ASGARİ ÜCRET NE OLMALIDIR ?
ASGARİ ÜCRET NE OLMALIDIR ?
Mutlak yoksulluk sınırı az gelişmiş ülkeler için kişi başına günde 1$ kabul edilirken, Latin Amerika ve Karayipler için bu sınır 2$, Türkiye’nin dâhil olduğu ve Doğu Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu grup için 4$, gelişmiş sanayi ülkeleri için 14.40$ olarak belirlenmiştir.
Yoksulluk, küresel bir sorun olarak, gelişmiş-az gelişmiş ayırımını gözetmeksizin evrensel boyutlara ulaşmıştır. Yoksulluk sadece dünyanın azgelişmiş bölgelerinin yaşadığı bir sorun olmaktan çıkmış, gelişmekte olan ülkelerin ve hatta gelişmiş ülkelerin önemli bir sorunu haline gelmiştir. Günümüzde dünya nüfusunun % 10’u toplam dünya gelirinin yüzde yetmişten fazlasını elde etmektedir. Yaklaşık yedi milyarlık dünya nüfusunun 3 milyarı- yaklaşık yarısı günlük 2 $ yoksulluk sınırının, 1 milyarı –yaklaşık yedide biri günde 1 $ yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksullukla birlikte ülkeler ve bölgeler arasındaki eşitsizliğin boyutları da giderek artmaktadır. Ortalama olarak yoksul ülkeler zengin ülkelerden daha yavaş büyüme oranına sahip olduğu için ülkeler arasındaki gelir uçurumu giderek genişlemektedir. 1960 yılında en zengin 20 ülkesinin geliri, en fakir 20 ülkenin gelirinden 18 kat fazla iken, 1995’te bu oran 37 kat ile ikiye katlanırken şimdi bu oranlar oldukça yüksektir. İnsanlığın dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır.
Türkiye için mutlak yoksulluk sınırına ait gelir olarak fert başına günlük 4 doları baz alarak bir hesap yaparsak bulacağımız rakam ne olur?
Fert başına günlük gelir 4 dolar.
Dört kişilik bir aile için 4*4=16 dolar.
Bir aylık gelir 16*30=480 dolar
Doları beş lira olarak alırsak 480*5=2400 TL.
Yani bu gün evrensel diyebileceğimiz bir kabul üzerinden yürüdüğümüz zaman, asgari ücretin bu günkü rakamdan (kur farkı bir tarafa) yüzde elli değil ama hiç değilse enflasyon oranında artırılarak 2.000 liranın üzerine çıkarılması gerekir.
Özel sektörün büyük yük altına gireceği düşüncesi ağır basıyorsa;
1-Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi işverenler daha az kazanmaya, daha makul gelirlere alışmalıdırlar.
2-Devlet asgari ücretten vergi almadığı zaman hazinenin karşılaşacağı gelir azalmasını başka kalemlerden telafi ederek işverenin üzerindeki yükü alarak hem işvereni hem de 28 milyon insanı rahatlatabilir.
Türkiye’de her üç işçiden biri asgari ücretle çalışıyor. İşgücünün GSMH’den aldığı pay %26.
Yönetmeliğe göre asgari ücret, “işçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücret” olarak tanımlanmıştır.
Asgari ücret, bir sosyal politika aracıdır. Asgari ücret, çalışanların toplumda oluşturulan zenginlikten daha adil bir pay almalarına yardımcı olur. Refahın ülke genelinde yaygınlaşmasında ve gelir dağılımı üzerinde düzenleyici bir etki yapar.
Bir zamanlar siyasi baskıların işlemediği, aksine siyasetin yönlendirilmesinde önemli bir fonksiyon icra eden DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) uygulaması tekrar ihya edilmelidir diye düşünüyorum.
NEVZAT ÜLGER
YALNIZ PARİS YANMIYOR!
YALNIZ PARİS YANMIYOR!
Modernizm çok problemli ve çağın diğer problemlerinin de kaynağıdır diyordu Erol Güngör. (Modernleşme ayrı, modernizm ayrıdır)
Küreselleşme ideolojisi çöktü. Fukuyama’nın kulakları çınlasın.
Neo-lieralizm doktrini de çöktü. Huntington ne yapıyor acaba?
Batı’da ayakta kalan şimdilik postmodernizm. Çünkü bütün değerleri silen küreselleşme akımına rağmen, postmodernizm çok medeniyetli topluma şimdilik evet diyor. Ne kadar sürer, bilen çok az!
Dünyada en aktif güç olarak kabul edilen “Batı Medeniyeti” ve onun toplumlara yansıyan yüzü kapitalizm henüz rakipsiz bir durumda. Maalesef Doğu henüz ciddi bir alternatif sunamadı.
Şimdi üzerinde olduğumuz bu pencereden Paris ayaklanmalarını bir değerlendirelim:
Her ne kadar Akaryakıt fiyatları yoluyla orta sınıfa yüklenen bir zam bu işin sebebi olarak gösteriliyorsa da, aynı zaman diliminde varlıklı olanlardan alınan servet ve kazanç vergilerine getirilen düşüşler sanki konuşulmak istenmiyor. Halbuki bu insafsız indirimler, belki hayatında seçimlere pek az ilgi göstermiş olan bir topluluğu dahi sokaklara dökmüştür. Halkın varlığını dahi görmeyerek yapılan varlık ve servet vergilerindeki indirimler, yükün kendi sırtlarına yüklendiğini fark eden halkı, ispat-ı vücut için sokaklara çekmiştir. Elini taşın altına koymak hep sabit gelirlilerin payına düşürüldükçe, vatan-millet gibi milliyetçi söylemler de toplumların gazını almaya yetmedi zannederim.
