• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
PROF. DR. FUAT SEZGİN VEFAT ETTİ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

PROF. DR. FUAT SEZGİN VEFAT ETTİ

PROF. DR. FUAT SEZGİN VEFAT ETTİ

         27 Mayıs 1960 darbesi yapılınca, çoğunluğu Demokrat Parti ile direkt veya endirekt ilişiği olanlarla, bazı CHP’liler önemli zararlar gördü. İşinden atılanlar, vatandaşlıktan çıkarılanlar, işyerinde sıkıntı yaşayanlar vd oldu. Zaten darbe de böyle bir şey.

         Darbenin hemen sonrasında, 28 Ekim 1960’da Milli Birlik Komitesi tarafından 115 sayılı “Üniversite Kanunu’nun bazı maddelerinde tadilat yapan kanun” yayımlandı. Kanun’un altında 147 kişilik bir de isim listesi vardı. 28 ordinaryüs profesör, 59 profesör, doçent ve asistandan oluşan 147 akademisyen bu kanunla üniversiteden atılmıştı. O 147 akademisyenin isim listesi gazetelerde yayınlanınca ortalık karıştı.

         Kararı protesto için İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar ve İTÜ Rektörü Fikret Narter görevlerinden istifa ettiler. Ertesi gün onları Ankara Üniversitesi Rektörü S. Kemal Yetkin, Ege Üniversitesi Rektörü Mustafa Uluöz ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Turhan Feyizoğlu izledi.

         Darbeci Yüzbaşı İrfan Solmazer ve Numan Esin ertesi gün aynı üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1’i Ordinaryüs, 3 Profesör, 11’i Doçent ve asistanlardan oluşan 23 hocayla bir araya geldi. Toplantıya katılan 23 ismin altına imza attığı “darbecileri destekleyen” bir bildiri yayımlandı. Bildirinin altında imzası olan  profesör ve doçentler arasında Ali Nihat Tarlan, İbrahim Kafesoğlu, Cahit Tanyol, Semavi Eyice, Halit İnandık, Faruk K. Timurtaş gibi hocalar vardı.

         Bir gün sonra Edebiyat Fakültesi’nin bu kez bu bildiriye karşı çıkan hocaları arkadaşlarının görevlerine iade edilmesini isteyen karşı bir bildiri yayınladılar. Bu bildiriyi de fakülte hocalarından Ahmet Hamdi Tanpınar, Tahsin Banguoğlu, Macit Gökberk, Mehmet Kaplan, Berna Moran, Salih Tuğ ve Mümtaz Turhan gibi  isimler imzalamışlardı.

         147’lere af  ancak bir yıl sonra çıktı. Pek çoğu üniversitelerine geri döndüler. Ama bazıları artık daha fazla bu ülkede kalamayacaklarını düşünüp, yurt dışına gitti.

         Yurtdışına giden ve bir daha dönmeyenlerden biri de 30 Haziran 2018 günü 94 yaşında vefat eden, İslam Bilim Tarihi uzmanı Doç. Dr. Fuad Sezgin’di.  O yıllarda Prof. Dr. Zeki Velidi Togan ve Prof. Dr. Fuad Köprülü gibi isimlerle birlikte çalışıyordu ve bu olay üzerine yurtdışından teklifler alan bir doçentti. 147’likler listesine Demokrat Parti Çanakkale milletvekili olan ağabeyi Servet Sezgin yüzünden dahil edilmişti. Hemen ABD ve Almanya’dan gelen davetlerden Frankfurt’u tercih etti ve Almanya’ya gitti.

         Türkiye’nin siyasi nedenlerle üniversiteden attığı genç bir doçent Almanya’da dünyanın en ünlü İslam bilim tarihi uzmanlarından biri oldu. Yaptığı çalışmalar Türkiye’de ancak son yıllarda keşfedildi. Hayatının son yıllarında bu geç kalmışlığı gidermek ve geriye kalıcı izler bırakmak için uğraştı.

         Bu noktada en büyük desteği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan verdi. Onun adına ve onun isteği üzerine Gülhane Parkı’nda bir bilim müzesi yapıldı. Kendisine ait 60.000 adet kitabın getirilmesi işlemi devam ediyor. Cumhurbaşkanı 2019 yılını “Fuat Sezgin yılı” ilan edeceklerini duyurdu. Önemli bir vefa örneğidir bu. Hem ilme hem ilim adamına saygı ifadesidir bu davranış.

         Çok doğru, kalite pasaport istemez. Üçüncü bin yılla birlikte İslam Medeniyeti’nin tekrar gündeme gelmesinde Fuat Sezgin Hoca’nın büyük katkısı var. Allah rahmet etsin.

                                                     NEVZAT ÜLGER

Read More
GAZETELER DİJİTAL ORTAMA GEÇİYOR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

GAZETELER DİJİTAL ORTAMA GEÇİYOR

GAZETELER DİJİTAL ORTAMA GEÇİYOR

         “Haber Türk” gazetesi 5 Temmuz 2018 günü kapandı. Yayınına dijital ortamda devam edecekmiş. Dünya değişiyor. Ülke olarak 4.0 teknolojisinin henüz dedikodusunu yapıyoruz. Dijital teknolojisi nasıl gelişti, arkasında kimler var, bize getirileri ve götürdükleri neler olacak, esas hedefi nedir gibi sorular hiç tartışılmıyor. Ama kapanan her ulusal gazete de arkasında yüzlerce işsiz bırakıyor. 

         Tabi, buna karşılık tüm dünyada gazeteler kapanırken, bizde yeni gazetelerin yayına başlamasının da en önemli sebebi “Basın İlan Kurumu”dur. Bu cümle hem yaygın medya için hem de yerel medya için geçerlidir.

