• Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim
Facebook
BİRAZ NEZAKET LÜTFEN
Eylül 7, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİRAZ NEZAKET LÜTFEN

BİRAZ NEZAKET LÜTFEN

Demokrasi sadece demokrasiyi seviyoruz demekle tesis edilemiyor. Eğer demokrasinin denge ve denetim kurumları sağlıklı işlemiyor ve kurumlar arası ahenk sağlanamıyorsa bir yerlerde sorunlar var demektir. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra hazırlanan anayasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Anayasa Mahkemesi ile hükümeti Milli Güvenlik Kurulu ve Danıştay’la, yargıyı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ve üniversiteleri YÖK ile kontrol altında tutmak isteyen anlayış ne kadar demokrat olduğunu iddia ederse etsin, demokrat olmak sözle değil, uygulama ile belli olur.

Siyaset bütün gündemi etkiliyor. Örneklendirirsek; yazılı edebiyat dünyasına dikkat edilirse, daha önceki yıllardaki yayınlar çoğunlukla tasavvuf, dini hayat, Mevlana, Yunus ve mutasavvıflar üzerine iken, son yıla dikkat edersek daha çok devlet yönetiminde etkili olmuş kişilerle ilgili olanlardır; Yavuz, Kanuni, Abdulhamit, Ertuğrul ve diğerleri.

Her ne kadar yetişkinler daha çok siyasi hatırat ve nehir söyleşilere ilgi duysalar da, gene de Ortadoğu üzerine olan eserler de okunmaya devam etmektedir. Önemli yazarlarımızdan İskender Pala’nın son eseri “AbumRabum” tamamen bu konuya endekslidir. DAEŞ, İŞİT, PKK, YPG, FETÖ ve diğer terör örgütlerinin insanları olumsuz etkilemelerinden dolayı yayın hayatı da ister istemez bu bölgeye odaklanıyor.

Her şeye rağmen tarih, iktisat, hukuk, sosyoloji, hatırat ve biyografi alanlarına ait eserlere ilginin yoğun olması doğrusu ülkemiz adına umut vericidir.

Bir başka atıf; devamlı bizdeki eğitim sisteminin Batı kaynaklı olduğunu söyleriz. Dolayısıyla zihinlerin o doğrultuda davranmasını bekleriz. Mademki en azından son doksan yıldır Batı tipi eğitimi uyguluyoruz, o halde davranışlarımızın da istenilen norma kavuşması gerekir. Olmalıdır ama öyle olmuyor bir türlü. Ne bir Batılı tipi çıkıyor ortaya ne bir Müslüman tipi. Batı tipi eğitimini de beceremiyoruz ki bizim okumuşlarımız bir Batılının günlük hayatındaki etik anlayışından bile mahrum oluyor. Bir Müslümanın sahip olması gereken ahlaktan söz etmiyorum. Zira ‘ahlaklı Müslüman’ gibi bir tabirin ne kadar anlamsız olduğunun farkındayım. Çünkü Müslüman demek aslında aynı zamanda ahlaklı demektir. Bu dinin kurucusu, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” demiyor mu? Mesela bugün bizim medya mensuplarımız ne bir Batılının sahip olduğu medya etiğine ne de bir Müslümanın gözetmesi gereken hak ve hukuk anlayışına sahipler. 

Günümüzün İslam ülkelerine ve özellikle kendi ülkemize baktığımızda, yalanın, toplumsal ve siyasi hayatta tedavisi neredeyse imkânsız sorunlara sebep olduğunu hepimiz görüyoruz. Her gün birbirini yalancılıkla suçlayan siyasetçilerden, yalan konuşan din ve bilim adamlarına, sözünde durmayan tüccar ve esnaftan, süte su katan çiftçiye, insanlara eşek eti yediren kasaplara, kaçak elektrik kullanan vatandaşa kadar her yerde yalancılığın yaygın olduğunu görüyoruz. Yirminci yüzyılın en çok insanların ahlakını bozduğunu söyleyen Nuri Pakdil haklı değil mi? Yirmi dört saat ahlaklı olabilen insan sayısı oldukça sayılıdır zannederim. İnsanların Allah’a koşuşunu engelleyen bir vetire ne kadar da çirkindir. Eğer bizim toplumumuz dindar olsa idi, yalan, hayat hakkı bulamazdı. Çünkü yalan ile imanın/dindarlığın bir arada yaşaması mümkün değildir. Demek son yüzyılda dindarlık değil, din istismarı var.

Bırakınız işler yapılsın, aramızda konuşalım, eleştirelim, gerekiyorsa övelim, gerekiyorsa yerelim ve doğru önerilerde bulunalım. Eleştiri kültürü bizi doğru toplumun oluşturulmasına doğru evirecektir. Bu ülke böyle böyle ileriye gidecek. Lütfen biraz nezâket.

Read More
İYİ DÜŞÜNEMEMEK “MEDENİ ÖLÜLÜK”TÜR
Eylül 1, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

İYİ DÜŞÜNEMEMEK “MEDENİ ÖLÜLÜK”TÜR

İYİ DÜŞÜNEMEMEK “MEDENİ ÖLÜLÜK”TÜR

Adam afralı-tafralı laflar ettiğini zannederek toplamda 600 kelime ile konuşuyor. Ufuk Uras, bir panelde Altemur Kılıç’a “otuz kelime ile konuşuyorsun” demişti ve ondan sonra da onu ciddiye almamıştı. Halbuki “insan kelimelerle düşünür” denildiğine göre bu vatandaşımız düşünmüyor demektir. Bir yerde bilgi ve rasyonal düşünme metodu yoksa, orada gürültü vardır, kaos vardır. Rasyonal olmayı beceremeyenler, irrasyonal olmayı bir marifet olarak göstermek için hamaset yapmaya çalışırlar. Bilmediğini bilmeyenle konuşmak da oldukça zordur.