Birey olmanın farkına varan Parisli/Fransız, Macron ve onu oraya taşıyanların kibirlerine bir başkaldırı hareketi başlatmıştır. Ekonomik eşitsizlikleri doğuran politikalar terk edilmedikçe, bu hareket ciddi anlamda durmaz gibi gözükmektedir. Sabit gelirli de yönetimde söz sahibi olmak istiyor.
Sokaklara sığmayan kalabalıklar için küçültücü bir benzetmeyle “Vandallık” suçlaması yapılmakta olduğuna bakmayın. Sokaktakilerin hedefi vitrinlere sahip olmak değil, “vitrin kapitalizmini” ortadan kaldırmak gibi duruyor. Birinin maaşı fiyatındaki ceket elbette elbette tepki çeker ve toplumda hoş karşılanmaz.
İşsizliği tembellik ve az çalışmayla izah etmeye kalkan bakış açısı şaşıdır ve bu şaşılık rolünü bilerek oynamaktadır. Kapitalizmin genel mantığı; işverenin mümkün olan en az ücreti ödemek, yasaların da bu doğrultuda çıkmasına çaba harcamaktır. Hatta şimdilerde insanı saf dışı etmek için ilk etapta robot ve yapay zeka üzerinde çalışılmaktadır. Gıda savaşları, ilaç savaşları, çevre kirliliğinin önlenmesine dair anlaşmanın ABD tarafından onaylanmaması hep kapitalizmin öldürücü yönünü göstermiyor mu? Malum, savaşlar konvansiyonelden ticaret savaşlarına ve terörizme döndü. Ama yalnız Parisli değil, Belçikalı da, Hollandalı da, Wall Street de aynı şeyleri düşünüyor galiba.
Tabi Avrupa üstünlüğünün ABD’ye kaptırılmasından sonra yapılan yetersiz müdahaleler de AB’de yaşayanları rahatsız etmektedir. Yalnız Paris olaylarını değil, belki İngiltere’deki “Brexit” çıkışını da bu pencereden görmek gerekebilir.
Tekrar başa dönersek; küreselleşme, neoliberalizm ve postmodernizm artık yaşatılamıyor. Bir güzel adamın tespiti ile söylersek; kölelik ve ecirlik dönemleri artık bitmiş olup, devir ortaklık üzerine çalışma dönemidir. Emek de en az sermaye kadar değerli değil midir?
Eski sistemi yaşatmak için sakın Paris feda ediliyor olmasın? Malum bu olayların arkasında bir de Trump siluetinden bahsedenler yok değil.
NEVZAT ÜLGER
EROL GÜNGÖR (1938-1983)
EROL GÜNGÖR (1938-1983)
Yer-Su yayıncılık Erol Güngör’ün eserlerini yeniden basıyor. Elbette onu okuması gereken çok genç var ve okumalıdırlar. Tıpkı Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Ahmet Kabaklı ve Mehmet Genç gibi. Çünkü o, hem bilim adamı hem aydın hem de entelektüel.
Erol Güngör; Türk Sosyal Psikoloji Profesörü. O, insanlığın mevcut durumundan kurtulması için İslâm’ı bir alternatif olarak görmektedir. Ona göre modernizm çok problemli ve bütün problemlerin kaynağıdır. Onun nazarında Müslüman’ın bugünkü meseleleri, modernizmin hakim olduğu bir dünyada Müslümanca yaşamanın önündeki engellerdir. İslâm, insanlığın bugünkü bunalımına çare olacak şartlara haizdir.
“Bizim İslam medeniyetini yeniden inşa edebilmemiz için, donuk, katılaşmış düşünce anlayışını bir kenara bırakmamız, yenilenmemiz gerekir. Yenilenmek bizi medeniyete götürecektir. Yenilenme güncel, kısır, siyaset çekişmeleriyle olmaz. İlimle, fikirle uğraşan insanların bu çekişmeleri bir kenara bırakıp, fikri merkeze koyarak uğraş vermeleri gerekir” diyordu. Onun için Gazali önemli bir örnek. Çünkü Gazali hem geleneği temsil ediyor, hem de yeniliği. İhya’nın önsözü aslında ciddi bir gelenek tenkididir. O felsefecileri itikadi görüşlerinden dolayı tenkit ediyor ama onların da popüler olmalarını sağlıyordu.
Erol Güngör kırk beş yıllık ömrüne çok kalıcı eserler sığdırmıştır. Kaldı ki bu kırk beş yıllık hayatın ilk yirmi beş yılı çocukluk ve öğrencilik hayatıdır.
Bir insan kendi kültürünün, kendi değerlerinin denizinde yüzmüyorsa, onun yerliyim, milliyim, milliyetçiğim demesinin pek fazla önemi yoktur. Elbette yerli olan her şeyi benimsemek şart değil, eğer kültürel birikimi yetiyorsa bazı şeylerle boğuşabilir. Hatta boğuşması bir takım güzelliklere kapı da açabilir.
Erol Güngör en fazla medeniyet ve kültür üzerinde duruyordu. 1400 yılda iyice yerleşerek köklü bir hale gelen İslam medeniyeti yeniden güçlendirilmelidir diyordu. Bunun için de fikri öne çıkarmamız gerekir diye hep yazıyordu. Onun haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
Türkiye Batılı bir ülke mi Doğulu bir ülke mi? Benzer şekilde; Türkiye Müslüman bir ülke mi, değil mi?
Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü Batı’dan bakanlar Türkiye’yi Doğulu, Doğu’dan bakanlar da Batılı bir ülke olarak görebiliyorlar. Keza Batı’dan bakanlara göre Türkiye Müslüman bir ülke ama Doğu’dan bakanlara göre de farklı görülüyor.
Gerçi biz kendimizi Doğu ile Batı arasında bir “köprü ülke” olarak görüyoruz ama bu da bizde bir ufuk farklılaşmasına/daralmasına neden oluyor. Sanki “arayıştayız.” “Zamanı metafizik bir şey zannederek göklerde arıyoruz.” Halbuki zaman biz değil miyiz, bizim davranışlarımız değil mi? Sufiler insanı tarif ederken “”ebu’l vakt” yani zamanın babası demiyorlar mı? Yani kendi zaman dilimlerini meydana getiremeyenler, başkalarının ortaya koydukları zamanı yaşar ve ona mahkum olurlar.
Erol Güngör Batılılaşmaya karşı genel bir uyanış olduğunu söylüyordu. Burada gençler için özel bir paragraf açıyor ve sorumluluğu da mütefekkirlere ve alimlere yüklüyordu.
Hem milliyetçiler hem de İslami refaransı esas alanlar Erol Güngör’ü iyi anlayarak yeniden okumalıdırlar. Tıpkı cemil Meriç gibi, Nurettin Topçu gibi, Fuat Sezgin gibi, Bediüzzaman gibi.
Müslüman toplumlar modernleşmeyle herhangi bir problem yaşamıyor ancak ideolojiler anlamında pozitivizm, sekülerizm ve modernizm ile kan uyuşmazlığı yaşıyorlar.
“Bize gelmeyin, kendinize gelin” diyen Erol Güngör, dar kalıplar içinde kategorize edilmemelidir. Allah rahmet etsin.
NEVZAT ÜLGER
PERGEL METEFORU VE TÜRKİYE
PERGEL METEFORU VE TÜRKİYE
Hep birlikte biraz sesli düşünelim bugün. Türkiye Batılı bir ülke mi Doğulu bir ülke mi? Benzer şekilde; Türkiye Müslüman bir ülke mi, değil mi?
Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü Batı’dan bakanlar Türkiye’yi Doğulu, Doğu’dan bakanlar da Batılı bir ülke olarak görebiliyorlar. Keza Batı’dan bakanlara göre Türkiye Müslüman bir ülke ama Doğu’dan bakanlara göre de farklı görülüyor.
Gerçi biz kendimizi Doğu ile Batı arasında bir “köprü ülke” olarak görüyoruz ama bu da bizde bir ufuk farklılaşmasına/daralmasına neden oluyor. Mesela AB’ye girmeli miyiz yoksa girmemeli miyiz?
Bu belirgin olmayan sıfatlarından dolayı da Türkiye için eski başbakanlardan biri olumlu anlamda “derin” ülke tanımlamasını yapıyordu.
Türkiye üzerinde bulunduğu coğrafya itibariyle yalnız günümüzün değil, insanlık tarihinin atardamarlarının toplandığı ve şekillendiği bir dağıtım merkezi. Bu topraklar Roma’nın elinde olduğu dönemlerde de, Türklerin elinde bulunduğu dönemlerde de hep belirleyici bir pozisyonda olmuştur zannederim. Bu durum bu toprakların sahiplerini hep gündem belirlemede öne çıkarmıştır. Bu kadar teröre ve dış saldırıya muhatap olması hem coğrafyasından hem de yaptığı hamlelerle ilgili değil midir?
Türkiye coğrafi sınırları itibariyle kontrol edilebilinecek bir boyutta ama kültürel ve siyasi sınırları çok daha geniş. Bu coğrafyadan etkilenmeleri muhtemel olan yerlere baktığımız zaman; Üsküp de var, Halep de. Bakü de var, Rabat da. Somali de var, Gine de var, Mali de var, Aşkaabad da var. Tablo çok rahatlıkla genişletilebilir. Anlatmak istediğim siyasi ve kültürel coğrafyamızın genişliği, belki de “derinliği.”
Tabi yukarıda saydığımız ikilemlerin birtakım olumsuzlukları olmuyor değil. Mesela NATO, bir Avrupa veya ABD’ye gösterdiği hassasiyeti Türkiye’ye gösteriyor mu? Halbuki Türkiye Batı bloğunun içerisinde bir ülke değil mi? Evet, Türkiye bir Pakistan gibi görülmüyor ama sistemin göbeğindeki bir ülke gibi de görülmüyor. Yani NATO’da tutulması gereken bir ülke olarak görülen bu ülke AB’nin ticari paylaşımın dışında tutulmaya çalışılıyor. Hatta Rus yayılmacılığına karşı bir “bariyer” olarak görülen ülkemize karşı Kıbrıs konusunda nasıl bir tavır takınıldığını 1963 yılında da, 1974 ve sonrasını da hepimiz biliyoruz.
Türkiye’nin yalnız G-10 ülkeleri ile mukayese edilebileceğini zannederim herkes kabul eder. Çin’den Adriyatik’e bir Türk dünyası var. Büyük umutlar besleyen Müslüman dünya halkları var. Olayları her seviyede yorumlayabilecek aydınları, ülke sorunlarını tartışabilecek entelektüelleri var. İslami kesimde de, milliyetçi kesimde de, sosyal demokrat kesimde de seçkin analistler var. Bu kesimlerdeki analizleri “Milli Güvenlik” açısından sentezleyip ortaya çıkaracak ortak akıl bu ülkeyi ileriye sıçratabilecek çaptadır. Sivil akla mutlaka değer verilmelidir. Beşeri sermaye olarak her alanda yetişmiş insanı olan bu ülkede alınan mesafe de az değil doğrusu.