         Günümüze gelinceye kadar Türkiye’de kağıda basılı gazetelerin tek yaşam kaynağı Basın İlan Kurumu’dur. Yıllık 450 milyon TL basın bütçesini yaklaşık 1200 ulusal ve yerel gazeteye dağıtıyor. Basın dünyası ile yakın ilişkisi olanlar bu konuyu çok iyi bilirler. Şunun çok net olarak bilinmesinde fayda var; eğer bu ilan paraları olmazsa, ülkedeki yaygın ve yerel gazetelerin neredeyse tamamı kapanmak zorunda kalır. Zaten günümüz itibariyle de devlet kurumlarının verdiği reklamlar yaygın medyayı besliyor. Yerel medyayı ise yukarıda anlatmaya çalıştığım basın kurumunun gönderdiği ilan bedelleri ile gazetelerin kendi çabalarıyla alabildiği özel ilanlar ve abone bedelleridir. Devlete ait kurumlar da; bankalar, ulaştırma, telekomünikasyon, GSM şirketlerinden oluşuyor.

         Bu arada iktidarlar bu konuda olayı kendi lehlerine kullanabiliyorlar. Diğer taraftan unutmayalım ki, bu ülkede milletin parası ile kurulmuş önemli bir bankanın üç hissesinden biri (%28) bir siyasi partiye ait.

         Siyasi partinin bankası olur mu demeyin, sanayicinin de gazetesinin olmaması gerekir aslında değil mi? Türkiye 24 Haziran 2018 tarihi itibariyle açtığı “Partili Cumhurbaşkanlığı” sisteminde bu konuya da düzenleme getirmelidir diye düşünüyorum. Yani siyasi partinin bankası olmamalıdır, çünkü siyasi partilere devletin hazinesinden yeterince parasal yardım yapılmaktadır. Keza sanayiciyi de devlet çeşitli “devlet yardımları” ile zaten koruyor. Dolayısı ile sanayicilerin, müteahhitlerin ve bir kısım iş kollarının ayrıca gazete sahibi olmalarının önü kapatılmalıdır.

         Yeni kitle iletişim araçları olan Youtube, İnstagram, Twitter, Google, Apple vb. şirketler, medya sektörünün can damarını kesen diğer önemli oluşumlardır. Bu yapıların gazeteler üzerine ne denli büyük bir sorun olduğunu düşünmek ve konuşmak gerekir. Görünen o ki 1990 ve daha sonraki doğumlular zannedersem yakın bir gelecekte artık gazeteleri dijital ortamlarda okuyacaklarından kâğıt gazeteler tarihe karışacaktır.

         Bu konu gazete sahiplerini de, devleti yönetenleri de, ülkenin geleceği üzerine yazan ve konuşan herkesi de ilgilendirmektedir.

                                              NEVZAT ÜLGER

Read More
SEÇİMDEN ÇIKARILAN SONUÇLAR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SEÇİMDEN ÇIKARILAN SONUÇLAR

SEÇİMDEN ÇIKARILAN SONUÇLAR

             Her oy bir vatandaş ve her vatandaş birinci sınıf bir şahıstır. Hiç kimse kendi oyunu başkasının oyundan kıymetli görmemelidir. Bir hanım geçmişte böyle bir garabete düşmüş ve akıbeti hiç de iyi olmamıştı.

         Son seçimle birlikte birçok ilki birlikte yaşadık. Öncelikle seçimlere katılım oranında Türkiye dünyaya örnek oldu. Katılım % 87. Önemli bir olay.

         -İş insanları son 40 yılda, siyasetle olan bağlarını kendi lehine kullanabilmek için direkt veya endirekt medya işine girdi. Bu durum ülke genelinde de taşrada da aynı minval üzere yürüyor. Siyasetçi medyanın gücünü kullanmak isterken, medya da siyasilerin gücünü kendi ticaretine kullanmanın yollarını arıyor.

         -Son zamanlarda konuşma dilimize hızlı bir giriş yapan “trol” sözcüğü, ilkeleri olan insanları da etkilemeye başladı. Yaygın medyada “köşe yazarı” artık kendi düşüncelerini rahatlıkla yazan insan değil, yüksek maaşla çalışan bir kitle haline geldi. Bu yeni bir şey de değil işin doğrusu.

         -CHP Genel Başkanı kendi partisinin Cumhurbaşkanı adayını, partisinin oyundan daha yüksek oy almasına rağmen maalesef tebrik dahi etmedi. Halbuki ötekileştiren siyaset kazandırmaz, kaybettirir. Nitekim Kılıçdaroğlu için istifa sesleri her geçen gün artıyor.

         –  Siyasette bilgili olmak ayrı bir iş, “birinci adam” olabilmek çok daha ayrı bir iştir. Birinci adamlığı son 20 yılda en iyi başaran lider Recep Tayyip Erdoğan oldu. Disiplinle baskıyı ayırabilmek lidere toplumda itibar kazandırıyor.

         -Türkiye yeni dönemde yalnız bir lider seçmekle kalmadı, aynı zamanda yeni bir sisteme de evet dedi. Hatta Cumhurbaşkanı ile partisi arasındaki önemli oy farkını biraz da bu pencereden değerlendirmek gerekir. Gerçi bu konunun başka nedenleri de var elbette ama demek ki Cumhurbaşkanının dışında kibir tuzağına düşmeden halka dokunabilen siyasi çok az oldu. İl-ilçe örgütleri, belediyeler ve milletvekili adayları, halkın görevlendirmesiyle orada olduklarını unutmadan, vatandaşla arasına duvar örmesinler.

