• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
STK’LAR NE KADAR SİVİL?
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

STK’LAR NE KADAR SİVİL?

STK’LAR NE KADAR SİVİL?

         Geçen hafta sivil toplum kuruluşları ile yazdığım iki yazının ilgi görmesi üzerine, bu konuda başka şeylerin de yazılması gerektiğine ilişkin aldığım bazı iletiler üzerine yine sivil toplum üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

         Öncelikle hep gündemde tutulan sivil toplumun ne olduğuna bakıp geldiğimiz noktayı irdelememiz mümkündür.

          Bu toplum güçlü bir “sivil toplum geleneği“ne sahip olmadığı gibi, yaşadığı uzun süreli “yukarıdan aşağıya modernleşme” mevcut “toplumsal sermaye“nin yok sınırına indirgenmesine neden olmuştur. Halka rağmen halkçılık anlayışı bunun tipik örneğidir. Örneklendirirsek; cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren aşağı-yukarı çeyrek asırlık bir sürede faaliyet gösteren “Halk Evi” yapılanması bir STK olarak topluma sunulmasına rağmen, asla bir sivil kuruluş olamamıştır. Temel görevi toplumu dönüştürmek olan bu kuruluş, sadece toplum egemenleri tarafından ilgi görürken, halk tabakaları tarafından ise hep teenniyle karşılanmıştır.

         Bu anlatımın uzantısı olarak, toplum tarafından kabul gören STK tanımı; yaşadığımız toplumdaki yaşananlardan resmi uygulamaları çıkardınız zaman geriye kalanlar sivil toplumu oluşturuyor. Mesela yaptığınız bir müzik faaliyetinde dahi devletin yönlendirmesi ağırlıklı ise bu faaliyete de sivil bir hareket olarak bakmak zorlaşmaktadır.

         Günümüz literatüründe “toplum eksi devlet” olarak tanımlanan “sivil toplum” yaşanılan süreçte “devletin uzantısı“ konumuna dönüştürülmeye çalışmış, hatta dönüştürülmüştür. En görünen bir örnek olması nedeniyle, bir toplu sözleşme bağıtlanması esnasında sendikacı daha çok işverenden yana tavır alıyorsa orada devletleştirilmiş bir sivilimsi hareketten bahsetmek daha gerçekçi olmaktadır.
         Seçimle işbaşına gelen hükümetler esas itibariyle sivil hareket olmaları gerekirken kısa sürede “devletçi” bir anlayışa girmekle kalmıyor, devletle toplum arasındaki ara tabakaları ortadan kaldırarak doğan boşluğu da “sivilimsi kuruluşlar” ile takviye etmektedirler.

          Aslında bu, Osmanlı’dan devir alınan zaten sınırlı “toplumsal sermaye“nin görünür olarak “devletleştirilmesi” anlamına gelmekteydi. Yine örneklendirirsek; bağımsız gibi görünen ve farklı görüşler savunan kadın örgütlenmeleri esas itibariyle “devletleştirilmiş” ve rejimin “ideal kadını“nı ortaya çıkarma aracı haline sokulmuştur.

         Son yıllarda “Sivil toplum kuruluşu” görüntüsü veren biraz da dini bir hava estirip dini araçsallaştıran bir kapalı örgütün darbe girişimi “toplumsal sermaye” artışının “birey,” “devlet” ve “siyaset” katlarında sorgulanmasına iyice kapı açmıştır.

         Bir tarikatın devletle bağ kurmasından sonra asla sivil bir hareket olamayacağı var sayılıyor günümüzde. Belli bakanlıklardaki yapılanma içinde liyakat değil de sırf bir tarikat mensubiyeti öne çıkıyorsa yeni bir “dejavu” olayıyla karşılaşmak mümkündür.

         Bu konuda bir adım daha atarak; “sivil toplum“un güçlenmesinin, otoriter yapılardan “demokrasiye geçiş“ olduğu tezi artık yeterli görülmeyip esas olanın “demokrasinin kalitesi“ni yükseltme alanında olması gerektiği kabul görmektedir. Toplumsal sermayenin güçlenmesi, “katılım“ı yalnız “seçimden ibaret” bir olay olmadığını da artık iyice göstermektedir.

         Tabi bu uygulamaların hangisi daha faydalı oluyor konusu da ayrı bir konudur.

                                           NEVZAT ÜLGER

Read More
ATATÜRK VE DEVLET
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ATATÜRK VE DEVLET

ATATÜRK VE DEVLET

        Mustafa Kemal’in düşünce yapısının 1920 yılından önce şekillendiğini iyi görmek gerekir. Kendisi Fransızca bildiği için Aydınlanma dönemi düşünürlerinin Fransızca yazılmış eserlerine rahatlıkla ulaşabiliyordu. Onu en çok etkileyenler, Kilisenin egemenliğine karşı çıkan fikirleri ile Voltaire, Cumhuriyet rejiminin faziletlerine dair yazdıkları ile Montesquieu. Ayrıca sosyolog-iktisat kuramcısı ve felsefeciler cümlesinden; Emilie Durkheim, Maximilian Weber, John Stuart Mill ve Immanual Kant gibi Aydınlanma düşüncesinin en baba isimleridir.       

         Yerli düşünce adamlarından Namık Kemal, Filibeli Ahmed Hilmi, Ziya Gökalp ve Abdullah Cevdet’in düşüncelerinden de faydalanmıştır. Özellikle Namık Kemal’in Şark Meselesi, vatan kavramı ve meşrutiyet sistemine dair görüşlerinden, Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin “Allah’ı İnkâr Etmek Mümkün müdür?” adlı eserinden ve akılcı görüşlerinden faydalanmıştır. Zaten fikir babası olarak Ziya Gökalp, manevi baba olarak Namık Kemal’i kendisi işaret eder.

         Mustafa Kemal’in, Filibeli Ahmed Hilmi gibi İslamcıların Batılı düşünürlere karşı İslam’ı müdafaa adına ortaya koydukları cevapları yeterli bulmadığını belirtmek gerekir.