Kader olan coğrafi ve siyasi hinterlandımız büyük gelecekler vaat ediyor. Son elli yıllık olaylarla önceki olayların da verdiği derslerden sonra Türkiye artık vasat olanla iktifa edemez. Değişik bir ifade ile “statüko” artık bu ülke insanını doyurmaz.
Artık üniversitelerimiz öğrencilerini dünyanın her yerinde çalışabilecek çapta yetiştirmeleri bir zorunluluktur. Yoksa “küreselleşme diye bir şey yoktur” demekle kendimizi kandırmaya devam ederiz. Mesela Fırat Üniversitemizin bir “Medeniyet Araştırma Merkezi” niçin olmasın?
NEVZAT ÜLGER
DÜNYADA DEVLET AYGITLARI
DÜNYADA DEVLET AYGITLARI
Modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte, devlete karşı yeni tehditler de ortaya çıktı. Elbette devlet de kendi gardını alarak bu tehditleri bertaraf etmek durumunda olduğunu ifade ederek, baskıyı disiplin diye anlatmayı yeğledi. Adına ulus devlet denilen ülkelerin çoğunluğunun takip ettiği metot aşağı yukarı aynı. Burada temel bir ikileme de dikkat çekmek gerekiyor herhalde; uygulama ve müdahalelerin ne kadarı iktidarları korumak için, ne kadarı devlet mekanizmasını korumaya yönelik. Soruyu daha bir kristalize edersek, baskı mı disiplin mi?
Birinci Dünya savaşından sonra imparatorluklar yıkılınca, İtalya’da, Almanya’da İspanya ve daha onlarca ülkede faşist yönetimler başladı. Faşizmde esas olan devletin kutsanması olduğundan, itaat de zorunlu hale geldi. Faşizmde kamunun kırılıp kırılmaması gibi bir hassasiyete gerek yoktu. İkinci Dünya savaşından sonra da yenidünya düzenine paralel olarak adı serbest piyasa olan sistemlerde; piyasada ya da kamu görevlerinde yükselmek için ideolojik üniforma giymek mecburi oldu. Cari sistemlerin gönüllü gladyatörleri aslında devlet aygıtında görevli “personel”. Bizim yakın geçmişimizdeki Halk Evleri ile Köy Enstitülerini, biraz daha gerilerdeki lonca sistemlerini ve tarikat ilişkilerini dikkatli okumak gerekir.
Yeni dönemde en büyük eğlencelik futbol oldu. Öyle ki, hem ulusal boyutta hem de uluslararası boyutta futbol önemli bir deşarj ritüeli ve elbette toplu eğlencelik seansı halini aldı. Araştırmacıların kayıtlarına göre; futbol, dinden sonra toplumda en çok iltifat edilen sektör oldu. Okullara yerleştirilen spor dersleri ile de yeni insan tipini oluşturan en önemli faktörlerden biri spor oldu.
Elbette en büyük kültür taşıyıcılarından biri olan medya, hem propaganda aracı olarak hem de yazılı ve görsel bir araç olarak insan tipinin oluşumunda en büyük etkiyi sağladı. Orta doğu’da da, Güney Amerika’da da üretilen çok sayıdaki “troller” en kullanışlı enstrümanlar olmakta tereddüt etmediler.
Avrupa’da değil ama ABD ve diğer devletlerde de çeşitli tarikatlar devletle elbirliği ederek muhtemel tepkiler önlenebilmektedir. Bazen Hippilik, bazen varoluşculuk ya da başka isimlerle ortaya sürülen kitleler hep birer deşarj ve yönlendirme ekipleri oldu.
Şimdi yeni bir sayfa açılıyor dünyada. Adına dijital devrim denilen hareket sonrasında toplumlar birçok olayı anında haber olarak alıyor. Değişimin hızı oldukça yükseldi. Yalnız birkaç ülkede değil, dünyanın tamamında acımasız kapitalizm uygulamaları nedeniyle ülkelerde ciddi bir düzenin devamı da pek mümkün olmayabiliyor. Futbolu “VAR” uygulaması ile, medyayı tekelleştirerek, okulları devamlı müfredat ve sistem değişiklikleri ile, tarikatleri sağlanan imkanlarla, değişik felsefik görüşlerle ve kitleleri yeni idollerle iyileştirmeye çalışıyorlar.
Henüz ortada Batı sistemine bir alternatif gözükmüyor. O nedenle de dünya sıkıntı çekmeye biraz daha devam edecek gibi.
NEVZAT ÜLGER
NEDEN MÜSLÜMANCA DÜŞÜNEMEDİK?
NEDEN MÜSLÜMANCA DÜŞÜNEMEDİK?
İnsanoğlu “Samanyolu” adı verilen bir galakside, yine bir yıldız olan Güneş’le birlikte hareket eden arz (yer) üzerinde yaşamaktadır. İlim adamları diyor ki; bizim galaksimiz içinde aynen güneş sistemine benzer yüz milyardan fazla yıldız sistemi ve uzayda da milyarlarca galaksiler mevcuttur. Bizim üzerinde yaşadığımız yerküre, bu astronomik büyüklük içinde cesamet olarak önemli bir hacim olmadığı gibi, bu küre üzerinde de insan denilen varlığın fiziki boyutları bir şey ifade etmemektedir. Öyleyse yeryüzünde “insan” denilen bu varlığı önemli kılan nedir?