         -Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’de son 15 yılda özel sektör yatırımlarının devlet yatırımlarına oranının bire dokuz olduğunu söylüyor. Yani devlet bir birimlik yatırım yaparken özel sektör dokuz birim yatırım yapmaktadır. Toplumsal fayda açısından bu oran kaç olmalıdır diye bir soruya yine devlet yetkilileri cevap vermelidirler. Ama hür teşebbüsün önemini iyi anlamak gerekir.

         -İyi işleyen bir ekonomide piyasadaki fiyatları belirleyen etmenler; ücretler, vergiler, kiralar ve üretim olmalıdır. Ama piyasanın belirleyicisi büyük oranda döviz olursa çok dikkat etmek gerekir. Vergi adaletsizliği anlamına gelen dolaylı vergiler fahiş oranda artış gösterirse toplumda sıkıntılar başlar.

         -Devlet bürokrasi demektir ve insan merkezli değildir. Çünkü bürokrasi kendisini devletin sahibi olarak görmektedir. Bu nedenle de “milleti olan devlet anlayışından daha ziyade, devleti olan millet anlayışına” ağırlık vermek gerekir. Cumhurbaşkanı bu işe başlarken bu konuyu Edebali’ye söyletmişti: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

         -“Açık bütçe”, ülkenin hızlı kalkındırılmasında bir tercihtir. Ülke daha çabuk zenginleşebilir. Son 70 yılda Erbakan hariç, bütün liderler açık bütçe modelini tercih etmiştir.

         -Son bir fasıl da, “meritokrasi” üzerine olsun. Meritokrasi yani “liyakate dayalı yönetim biçimi” tekrar gündemin birinci sırasına alınmalı, bu konu, dikkatle parti mottosu haline getirilmelidir.

                                                            NEVZAT ÜLGER

Read More
MEDENİYETLER VE SİYASİ PARTİLERİMİZ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MEDENİYETLER VE SİYASİ PARTİLERİMİZ

MEDENİYETLER VE SİYASİ PARTİLERİMİZ

         Tarihi süreç içerisinde birçok medeniyet yaşamıştır. Üst kimliklerini bölgesel özelliklerinden alarak isimlendirilen medeniyetler ilk dönemlerde genel olarak nehir eksenli olarak kurulmuşlardır. Mesela Mezopotamya medeniyeti Fırat-Dicle eksenli olup M.Ö. 4000 yıllarına dayanır. Bünyesinde Sümerler, Akadlar, Elamlar, Asurlar ve Babiller bulunmaktadırlar. Bunlardan önce M.Ö. 5500 yıllarında aynı yörede Vinkalar bulunuyordu.

         Yazı, dört işlem, gün-ay-yıl hesaplamaları, dairenin alanı, bir saatin 60 dakika, bir dakikanın 60 saniye olduğu gibi bilgilerin bu dönemde varlığı artık biliniyor.

         Ardından M.Ö. 2.000 yıllarında Nil Nehri eksenli Mısır Medeniyetinde kadastro çalışmaları nedeniyle matematik ve geometri gelişmiş durumdaydı.

         Amazon havzasında İnka medeniyetinde patates ve mısır üretimi ile hayvancılık ve ahşap yapılaşmayı görüyoruz.

         Meksika ve Orta Amerika’da Maya Medeniyeti bünyesinde mısır ve kakao yetiştiriliyor, balıkçılık ve ticaret yapılıyordu.

         Gök Irmak ve Sarı Irmak havzasında Çin Medeniyetinde çinicilik, ipek dokuma, tarım yapılıyordu. Kağıt, barut ve pusula bu medeniyete aitti. Konfüçyus ve Tao bu medeniyetin mensuplarıdır.

         Sonra Akdeniz civarlarında Küçük ve Büyük Menderes, Gediz Ovası ve İtalya merkezli Akdeniz medeniyetleri ile Anadolu medeniyetleri var. İyonya, Lidya, Roma, Yunan, Fenikeliler, Hititler, Urartular, Persler, İbraniler hep bu medeniyetin mensupları.

         İndus ve Ganj nehirleri havzasında Hint medeniyeti var. Pirinç, buğday ve arpa ile sulu tarım bu bölgede öne çıkmış.

         Bu medeniyetlerin hepsinde de din belirleyici olmuş. Nuh (as) hakk esaslı ilk medeniyet kurucularından. İlk medeniyet Sümerlerce oluşturulmuştur diyor erbabı. (Site Devletleri şeklinde.)

         Ardından İbrani uygarlığı geliyor.

         Sonra Hıristiyan medeniyeti.

         Son 1500 yıllık sürede Kur’an medeniyeti.

         Sonra determinizm merkezli, yalnız kuvvete dayanan Batı medeniyeti geliyor.

  1. milenyumla birlikte tekrar İslam medeniyetinin harekete geçtiğini söyleyebiliriz.

         Son yüzyıl boyunca bu ülkede artık tek siyasi eğilim yok.

         İttihat-Terakki anlayışı üzerine; solda ulusçuluk ve “devletçilik” akımı, sağda devletçilikle birlikte Türkçülük akımını da savunan siyasi akımlar. Bu akımlar siyasi yelpazede esas olarak iki parti ile temsil ediliyor.

         Her tonu ile “İslamcılık” akımı, şu an itibariyle siyasi alanda en az temsil edilen akım. Bu akımın taraftarları yeniden siyasi bir parti arayışı içine girdiler. Erbakan sonrasında siyasi arenada “İslamcılık” üzerinden kalıcı siyaset pek görünmez oldu.