         Mustafa Kemal, aydınlanma döneminin anlayışına paralel olarak dinlerin sosyolojik bir vakıa olduğunu, tarihin seyri içinde şekillendiğini, yaşanılan şartların dinlerin gelişiminde etkili olduğunu söylemektedir.

         Enver Ziya Karal, Atatürk’ün kozmik bir din anlayışına sahip olduğunu söyler. Ona göre Tanrı, tabiatın derinliklerinde gizli ve insanı kendine hayran bırakan bir Tanrı’dır. Dolayısı ile tabiattaki bütün güçlerin tek kaynağı yine tabiatın kendisidir. İnsan da tabiatın bir ürünü olduğundan onun yaşamı bir mücadeleden ibarettir. Mücadelede ise başarı akla aittir.

         Mustafa Kemal, bilim ve fenni, dine tercih eder. Din ancak ilim ve fenne uygunluk ölçüsünde kabul görür. Din ferde ait bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesini dinlemekte serbesttir. Atatürk, düşünceye ve tefekküre karşı olmadığını ve dine saygılı olduğunu beyan eder. Ancak bu saygılı olduğu din, vicdanlarda olan dindir. Sosyal ve siyasal hayatı etkilemiş bir dine karşıdır. Devlet ve millet işlerinin, din yörüngesinden çıkarılacağını ve dini toplumda sosyal ve siyasal işlere karıştıran mürtecilere fırsat vermeyeceğini deklare eder. Ona göre devlet ve millet işleri aklın ve bilimin rehberliği altında halledilmelidir.

         Mustafa Kemal’e göre en sağlıklı din anlayışı rasyonel din anlayışıdır. O, 1923’te İzmir’de “Bizim dinimiz en makul ve tabii bir dindir, bir dinin tabii olabilmesi için akla, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur” demiştir.

         Atatürk’e göre din akılcı olmalıdır. Akılcı olmanın gereği olarak akla uymayan şeyler, boş inanışlar ve hurafeler dinden atılmalıdır. Atatürk’e göre İslam akla ve mantığa uygun bir dindir. Dinimizde ruhban sınıfı gibi bir sınıfın varlığı kabul edilemez. O, herkesin eşit olduğunu ve dinin hükümlerini kendi başına öğrenebileceğini söylemiştir. Tıpkı reform hareketlerini başlatan Luther ve Calvin’in dediği gibi.

         Kasım 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması esnasında; “Efendiler ve ey ulus biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır” demiştir.

         Mustafa Kemal’in “Türk Ulusu” inşa etme sürecinde yaptığı reformlarda din en önemli alanı oluşturur. Yaptığı reformların hemen hepsinin gelip dayandığı nihai alan dindir. Zaten Türkiye’de hiçbir mesele yoktur ki dinle ilgisi olmasın.

                                                 NEVZAT ÜLGER

Read More
ELAZIĞ STK PLATFORMU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ELAZIĞ STK PLATFORMU

ELAZIĞ STK PLATFORMU

         Elazığ’da faaliyet gösteren 140 sivil toplum kuruluşu (STK) bir araya gelerek 2010 yılında oluşturmuş oldukları “Elazığ Sivil Toplum Kuruluşları Platformu”nun dönem sözcüsü İbrahim Kayaoğlu’dur. Geçen dönem İbrahim Türkoğlu ve bir önceki dönem sözcüsü de İbrahim Bahşi olmuştu. Platform üç dönemini aynı isimlerle, “İbrahim” ismiyle duyurmayı tercih etmiş. İbrahim Kayaoğlu, diğer arkadaşları gibi STK çalışmalarını rahatlıkla temsil edebilecek güçte ve dirayette bir arkadaşımızdır.

         Platform bünyesindeki STK temsilcileri öncelikle şehrin ve bölgenin, sonra ülkenin ve tüm insanlığın ortak problemlerinin çözümüne daha fazla katkı sağlamak amacıyla aylık periyotlarla düzenli bir şekilde toplanarak, gündem konularını değerlendirmektedirler. Yapılan değerlendirmelerde oluşan öneriler kamuoyu ile paylaşılıp, ilgili kamu ve özel yönetim mekanizmalarına iletilmektedir.  Elbette bu konuların titizlikle takibinin gerektiği oldukça önem taşımaktadır.

         Amaç bu çerçevede, ilimizin sorunlarını ve çözüm önerilerini ortak bir akılla ele alıp belirleyebilmektir. En son 14 Mayıs 2018 tarihinde bir “çalıştay” gerçekleştirilerek, 218 kişinin yer aldığı 14 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu guruplarda görev alan kişilerin büyük çoğunluğunun kamu görevlisi olması dikkat çekmektedir. Kamuda görevli olmak belki kendi alanında bilgi sahibi olmak gibi bir avantaj sağlıyor olmakla beraber, fikir beyanında ve ses tonunda kısıtlamaya neden olduğu unutulmamalıdır. Keza platform üyesi bir sivil toplum kuruluşunun yaptığı bir aktiviteyi platform olarak desteklemenin de şart olduğunu, bunun yapılmaması halinde ise parayla konuşan bir takım kişilere ukalalık yapma fırsatı verileceği unutulmamalıdır. İşte sivil inisiyatifin önemi böyle zamanlarda belli olmaktadır.

         Platformun son çalıştayında alınan kararların bir kısmının önemli olduğuna inanıyorum.  Çalıştayda her çalışma grubu, alanı ile ilgili olarak ilin öncelikli 5 sorununu belirleyip, bu sorunların çözüm yollarını tartışıp, oluşan ortak önerilerini ortaya koymuştur.

         Bazı alanlarda önemli tespitlerin olduğunu ve bu tespit edilen sorunların ilgili dairelerce çözüme kavuşturulması halinde ilin birçok alanda rahatlayacağı düşünülmektedir.