İşte Batı ile Doğu arasındaki fark bu soruya verilecek cevapta önemli bir yer tutmaktadır. Batı yalnız aklın verilerini esas alıp, vahyi bilgilere kapıları kapatınca, insanın yaratılışı konusunda “hikaye” anlatmakla yetinir oldu. Batlamyus’un (M.S.063) “dünya hareketsizdir” tezi maalesef tam bin yıl kabul görmüştü.
Doğu ise bu soruya cevap verirken; “Allah yaratıkları içinde insana özel bir önem vermiş ve birçok şeyi de insanın kontrolüne bağlamıştır. Bilgi (ilim) ve adalet (hak) kavramları bunlardandır. Şüphe, gaye değil, gerçeği bulmak ve gerçek (yakini/tereddütsüz) bilgiye ulaşmak için bir vasıtadır” diyordu Gazali. Dolayısıyla gerçekliği yansıtmayan ifadeler bilgi değildir. Zaten gerçeklik duygusu olmayan şeye bilgi değil belki ideoloji diyebiliriz.
Şimdi bu anlatımdan sonra şu soruya muhatap olmak kaçınılmazdır: Peki, bu gün Batı, teknolojiyi kullanma ve kalkınma seviyesi ile insan hakları ve düşünce hürriyeti konusunda bir hayli mesafe almışken, Doğu neden geri kalmışlık, kalkınamama, bozuk gelir dağılımı ve insan hakları konusunda yerde sürünüyor?
Soru haklı ve izah ister. Öncelikle Doğu’nun 8-15.yüzyıllarda matematik, astronomi, tıp, fizik ve kimya konularında Batı’ya ders verebilecek bir seviyesi vardı. Hepsi de filozof olan İbni Sina (v.1037), Farabi (v.950), Kindi (v.873), İbni Rüşt (v.1198) Batı’nın hala faydalandığı isimlerdir. M. Arabi’nin “Vahdet-i Vücud”u ve Mevlana’nın “Mevlevilik” akımı halen Batı dünyasının tamamını etkilemeye devam etmektedir. Keza Türkler, (Tuğrul Bey’in Abbasi halifelerini himayesine aldıktan sonra)1055’ten itibaren kendi isimleriyle siyasi sahnedeki yerlerini aldılar. Batı ileri bir devlet nasıl olmalıdır diye düşündüğünde hep Osmanlı’ya bakmıştır.
18.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayıp İmparatorluğun tasfiyesine kadar devam eden sürede “Huzur Dersleri” yapılıyordu ama bu derslerde de müzakere edilen konular genellikle dini ilimler olmaktaydı. Bu dersler bizzat padişahların katılımı ile ve ilmiyeden bir zatın yönetiminde, yine ilim adamlarının müzakereleri kapsamında Ramazan aylarında yapılıyor ve ateşin tartışmalara da sahne olmakla birlikte hiçbir zaman dini alanın dışına çıkmıyordu.
Doğu, yavaş yavaş kendilerine ait olan düşünce üretme tekniklerini terk ederek, ilim dünyasında önemini kaybetmiştir. Özellikle “ilmi” bir bütün olarak görmek yerine “dini ilimler” ve “din dışı ilimler” diye bir ayırıma gittiklerinden, din ilmi olarak kabul etmedikleri fizik, kimya, felsefe, astronomi gibi ilimlerden uzaklaştılar. Böylece de yaratılmışların tamamı ile ilgili birçok konuyla ilgilenmeyen bir insan tipi ortaya çıktı. Oysa bilimsel üretim; bir toplumun geçmiş tarihindeki etkinliklerinin bir bileşenidir. Dini ilimlerde ileri gitmiş insanlara nasıl alim deniyorsa, fen bilimlerinde ileri gitmiş ilim erbabına da alim denir. Hissi izahlarla konu geçiştirilmemelidir. Marifetname yazarı; “varlıklar öyle bir yaratılmıştır ki hepsinin temel yapısı simetriktir ve bir ayna gibi birbirlerini ve neticede de Allah’ın yaratma gücünü yansıtırlar. Her alan farklı bir varoluş seviyesine aittir” diyor. Bir başka yerde; “yıldızların gücünün doğal olayları etkilediğini (med-cezir gibi) ve bu gücün Allah tarafından bahşedildiğini” anlatıyor. Gerek İbrahim Hakkı gerekse Bediüzzaman, tabiat için; “kokusu insan olan gül bahçesi” benzetmesinden sonra, “insanın ölümü dünyayı kokusuz bırakır” benzetmesini yaparak, “Yeryüzünde inanan insan kalmazsa, dünya sersemler ve parçalanır” sonucuna varıyorlar. Kaldı ki tabiatta gördüklerimiz Allah’ın kudretinin yansımaları olması nedeni ile “esma ve sıfatların” görünen kısımları değil midir?
“İlim” kavramın kendine özgü boyutlarının olduğu kabul edilerek, doğru düşünme kuralları içinde güvenilir bilgiye ulaşılmalıdır. Eşyanın görünen yüzü de bilinmeli, görünmeyen yüzü de bilinmelidir. Kur’an nasıl Allah’ın kitabı ise, kainat da Allah’ın kitabıdır. “İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir genişliğe sahiptir ki, çerçeve içine alınması zor olur. O kadar dardır ki bazen iğneye mekan olamaz, bir noktada hapsolur, bazen de dünyayı bir karpuz gibi eline alır ve akıl odasında misafir eder. Bazen haddini aşar, bazen oldukça küçülür.” Çare isyanı marifet bilmemektir.