         Daha çok Batı referanslı liberal görüşleri savunan siyasi akım ve temsilcileri olarak siyasi partiler ve iktidarlar. En güçlü akım. Yalnız siyasette ve ekonomide değil, inanç uygulamalarında da liberal olan önemli bir kitle. Liberalizm, tıpkı sosyalizm ve hümanizm gibi bukalemun bir kelime. Adeta bir maymuncuk.

         Medeniyetler her dönemde temsilcilerini de toplumsal yaşayışını da tedavüle sürmek kabiliyetine sahiptir. Son dönemde, şahıslardan ziyade hükümetlerin öne çıktığı, ancak politikada da “bireycilik” esaslı bir eğilimden bahsetmek akla ziyan değildir.

         İnsanlar ülke yöneticilerinin düşünce kütüklerine yazılıyorlar, unutmayalım.

                                                        NEVZAT ÜLGER

Read More
NEREDE KALMIŞTIK?..
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

NEREDE KALMIŞTIK?..

NEREDE KALMIŞTIK?..

         Batı hayranlığının; meydana getirilen algının sonucu olduğunu edebiyat üzerinden irdelediğimiz zaman, eser vermede Doğu’nun Batı’dan daha kıdemli olduğunu hemen fark ederiz. Mesela La Fontaine’in Fablları yayımlanmadan en az 400 yıl önce Mantıku’t Tayr ve Kelile ve Dimne yayımlanmıştı. Şimdi konuyu toplumda daha yakından bilinen iki eser üzerinden; Muhittin Arabi’nin Futuhat’ı ile Dante’nin İlahi Komedya’sı üzerinden yapalım.

Sırf İbni Arabî’nin Dante üzerindeki etkilerinden hareket edilecek olsa, cennet- cehennem tasvirlerini, miraç olayını motamot Fütuhat’ta da, İlahi Komedya’da da görebiliriz. İkisinin yazılış tarihine dikkatle bakıp, hangisinin öncü olduğunu kolaylıkla çıkarılabilir. Arada tam dört yüz yıllık bir zaman dilimi var ama Batı hep kendisini öncü gösterir. Arabi 1200-1300 yıllarına ait, Dante 1700’lü yıllara ait.

         Yalnızca İtalyan edebiyatının değil, bütün bir Batı edebiyatının da başyapıtlarından biri olan İlahi Komedya ile Mirac kıssası ve İbn Arabi’nin eserleri arasındaki çarpıcı benzerlik, “Karşılaştırmalı Edebiyat Ustası Palaicos’a” göre Dante’nin İslam kaynaklarından esinlendiği ve beslendiği anlamına geliyordu.

         Bu cüretkâr tez, Batı dünyasında ve özellikle Dante araştırmacıları arasında büyük bir sarsıntıya yol açtı ve çürütülmesi için sayısız çalışma yapıldı; ancak tartışmalar asla son bulmadı. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının daha da olgunlaştığı günümüzdeyse, ibre Palacios’un tezinin doğruluğundan yana… İlgilisi için söyleyelim, bu eser Türkçeye çevrilmiştir.

          “Dante’nin yazdıklarında keşfetmiş olduğumuz, İslami kültüre yakınlık ifade eden sayısız belirti, Dante’nin zihninin İslami modellerin etkisine kapalı olmadığını, aksine onları özümsemeye yatkın olduğunu kanıtlamaktadır… Orijinal modelle kopya arasındaki benzerliğe işaret eden olguları, modelin kopyadan önce var olduğunu ve ikisi arasında bir iletişimin varlığını kanıtladığımıza göre, taklidin gerçekten vuku bulduğu yönündeki tezimize ciddi bir itiraz yöneltilemez… Bundan böyle, İslami literatürün, Dante’nin şiirinin görkemli müjdecileri arasında hak ettiği onurlu yeri yadsımak da mümkün değildir.”

           Bu konuda söylenecek çok söz var elbette ama şunu söylemeye çalışıyorum; Son üç yüz yıllık gelişmelere bakarak Batı-Doğu karşılaştırmaları yapmak eğer bir kasıttan kaynaklanmıyorsa bilgisizlik ve cehalettir. Unutulmamalıdır ki “İslam medeniyeti” aradaki 1240-1299 yılları Moğol tahribatlarına ait yıllar hariç tutulacak olursa 622-1699 yılları arasında Müslümanlar hem devlet olarak hem de medeniyet ve ileri bir yaşayış olarak Batı ile kıyaslanamayacak derecede ilerdedir. 1699 yılında imzalanan Karlofça antlaşması özelde Osmanlı devletinin, genelde tüm İslam dünyasının skalada alt sıralara düşmeye başladığı bir zaman diliminin başlangıcıdır. Ancak Batılı tarihçinin deyişi ile; İslam Medeniyeti durdurulmuş bir medeniyettir. Bu medeniyetin 3. binyılla birlikte tekrar harekete geçtiğini söylemekte bir sakınca yoktur zannederim.

                                      NEVZAT ÜLGER

Read More
“SÖZDEN İÇERİ” VE R. MİTHAT YILMAZ
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“SÖZDEN İÇERİ” VE R. MİTHAT YILMAZ

“SÖZDEN İÇERİ” VE R. MİTHAT YILMAZ

         Şiir bir arayıştır. Her şair kendi arzu ettiği şeyi arar. Belki de şair bulup bulamayacağını bilmeden ama bulamayacağını bilse de aramaya devam edendir. Şairler hikmet arayıcılarıdır.

         Yukarıdaki cümleler şairimiz R. Mithat Yılmaz’ın 2018 yılında MANAS yayıncılık tarafından yayımlanan “SÖZDEN İÇERİ” isimli şiir kitabının arkasına yazılı bazı cümlelerin değişik ifadeleridir.