        – Elazığ’a yakışır bir öğretmen evinin yapılması.

         -İlimiz sınırları içinde bir hizmet içi eğitim merkezi enstitüsünün yapılması

         -Su ürünlerinde yetiştiricilik tesislerine giden yolların iyileştirilmesi (malzeme serilmesi, asfalt yapımı, genişletilme). Bu konu tam beş yıl önce dile getirilmesine rağmen hala çözüme kavuşturulamaması ilgili kurumlar hakkında olumsuz düşüncelere davetiye çıkarmaktadır.

         -İlimizin tüm kültürel değerlerinin her türlü yozlaşmaya karşı korunması ve kültürel varlıkların restorasyonunun yapılması ile özünün korunarak gelecek nesillere tanıtılması.

         -Şehir imar planının sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan tekrar incelenip değerlendirilmesi. Mevcut imar planının tasvip görmediği anlaşılmaktadır.

         -Çatılarda güneş paneli sistemine geçilmesi.

         -Ürünlerin aracısız olarak birinci elden tüketiciye ulaştırılabileceği alanların oluşturulması. Belediyenin asli görevi bu.

         -Engellilerin istihdam sorununun yeniden gözden geçirilmesi. Buna benzer bir çok öneri var.

         İlimizdeki 140 STK’nın oluşturduğu “platform”un, iyi değerlendirilmesi halinde ilimizdeki birçok sorunu siyasilere ve merkezi hükümete ulaştırmada öncülük edeceği muhakkaktır. Kendilerine başarı dileklerimi iletiyorum.

                                            NEVZAT ÜLGER

Read More
SEÇİM VE YENİ SİSTEM
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SEÇİM VE YENİ SİSTEM

SEÇİM VE YENİ SİSTEM

            Yaklaşan 24 Haziran seçimleri, Nisan 2017 öncesi siyasal alanın sona ermesine ve yeni sistemin yerleşik hale gelmesine yol açacak olması bakımından önemli bir eşik olacak.

         Aslında Cumhurbaşkanı’nın millet tarafından seçilmesi kararı eski sistemin değişmesi gerektiğinin ilanıydı. Çünkü yüzde ellinin üstünde oy almış bir Cumhurbaşkanı’nın icraya dahil olması normal kabul ediliyordu. Yeni sürece uygun bir strateji belirleyebilmek için gerek iktidar gerekse muhalefet çeşitli ittifakları hayata geçirdi. Bir tarafta “cumhur ittifakı” diğer yanda “millet ittifakı”. Yeni durumun ne olduğu ya da neye ulaşacağı hususu tam manasıyla netlik kazanmamış olsa da ittifak bloklarının söylemleri yeni siyasal bir duruma işaret etmektedir.

         Yapılacak olan 24 Haziran seçimlerinin siyasi sistemde meydana getireceği dönüşümler kadar meydana getirdiği siyasi iklimi de iyi analiz etmek gerekir. Türkiye’de artık ittifakların zorladığı ve uluslararası trende uygun bir siyasal kültür şekilleniyor. İdeolojiler artık belirleyici değil. Bu durum belki de çok arzu edilmiyordu ama yeni şekillenme ideolojilerinin ateşini düşürdü. Dolayısı ile bu yeni durumun uluslararası siyasal paralellikleri yanında Türkiye’deki halka yönelik sergilenen göstermelik kutuplaştırıcı söylem ve eylemleri de törpülediği iyi oldu doğrusu.

         İttifaklar üzerinden şekillenen yeni sistemin en azından iki bloklu siyaseti zorunlu kılacağı artık net olarak görülmekte. Türkiye’de o eski sağ-sol gibi içi boş ideolojik söylemlerin ve toplumsal bölünmelerin kaba anlamını yitirmeye başladığı söylenebilir. Gerçi sağ-sol kavramının esas itibariyle 1974 CHP-MSP koalisyonu ile darbe yediği unutulmamalıdır.

         Esasen A Partisinin yerine B Partisinin geçmesi çok büyük bir anlam ifade etmez. Günümüz itibariyle kararsız kitlenin, üzerinde mutabık kalabileceği müştereklerin pek bir değeri bulunmuyor. Aslında bu Türkiye için ciddi bir eksikliktir. Güçlü bir muhalefet, iktidarın daha doğru işler yapmasının teminatıdır.

          Yeni sistem, milletin egemenlik alanlarını genişletti. Görebildiğim kadarı ile seçmen artık yetenekli milletvekili seçme pozisyonunda gözüküyor. Bundan dolayı yaklaşan seçimlerde her türlü ihtimalleri de gözden ırak tutmamak gerekir.

         Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş süreci ile birlikte siyasal, sosyal ve ekonomik kurumların kalite düzeyinin iyileştirilmesine yönelik olarak, yargıda, idarede ve ekonomide yapısal sorunların aşılabilmesini bekliyor toplum. Umarız Türkiye’de anayasa değişikliğiyle başlatılmış bulunan süreçten sonuç alınır. Zira Türkiye’nin tüm iç sorunlarına rağmen aynı zamanda küresel düzenbazlığın dışında kalmak için çırpınan bir ülke olduğunun da altını çizmeliyiz.

         Özellikle “İslâm dünyasının” toparlanışında Türkiye’ye büyük görevler düşmektedir. Türkiye şu ya da bu ölçüde siyaseten İslam dünyasına örnek olma potansiyeli taşıyan bir ülkedir.

         Şunun altını çizmek gerekiyor: Değişim dönemleri azami dikkat isteyen dönemlerdir. Bu dikkat eksik olursa, değişimin yükünü omuzlayanların her türlü sonuca açık olmaları gerekir.

                                                 NEVZAT ÜLGER

Read More
DOLAR ÜZERİNDEN SOYGUN
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DOLAR ÜZERİNDEN SOYGUN

DOLAR ÜZERİNDEN SOYGUN

         Dünya paralarına 1945 yılından beri ABD doları yön veriyor. Duruma göre piyasalarda ya kendi parasını artırıyor, ya da yerli parayı artırıyor. Elinde çok kuvvetli enstrümanlar ve yaptırım gücü var. ABD’ye itiraz eden devlet ve devlet yetkililerinin sayısı sınırlı. Onların da başına gelmedik hal kalmıyor.