NEVZAT ÜLGER
AH BU ALÇAK DIŞ GÜÇLER
AH BU ALÇAK DIŞ GÜÇLER
Ülkemizden kısa bir kesit;
Kitap okuma oranı %1
Sanat etkinliklerine katılım oranı %1
Gazete okuma oranı %03
Müze dolaşma oranı %01
TV izleme oranı %78
Dizi izleme oranı %37
Belgesel izleme oranı %1
Haber izleme oranı %32
Evlilik programlarını izleme oranı %76
Kültür-sanat etkinliklerine ilgi %0.01
Siyasi haberlere ilgi %39
Dini haberlere ilgi %78
Pornografiye ilgi %80
Modern toplum için ahlak kuralının en başta geleni, yemek masasının tanzimi ile yemeğin sol elle yenilmesidir. Modernite için yemek masasına gelen yemek GDO’lu mu değil mi, fiyatları nasıl bir piyasada belirlenmiş. Üretim süreci ne kadar kazandırıyor? Yediklerimiz besleyicilik ve sağlıklılık yönünden faydalı mı?
Nassların olmadığı alanlarda kurallar gerekir. Hukuk bunun için var. Hukuk devletinde suç oranı düşer. Hz. Ömer bir kural adamı olduğu için efsanedir. Hammurabi’yi ve Nuşirevan’ı günümüze taşıyan şey; koydukları kurallar ve bu kurallara uyumlarıdır. Devletleri ahlak yönetmiyor. Kurallar yönetiyor. Batı’yı suçtan uzaklaştıran olgu; kurallar.
Kurallar ahlaklı ya da ahlaksız değildir. Kurallar herkese göredir. Ahlak kategorize edilebilir mi? Etmişler. Beğenelim, beğenmeyelim: Ticari ahlak, siyasi ahlak, akademik ahlak, entelektüel ahlak vd. Halbuki İslam bütün bir hayattır.
Namaz, bir yerde Allah’a verdiğimiz sözün, Allah ile yaptığımız sözleşmenin her gün beş kere tekrarından ve teyidinden ibaret değil mi? “Senden başkasına tapmayacağız” diyerek her gün beş kere tekrarlıyoruz bu taahhüdü… Peki, ne kadar uyuyoruz verdiğimiz söze. Bunun da ahlakla ilgili bir tarafı yok mu?. Allah, insanoğlunun zaafını bildiği için bir denetim mekanizması olarak bizi günde beş defa namaza ve sözleşme yenilemeye davet ediyor. Galu-bela ile verdiğimiz söz, güzel ahlak sahibi olacağımıza dair değil miydi? Üstelik Allah âlemlere rahmet olarak gönderdiği Elçisini güzel ahlakı tamamlamakla görevlendirmemiş miydi? Hitap genel değil midir?
Küçük menfaatler karşılığında dün söylediğini bugün tekzip eder tarzda davranışlar ve söylemler geliştiren kimselere ne diyelim?
Bir insanın, bir topluluğun karakteri ve ahlakı, zor zamanlarda belli eder kendini.
Hz. Peygamberin vefatından sonra Müslümanlar eski Arap toplumlarından devraldıkları kabile asabiyetlerine dönerek başlattıkları iktidar mücadelesi yüzünden İslam’ın evrensel mesajı istikametinde bir toplum yapılanmasını gerçekleştirememişlerdir.
Yani İslam toplumlarının bilimde, teknolojide geri kalmalarının sorumlusu dış güçler değildir. Esas itibarıyla Müslümanlar, her çağın şartları içinde İslam’ın mesajını doğru okuyamadıkları için adaletli ve hakkaniyetli yönetim modelleri oluşturamamışlardır.
Kur’an’ın öngördüğü sistemin adı ‘hukuk devleti’dir.
NEVZAT ÜLGER
DOSTLUK ÜZERİNE (Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun yaklaşımından)
DOSTLUK ÜZERİNE (Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun yaklaşımından)
21.yüzyılda da savaşlar devam ediyor. Savaş sanayi önemsendikçe de savaşlar bitmez. Modern dünyada her şey çoğaldı ama dostluklar azaldı. Merhum Fethi Gemuhluoğlu aradığımız şey karşılıksız dostluktur diyordu.
“Önce selâm, sonra kelâm”.
“Önce refik, sonra tarik”. Önce yolda yoldaş, sonra yol.
Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir.
Dost ol kişidir ki, Yâr-ı gar’dır. Kucağında, mübarek bir emanet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübarek emanet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebubekir’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.
“Aşk gelince cümle eksikler biter”
Tasavvufta, yol oğlu olmak, bel oğlu olmaktan; yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan mukaddemdir.
Fikre dost olmak, İslâm’da tenkidi ortadan kaldırıyor. Tenkit İslam’da yok. İslâm, “Levlâke levlak, lema ğalaktül eflak” sırrının mazharı olan zatın yolu üzere tenkit yok. O’nun tebliği var. İslâm onun için tenkit üzere değildir; İslâm tebliğ üzeredir. Bizim son zamanlarda çektiğimiz, tenkit ile vakit geçirmiş olmamızdandır. Meseleyi bir disiplin üzere, meseleyi bir nizam üzere ortaya koymuş olamamanın hicabıdır bu. Meseleyi bu şekilde va’z etseydik… Tenkitle vakit geçireceğimiz yerde tebliğ vazifesini yüklenseydik, o zaman dünya yaşama sevincini yitirmemiş olurduk. “Dünya bir cenabetin elinden bir cenabetin eline geçen hamam tasıdır” dense bile, dünya yaşanmaya değer. Ve Bedri Rahmi doğru söylüyor tabi, tasavvufla hiç alâkası olmadığı halde bir şair hassasiyetiyle “Dünya, kiri ile pası ile sevilmeye değer”. Bunalım Batı adamına ait bir kavram.