Kapitalizm sonrası oluşan liberalizm de, neo-liberalizm de tıkandı. Ancak yerine ikame edilecek sistem henüz netleşmedi. Bu da bir kaos nedeni elbette. Olumlu bir sistem için önce olumsuz sistemin kötülükleri iyi tespit edilip, güzelce temizlenmelidir. Adil gelir dağılımı olmayacaksa, üç kişinin serveti bir ya da birkaç ülkenin gelirinden fazla olacaksa, genelde insan hakları demeyip hala daha insanlar yaşlarına ve cinsiyetlerine göre sınıflandırılıp o şekilde hak ve hukuktan bahsedilecekse buna değişim değil, belki “yalancı meme” denebilir.

Alttakilere din-iman deyip, üsttekilere han-hamam anlayışı, doğrusu ne din ve imanla, ne de evrensel hukukla bağdaşmaz. Swot analiz gereklidir ama önce ortaya inandırıcı bir irade koymak gerekir. Düşüncelerimize karşı çıkacaklar diye korkmayıp, aksine gelişme için memnun olmak gerekir. Herkes söylediklerinin “nas” olmadığını bilmeli ve itirazları bir güzelleştirme aracı olarak kabul etmelidir.

Farklı kulvarlarda olmak iyi bir şeydir ve gelişme nedenidir. İtirafı ve itirazı olmayan kişi ve guruplar toplumu geri bırakırlar. Ölçü; farklı düşünce içerisinde medeni ölçülerle konuşmak ve hareket etmektir.

Erbabı diyor ki; vicdan dört şubeden meydana gelir: Akıl, irade, zihin ve his. İnsanlar zihinlerini ne ile doldururlarsa, imalat da ona göre oluşur. Günümüzde insanların zihinlerini ençok meşgul eden şey siyaset kurumu. Siyaset toplumu oluşturan en büyük güç oldu, En politik kişi ve guruplarda da, en sufi topluluklarda da gündemin ilk maddesi siyaset. Öyle ki, bireysel ahlakı ne olursa olsun, ancak aynı partide olanlar kardeştir. Ya aynı siyasi kulvarda olursun ya da dışlanmaya evet dersin. Bir bakıma sünnet toplumundan, siyaset toplumuna geçti cemiyet. Vatansever veya vatan hainini belirleyen şey siyaset kurumu. Dejavu bir durumla karşı karşıyayız. Biz bu filmi daha çok, 1970-1980 yılları arasında yaşamıştık. Siyasi partiler “mezhep” haline gelmişti o yıllarda. İbret alınmazsa tarih tekerrür eder durmadan. Biz de süper lig bir tarafa 1. Ligde de olamayız. Ama bazıları sosyolojiyi siyasetle karıştırdığından yerel güzeldir diyor. Hatta haramlar da artık siyaset kurumuna göre şekillenmeye başlar deniyor. Sözen dönemindeki “İSKİ” olayını ve olayın kahramanlarını unutmadık.

Tek kutuplu dünyanın sıkıcılığı ortadadır. Çok seslilik gürültü demek değildir.

NEVZAT ÜLGER

Read More
HAYATI ÖNEMSEYELİM!
Eylül 1, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

HAYATI ÖNEMSEYELİM!

HAYATI ÖNEMSEYELİM!

Hayata beraber başladığımız, /Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; 

/Gittikçe artıyor yalnızlığımız. (Cahit Sıtkı)

Aman biraz hayatı yaşama biçimimize dikkat edelim. Yaşımız kaç olursa olsun, lütfen biraz dikkat.

Beyin ve nöroloji ilmini dikkatle takip anlamında; “beyin yüzde bir oranında su kaybederse düşünme yavaşlar, yüzde ikiye çıkarsa mental performans geriler, dikkat ve hafıza problemleri ortaya çıkar” diyor konunun uzmanı. Dikkat bu bir Demans başlangıcı. Günlük su içme miktarı en bir buçuk litre olsun.

Beyin sağlığı için rafine karbonhidrat ve şeker yememek önemli diyor Canan Karatay. Yaşla beraber, gün içerisinde normalden çok kalori alan bireylerin bilişsel yetenekleri, az kalori alan bireylerin gerisinde kalıyormuş. Rafine karbonhidrat ve şeker yemek, günlük alınan kalori miktarını artırır bir özelliğe sahiptir diyor gıda mühendisleri ve beslenme uzmanları. “Acıkmadan yeme, (keyfince) doymadan kalk.”

Bir diğer rafine karbonhidrat kaynağı tahıl ürünleri ve hamur işleri diye ekliyor uzmanlar. Bu gıdalarda beyne iyi gelmeyen bir madde var diyorlar; adı Gluten. Gluten, bazı aşamalardan sonra beyinde küçülme ve patolojik değişikliklere neden oluyormuş.

Uyku, beynin kendini tamir etmesi, vücuttaki kronik stres cevabının frenlenmesi, öğrenilen bilgilerin kalıcı olarak depolanması için şart. Özellikle beynini çok kullanan birisi iseniz uyku daha da önem kazanıyor. Lüzumundan fazla da, eksik de olmamalı.

Kalp sağlığı ve beyin sağlığı bir elmanın iki yarısı diyor uzmanımız. İkisini birbirinden ayrı tutmak ve değerlendirmek mümkün olmadığından beyni de, kalbi de kirletmemek gerekir. Kalp bir anlamda salim akıl yerine kullanılabilir diyen insanlar var. “Gelecek akıldan ziyade kalbe aittir” diyor meçhul bir adam.