         “Sözden İçeri” R. Mithat Yılmaz’ın üçüncü kitabı. Kitap 128 sayfa ve altı bölümden oluşuyor. Şair olmak biraz da aşkın olana talip olmaksa eğer R. Mithat Yılmaz bunu başarmış.

         “Yalvarsam ne saadet gözyaşı ile Halik’e

         Sıyrılıp masivadan varlar varı o ilke”

dizeleri ile başlayan kitabın;

         “ Dilde ne çok harf varmış; a nene yetmez Mithat?

         Diyelim tek harf kalsa, o nene yetmez Mithat?

         Cem etsek bir elif’te hurufatın cümlesin

         Kaldırsak lamı, cimi; hu nene yetmez Mithat…”

dizeleriyle bittiğini söylersem ne demek istediğimi daha iyi anlatmış olurum zannederim. Bir rubaiye ustaca sıkıştırılmış altı harf (a, o, elif, lam, cim ve hu) ile bir meram ancak bu kadar anlatılır. Zaten bir başka dörtlüğünde de “Bildiğini tam bil, sözü tamam söyle;/ Kekeleyip u-ka-la’da kalma Mithat” diyerek de “la”da kalmanın yetmeyeceğini anlatıyor. Ne kadar doğru; “neye düşman olduğunuzdan daha ziyade neye dost olduğunuz önemlidir” ilkesinin şairane söylenişi herhalde böyle olur.

         “Sefa kimdir ben kim; bilmem neye derler

         Muhitimdir cefa; bizim köye derler

         Vefa dedikleri efsane-i anka;

         Vefasızı dersen o medmaye derler”

dizeleriyle adeta “simurg”a yolculuğu anlatan bir “mantıku’t tayr” müeelifi ya da müfessiri. Zaten her müfessir de yeni bir müellif değil mi?

         Bir sanatçının en güzel eseri daima “bundan sonraki” olmalıdır ilkesi elbette hem tevazuu hem de yeni yüksek hedefleri anlatmak için kullanılır. Kişisel kanaatimce R. Mirhat Yılmaz “Sözden İçeri” kitabının birçok yerinde “bundan sonraki” hedefini oldukça uzaklara ötelemiştir. Adeta agorada bir nadi.

          “Aydınların gölge etmediğinden emin olan yok”, “kalabalıktan beslenir karanlık en çok”, “tutunacak dalı yok karanlığın”, “bir karanlık mağaradan geldik, bir karanlık kuyuya gidiyoruz”, “boşver Diyojen’i kalk mumunu söndür, ve otur karanlığa küfret, gübre gelir ona bu” ve benzeri aforizmaları şairimizin toplumsal yüzünü açığa çıkarırken, “Zülfün karanlığında bezme çerağ” olmaz olaydı Hayri” diyerek karanlıklardan uzaklaşmayı salık verir ama yaratanın “Karanlık çöktüğünde geceye yemin olsun” ki” ayetini de hatırlatır okuyucuya.

  1. Mithat Yılmaz okunması gereken bir şair, dinlenilmesi gereken bir hakikat aşığı ve bu şehre değer katan bir şahsiyettir.
  2. Mithat Yılmaz’ın “Elest bezminde söz verdik/ Beli yar/ Kayda geçti adımız ve andımız/ Kıssamız okunur hep nutfeden müntehaya/ Ve bilinir adresimiz” mısralarıyla hem genel anlamda insanı, hem de özel olarak kendini anlatır.

         Ellerine ve yüreğine sağlık Mithat Bey.

Read More
GENEL SEÇİMİN ARDINDAN, YERELE DOĞRU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

GENEL SEÇİMİN ARDINDAN, YERELE DOĞRU

GENEL SEÇİMİN ARDINDAN, YERELE DOĞRU

         Bu yazının yayınlanacağı 25 Haziran 2018 günü Türkiye’de artık kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter sistem değil, “Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye tarif edilen daha çok kuvvetler birliği odaklı sistem başlamış olacak. (Yazı seçimden bir gün önce yazıldı.)

         Bu yeni hükümet sisteminin işleyişine ilişkin esaslar henüz netlik kazanmış değil. Erken seçim gibi bir olay dayatıldığı için uyum yasaları denilen onlarca yasa henüz çıkarılamadı. Bu yasalar çıktıkça konular üzerinden konuşmak belki daha rahat olacak.

         Son 16 yılda Türkiye daha çok dışarıdan para girişine dayalı olarak büyüme modelini tercih etti. İşin uzmanları; enflasyonun en büyük nedeni dengesiz dış yatırımlardır dediler hep. Buradaki esas sorun olarak da hazine garantili yap-işlet-devret yatırımları gösterildi. Problem yatırımda değil, yatırımın şeklinde/ garantili sistemdedir dediler.

         Yeni dönemde üretim merkezli bir model esas alınacak mı göreceğiz. Unutmayalım “kalkınma” önemli olmakla birlikte esas olan “büyüme”dir. Büyümenin içerisinde hem kültürel gelişme hem de gelirin adil paylaşımı esas alan bir trend var.

         Mesela yeni dönemde ülkedeki beş milyon asgari ücretlinin gelirinin vergi dışı bırakılması mümkün olacak mı? Beş milyon asgari ücretlinin vergi dışı kalması ile bütçeye binecek yük kırk milyar liradır. Değer. Kaynak problemi olmaz. Halk için devlet; şefkat itibariyle “ana” (Kemal Tahir benzetmesi), korumak ve bir arada tutmak itibariyle de “baba”dır. Yani insanları bir arada tutmak için sevgi ve şefkat, zayıf ve güçsüzleri koruyup kollamak için de otoriter olunmalıdır. Zaten bin yıllık geleneğimizi tavsif edecek olursak bizdeki devlet; “Kerim Devlet”tir. Kerim için lügatler “şanı yüce, onuru yüksek, değerli” açıklamalarını yapıyor. Elhak öyledir. Üst akıl halk olmalıdır.