         ABD’nin sonsuz dolar basma serbestliği var. Bu işlem onun hem ekonomik gücünden hem de kurduğu finans ayağından (sermayenin gücünden) geliyor.

         ABD dışında kalan ülkelerin böyle bir serbestliği yok. ABD dışındaki ülkeler kendi paralarını ABD dolarına göre ayarlıyorlar. Karşılığında ya altınınız ya dolarınız olacak.

         Merkez bankaları FED’in şubeleri değil ama müthiş bir baskı altındalar.

         Adına ister FED deyin ister beynelmilel sermaye deyin; bir ülkedeki dolarları azaltınca, o ülkenin ödemeler dengesinde sıkıntılar başlıyor ve enflasyon kaçınılmaz oluyor. O ülke de yabancı parayı çekmek için bu defa faizleri yükseltmek yoluna gidince yatırımlar duruyor ve işsizlik başlıyor. Faizi düşürünce de yabancı paralar ülkeyi terk ediyor.

        Yerli para değer kaybedince hayat pahlılaşmaya başlıyor ve faizler yükseliyor.

         Şimdi ekonomimizde çifte maliyet baskısı oluştu. Hem döviz yüksek hem faiz çok yüksek.  Faiz yüksek olduğunda eğer döviz düşerse denge yine bir şekilde sağlanır… Peki, yükselen faize rağmen döviz neden düşmüyor?

         Temel soru; MB Başkanı ile Merkez Bankası bağımsız kalacak mı?

         Yerli ve milli para meselesi ne olacak? Değeri altınla ilişkili olacağı ilan edilen yeni bir para sistemine mi geçilecek; yoksa döviz hesapları yeni para sistemine göre mi işlenecek?

         Bu olayın bir tarafı elbette. Başka gelişmelere de bakmak gerekir. 

        Dünya büyük bir değişimi yaşıyor. Herhangi bir insan, bugün cep telefonları ile tüm insanlıkla görüşür hale geldi. Yetmedi telefonuna yüklediği internet aracılığı ile hem bilgileniyor hem de kendisi bilgi yüklüyor. İnternet sayfalarında herkes her bilgiyi ve her haberi bulabiliyor. Adeta insanlık hafızası görünür olmaya başlamıştır.

         Sanayileşme geldiği nokta itibariyle belki 5.0 diye nitelenecek olan bir değişime davetiye çıkarıyor.

         Kimse artık kendi ürettiğini tüketmiyor. Uzaklık kavramı ise ortadan kalktı.

         Günümüzde faizli sistemler ve onların merkezi yönetimleri her kesimden tenkitler alıyor. Görünen o ki, faizli sistem bilginin ve bilgilenmenin az olduğu zamanların ve ülkelerin sistemi olarak kalmaya mahkumdur.

         Bireyin ve devletlerin sömürülmesinin nasıl yapıldığı, insanları kahredecek seviyede “faş” olmuştur. Bu işi anlamayan adeta kimse kalmadı. Uluslarüstü sermayenin tetikçi ekonomistler aracılığı ile ülkeleri nasıl sömürdüğü hiç de sır değil.

         Buna ek olarak; dünyada 15 milyon insanın sermayesi bir milyon dolardan fazla diyor işin erbabı. Bu sayının da 5 milyonu ABD’de yaşıyormuş. Bir adım daha; sermaye sahipleri de paralarını ve kendilerini başka ülkelere taşıyorlarmış. Bu ülkeler de genelde AB ülkeleri ile BAE oluyormuş. Dünyada bu maksatla 2017 yılında taşınan insan sayısını 100 bin olarak veriyor kayıtlar.

         Elhasıl insanlık yeni düzen arıyor. Dolar ve faize evet veya hayır! Karar sizin. Mecburiyetler insanı mucit yaparmış.

                                               NEVZAT ÜLGER

Read More
DEVLETİ OLAN MİLLETE DOĞRU
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DEVLETİ OLAN MİLLETE DOĞRU

DEVLETİ OLAN MİLLETE DOĞRU

          Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir-ikisi hariç geneli sorunlu geçmiştir.

         İkinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1938 yılındaki seçimi de dâhil, asker, cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğrudan müdahil olmuştur.

         İkinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün nasıl seçildiğini hatırlamamız yeterli olur. Erken Cumhuriyet devrinin radikal uygulamalarından kısmen de olsa vazgeçildiği Mustafa Kemal’in hayatının son yıllarında, İsmet İnönü ile aralarının bozuk olduğu bir sır değil artık. Dolayısıyla Mustafa Kemal’den sonra cumhurbaşkanlığı adayları arasında ismi öncelikli olarak geçenler arasında İnönü yer almıyordu. Fakat Birinci Ordu Komutanı Fahrettin Altay’ın devreye girmesiyle İnönü cumhurbaşkanı seçildi. İnönü bu durumu daha sonra “yıldırım gibi bir yirmi dört saat yaşadık” diye ifade edecekti. Haddizatında o yirmi dört saatte asker müdahalesi tüm dengeleri değiştirmiş ve İnönü cumhurbaşkanı olmuştu.

         Abdullah Gül’ün seçimi ise herkesin rahatlıkla hatırlayabileceği kadar yakın bir tarih. Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesinde 27 Nisan 2007 tarihinde bir bildiri daha doğrusu “e-muhtıra” yayınlandı. Sadece ismini zikretmeyerek yapılan açıklamada Gül’ün adaylığının istenmediği açıkça belirtildi. Askeri bürokrasiden bu işareti alan birtakım aklı evvel siyasiler ve yargı mensupları da ortaya attıkları 367 toplantı yeter sayısını şart koşan bir garabeti ortaya çıkararak Abdullah Gül’ün seçimini engellediler. Kendisinden önceki üç Cumhurbaşkanının (Özal, Demirel, Sezer) seçildiği usul ile 11. Cumhurbaşkanı seçilemedi. İktidar partisi ve Abdullah Gül dik durdu. Nihayetinde Milliyetçi Hareket Partisi’nin meclise girerek uydurulmuş 367 toplantı yeter sayısını temin etmesiyle Gül cumhurbaşkanı seçildi.