Stresi azaltmanın en önemli yollarından birisi yavaşlamak, sakinlemek, hatta durmaktır. Düşünmek için durmak şart. Gerçi günün modası “durmak yok…” şeklinde ama siz yine de durmayı önemseyin. “Önce refik sonra tarik.”

Yeni bilgiler beyni geliştirir: Yeni bilgiler öğrenmek beyindeki özellikle hafıza ile ilgili bölgelerde yeni sinir hücreleri oluşturur. Okumak ve ağır olmayan hareketler önce Demans’ı, sonra Parkinson’u ve daha sonra da Alzheimer hastalıklarına yakalanmamak için norölogların tavsiye ettiği en önemli önlemler. Evet, hastalıkların yaşı yok ama orta yaş gurubundan itibaren hayat daha çok dikkat istiyor.

Neler mi yapılabilir: hem erkekler için hem de bayanlar için karma bir liste yapalım da herkes kendisine uygun olanı seçsin.

Bolca okumak, karakalem, pastel, akrilik ve yağlı boya ile resim yapmak, yeni bir müzik aleti çalmak, örgü örmeyi, dikiş dikmeyi öğrenmek, fotoğraf çekiminde ustalaşmak, yazı yazmayı öğrenmek, satranç oynamak, aletli plates denemek, yemek pişirme atölyelerine gitmek, Kur’an öğrenmek, küçük ezberlere çalışmak.

Arkadaşlarla birlikte zaman geçirmek, deneyimlerin paylaşılması, yeni bilgiler ve fikirlerle yüz yüze kalma, sırasında katılmadığımız fikirlere sahip insanlarla birlikte olduğumuzda zihin jimnastiği yapmak, sevdiklerimizle iyi zaman geçirmek, acıları ve sevinçleri paylaşmak da beyne iyi geliyor.

Başkalarına iyilik yapmak insanı mutlu etmez mi? Toplum gönüllüsü olup, engelli çocuklara destek olmak, kimsesizlere el uzatmak hem dünyamıza hem de öte dünyamıza hizmet etmez mi?

NEVZAT ÜLGER

Read More
Eylül 1, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KÖFTE Mİ-EKMEK Mİ?

KÖFTE Mİ-EKMEK Mİ?

Vandalizm, yağma, tahribat, Venezuela’yı, Yunanistan’ı, Gezi’de kısmen bizi, bugünlerde İran’ı ve belki de sonrasında tekrar bizi hedef tahtasına oturtacak ekonomik ve siyasi olaylardır. Bunların bu haliyle tekrar analiz edilmesi ve daha sağlıklı ekonomik ve siyasi tedbirler sunulması elzemdir. Gelirin adil dağılımı yeniden masaya yatırılmalıdır. Baskı ile bunalan İran halkının sokakta kendi devrimini gerçekleştirme çabası, belki Türkiye’yi de bekleyen bir tehlikedir.

Türkiye’ye ilişkin 2002-2016 dönemi için veriler yayımlandı. Çarpıcı sonuçlar görünür oldu: Birincisi, gelir sıralamasının en üstündeki (en zengin) yüzde 1’lik kesimin toplam geliri, gelir sıralamasının en altındaki yüzde 50’lik grubun toplam gelirinden çok daha fazla. 2016 yılında en zengin yüzde 1’lik kesimin milli gelirdeki payı yüzde 23,4 iken, en alttaki yüzde 50’lik kesimin payı yüzde 14,6. Çok eşitsiz bir dağılım. İkincisi, son on yılda gelir dağılımı Türkiye’de çarpıcı biçimde bozuluyor: En zengin yüzde 1’lik kesimin milli gelirden aldığı pay son on yılda 6 puan yükselirken, en alttaki yüzde 50’lik kesimin milli gelirden aldığı pay 1,7 puan düşüyor. Üçüncüsü, Türkiye’nin gelir dağılımı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde bozuk.

Bir ekonomi tetikçisi şöyle diyor:

“Asıl işim 3. Dünyayı kandırıp yağmalamaktı. Biz ekonomik tetikçiler her ne kadar farklı biçimlerde çalışsak da, en olağan işimiz, şirketlerimizin arzuladıkları kaynaklara sahip ülkeleri belirlemektir. Sonra da bu ülkelerin liderlerini kendi vatandaşlarını sömürmeleri için ayartır, rüşvet verir ve zorlarız. Onlar da ülkelerini asla geri ödeyemeyecekleri borçların altına sokar, milli varlıklarını özelleştirir, hassas çevrenin mahvolmasını yasallaştırır ve en sonunda da arzulanan bu kaynakları bizim şirketlerimize yok pahasına satarlar. Eğer aralarında direnen bir lider çıkarsa, CIA-destekli çakallar tarafından ya etrafı bloke eldir, ya devrilir ya da öldürülür.”

Geleceğin enerji kaynağı Bor, Tor ve Osmiyum gibi madenler oldukça önemlidir. Stratejik önemleri vardır. Bazı şeyler devlette kalmalıdır. Bursa’daki bor tesisi ne durumda çok bilmiyorum ama bundan 15 sene önce oldukça heyecan verici şeyler söyleniyordu. Devlet güven ve gelecek demektir.

Türkiye’de kitap okuma oranının 1000 de 1, ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 olmasını, 10.000’de 1 kişinin düzenli kitap okumasını, okuma alışkanlığında dünyada 86. sırada oluşumuzu mutlaka aşmanın yolu, okunabilir kitaplar üretebilmektir.