         Elbette devleti farklı şekilde tanımlayan insanlar ve tarifler ne olumsuz karşılanmalıdır ne de yadsınmalıdır. Düşüncelerin çeşitliliği ve fazlalığı bir zenginlik olarak görülmelidir. Eleştiri kültürü yoksa düşünceler gelişmez. Hatta devlet, bölücü olmayan bütün düşüncelere “ayarınca” toleranslı davranmalıdır. İngiltere’deki o meşhur parkta yalnız bir bölümde hoş olmayan düşüncelerin ifade edilmesine tolerans gösteriliyor ama o mekanın dışında bu çirkinlikleri yapanların muhatap olacakları muameleyi kimse arzu etmez diyorlar.

         Devletin sahibi millettir. Yani amaç; milleti olan devlet değil, devleti olan millet düşüncesidir. Bürokrasi milletin işini görmek için görevlendirilen memurlar olduğunu unutmamalı, kendisini devlet olarak gören bürokrata da, siyasiye de söylenmesi gerekenler anında söylenmelidir. Tabi bu kişisel bir tutum olarak değil, hukuki düzenlemeyle yapılmalıdır.

         Hadsizlik olmazsa eğer; ülke toplum tarafından refere edilen kişilerle atılıma götürülmelidir. Yeni dönem hızla büyümenin ve huzurun banisi olabilir diye düşünüyorum.

         Şimdi sıra yerel yöneticilerle ilgili tespitlere geldi. Kimler aday olmalı, özellikleri neler olmalı, kişinin sözü mü yoksa geçmişi mi belirleyici olmalı sorularına cevap arayacağız. Gerekiyorsa partilerin merkezlerine raporlar sunulmalı hatta bizzat görüşmeler yoluyla düşünceler merkezlere aktarılmalıdır. Evet, yerel adaylar partiler için önemlidir ama şehir sakinleri için daha da önemlidir. Merkezlerce yalnız başına tespit edilen kişilerin önemli bir kısmı topluma sıkıntı veriyor. Çokça örneklendirilebilir. Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz.

                                        NEVZAT ÜLGER   

Read More
MODERNLEŞME BATI’YA MI ÖZGÜDÜR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

MODERNLEŞME BATI’YA MI ÖZGÜDÜR

MODERNLEŞME BATI’YA MI ÖZGÜDÜR

         Islahat Fermanı’nın yayımlanmasından (1856) sonra oluşan fikir akımlarının tamamı modernleştirici bir özelliğe sahiptirler diyor konu uzmanları. İslamcılık, Batıcılık, Osmanlıcılık/Türkçülük akımlarının hepsi de ülkeyi kurtarmak istiyorlar ve hepsi de modernleştirici. İnanmayanlar Abdulhamit’in yaptıklarına baksın. Bu gün eğitimimiz, mühendis mekteplerimiz, askeri okullarımız ve darul fünunumuz (üniversite) o dönemde başlamamış mı? Peki, bütün yapılanlar ve sonradan yapılacak olanlar ortada olduğu halde bugüne kadar bir kısım düşünceleri, özellikle Müslümanları modernleştirici bir tutumun dışında gösterme çabalarının temel argüman nedir?

         Zannederim aidiyeti itibariyle birkaç konunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

         Birincisi “Batıcı olmak ya da Batılılaştırmak” konusu ile modernleşme konusu arasındaki irtibat veya irtibatsızlık iyi tespit edilmelidir. Modern olmak aslında yaşayan hayatı yakalayabilmek iken, Batılılaşmak ayrı bir konudur. Biri hayatın normal akışı içinde olduğu halde diğeri ise tamamen bir “ideoloji”dir.

         İkincisi, modernleşme ayrıdır, sekülerizm ayrıdır. Çünkü modern zamanların insanı genel olarak dindardır ama seküler düşünceye karşı mesafelidir. Zaten modern hayat içerisindeki Batı’da da mücadele vahyi dinle değil, kilise ve ruhban sınıfının tekelindeki “paralel dinle” yapılmıştı. Paralel din oluşturma olgusu dünyanın her yerinde vardır. Yani mücadele modern hayatla değil, seküler dünya görüşü ile yapılmıştır.

          Üçüncüsü, modernleşme hayat akışı içerisinde takip edilen bir tarzdır ama “modernizm” de bir ideolojidir. Modern olmakla modernizm çok farklıdır. Nitekim bu konu ülkemizde de birçok sıkıntıya neden olmuştur. Özellikle “pozitivizm” ideolojisi topluma modernleşme olarak sunulmaya çalışılmıştır. Oysa pozitivizm ve modernizm birer ideolojidirler. Modernleşme ise yaşayan hayatın algılanma biçimidir. Kısacası problem bazı devlet elitlerinin kendi kişisel görüşlerini sanki devletin resmi görüşüymüş gibi, pozitivizmi ve sekülerizmi modern hayatmış gibi topluma sunmaları ve dayatmaları sakatlığı hem toplumda gerilimlere neden olmuş hem de toplumun normalleşmesinin önüne barikatlar çıkarmıştır.

         Bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu Batılılaşmayı benimsemedi ama bu toplumun modernleşmeye karşı olduğunu söylemek oldukça yanlış bir tespittir. Çatışmadan medet uman çevrelerin içine düştüğü bu yanlıştan dönmek bir hayli zaman alırken, ülkeye de zaman kaybettirmiştir.

         Kanaatim odur ki; sosyolojik kavramlar yerine oturtulmadan “afferinizm” getirilerinden faydalanmak için din dahil, her şeyi tersyüz etmekten çekinmeyen bezirganlardan kurtulmanın yolu yoktur. Hem kavramları yerli yerine oturtmak hem de sosyolojik yapıyı bilimsel muhtevasına uygun bir şekilde analiz etmek gerekir. Mehmet Akif mi, Necip Fazıl mı, Sezai Karakoç mu, Necmeddin Erbakan mı, Nurettin Topçu mu, Ali Fuad Başgil mi, Mevdudi mi, Muhammed İkbal mi, Mehmet Aydın mı, Ali Bardakoğlu mu, Ahmet Davutoğlu mu, Süleyman Ateş mi, Aliya İzzet Begoviç mi, Halil İnalcık mı modern hayatın dışındadır? Aman dikkatli olalım. Toplumsal olayları kimin gözüyle okuduğumuz oldukça önemlidir. Oryantalizme yamanmaya da, determinizm çukuruna düşmeye de gerek yok.

         Müslüman toplumlar modernleşmeyle herhangi bir problem yaşamıyor ancak ideolojiler anlamında pozitivizm, sekülerizm ve modernizm ile kan uyuşmazlığı yaşıyorlar. Sakin sakin düşünmek daha akıllıca ve daha güzeldir.

                                                 NEVZAT ÜLGER

Read More
“AÇIK” MERKEZLİ KALKINMA
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“AÇIK” MERKEZLİ KALKINMA

“AÇIK” MERKEZLİ KALKINMA

         Türkiye’de büyüme iç taleple sağlanıyor. 2003 yılından beri uygulanan kalkınma modeli cari açığa ve bütçe açığına dayalı bir sistem.

         Mevduat faizi %19, kredi faizi %21-23 aralığında, dolar kuru 4,75, cari açık var, fiyatlar yükselmeye başladı. Şimdi bu konuya biraz açıklık getirelim. 2003 yılının birinci gününden 2018 yılının Nisan ayına kadar Türkiye 137 milyar doları kamu, 316 milyar doları da özel sektör olmak üzere toplamda 453 milyar dolar borçlanmış. İşte işin bam teli de burada başlıyor. Özel sektörün 316 milyar dolarlık toplam dış borcunun 160 milyar dolarlık kısmını bankalar yapmış. Yani bankalar aldıkları borçtan hem kar etmek hem de rahat geri ödeme yapabilmek için faizlerin yükseltilmesini ısrarla savunuyor. Tabi olaya bankalar kendi açılarından bakıyorlar. Yatırımlar duracakmış, ne gam! Parayı satacak o kadar çok yer var ki…

         Cumhurbaşkanı haklı olarak; Türkiye ekonomisi dolar yükseldiği için değil, faiz yükseltildiği için zora giriyor türü açıklamalar yapıyor. Hatta “faiz sebep, enflasyon neticedir” dedi.

         Bankaların bu ısrarcı tutumu ve kredilerin belli kişi ve kuruluşlara verilmesinden dolayı da bazı ekonomi yazarları devamlı olarak; “faiz rantının yerini acaba beton rantı mı aldı” diyorlar. Çünkü “büyük yatırımlarla tetikçi ekonomistler arasında bir bağ yok mu” diye de ekliyorlar. Tetikçi ekonomistler önce parayı yatırabilecekleri alanı tespit ediyor sonra da finansın kaynağını ayarlıyorlar. Tabi siyasiler de çok normal olarak yatırım olsun diye arzulular elbette.

         Dile kolay; yukarıda verilen tarihler arasında (2003-2018) bu ülke toplamda 1.941 milyar dolarlık ihracat yapabilmiştir. Aynı dönemdeki ithalatımız da 2.700 milyar dolar. Aradaki fark 750 milyar dolar. Bu farkın bir kısmını turizmle karşılıyoruz. Ondan sonraki fark 570 milyar dolar. Ne demek? Bu farkı kapatmak için dışarıdan para bulunacak. Dünya sistemi böyle çalışıyor. Yatırım alanı-karar- finans tedariki-yatırımın gerçekleşmesi-geri ödeme. Bu döngü gelişmekte olan ülkelerde devamlı uygulanıyor.

         Tekrar başa dönersek; büyümenin esas itibariyle üretime dayalı olması arzulanır. Eğer büyüme üretime dayalı olmazsa devamlı açık vermek kaçınılmaz olur. Elbette bu durumda da hep dış sermayenin gelmesi beklenir. Nitekim bahse konu tarihlerde bu ülkeye doğrudan yatırım için 196 milyar dolar para gelmiş. Tabi 185 milyar dolar da sıcak para girişi olmuş. İyi olmuş mu olmamış mı diye olaya bakacak olursanız ülkenin 16 yıl öncesine ve şimdiki durumuna bakarak karar verebilirsiniz. Gelen dış kaynağa baktığımız zaman; AB’den 110 milyar dolar, Körfez ülkelerinden 23 milyar dolar, ABD’den 12 milyar dolar para yatırım için gelmiş diyebiliyor resmi kaynaklar.

         Her ülkenin sermayeye ihtiyacı vardır ama en çok da gelişmekte olan ülkelerin sermaye ihtiyacı yüksektir. Tabi gelişmenin lokomotifi özel sektör olmalıdır ama devlet de yönlendirici olurken, özel sektörün giremediği alanlarda (adalet, savunma ve eğitim gibi alanlara) devretmek üzere yatırımlar yapmalıdır. Şuna dikkat etmek gerekir herhalde; özel sektör yatırımları mı kalkınmaya daha çok katkı sağlıyor yoksa devlet yatırımları mı?