         Aslına bakılırsa bu garabet kuralın ve tutumun bir hayrı oldu. Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesiyle ilgili bir kanun çıkarıldı. 12. Cumhurbaşkanı bu kanuna dayalı olarak halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.

          Hiç şüphesiz Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sorunlu geçmesinin önemli bir sebebi vardı. Sistem gereği cumhurbaşkanlığı, seçilmiş siyaseti frenleyen bir mekanizma olarak tasarlanmıştı. Anayasal kurumlar olarak iktidar alanının yarıdan fazlasına hükmeden kurumların üyelerinin ağırlıklı bir kısmı Cumhurbaşkanı tarafından atanıyordu. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, YÖK, Üniversite Rektörleri, MGK ve benzeri kurumlar devletin başındaki şahsın tasarrufuna göre şekilleniyordu. Dolayısıyla seçilmiş siyasetin alanını daraltmayı ve kendi alanını genişletmeyi hedefleyen devlet elitleri böylesi bir makama gelecek kişinin seçimini tesadüflere veya seçilmişlerin iradesine bırakmak istemiyorlardı. Onun için tehdit dâhil bütün yolları deneyerek tüm cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahil oldular. Buna rağmen, Turgut Özal gibi, Abdullah Gül gibi cumhurbaşkanları, seçilmiş siyaseti frenleyen bir mekanizma olmayı aşarak milletin yanında hizalanmayı başarmışlardır. Ancak bu, kişisel gayretin ve konjonktürün sağladığı bir durumdu. Sistemsel bir değişim söz konusu değildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendini bir revizyona sokma kararı verdi. Daha doğrusu bu kararı vermeye kendini mecbur hissetti. Çünkü son on yıl içinde, ülkede önemli değişimler oldu. Seçkinci devlet elitinin iktidar alanında bir daralma meydana geldi.

         Elit takımının bütün engellemelerine rağmen, seçilmiş siyasetin devlet yönetimindeki etkinliği giderek arttı. Eski sistem işlemez hale geldi. Çünkü kendi halkının büyük kesimini düşmanlaştırarak sistemin devam edemeyeceği ortaya çıktı. Siyasal iktidarın da talebi olan ve yapmak istediği değişime, devlet elitleri ve onların paralelindeki bir parti onay vermek zorunda kaldılar. En azından bir kısmı ortamı ve konjonktürü düzgün okudular. Değişimin zamanını geçirmenin ve halk ile inatlaşmanın pahalıya mal olacağını hissettiler. Değişimi gerçekleştirme gayretinde olan siyasal iktidarı engelleme kararından vazgeçtiler. Şimdi Tayyip Erdoğan için ya da diğer adaylar için “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” önemli bir dönemeci geçmek durumunda.

          Bir kısım statüko elitinin devre dışı kalması millet devlet hizalanmasının hızlı bir şekilde oluşmasına katkısı olacaktır elbette. Çünkü Türkiye, milleti olan devletten, devleti olan millete acilen evirilmek zorunda.

          Dünyanın yeniden yapılandığı bir dönemde, kendi iç sorunlarını kavgasız halledebilen bir Türkiye dikkate değer bir aktör olacaktır.

                                                    NEVZAT ÜLGER

Read More
“DAST BİR” VE HAYRETTİN KARAKAYA
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

“DAST BİR” VE HAYRETTİN KARAKAYA

“DAST BİR” VE HAYRETTİN KARAKAYA

         Kısa adı DAST BİR olan “Doğu Anadolu Sivil Toplum Kuruluşları Birliği” diye bir kuruluşumuz var. Bu kuruluş kendisine STK’lar arasında gelişim, birlik ve koordinasyonu temin ederek, bölgedeki bireylerin ve toplumların temel hak ve özgürlüklerini korumayı ve geliştirmeyi amaç edinerek kurulduğunu söylüyor.

          DAST BİR Elazığ İl Koordinatörlüğüne şehrimizin iş insanlarından Hayrettin Karakaya getirildi. Aynı zamanda DAST BİR Kurucu Yönetim Kurulu üyesi de olan Hayrettin Karakaya, yönetim kurulunun kararı ile Elazığ İl Koordinatörlüğü görevine getirilmiştir. Sayın Karakaya’ya da ilimize de hayırlı olsun.

         Sayın Karakaya’nın görevlendirme kararında; “Elazığ İlimizin bölgede ki konumu ve gelişmişliği göz önünde bulundurulduğunda bölgede ki Sosyal Sorunlara tam temas ederek ildeki STK’larımız ile beraber, kültür ve ticaret etkileşiminin iki kat daha artacağı düşüncesi ile hayırlı olsun dileklerimizi sunuyoruz” diyor.

         DAST BİR, sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliği ve koordinasyonunu anayasal sisteme saygılı bir çerçevede gerçekleştireceğini ifade ediyor.  “Üye Sivil Toplum Kuruluşları arasında bilgi, tecrübe ve görüş alışverişini sağlayarak, gayesi çerçevesinde ortak refleksler geliştirme ve kurumsal kazanımlar sağlayarak, gönüllü teşekküllerin ilgi alanlarına giren programları yaygınlaştırma ve bunlara yönelik organizasyonlara katılma ve her türlü desteği sunmayı amaçlamaktadır” diye kuruluş hedefini belirtiyor.