Otuz yıl önce Türkiye’de basılan kitap sayısı yılda beş bin civarındayken, şimdi bu rakam 50.000 civarında. Kitapların yalnız niceliği/sayısı artmadı, niteliği/kalitesi de arttı.

Belediyelerimizde bu kadar rant zihniyetinin hakim olmasını, şehirlerimizin gittikçe kaos merkezlerine dönmesini, şehir merkezlerine devasa binalar dikme arzusunu doğrusu biraz ticarete biraz da “önemli olmanın” maalesef “değerli olmanın” önüne geçmiş olmasına bağlıyorum.

Şehir, doğrudan uygarlıkla ilgili bir kavramdır. Medeniyet kelimesinin ‘medine’ ile, civilisation kelimesinin ‘city’ ile ilgisi var. Bu kavramlarla ilgisi ve kültürü olmayanların – yönetenler ve yönetilenler birlikte- kurduğu şehirler pek tat vermez. 

NEVZAT ÜLGER

Read More
DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ VE BÜYÜME
Eylül 1, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ VE BÜYÜME

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ VE BÜYÜME

Batı her ne kadar demokrasi, insan hakları, eşitlik, köleliğin kaldırılması gibi konularda doktrinler geliştirmişse de, hayvan avlar gibi insan avlamıştır. Onları köleleştirmiş, maden ocaklarında çalıştırmış ve onları Avrupa’nın refah ve mutluluğunu meydana getiren birer alet gibi görmüş ve kullanmışlardır. Aynı öykü daha değişik metotlarla devam etmiyor mu?

“Kamu Alanı” gibi oldukça itici bir söylem icat ederek toplumun büyük katmanlarını, yaşadığı ve vergileri ile beslediği “mekanlara” girmelerine engel olan “ulusçu” kadrolara karşılık, İslamcı kadrolar “Anadolu İnsanı”nı devletle barıştırmış ve onların siyaset, ticaret, sanat ve kültürel alanlarda etkinleşmelerinin önünün açmıştır. İddialı bir cümle olarak; eğer İslamcı kadrolar İktidar olmasalardı belki Türkiye de diğer İslam ülkelerindeki aynı akıbeti yaşıyor olabilirdi. Çünkü İslamcı kadrolar İslam’ın sosyal adaletçi esaslarına dayanan gelirin adil dağılımında henüz yeterince başarı sağlayamamış olsalar da, fert başına geliri yükseltmelerinin yanında bugün itibariyle 194 dünya ülkesi ile ticaret yapabilecek seviyede dış ticaretini total olarak 450 milyar dolara çıkarmışlardır.

Esasen din ve siyasetin ilgilendikleri konular aynıdır. Din ilahi bir siyaset, siyaset ise beşerî bir düzenlemedir. İkisi de Allah-insan-toplum-eşya ilişkiler yumağını düzenleme iddiasında bulunuyor. Hem din hem de siyaset, bu ilişkiler manzumesini düzenlemek sureti ile insanın yani bireyin mutluluğunu sağlamayı hedeflemektedirler. Ama nedense takip ettikleri yöntemler ile vardığı sonuçlar hep farklı olmaktadır. Kul kuldur, Alah da Allah’dır.

Siyasetin konularından biri olan hürriyetin imanın bir özelliği olduğundan bahisle, insan hakları, adalet, gelirin adil dağılımı, ahlak ve kul hakkı gibi konuların imanla ilişkisi de çok açıktır.

Ebu Hanife’nin talebeleri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, Ebu Hanife’den farklı fikirler öne sürmüşler ve farklı fetvalar vermişlerdir. Bu imamlar, “hocamız Ebu Hanife daha iyi bilir”, deyip köşelerine çekilmemiş ve kendi fikirlerini açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, bu talebelerin fikirleri, Hanefi mezhebinin resmi görüşleri olarak fıkıhtaki yerlerini almışlardır. Bu durum, İslam’ın alimlere emrettiği davranış biçimidir. Bunun gibi binlerce örnek sayılabilir.

İslam Dünyası’nda ciddi bir itirazın, eleştirinin yükselmediği ve teslimiyetin yaşandığı bir dönemde, Said Nursi, Avrupa medeniyetinin üzerinde yükseldiği Aydınlanma düşüncelerine ve Batı emperyalizmine analitik eleştiriler getirmiştir. Said Nursi, Aydınlanma düşüncelerinin dayandığı inançlar olan Deizm, Panteizm, Ateizm ve bunlardan neşet eden siyasal sistemlerle, bu sistemlerin uygulamalarına çok ciddi eleştiriler getirmiştir

Tilki yavrusuna öğüt veriyormuş; “yavrum istediğin her bağın üzümünden dilediğin kadar ye ama sakın mollanın bağına girme. Aç kalsan dahi onun bağına girme.” Yavrusu; “neden yani, onun bağının üzümleri zehirli mi?” diye sormuş. Tilki demiş ki; “hayır zehirli değil. Eğer molla üzümlerini bizim yediğimizi anlarsa, “tilki eti helaldir” diye fetva verir ve bütün neslimizi keser.”

NEVZAT ÜLGER

Read More
DÜNYA DEĞİŞİMİ YAŞIYOR
Eylül 1, 2021by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

DÜNYA DEĞİŞİMİ YAŞIYOR

DÜNYA DEĞİŞİMİ YAŞIYOR

Yok edilenlerle birlikte dünyada 26 medeniyetten bahsediyor yetkilisi. Halen yaşayan medeniyet sayısını da on olarak belirtiyor. Diğer 16 medeniyeti barbarlar yok etmişler. İnkalar, Kızılderililer sadece herkesin bildikleri. Aynı zaman dilimi içerisinde birden fazla medeniyet de etkili olabiliyor.