                                                NEVZAT ÜLGER          

Read More
KAPİTALİZM VE SOSYALİZM FAŞ OLDU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KAPİTALİZM VE SOSYALİZM FAŞ OLDU

KAPİTALİZM VE SOSYALİZM FAŞ OLDU

         Buharlı makinenin icadından sonra meydana gelen “Sanayileşme” ile birlikte, sömürgecilik yoluyla dünyanın bir numaralı patronu İngiltere olmuştu. Kendisine “güneş batmayan ülke” deniliyordu artık. Mısır’ın verimli Nil Deltasında yetişen pamuk, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar İngiltere’ye gitti. Oradan da mamul madde/bez olarak tekrar Mısır’a dönerken, İngiltere hem rantını alıyor hem de pazar problemi yaşamıyordu.

         Birinci dünya savaşından 1945 yılına kadar dünya liderliği biraz da boş sayılır. İslam dünyasının varlık âlemine çıkması da ancak 1945 yılından sonra mümkün olabiliyordu. 1945 yılından sonra dünyanın bir numaralı lideri önce yalnız başına ABD olurken sonraları Yalta Konferansı uyarınca yeni bir kutup temsilcisi olarak Rusya da tedavüle sokuluyordu. Adına “Yeni Dünya Düzeni” denilen bu sistem 45 yıl iki kutuplu olarak devam ederken, 1989 yılında Rusya’nın küçülüp kendi iç sorunlarıyla uğraşmasından sonra liderlik yalnız ABD’de kaldı. “Tek Tabanca.”

         Şimdi dünyada dört değil beş lider/süper güç var; ABD, Çin, Rusya, AB ve İngiltere. Son isme biraz da Rothshild ailesi üzerinden “sermaye” diye bakılabilir. Bir diğer sermaye gurubu da Rockefeller ailesi. İsmi bilinen diğer guruplar belki birer alt küme konumundadırlar. Zaten bu yüzden dünyanın 3,5 milyarlık nüfusunun varlığı yalnız 8 kişinin elinde değil mi?

         Bu lider ülke kabul edilen ülkeler arasında arasında Hindistan ve Türkiye yok. Ama Türkiye bunlar arasında olmamakla beraber en güçlü bağımsız devlettir. Belki bir süper güç değildir ama hem jeopolitik, hem kültürel, hem geçmişi itibariyle bir anahtar ülkedir. Genelde İslam dünyasında, daha yakın olarak Ortadoğu’da Türkiye’ye rağmen bir şey yapılamaz. Eğer yapılıyorsa –kamuoyu bilmese de- Türkiye’nin ya itirazı yoktur veya onayı vardır. Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde elbette geçmiş tarihinin, coğrafi ve jeopolitik konumunun ve ülke yöneticilerinin çabalarının önemli payları vardır. Ancak her ne kadar bazı aksamalar oluyorsa da 2002 yılından beri “Dış Politika Kabulleri”nin önemli pay sahibi olduğu bir hakikattir.

         Din üzerine de bir paragraf açacak olursak; İslamiyet günümüz itibariyle dünyanın her yerine yayılmış bir vaziyettedir. Bu durum insanlık bakımından çok önemlidir. Yalnız bir şeye dikkat çekmek isterim: Özünde adalet taşıyan sistemler hiçbir çaba sarfedilmese de yayılma kabiliyetine sahiptirler. Bu anlamda İslam da yayıldığı her yerde o ülkenin vatandaşlarıyla çok iyi anlaşabildiği/kabul gördüğü halde, girdiği ülkelerin hemen hepsinde o ülkenin iktidarlarıyla sorunlar yaşamaktadır. Bu konu yalnız Müslüman olmayan ülkelerde böyle olmayıp, Müslüman diye nitelenen ülkelerde de aynı sorun yaşanmaktadır.

         Halbuki Kur’an, kimseden dinlerini bırakmasını istemiyor. Bütün insanlıktan ve bütün dinlerden tek kelimede birleşmelerini istiyor. “La İlahe İllallah/ Allah’tan başka ilah yoktur”. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz.” diyor. Aslında Allah’a ibadet etmek demek, yalnız ibadet ritüelleri demek olmayıp, insanlığın mutluluğuna hizmet etmek için insanların bütün işlerini/hizmetlerini yapmak demektir. Allah’a kulluk demek, kişinin bütün hal ve hareketleriyle toplumsal davranışlarını Allah’ın rızasına uygun yapıp, insanların mutluluğuna vesile olabilmektir.

         Sanayileşme de bu gün geldiği nokta itibariyle belki 5.0 diye nitelenecek olan bir değişime davetiye çıkarıyor. Kimse artık kendi ürettiğini tüketmiyor. Faizli yönetimler her kesimden tenkitler alıyor. Bireyin ve devletlerin sömürülmesinin nasıl yapıldığı, insanları kahredecek seviyede “faş” olmuştur. İnsanlık yeni bir düzen arıyor. Her tonuyla “Sosyalizm” ve “Kapitalizm” revize edile edile yorgun düştü. Yalnız ideolojiler değil insanlar ve toplumlar da adalet ve hukuk diye bir şeyin olduğunu yeniden hatırladılar.

          İnsanlık yeniden fıtratına en uygun sistemi arıyor, velev ki isim vermese bile…

                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 28
  • 29
  • 30
  • 31
  • 32
  • 33
  • 34

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 59
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10315

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.