyet gösterilmesi, Kovancılar ve Karakoçan için hayvancılığa dayalı sanayileşme, Palu’nun eski yerleşim yerinin yollarının daha kullanılışlı hale getirilmesi ve turizme açılması gibi konulara ETSO el atmalıdır diye düşünüyorum.
Konuyu tekrar kayısıya getirerek, Fırat Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Yusuf Er’in buluşu olan çekirdek çıkarma işlemini otomasyona bağlayan “Mışmışmatik”ten bahsetmek istiyorum.
Dünyada yıllık 3 milyon ton kayısı var diyor kayıtlar. Bunun 700 bin tonu Türkiye’de elde edilirken bu miktarın da 175 bin tonu Malatya-Elazığ- Erzincan havzasından. Bu bölgeden elde edilen kayısının %95’i islimlik ve % 5’lik kısmı da sofralık. İslimlik kayısı sunumunda Türkiye dünyanın en iyisi.
Fırat Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Yusuf Er, kayısı islim haline getirilirken en zor aşamanın “çekirdek çıkarma” safhası olduğunu söylüyor. Yusuf Er Hoca bu zorluğu ortadan kaldırmak için önemli bir çalışmanın (yeni bir makine buluşunun) çalışmasının sonuna geldiğini makinesini çalıştırarak anlatıyor.
Kayısı üreticilerinin islim kayısı üretimini kolaylaştıracak buluşu olan yeni makinesine “Çekirdek Çıkarma Otomasyon Makinesi” anlamını karşılamak için “Mışmışmatik” adını veriyor.
Önce faydasını anlatmak için; makinemiz sekiz saatte 40 işçinin yapacağı işi Mışmışmatik tek başına yapabiliyor diyor Yusuf Er.
Valfl, pönomatik ve yazılım bölümlerinden oluşan Mışmışmatik tam anlamıyla bir 4.0 teknolojisi.
İslimden çıkarılan kayısıları makinenin sepetine döküyor üretici, hepsi o kadar. Makine; yıkama, kurulama, düzeltme, “pırtlatma” ve üreticiye yine bir sepet içinde sunma işini otomatikman yapıyor.
Tarım, hayvancılık ve ziraata dayalı kalkınma adına yapılan her yeniliği desteklemek genelde devletin, il özelinde de yetkililerin ve finansman sağlama gücü olan her yatırımcının ilgi alanı olmalıdır.
NEVZAT ÜLGER

Read More
ADALETİN TEMELİ MÜLK MÜDÜR?
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ADALETİN TEMELİ MÜLK MÜDÜR?

ADALETİN TEMELİ MÜLK MÜDÜR?

Dünyada bazen savaşlarla, bazen cetvellerle parsellenmiş topraklarda hükmen 204 devlet var. Dünya devletlerini iktisaden mas eden 8-10 devlet mevcut. Etkinlik itibariyle 20 devletin adı geçiyor. Toleransı artırırsak eğer, belki 50-60 devlet var. Sayılar üzerinde değişiklikler düşünülebilir elbette.
1989 öncesindeki gibi artık komünist blok yok. Şimdi bütün devletler birer “modern” devlettir. Ne efsunkar imişsin ey modernite.
Modern kapitalist devlet bir kredi/borç devletidir. Faiz de modern devletin vazgeçilmez enstrümanı. Modern kapitalist devlette faiz, servetin ve sermayenin belli bir azınlığın ellerinde toplanmasının en önemli aracı. Yani yüksek faiz de düşük faiz de servet sahiplerinin işine yarar. Yükseldiğinde zenginler daha zengin olur, düştüğünde de sermayedar kesim kamu kaynaklı kredileri daha fazla kullanır.
Alman Geothe, modern devletler için; “emek sarf etmeden de değer üretmek mümkündür” diyor. Meşhur Soros da onu haklı çıkarmak için; “ekonomide asıl olan metaller (altın ve gümüş) değil, düşünen insanlardır” diyor ve faaliyet gösteriyor. Her ne kadar iktisatta değeri meydana getiren şey “emektir” dese de. Bu anlamda teknoloji ve sermaye, emeğin meydana getirdiği “biriktirilmiş emek”tir. Yalnız pazu gücü yetmez, düşünsel emek şarttır. Sermaye “emeğin durağan halidir” demekte sakınca var mı?
Kapitalist devlette “adalet” fikrinde ısrarcı olmak da güçlü insanlara usanç verir. Her ne kadar modern devlette “adalet mülkün temelidir” dese de, mülk adaletin temelidir. “Adaletsizlik ayakta kalamaz” düşünce ve temennisini tarih pek doğrulamıyor diyor bilim insanları.
Modern ekonomide (her çeşidi ile kapitalizmde) kredi veren kişi ve kuruluşlar çeşitli olsalar da netice itibariyle onlar da genellikle devletin kontrolündedir.
Bundan dolayı da hukuk normlarına kavuşmuş “gelişmiş devletler” hariç, bütün dünyada devlette söz sahibi olmak (argo tabirle devleti ele geçirmek) için siyasi çalışmalar en üst seviyede. Çünkü bu devletlerde zenginleşmenin ve zenginleştirmenin yolu maalesef hala özel girişimcilik üzerine yeterince bina edilemedi. Son örneğini Suudi Arabistan’daki darbe olayında gördük.
Modern devlet mekanizmasında bir cümlelik karar gelirin yönünü değiştirebiliyor. Mesela; vergiler gelirden alınacak, dolaylı vergiler kaldırılacak denirse, GSYH’nın dağılımı tamamen değişir. Keza bir gecede yapılacak bir imar değişikliği, servetin yer değiştirmesine neden olabiliyor. Bu anlamda devletin sisteminin şu ya da bu olmasının pek fazla önemi yok. Devletin şeklinin krallık, imamlık, şeyhlik, parlamenter sistem veya başkanlık olmasının önemi azdır. Meslekler gibi sistemler de insanlar tarafından uygulanıyor ve mezardan sonrası için düşüncesi sınırlı olan insanlarla adil bir sistem oluşturmak biraz daha zordur. Batı, insan merkezli sisteme ancak 400 yılda gelebildi diyor bilim insanları.
Faizi yalnız günah diye reddetmenin ötesinde yeni “faizsiz kalkınma sistemi” inşa etmenin yolları araştırılmalıdır. Tüm dünyada faizsiz kalkınma sistemi konusu her geçen gün daha fazla kabul görüyor.
NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 31
  • 32
  • 33
  • 34
  • 35
  • 36
  • 37

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 63
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10319

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.