         Sayın Karakaya; “Doğu Anadolu bölgesi ile ilgili problemlerin çözümüne müştereken katkıda bulunma ve gelişen durum ve değişimlere göre üye kuruluşların katılımını sağlayarak ortak tavır belirleme, projeler geliştirme, inisiyatif alma, gerek duyulduğunda izleme komiteleri kurma, Türk ve İslam dünyasında işbirliği ve dayanışmayı tesis etmeyi hedef alan her türlü bölgesel, yerel ve uluslararası teşebbüsü destekleyici faaliyetlerde bulunma başlıca faaliyet alanları olacaktır. Bu faaliyetler ilgili üye kuruluşların bünyesi altında gerçekleştirilecektir” diye de çalışmalarına hedef belirliyor. 
         DAST BİR il koordinatörlüğüne getirilen Hayrettin Karakaya 1981 yılından bu yana ticaretin değişik dallarında çalışmış, bir ara da “Karakaya Haber” adlı yerel bir gazete kurmuş bir girişimci ve basın tecrübesi ilimizde en eski olan arkadaşlarımızdandır.

         Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star Tv Bölge temsilciliği, Kanal E TV’de program yapımcılığını yakından bilmekteyiz. Ulusal yayın yapan KANAL5 TV’de siyasi ve bölgesel analiz programları yapmıştır . Anadolu Aslanları İş Adamları (ASKON)da kurucu başkan yardımcılığını uzun zaman devam ettirmişti. Palu kültür ve dayanışma derneğinde halen başkan yardımcısı olarak görevine devam etmektedir.

          Badminton Federasyonu Elazığ İl temsilcisi ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Spor Kulübü Elazığ şubesi as başkanlığını yürütmektedir. Karakaya’nın halen faal bulunan iki yüklenici firması vardır.

         DAST BİR, STK’lara ücretsiz proje desteği sağlayacağını da söylüyor. Sivil Toplum Kuruluşlarına hibeler verildiği ancak projelerden Doğu Anadolu Bölgesinin yeterince yararlanamadığını dile getiren Dast-Bir yöneticileri, “Bunun nedeni devlet hibe ve teşvik projeleri hakkında yeterli bilgi sahibi olunamamasıdır” diye ekliyorlar. Ayrıca “ihalelerin yapılma aşamasında üzülerek görmekteyiz ki, kamu kuruluşları yetkilileri yerel firmalara yeterli hassasiyeti göstermedikleri gibi, bölge siyasileri de iş adamlarının sorunlarına tam anlamı ile eğilmemektedir” demektedirler.

         DAST BİR Proje Koordinatörü konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada, “Gençlik ve Spor Bakanlığı dahil bir çok kurum, Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmaları için destekler vermekte, çeşitli nedenlerden dolayı STK’lar bu desteklerden yararlanamamaktadır. Dast-Bir Yönetimi olarak, bu nedenleri ortadan kaldırmak için çalışmalar başlattık. Destek almak isteyen bütün STK’lara ücretsiz proje hazırlama ve yönetimi hakkında eğitimler vereceğiz. Gerçekleştirilecek projelerin bölgemizin gelişmesine de oldukça katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.” diye konuştu.

         Kürsü STK’cılığı veya fotoğraf STK’cılığı yapmayıp, STK’lar arasında güç birliği sağlayacağını söyleyen DAST BİR İl Koordinatörlüğüne getirilen Hayrettin Karakaya’ya yeni görevinde başarılar diliyorum.

Read More
SİYASET VE DEVLET
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASET VE DEVLET

SİYASET VE DEVLET

          İçinde yaşadığımız toplumsal hayatımızın siyasi yönünü belirleyen dinamiklere dikkatli baktığımız zaman birinci derecede dinin, tali derecede de Batı kökenli aksiyonların etkili olduğunu görebiliyoruz. Ödünç bir kavramla, “Türkiye’de hiçbir mesele yoktur ki İslam’la ilgili olmasın” demek mümkündür. Diğer meseleler de bu dinin yakınında veya uzağında olabilirler. Üç tarzı siyasetin başlangıcı kabul edilen 1856-1908 dönemi için bu konu tamamen bu çizgide olmakla birlikte 1908 sonrasında ise ulus-devlet kompozisyonu dâhilinde genelde devlet merkezli fikirlerin ve ekonomik şekillenmelerin gelişimini yaşadık.

          Islahat Fermanı’nın yayımlanmasından sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük akımlarının ortaya çıkışları ve gelişme seyirlerinde 1908 yılına kadar olan çizgileri farklı, bu tarihten sonrası farklıdır. Yalnız İslamcılık çıkış amacına uygun olarak sonra da devam ederken, diğer akımlar siyasi çizgilerini zaman içinde ekonomik hedeflerle farklılaştırmışlardır. Bu değişiklikte Osmanlı Devleti’ndeki sınırlı mülkiyet alanından Batı’dan gelen Kapitalizm akımına geçişte yeni anlayışın tesiriyle bir “zenginleşme” arzusunun olduğunu söylemek mümkündür. Geleneksel mülkiyet ve iş bölümünün yerini yeni iktisadi bir yapının almasının ardından yeni toplumsal gurupların oluşmasını da tabii karşılamak gerekir kanaatimce. Bu gelişmelerin çoğunun kapitalizmin benimsenerek Batılı olma hevesinden geldiğinin altını çizmek gerekir. Bizim tarihimizde bütün toplumsal değişiklikler yukarıdan aşağıya doğru oluşmuştur hep. Değişimin taşıyıcıları da genellikle; hükümet, ordu, eğitim kurumları/üniversiteler, medya ve üst gelir gurupları olmuştur.      