Her medeniyet 1000 yılda bir küresel etkinliğe kavuşuyor. Dünyaya gönderildiğinden beri insanoğlu; tarım işçiliği, çobanlık, takas (mübadele), ticaret, emek mübadelesi/sanayi işçiliği, sermaye hakimiyeti gibi safhalardan geçti.

Dünya, tarım döneminden sanayi dönemine coğrafi keşiflerle birlikte; sömürü, kölelik ve faizle geçti. Zannederim sanayi dönemi de ömrünü tamamladı. Artık sermaye de gücünü kaybediyor. Kudüs oylamasında bu durum çok net olarak görüldü. Kudüs oylamasından alınan sonuç esas itibariyle 3. Dünya Savaşı’nı iptal etmiştir diyebiliriz. Bu nedenledir ki, Kudüs 2019 yılında Müslümanların eline geçecektir dememi sakın yalnız duygusal bir istek olarak nitelemeyin lütfen.

Savaşlar insanlığa çözüm getirmiyor. Savaşlar yoluyla ortalığı yakıp-yıkıp sonra tekrar imara çalışmak ve bu yolla da yeni iş sahaları açmak dönemi bitiyor. Papaz Maltus’u yalnız asalaklar seviyor.

İletişimin oldukça geliştiği bu günkü ortamda insanları, ülkelerin yalnız müreffeh taraflarını göstererek aldatmak artık mümkün değildir. Çünkü saklanmak istenen mahalle ve yerleşim alanlarını, iletişimin bu kadar geliştiği dünyada gizlemek pek mümkün görünmüyor.

Sermaye Türkiye ve İran’ı uluslar arası sistemden dışlamak istiyor. Ancak Türkiye ve İran’ın yanlış yapmadıkları sürece bölge barışının bozulmayacağını bilmek gerekir. BM’deki Kudüs oylamasından alınan sonuç yalnız Pentagon’u rahatsız etmekle kalmadı. Medeniyet çatışmacılarına da,  dünyadaki yeni değişimi kabul etmezseniz, siz dışlanacaksınız dedi. Sermaye şu anda paramparçadır. Zulümle abad olanın abadlığı kalıcı olmaz.

Devletlerin varlığı da artık büyük oranda toprağa bağlı değil zannederim. Sınırlar aşağı-yukarı önemini kaybediyor. Göçler çok şey anlatıyor olmalı. Bir ülke bir başka ülkeden kendi nüfusunun yüzde beşi kadar göçmeni almak zorunda kalıyorsa hangi sınırdan bahsedebiliriz?

Dünyada bu kadar çok sorun varsa, sorun meydana getiren anlayışlardan bahsetmekte ne mahsur var? Gelişmiş ülkeler diye tanınan ülkeler maalesef kendi dışındaki ülkeleri “dışlayarak” bloke etmek istiyorlar. “Mağlubiyet ideolojisi” anlayışında ısrar edenlerin Batı ile ilişkilerini eşit seviyede yürütme yönünde hareket edebilmeleri oldukça zordu zaten. Batı’nın dayatmalarına karşı koyabilmek için çok yönlü dış politikalara açık olmak gerekir. Artık bu oyuna kafa tutan ülkeler ve idareciler çoğalıyor şimdilerde.        

İslam toplumlarında şikayet ettiğimiz hemen her problemin temelinde kendimize göre icat ettiğimiz İslam anlayışı bulunmaktadır diyebiliriz kanaatimce. Bu tavır yalnız İslam’ı iyi bilmemekle izah edilemez. Bu aslında bir “mağlubiyet ideolojisi”dir. Mağluplar ancak galipleri taklit ederler. İslam ülkelerindeki yöneticiler yönettikleri halkı İslam’la aldatıyorlar. Kudüs oylamasında görüldü ki, birçok ülkenin önceliği İslam değil, koltukmuş.

NEVZAT ÜLGER

Read More
BİLGİ Mİ-METOD MU?
Ocak 9, 2018by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

BİLGİ Mİ-METOD MU?

BİLGİ Mİ-METOD MU?

“İslam dünyasının en az iki asırdır her alanda bir kriz içerisinde bulunduğu, herkes tarafından sürekli dile getirilir. Fakat krize çözüm bulunamaması, ileri sürülen nedenlerin (ve önerilerin) gerçekçi olmadıklarının kanıtıdır. Kriz, bir çağdaş ‘düşünme’ ve onunla üretilen ‘bilim’ sorunudur.”

Doğru düşünebilme konusunda sorunluyuz galiba. Konuya yaklaşım sağlaması açısından birkaç “üçlü” çıkaralım önce. Hani bir düşünür (Ortega Gasset) demiş ya; “Kavşağa gelmiş bir toplum kim olduğuna karar vermek zorundadır.”

Osmanlı’daki padişahlıktan Cumhuriyete geçerken ilk üçlüyü Ziya Gökalp ifade ediyor;

Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak.

Konuyu günümüz siyasetine taşırsak; MHP, AK Parti ve CHP.

Bir başka iz düşümü; kışla, cami, opera binası.

1960 Türkiye’sinde üç entelektüel isim; Kemal Tahir, Nurettin Topçu, Cemil Meriç.

Batıcılık, Anadoluculuk, Doğuculuk.

Belki daha değişik isimler de eklenebilir; Adsız, Necip Fazıl, Nazım Hikmet.

Batılılaşma, yerleşik düzeni yerle bir etmişti. İlerici-gerici veya ilericilik-gericilik kavramları buradan siyasiler tarafından çıkarılmıştı.