İlk defa Kelime-i Şehadet getiriyor gibi getirmedikçe, Kelime-i Şehâdet olmaz.
Mesleklere de dost olmak var. Büyük Osmanlı, kurduğu fütüvvet düzeninde, bazı meslekleri fütüvvet düzeninin içine almamış. Avcıları almamış, Kasapları almamış. Her mahalleye bir kasap lâzımdır beyefendiler, o siz olmayın. Kan dökücü olmayın. Maktûl olun, katil olmayın. Mazlum olun, zalim olmayın. Size kasap olmak, avcı olmak, dellak ve dellal olmak yakışmaz. Dellaklar, vücudumuzdaki kiri önümüze koyarlar, Allah’ın Settârü’l-uyûb vasfını rencide ederler.
Dellâllar, iki kişinin arasında bir kişiyi iltizâm etmek durumunda kalırlar. Dellâl olmayın, tellâk olmayın, kasap olmayın, sayyâd-ı bi-insaf (insafsız avcı) olmayın. Bazı mesleklerin de, mesleklere süluk da… Onlara düşmanlık ilân edilmemiş, cemiyette onların da bir fonksiyonu var. Cemiyet, onları da bu edebin dışında olanlara bırakmış yahut bunu bilmeyenlere bırakmış. Buradaki cehl, cehalet dolayısıyla af makamıdır. Cehl bir nevi af sebebidir. Seyr-i sülûkda cehl, makâm-ı mâzeret sebebi değildir. Öyleyse bazı mesleklere sülûk edemezsiniz. Bazı meslekler de dost meslekler değildir.
Akıl kutsaldır beyler. Dîn-i mübin, akıl sahiplerine teklif edilir. Dîn-i mübin, şerîat-ı garrâ’nın teklifleri akıl sahiplerinedir. Fakat akıl, akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terk etsinler. Akla malik oldukları halde… Asıl saltanat, asıl saltanat-ı ilâhiye için malik olduğu şeyi terk etmektedir. Allah, hiç şüphesiz, her verdiği nimeti, hamde vesile olsun diye, nimetini üzerimizde görmek ister.
NEVZAT ÜLGER
GEÇEN HAFTA VE BEŞ KONU
GEÇEN HAFTA VE BEŞ KONU
Eski Başbakanlardan merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan, “Yeniden Refah Partisi” adıyla bir parti kurduklarını açıkladı.
Saadet lideri Temel Karamollaoğlu ise doğrusu kendisine yakışmayan bir üslupla konuyu değerlendirirken; “Erbakan sağ olsaydı onu falakaya yatırırdı” gibi bir cümle kullandı. Acaba Bilge Başkan’ın, Erbakan’ın birilerini falakaya yatırdığına ilişkin bir bilgisi ve görgüsü mü var?
***
AK Parti Elazığ Belediye Başkan adayı Şahin Şerifoğulları, “Huzurlu insanların yaşadığı bir yere hizmet getirmek çok daha kolay olacaktır. Görev yapacağımız süre içerisinde önceliklerimizden biri de hiç şüphesiz ilimizi bütün olarak düşünmek olacaktır” dedi.
Şerifoğulları, “Milletvekillerimiz, teşkilatımız ve halkımızla birlikte ilimize ekonomik, sosyal ve kültürel alan başta olmak üzere tüm alanlarda hizmet edeceğiz. Gelişmiş bir Elazığ oluşturabilmek adına çalışmalarımızı yapacağız. Yapacağımız her işten önce mutlaka fikir alış verişinde bulunacağız. Profesyonel bir ekiple çalışacağız.” dedi.
***
Elazığ İş Kadınları Derneği (ELİKAD) Başkanı Prof. Dr. Yasemin Açık, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü” dolayısıyla bir mesaj yayımladı.
Prof. Dr. Yasemin Açık, , “Kadına yönelik şiddet evrensel bir sorundur ve dünyanın hemen her ülkesinde çeşitli düzeylerde yaşanmaktadır. Bu anlamda, yaşam hakkının ihlali, insan onurunun ve haysiyetinin yok sayılması anlamında kadına şiddet insanlığa ihanettir. Tüm insanlığın bu soruna karşı duyarlı olması, sorunun çözümü için ortak hareket edecek mekanizmaların hayata geçirilmesi zorunludur” değerlendirmesinde bulundu.
Açık, “Bu konuda çözümler üretilememesinin nedenlerinden biri şiddetin boyutunu anlamak için sağlıklı bilgiye erişimde yaşanan zorluktur. Sosyal medyada yoğun olarak paylaşılan istatistiksel bilgiler genellikle resmi makamlara aile içi şiddet bağlamında yapılan başvurulardan oluşmaktadır. Oysaki şiddet gördüğü halde ilgili makamlara başvuruda bulunamayan şiddet mağdurları da mevcuttur.” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Açık, “Belediye Kanunu’nda ‘Kadın ve çocuklar için konuk evi açmak zorunludur’ hükmü yer almasına rağmen birçok belediyenin bu yönde adım atmadığını görmekteyiz” değerlendirmesinde ve önermede bulundu.
***
Elazığ İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ve Süt Üreticileri Birliği tarafından Mevlit Kandili dolayısıyla vatandaşlara İzzetpaşa Camii’nde süt ikram edildi.