          Aynen bunun gibi “Osmanlı 18. yüzyılda kendi iradesiyle, bilinçli olarak kendini yenilemeye karar vermiştir. Cumhuriyet, Osmanlı’nın siyasi rejimini değiştirmiş ve halkın kültürüne, diline, kimliğine dayanarak da ayakta kalmıştır. Bir devletin ve toplumun kendi dilini, kültürünü, kimliğini muhafaza ederek ayakta kalabilmesi ancak değişimle, yani kendini kendi gücüyle, içeriden yenilemesi ile mümkündür.” (Kemal Karpat, 2008)

         Anadolu’nun İslam’la olan toplu tanışıklığı aynı zamanda Türklerin Batı medeniyeti ile tanışma tarihi de olan 1071’de başlar. 1699 tarihine kadar geçen süre “Batı ile beraber yaşama” dönemi olup, bu süreç Batı tarafından da kabul edilmişti. Böylece hem farklı bir medeniyetle interaktif ilişki içinde yaşanıyor, hem de Batı’nın sömürgeci emellerine muhatap olunmuyordu.

  1. yüzyılda Batı, yaptığı endüstri devriminin ardından farklı bir kalkınma modeli ile dünyanın iktisadi ve siyasi üstünlüğünü ele geçiriyordu. Batı için tarih; “sanayiden önce ve sanayiden sonra” diye ikiye ayrılmaz mı? Bir başka açıdan değerlendirdiğimizde de; Avrupa, sahip olduğu teknolojik, askeri ve ekonomik güçten ziyade düşünce, konuşma ve yazmanın serbest olduğu kültürden dolayı üstünlük kazanmış, diğer faktörlerin, serbest düşünmenin bir sonucu olduğu kabul edilmektedir.

        Bizde yapısal dönüşümü gerçekleştirmenin çabası içinde olmuşuz ama düşünce ve konuşma hürriyetini tam uygulayamamışız. Nitekim “Nizam-ı Cedit” anlayışı ile başlayan o yıllardaki ismiyle “ihya” hareketi, daha sonra özellikle Cumhuriyet dönemindeki ismiyle “Batılılaşma” hareketine geçilmiştir. İslam dünyasının temsilcisi pozisyonundaki Osmanlı’da, Batı’nın kalkınmasının ve değişiminin tarım toplumundan farklı olduğunu önce saray ve seçkin zümre fark etmiş, ardından da toplumda yaygınlaşmıştı.

         Batı’nın tehdidi karşısında işi gelenekçilikle geçiştirmek toplumun bütün katmanlarınca mümkün görülmediğinden, özellikle 1856 yılından sonra fikri ve siyasi akımlar gelişmeye başlamıştı. Bu değişimde “dış tehditten ziyade özellikle devlet bürokrasisinin kararı” etkili olmuştur demekte hiçbir mahsur yoktur zannederim. Bütün fikir ve siyasi akım temsilcilerinin büyük çoğunluğunun bürokrasi mensubu olduğunu fark edersek konu daha rahat anlaşılır. Osmanlı bürokrasisinin temel görevlerinden biri de kriz anlarında “devlet mülkünü” korumak değil midir?

         Ancak “modernleşme” daha farklı bir kavram olup, İslam toplumları için bir kriz tetiklemesidir. Batı’daki kapitalizm de “emperyalist devletin” finansmanını sağlamak için “Merkantilizm” üzerine bina edilmemiş miydi?

                                      NEVZAT ÜLGER

 

Read More
SİYASET VE SANAT
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

SİYASET VE SANAT

SİYASET VE SANAT

         Sözün şifa olanını bütün hayat boyunca, özellikle de son nefeste söylemek hedeftir. Zaten bütün söylediklerimiz ve yaptıklarımız da son nefeste söylemek istediğimiz o “son söz” için değil midir? O son sözümüz esas itibariyle yaşadığımız hayatın semeresi ve yaşayacağımız sonsuz hayatın işaret fişeğidir aslında. Yani geride bıraktığımız “seda” hem hoş olmalı hem de yeni hayata güzel bir başlangıç olmalıdır. “Kuşkusuz dil hayrın da şerrin de anahtarıdır. O halde hayır dışında ağzını mühürle.”

         Sözün çarpıcı olanının elbette kısa bir süre için tesiri vardır ama asıl olan doğruyu söylemek olmalıdır. Anlık bir ilgi uyandırsa bile kötü ve yalan sözden şiddetle kaçınmak gerekir. “Ya hayır söyle ya sus.”

         “Kargalar, güz mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar” diyor Mevlana. Heyhat!.. Sözün etkisi değerinin önüne geçti. İnsanları itibarsızlaştırma fuarları açıldı adeta. Oysa “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir”.  

         Devletin amacı, her durumda varlığını sürdürmek olduğundan, düşünce üretimine, hele hele farklı düşünce üretimlerine pek sıcak bakmaz. Gücünü zayıflatacağı endişesiyle farklılıkları teenniyle karşılar. Dolayısıyla “düşünce merkezlerinin de yürekler gibi toplu vurması”nı ister. Bu sebeple devlet, şahsîlikten çok “anonim” ve “homojen”liği yeğler; duygu ve düşüncelerin farklılaşmasından değil, benzeşmesinden yanadır. 

         Günümüzde emek hala değerine ulaşamadı. Gelir dağılımında adalet ise yasak kavram. Siyasiler her şeyi tekrar ede ede söylerler ama gelirin adil dağılımından dikkat çekmeyecek yerlerde ve lütfen bahsederler.

         Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gibi her türlü baskıya karşı iktidarla çatışan “sivil” bir sanat geleneğine sahip olan üstatlara rağmen, günümüzde bazı sanatkârların var güçleriyle devletin “koruyucu kanatları” altında sanatsal etkinlikler yapması, kanaatimce oldukça risklidir. Bu ilişki, sanatın doğasına aykırı ama maalesef devletin desteği olmadan da edebiyat ve sanat faaliyetlerini üst sıralara taşımak kolay değil. Herhalde bu iş dozunda tutulan bir iş olabilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de, edebiyat dünyasında “eleştiri”nin yerini güzellemelerin alması. Oysa yıkıcı olmadan eleştiri yapmayı öğrenmemiz gerekmiyor mu? Eleştirisi olmayan bir geleneğe mi sahibiz yoksa. İslam dünyasında maalesef eleştiri kültürü yok. Belki de Batı ile ayrıştığımız esas konu budur.