1950 yılından itibaren ciddi manada köyden şehre göç başlamıştı ülkemizde. Tanzimatın da, sanayileşmenin de, rasyonelitenin de dayanağı şehir değil midir?

Köy, şehir, devlet.

Şehirleşmeden kalkınma olur mu? Belki yöneticiler için köy bir kolaylık sağlar ama kalkınmanın ve düşünce iklimine girebilmenin ön şartı şehirler ve şehirleşmedir. Tabi şehirleşme sağlıklı başarılamazsa “köy kökenli şehirliler” meydana gelir. 1970 yılına kadarki Türk romanlarına dikkat edersek karşımıza hep “köy römanları” çıkar. Hatta o dönemdeki iktisadi kitapların yaklaşımlarına bakınca karşımıza hep “ATÜT” diye ünlenen Asya Tipi Üretim Tarzı modeli çıkar. O dönemdeki filmlere de dikkat çekelim isterseniz; zengin-yoksul, ağa-yarıcı, gazino çapkınlığı-köylü aşkları, züppe-delikanlı, maço-devrimci, zengin kız-fakir oğlan, yoksulluğa övgü-sermaye düşmanlığı. Tablo uzatılabilir ama maksat hasıl oldu zannederim.

Batı’da da önce Aydınlama sonra Fransız Devrimi ve arkasından da “Sanayi Devrimi” gelişmişti.

Şimdi yeni bir kavşaktayız. Bu kavşakta malumat sahibi olmak geçici bir popülarite sağlar ama esas olan “doğru düşünebilme metodu”nu bilmektir. Bin ya da dört bin yıl öncesinden bahsederken hala daha o dönemdeki düşünürün metodundan değil de, malumatından bahsediliyorsa, bu kavşaktan çıkabilmek biraz zor demektir. Düşünmek güzeldir.

NEVZAT ÜLGER

Read More
KISA BİR SİYASİ TARİH (2)
Ocak 8, 2018by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KISA BİR SİYASİ TARİH (2)

KISA BİR SİYASİ TARİH (2)

1930’lu yıllarda yayınlanmakta olan “Kadro” dergisini Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Burhan Belge çıkarıyordu. Bu kadro diyordu ki; “tam bağımsızlık için ekonomik kalkınma şarttır. Bunun için etkin devlet müdahalesi şarttır.” Yani özgürlüklerin fazla önemi yoktur, baskı yapılabilirdi.

“Kadro” hareketi için gelenekselcilik kovulmalı, laik bir çizgi benimsenmelidir. Onların bu düşünceleri anayasal bir ilke gibi kabul gördü ve nihayet 1931 yılında CHF programına ve Anayasa metnine işlendi. 1935 yılında toplanan 4. Kurultay’da Atatürkçülük ilkeleri belirleniyordu. Partiye göre Türkiye; “milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçı bir Cumhuriyettir.” Bu tanım 1937 yılında Anayasa metnine işlendi. Esasen 1919-1922 döneminde ortaya çıkan halkçılık söylemi 1923 sonrasında ortaya çıkan seçkincilik fenomeni ile sahneden silinmişti. Çünkü 1930 yılından itibaren CHF artık TBMM’nin denetimini tamamen ele geçirmişti ve zaman zaman Mustafa Kemal’e de meydan okumaya başlamıştı. Aşırı laik-milliyetçi kanat partiyi devrimlerin bekçisi olarak görüyordu. Parti Genel Sekreterliğine getirilen Recep Peker kendi doktirinine vurgu yaparak, “değerine ve faydasına bakılmaksızın eski ve geleneksel olan her şey yıkılmalı ve bunların yerine modern olanlar getirilmelidir” diyordu.      

Bu noktada Avrupalı misyonerlerin ve şarkiyatçıların empoze ettikleri görüşleri benimsendi: “İslam yapısı gereği maddi ilerlemeye uymaz ve Batı’ya karşıdır. Bundan dolayı laiklik, İslam’ın yerine pozitivist bir ideoloji olarak benimsendi” denilmeye başladı. Böylece laiklik dini kaldırma aracı, milliyetçilik de yeni bir kimlik kazandırma aracı yapıldı. İslam’a karşı düşmanca bir tavır meydana getirildi. Özellikle kaba bir materyalizm ve hazcılık özendirildi. Böylece laiklik, 1930 sonrasında oluşturulan seçkinci bir düzenin önemli bir ideolojisi oldu.

         Türk Dil ve Tarih Kurumunun kurulması (1931-32

         Halk evlerinin açılması (19 Şubat 1932)

          Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)

         İş kanunu ile grevler yasadışı ilan edildi. (1936)

         Basın ve dernek özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlandı. (1938)

         Köy Enstitülerinin kurulması (17 Nisan 1940)

İki kurum özel olarak kurulmuştu. Köy Enstitüleri kırsal alanı, Halk Evleri de şehir ve ilçeleri zihnen pozitivizme ve Batıcılığa hazırlamakla görevliydi. Halk evlerinin ayrıca kapatılan Türk Ocakları’nın yerine ikame edildiğini de belirtmemiz gerekir. Böylece “din ve rejim” yerine “vatan ve ulus” kavramları getirilmişti.

1932’den itibaren KİK olarak kurulan işletmeler kar edemiyor gerekçesi ile özel girişim özgürlükleri kısıtlanarak devlet girişimlerinin önü açıldı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Atatürk, devletçilik yanlısı İsmet İnönü’yü görevden alarak yerine Celal Bayar’ı getirdi. Ancak Atatürk’ün 1938’de vefat etmesi üzerine bu girişim yarım kaldı. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi ve CHP’nin bürokratik kanadı tekrar söz sahibi oldu.