Vali Yardımcısı Koyuncu vatandaşlara hitaben, “Bu mübarek günde insanlığa rahmet olarak gönderilen son peygamberimizin kutlu doğumunu yad ediyor, kutluyoruz. Bu vesile ile halkımızın Mevlit Kandili’ni kutlayarak gecenin bereketi ile süt dağıtıyoruz. Etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” dedi.
Başarılı il müdürlerimizden olan Turan Karahan, süt dağıtmak için bir başka gün seçmeliydi zannederim
***
Elazığ Valisi Çetin Oktay Kaldırım, 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle bir kutlama mesajı yayımladı. “Geleceğimizin mimarı, milletimizin baş tacı aziz öğretmenlerimiz, eğitim, insanın doğumundan ölümüne kadar devam eden, insanı şekillendiren, ahlak ve erdem sahibi yapan, topluma ve insanlığa faydalı birer fert haline getiren onları, hedeflerine ulaştıran bilgi, beceri ve her türlü yetenekle donatan son derece hayati bir süreçtir.
Medeniyetin, gelişmenin ve kalkınmanın temel öğesi kaliteli bir eğitimle yetiştirilmiş nitelikli insan gücü ve beşeri sermayedir” dedi.
Öğretmenlerin 3600 ek gösterge beklediklerini söylüyor irfan ordusu.
NEVZAT ÜLGER
TEKNİK İLERLEME VE İNSANIN ÇÖKÜŞÜ
TEKNİK İLERLEME VE İNSANIN ÇÖKÜŞÜ
Kozmolojinin son verilerine göre evrenin yaşı 14 milyar yıl olarak hesaplanıyor. Çok küçük bir katre-patlama-yer ve göğün oluşumu-madenler-bitkiler-hayvanlar-insan sıralaması. Evren için söylenen bu rakama karşılık insanın evrendeki yaşının, 12-14.000 olduğunu söylüyor Urfa/ Göbekli Tepe’deki kazılar. Yine son bulgulara göre tarihteki ilk bilinen şehirler; Mezopotamya topraklarındadır. Mezopotamya topraklarını ise Fırat ve Dicle nehirleri beslemiştir bu güne kadar. Keza Nil nehrinin beslediği delta üzerindeki Mısır bölgesi de en eski yerleşim yeridir.
Medeniyet tarihi ile uğraşanlar ve iktisat tarihçilerine göre insanın dünyaya gelişinden sonra üç önemli değişim yaşanmıştır:
1- Neolitik değişim (Tarım): İktisat tarihçilerinin, insanoğlunun yerleşik hayata geçişi ile tarımla uğraşmaya başladığı bir zaman dilimi için kullandıkları bir kavram. Tarımla başlayan değişim, şehirleşme olgusuna davetiye çıkardığı için hukuk ve belli bir siyasi düzeni de getirmiştir. Büyük devletlerin ve imparatorlukların ortaya çıkışı bu dönemde başlar. Meşhur Hammurabi kanunları bu döneme aittir. Orta Asya’da at, Arap Yarımadasında deve bu dönemde evcilleştirilmiştir. Bu benzeri hareketler aynı zamanda kelime hazinelerinde de zenginleşmelere kapı aralamıştır. Araplar atı kullanmaya başlayınca tam iki yüz kelime kazanmışlardır.
2- Sanayi inkılabı: İktisat tarihçileri tarafından insanlık tarihinin ikinci önemli dönüm noktası olarak kabul edilen sanayi devrimi,1735 tarihinde buharlı makinenin bulunuşundan itibaren ilk kez İngiltere’de başlamıştır ve Batı insanının hayat tarzını ve seviyesini köklü bir şekilde değiştirmiştir.
Sanayi devrimi ile birlikte dünya tarihinde ilk kez nüfus artışı ve hayat standartları birlikte artış göstermiştir.
Sanayileşme daha çok insanın daha fazla mal ve hizmet elde etmesini sağlamıştır. Sanayi devrimi başarılı bir ekonomik büyümedir.
Sanayileşme teknolojik değil, daha çok sosyo-kültürel bir değişim olayıdır. Motorlu taşıtın icadından sonra ortaya çıkan meslek sayısı 200’dür diyor işin erbabı. Her meslekte de yüzlerce yeni kelime.
3- Dijital değişim: Dijitalleşme, endüstrilerdeki üretim şekillerini tamamen değiştiriyor. Endüstriyel İnternet ile üretimde optimizasyon sağlanabiliyor. Dijital Dönüşüm her alanda verimliliği artırsa da, özellikle üç endüstride kritik farklar yaratıyor. Bunlar enerji, sağlık ve havacılık endüstrileri. Dijital Sanayi ile gelen verimlilik artışının önemli miktarlarda iyileştirme sağlamasının temel sebeplerinden biri de operasyon yönetimi ile maliyetlerin kısılması olarak karşımıza çıkıyor. Mekanik değil dijital, insanla değil robotlarla. Batı dünyası için Hümanizm içerik değiştiriyor; yeni trend 4.0 teknolojisi. Teknik bir tabir kullanılıyor şimdi; “transhümanizm.” İnsanı dışarıda bırakan akım.
Gelinen noktada temel soru şu: Birey mi “özne”, varlıklar mı?
Sosyologlar için de temel bir inceleme alanı; “her şeyin merkezine insanı koyan hümanizm, acaba insan olmanın anlam ve imkanını ortadan kaldırıyor mu?”
NEVZAT ÜLGER