         Edebiyatçı ya da sanatçı nasıl toplumsal olaylardan ve gelecek kurguculuğundan uzak kalamazsa, siyasetçi de para, emek, gelir dağılımı ve inanç özgürlüğü konularında zihnini yoran ve tezler ortaya koyan insan olmalıdır. Kaldı ki siyasilerin tezleri toplumda ne kadar kabul görürse o kadar rey alıyorlar.

         “Kapitalizmin neden olduğu eşitsizlik ve adaletsizlikleri demokratik sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlamak” ilkesinde en inandırıcı olan parti seçimi kazanıyor. Uzun süre iktidarda kalınmasını bir de bu pencereden kritik edin isterseniz. İnsanlar olumsuzluğa ve hayalperestliğe fazla itibar etmezler.

         İstenen ne? Adaletli çalışma ve adil paylaşım.

         Siyasiler konuları bizim anlayacağımız bir vasatta bize anlatmalıdırlar. Neyi nasıl ve hangi imkânlarla yapacakları oldukça önemlidir. Amaçlar kadar araçlar da önemlidir. Eğri ağacın düzgün gölgesi olmaz.

         Siyasetin ve siyasetçilerin ideolojisi olur ama devletin sadece hayatını sürdürebilme düşüncesi vardır. Devlet; demokrasi, hürriyet, eşitlik, insan hakları, barış, çoğulculuk, adalet vs. üst kimlikleri ile hareket eden bir yapıdır. Her ne kadar bazı insanlar adalet sözcüğünden pek hoşlanmasa da, devlet için asıl olan adaletin sağlanması/gerçekleşmesi olmalıdır. Devletlerin imanı adalettir.

                                      NEVZAT ÜLGER   

Read More
ÜST AKLA KARŞI KONULABİLİR
Eylül 15, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

ÜST AKLA KARŞI KONULABİLİR

ÜST AKLA KARŞI KONULABİLİR

         Sermaye için asıl olan ekonomik özgürlük ve elbette daha fazla para temerküzü için çaktırmadan “merkantilizm”.

         Gelişmiş denilen ülkeler için esas olan; sömürülecek ülkeyi hür gösterip her yönüyle “işgal” etmek. Bunu sağlayabilmek için de terör sarmalı meydana getirmek. DEAŞ, PYD, IŞİD hem bu amaç için kurdurulur, arada da biraz yemlenir.

         Artık ülkelerin toprakları gelişmiş ülkeler tarafından kendi topraklarına katılmıyor. İşgal edilmiş ülkelerde yerli yasa bulunursa önemli bir olaydır. Bu işin adına da “Batılılaşma” deniyor.

         İnsanlık tarım toplumuna geçince 1.0, buharlı makineyle 2.0, elektrikle 3.0 ve dijital teknoloji ile 4.0 teknolojisine geçti diyor erbabı.

         Bediüzzaman da beşli bir tasnif yapıyor insanlık tarihi için:

         1-“Vahşet ve bedeviyet devri”. Göçebe topluluklar.

         2-“Memlukiyet devri”. Kabile devletleri. Kölelik. Güçlü olanların diğerlerini sömürdüğü sistem.

         3-“Esirlik devri”. Bütün hakların güç sahiplerinin insafında olan sistem. Coğrafi keşifler ve sömürgecilik.

         4-“Ecirlik devri”. Ölmeyecek kadar da olsa ücret kavramına geçilen sistem. Ülkeler özgür gibi görünmesine karşılık “egemenlerin” hâkimiyetinin olduğu sömürgecilik. Marks bu sistemi tenkit ederek uzun yıllar araştırmalara konu oldu.

         5-“Malikiyet ve serbestlik devri”. İçinde yaşadığımız döneme özgü gelişmelerin sağlaması gerekiyor. Mülkiyet hakkı, girişimcilikte serbestlik, düşüncede özgürlük gibi.

         Bazı insanların toplantılarına katılmayı bir ayrıcalık olarak gördüğü “DAVOS” toplantıları aslında dünyada yaşayan 3,6 milyar insanın servetine sahip olan sekiz kişinin toplantısıdır. Nitekim geçen yıl da dünyaya sözünü geçiren 62 kişinin toplantısı oldu. Ne devlet ve hükümet başkanları katılıyor bu toplantılara.

         Çare mi?

         -Yargının tam anlamı ile bağımsız olması, adalet esas olmalıdır,

         -Eğitim, eleştirel olmalı, yüksek zekâlara şans tanımalıdır,

        – Sağlık, sosyal devlet esaslarında işlemelidir,

         -Denetim ve şeffaflık,

         -Şahsiyetli dış politika,

         -Yolsuzluk ve yoksullukla mücadele,

         -Yerli teknoloji, imalat sanayi,

         -Enerjide bağımsızlık, yenilenebilir enerji esas olmalıdır,

         -Partiler adaylarını merkezden atamamalıdırlar,

         -Artık meydan mitingleri terk edilmeli, her evde televizyon olduğu için partiler insanlara televizyonlardan seslenmelidirler. Cemil Meriç; “slogan, ilkellerin ideolojisidir” diyordu bundan 50 yıl önce. Ayrıca sosyal medya olarak internetin, facebook ve twitterin yayılma gücünün basılı yayınlardan fazla olduğu görülmelidir. 

         Osmanlı “tümden gelim metodu”nu bütçesine de uyguladığı için, harcamalarını gelirine göre ayarlıyordu. Gelir artırıcıcılık millete yük olurken, harcamaları kısmak belki piyasalara olumsuz yansır gibi görünse de bütçe açığından iyidir. Ekonomi insan içindir. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

         Toplumların seviyelerinin yükselmesinde esas sorumlu olanların bilenler ve yetkililer olduğu unutulmamalıdır.

                                             NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 29
  • 30
  • 31
  • 32
  • 33
  • 34
  • 35

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 63
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10319

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.