1945 yılına geldiğinde Türkiye savaştan çıkmış bir ülke haline gelmişti. Bu yıllarda kurulmakta olan “Yeni Dünya Düzeni” Türkiye’deki bu gidişatı değiştirecek ve çok partili parlamenter sisteme zorunlu geçiş yapılacaktı.

NEVZAT ÜLGER

Read More
KISA BİR SİYASİ TARİH (1)
Ocak 7, 2018by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

KISA BİR SİYASİ TARİH (1)

KISA BİR SİYASİ TARİH (1)

İçinde yaşadığımız toplumun hangi aşamalardan geçerek bu günlere geldiğini görmek için önemli noktaların tespiti gerekmektedir. Bu tespitler alkışlamak veya kötülemek maksadı taşımaz, geçmişi anlayarak günümüzü yorumlamayı kolaylaştırır ve gelecek için yeni projektör görevini görür.

20 Ocak 1921’de kabul edilen Anayasa, 23 asıl, bir de ayrı madde halinde iki kısım olarak düzenlenmiştir. Genel esasları kapsamaktadır. Anayasanın kısa oluşu, o devrin özelliğinden ileri gelmekteydi. Sadece olağanüstü şartları ve acil ihtiyaçları karşılamak için, kısa ve özel bir anayasa hazırlanmıştı. 20 Ocak 1921 Anayasası bir geçiş dönemi anayasası olarak, Milli Mücadelenin çok dinamik olağanüstü şartlarına uymakta ve demokratik niteliğinin yanı sıra ihtilalci karakterini de korumaktaydı. Anayasanın ruhunda ve mantığında kuvvetler birliği sistemi hâkimdi. Milli iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmektedir. Başkansız bir Cumhuriyet kuran bu Anayasa ile milli irade Meclis tarafından tescil edilmekte ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği esası, kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir iradeye bağlanmasını da şart görmektedir.

Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Kongre Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilerini korumasına rağmen, ekonomide devletleştirme yoluna gitmeyeceği hususunda İtilaf Devletleri’ni ikna etmeyi amaçlıyordu. Rejimin, ekonomik kalkınmanın özgür girişim ve sosyal sınıflar arasındaki işbirliği sonucunda gerçekleşeceğini söyledi ama bu gerçekleşmedi. Çünkü savaş nedeni ile beşeri ve milli kaynaklar yok olmuş, CHF liderlerinin çoğunluğu da siyasi güçlerini kişisel ekonomik çıkarları için kullanıyorlardı. 1925 sonrasında durum gerçekten kötüleşti.

CHF’nin (Cumhuriyet Halk Fırkası) kurulması 23 Ekim 1923. Bu isim 1935 yılında CHP oldu. CHP, Batılı bir model oluşturmak üzere, bir ulus-devlet kurarak güçlenmeyi hedefliyordu. Bu kuruluş da 1935 yılında tamamlanmıştı. Bu başarı aslında partiden ziyade Mustafa Kemal’in karizmasıyla oluşmuştu. Mustafa Kemal “Atatürk” soyadını 1934 yılında aldı. Ancak Atatürk’ten sonra bu partinin kalkınmacı bir programı olmadı. 1945-46 döneminde çok partili seçimlere giderken de yoktu, 1950 seçimlerinde de, 1965 seçimlerine giderken bile ancak “merkezin solunda devletçi” bir parti olduğunu söyledi ve bürokratik konumunu aşamadı. Solun mantığı hiçbir zaman yönetimi ve iktidarı manevi yönden ele alan geleneksel anlayış ile bağdaşmadı maalesef.

Siyasi partiler bizde 1908-1918 döneminde kurulmaya başlar. Gerçi siyasi ve fikri hareketler 1856 Islahat Fermanı’nın ardından, hepsi de ülkeyi biz kurtarırız düşüncesiyle; İslamcılık, Türkçülük (önceleri Osmanlıcılık) ve Batıcılık şeklinde başlamıştı. Bunlar da zamanla partileşerek kendi tezlerini ve iddialarını ortaya koyacaklardı. Örneklendirirsek; İslamcılık, Ali Suavi ve Namık Kemal’le başlamış, sembol isim anlamında Mehmet Akif’le devam etmiş ve Necmettin Erbakan tarafından siyasi parti haline dönüştürülmüştü. Tıpkı muhafazakârlığın Ahmet Cevdet Paşa ile başlayıp, Yahya Kemal’le devam edip daha sonra Turgut Özal’la siyasileştiği gibi. Keza Türkçülük Abdullah Cevdet, İbrahim Temo, Dr. Nazım’la başlamış, Yusuf Akçora, Cahit Bey ve Ziya Gökalp ile devam etmiş ve Alparslan Türkeş’le siyasi parti haline gelmiştir.

Yeni Anayasa 1924 yılında kabul edildi. Bu anayasa 1921 Anayasasını yürürlükten kaldırdı. Anayasanın sekiz temel maddesi, ülkeyi dini İslam ve dili Türkçe olan bir Cumhuriyet olarak tanımlıyordu. 10 Nisan 1928 günü “Türk Devleti’nin dini İslamdır” ibaresi kaldırıldı.

Anayasa’da “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve millet bu egemenlik hakkını TBMM eliyle kullanır” diyor. TBMM bu yetkisini seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı Kabine eliyle kullanır. Yargı yetkisi ise Meclis adına bağımsız mahkemeler tarafından kullanılıyordu.

Milletvekilleri yemin metninde “Allah’ın huzurunda” ifadesi 10 Nisan 1928’de “şerefim üzerine yemin ederim” olarak değiştirildi.

Oturumlara iki ay boyunca geçerli sebebi olmadan katılmayan milletvekilinin vekilliği düşüyordu.

Cumhurbaşkanı gerektiğinde Meclis’e ve Kabine’ye başkanlık yapabilirdi. Fakat Meclis’te yürütülen tartışmalara ve oylamalara katılamazdı.

TBMM, basit çoğunlukla Cumhurbaşkanı’nın vetosunu geçersiz kılabilirdi.

Cumhurbaşkanı’nın TBMM’ni feshetme yetkisi yoktu, bu yetki bizzat yasama organına aitti. Cumhurbaşkanı kanun hükmünde kararname yayınlama yetkisine sahipti.

NEVZAT ÜLGER

Read More
OKUMA SEFERBERLİĞİ
Ocak 6, 2018by Nevzat ÜlgerKöşe Yazılarım

OKUMA SEFERBERLİĞİ

Okuma Seferberliği

Osmanlı Devleti 1299 yılında şekillenmeye başlamış, tarım toplumları için gerekli değişimleri yaşayarak 1908 yılına kadar gelmişti. Bu süre içerisinde köklü bir zihniyet değişikliğinden bahsedemeyiz zannederim. Ancak Osmanlı’da ilk ciddi değişim 1908 yılında 2. Meşrutiyet’le başlamıştır. Bu tarih İttihat ve Terakki’nin Abdulhamit’i tahttan indirmesinden sonra ciddi anlamda yönetime yerleşme tarihinin de başlangıcıdır. Bu ekip 1909 yılında yaptığı ikinci bir darbe ile yönetime en geniş anlamda sahip olarak 1918 yılına kadar ülkeyi tek başına yönetmiştir. Ancak Cumhuriyet’i kuran kadroların tamamına yakını da bu dönemde yetişen insanlardır. Bu kadro içerisinde Batıcı olmayan kimse yoktur kanaatimce. Bununla beraber bu kadronun hepsinde de bir Osmanlı damarı vardır.

1908 ve 1909 tarihleri Osmanlı’da çok önemli sosyal değişimin de tarihleridir. Bu değişimin toplumsal bir mahiyet alması için; Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Abdullah Cevdet, Celal Nuri İleri gibi kalemlerin özel çabalarını görmekteyiz.

Bu değişimde en zayıf halka zannederim kadınlar halkasıydı. Çünkü okur-yazarlığı zaten sınırlı olan bir toplumda kadınların okur-yazarlığı daha da yetersizdi. Hele hele Birinci Dünya Savaşı ve onun bir halkası olan 1915 Çanakkale Harbi’nde ülkenin daha çok okur-yazar kadrolarından 253 bin şehit verilince, beşeri sermayesinin önemli bir kısmını kaybetmiş, bu arada yalnızlaşan toplumun kadın sınıfı da bir hayli sıkıntı çekmişti. Çalışmak için okur-yazarlığı olmadığından bir hayli güçlükler yaşamıştı o dönemin kadınları.

 Denebilir ki ülkemizdeki okur-yazarlık sorunu uzun bir süre yeterince çözülemedi. Gün oldu anne-babalar kız çocuklarını okula göndermedi, gün oldu devlet içine yerleşmiş mütegallibe bir kadro başları kapalı diye kızları okullara almadılar.

Şimdi artık “Okuma Seferberliği” adı altında önemli aksiyonlar tertip ediliyor. Okumanın önemi üzerinde ciddiyetle duruluyor.

Halk arasında “bunama” olarak bilinen Demans hastalığı ile Parkinson ve Alzheimer hastalıklarına yakalanmamak için nörologların tavsiye ettiği en önemli önlem “ağır olmamak kaydıyla spor ve okumadır” diyorlar. Beyindeki bir takım bağlantıların hareket enerjisini sağlayan uyarıcılar olarak genellikle spor ve okumayı tavsiye ediyorlar.

Demans ileri yaşlarda, diğer ikisi ise gençlik döneminden sonra her zaman görülebilecek hastalıklar olarak bilindiğinden, çare olarak gösterilen spor ve okumanın önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Okuma alışkanlığımızın teknolojiye yenilmesine fırsat vermemeliyiz. Bu konuda kültür müdürlüklerine, kütüphane müdürlüklerine ve yazarlara önemli görevler düşmektedir. Özellikle yazarlar, hele hele şairler spor olsun diye değil, hakikaten insanları okumaya cezp edecek eserler vererek okuma seferberliğine katkı sunmalıdırlar.

 

NEVZAT ÜLGER

Read More
  • 35
  • 36
  • 37
  • 38
  • 39
  • 40

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin İletişim Sağlayabilirsiniz.

İletişim

1950 yılında Elazığ’da dünyaya geldi. Öğretmen okulu’nu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra iktisat fakültesi’ni bitirdi. Öğretmenliğin dışında on yıl üniversitede idari kadroda ve on yıl da…

Devamı...

İletişim

Merak Ettikleriniz Ve Sormak İstedikleriniz İçin Aşağıdaki Bilgilerle İletişim Sağlayabilirsiniz.

  • info@nevzatulger.com
Facebook

Hızlı Menü

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Eserler
  • Köşe Yazılarım
  • İletişim

Site İstatistikleri

  • Çevrimiçi Misafir: 0
  • Bugünkü Ziyaret: 71
  • Dünkü Ziyaret: 101
  • Toplam Ziyaret: 10327

Nevzat ÜLGER © 2021 — Tüm Hakları Saklıdır.